19 Haziran 2014 Perşembe

Zamanlar arası köprüler kuran BUDA...

Bir nehirle ayrılmış şehirlerde, derin, nostaljik, biraz da melankolik bir hava solurum ben.

"Bizi Ayıran Nehir." diye bir film vardı hatırlıyor musunuz? Ne hazin bir filmdi o...
Bir nehrin bir şehri, ya da insanları ya da... iki kardeşi ayırabilmesi mümkün müydü acaba?
Bu filmle düşmüştü aklıma... Bu mümkündü.
Ve "ayrılmak" ne olursa olsun insanın içini acıtan birşeydi...

Yıllar sonra bir gün, Fransa'nın Avignon şehrindeki Palais des Papes, (Papazlar Sarayı) 'nı gezerken, duvarda yazılı, Isaac Newton'un o müthiş sözüne denk geldim:

"People build lots of wall. But not enough bridge."

Köprüler... Yapıcı, birleştirici, kavuşturucu, uzlaştırıcı, o hayatın anlamını çözmüş köprüler...
Bir nehir veya denizle ikiye bölünen şehirlerin süsüdür, püsüdür, temel direğidir köprüler.
Seine Nehri, Thames, Vltava, Arno Nehri...
Her köprünün ayrı bir kişiliği, üzerinden geçerken size fisildadigi ayrı birşey vardır.
Köprüler sihirlidir. Köprüler mucizevidir.
Bir yerden başka bir yere hayat götürelim diye her gün su üzerinde yürütürler bizi. Köprüler çok özeldir...

Ve Budapeşte'nin köprüleri de öyle, hepsi ayrı güzel.
Hepsinin apayrı hikayesi var. İçlerinde bir tanesi var ki; en eskisi, en bilineni, üzerinden en fazla geçilip en fazla fotoğraf karesinde yer alanı... Hiç şüphesiz Zincirli Köprü.

Széchenyi Lanchid ( Zincirli Köprü)

Budapeşte, sembölü haline gelen bu köprüyü Kont Istvan Szechenyi'ye borçlu.
1820 senesi aralık ayında Peşte'ye getirilen ve Buda'ya geçmesi gereken bir cenazenin, donmuş Tuna Nehri sularında kesinlikle karşı tarafa geçirilememesiyle bir köprü fikri ortaya çıkmış.
1839-1849 senelerinde İngiliz mimar ve mühendislere teslim edilmiş bu proje.
1945 senesinde Budapeşte'nin tüm köprüleri Alman Birlikleri tarafından dinamitle patlatılmış.
Zincirli Köprü orijinaline sadık kalarak tam yüzyıl 20 Kasım 1949'da tekrar açılmış.


























Bir de köprünün heykeltraşına dair de çok bilindik bir rivayet var.
Janos Marschalko köprünün her iki tarafına da koyduğu aslan heykellerinin o kadar muazzam ve kusursuz olduğunu düşünür ki; bir gün küçük bir çocuğun "Bu aslanların dilleri yok." demesi üzerine kendisini aşağılanmış hisseder ve bedenini Tuna'nın sularına bırakarak intihar eder.




























Bugün Buda'yı gezeceğiz, kilometrelerce yol gideceğiz...
Biz, mümkünse hiç ulaşım aracı kullanmıyoruz. Şehri yürüyerek, her bir karesinin keyfini sürerek ve bazen kaybolarak, hiç hesapta olmayan yerler keşfederek gezmesini seviyoruz.

Zincirli Köprü üzerinden Buda'ya doğru yürüyoruz. Yayalar için sağlı sollu apayrı yürüme şeridi yapılmış.

Tuna Nehri'ne paralel, Buda'nın barok tarzı evleri ve mimarisiyle tanınan FÖ Sokağı'nda yürümeye başlıyoruz. Burada 1565'te bir Türk Paşası tarafından yaptırılmış Budapeşte'nin en eski hamamlarından Kiraly Banyoları'nı görüyoruz. Corvin Ter'e kadar geldikten sonra başlıyoruz tırmanmaya...





























Gözünüzü korkutmak gibi olmasın ama bayaaa bir yokuş çıkılıyor. Ben bu yolları her gün çıkıyorum da, sevgilimin bazı yerlerde zorlandığını söyleyebilirim.
İyi bir kahvaltı ve iyi bir çift spor ayakkabıyla çıkın yola; ya da kenardaki teleferiğe binebilirsiniz.

 




























Ya da şöyle bir segway tur yapabilirsiniz...
Biz segwayle bir Miami'de South Beach'te, bir de San Francisco'da gezdik. San Francisco'nun yokuşlarıyla ünlü bir şehir olduğunu söylemeye gerek yok. Orada, yokuşlu bir şehirde segweye binmek resmen bir intihar diye düşünmüştüm. Karar sizin...





























Mathias Kilisesi'ne ve Balıkçılar Burcu'na çıkıyoruz. İkisi yanyana, aynı meydanda.




Adını Kral Mathias'tan alan bu kiliseye dair söylenecek çok şey var.
Bana kalırsa kilisenin en büyük özelliği, Budapeşte'de bir buçuk asır hükümdarlık süren Osmanlı İmparatorluğu zamanında Mathias Kilise'sinin içinin yıkılması, kiliseye dair ne varsa yok edilmesi, duvarlardaki işlemelerin sökülüp yerine halılar döşenmesi ve buranın bir camiye çevrilmesidir. 1541'de burası şehrin ana camisi olarak anılır.

1686'da Türkler'in bölgeden çıkartılmasıyla beraber restorasyon çalışmalarına başlanmış, buna rağmen orijinaline sadık kalınamadığı için tarzı tamamen değişmiş ve gotik tarza dönüşmüştür.






























Mathias Kilisesi'nden çıkıp Balıkçılar Burcu'na doğru ilerliyoruz. (Halaszbastya)

Burası şehrin muüdafaası amacıyla oluşturulmuş harika bir sur. Bir kale. 
Masallardaki ortaçağ şatolarını andırıyor.

Adı da, ortaçağda burada balıkçılık yapan, esas görevi olmadığı halde şehrin savunmasına bizzat katılan balıkçılardan geliyor. 7 Macar kabilesine ithafen de 7 kule buluyormuş.


Balıkçılar burcunun bu kadar rağbet görmesinin en önemli nedenlerinden birisi de; hiç şüpsehiz, dillere destan Tuna Nehri'ne ve tam karşıdaki Peşte'ye tepeden muazzam bir açıyla bakmamızı sağlaması.


Bir de meydanda, Macaristan'ın birinci kralı 1. Saint Etien'in at üstünde, tacı ve peleriniyle bronzdan yapılmış şahane bir heykeli bulunmakta.


Balıkçılar Burcu'ndan sonra istikamet Gül Baba Türbesi. Buda'nın taaa öteki ucunda. Aslında hiçbirşey yok diyorlar. Boşuna o kadar yolu tepmeyin diyorlar. Bir rampa yokuş varmış ki; aman aman hiç gerek yok diyorlar. Yok. Kim ne derse desin gidilecek. Bakımı Türkiye'ye ait, Türkler tarafından mutlaka ziyaret edilen bir yermiş. Hani belki Fransız arkadaşlarıma önermem ama biz gideceğiz. 
Üzgünüm sevgilim. Eş durumundan sen de tepeceksin o yolu.

"Yiğidi öldür hakkını ver." böyle birşey olmalı.

Gül Baba'ya doğru çok ağaçlıklı bir yoldan yürürken yolumuzun üzerinde bir meydana denk geliyoruz. Ve bu meydan Budapeşte'deki Türk egemenliğine son verilmesine ve Türkler'in nihayet bu coğrafyadan çıkartılmasına atfedilmiş.
 Türkler'in son Buda Valisi Abdurrahman Abdi Paşa için bir anıt dikilmiş buraya. Her ne kadar Türk valisi de olsa, şehri meşhur Habsbourg Hanedanı askerlerine karşı kahramanca savunmuş.

Adamlar ne demiş: "Düşmanımızdı ama kahramandı, yiğitti." demiş. Valla bravo...


Ne diyorduk, evet Gül Baba Türbesi'ne doğru yola çıktık.

Yolda kaybolup Buda'nın çeşitli mahallelerine girip çıktığımız için Peşte'nin ticaretin, evrenselleşmenin ve zenginliğin beşiği olduğunu çok net gördük.

Çok acılar çekmiş bir şehir Budapeşte.. Ve her dönem farklı yerlerden gelmiş eziyet.
Peşte yaralarını sarmış sanki. Adapte olmuş. Uyum sağlamış. Geçmişe bir parça olsun gem vurup geleceğe bağlanmış. Umut vaadetmiş..

Buda'nın ise tarihin izlerini ve acılarını hala bir parça taşıdığını söylemek mümkün.

Szell Kalman Ter,  Sovyet rejiminin hakim olduğu senelerin ruhunu hala taşıyor.





Buranın hemen yakınında bir kapalı pazar var, uğramanızı tavsiye ederim.

Gül Baba'ya dair çok fazla birşey öğrenme kaygısı içine açıkçası girmedim. Çok önemli bir figür olduğunu düşünmüyorum. Buda'da 10 sene yaşamış. Bektaşi Cemiyetine mensup bir dervişmiş. 
Ona ithafen yapılan bu türbe, tüm dünya müslümanlarının buluşma noktası olması açısından değerliymiş. 

Yalnız söylenenler doğruymuş. Hiçbirşey yok. Biz gittiğimizde kimsecikler de yoktu. Bomboştu.
Türk olmadan çekilecek karın ağrısı değil yani buraya çıkmak.

Olay budur yani. Hemen şekil A'da göstereyim:



 Sadece bunu görmek için çıkmak zorunda kalacağınız yokuşun bir bölümü de budur:



Bugün sahiden epey bir yürüdük, tırmandık.

Şimdi, Gül Baba Türbesi'nin çok yakınında bulunan, Sokullu Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış Rudas Hamamı'na mı atalım kendimizi, yoksa meşhur GERBAUD pastanesine gidip kahve-pasta keyfi mi yapalım, karar veremiyoruz.

Biz biraz düşünelim...



17 Haziran 2014 Salı

TUNA'nın gözbebekleri: BUDA ve PEŞTE

Yıllardır bir Budapeşte sevdasıdır gidiyor içimde. Nedir sevda?
Ulaşılmadıkça büyüyen bir ateş, bir sızı değil midir ?
Ne zaman başka bir Avrupa şehrini gezsem, ciğerimin bir köşesinde hep bu sızı vardı : Ama Budapeşte'ye ne zaman sıra gelecek?
Gelmiyordu işte...
Sonra bir gün, bir anda, ansızın romantik bir şehre gidip bir kaçamak yapsak, güzelliklere boğulsak, gözlerimizi alamasak... dedik.
Budapeşte sevdası bunca zamandır içimizde kaynamış ta kaynamış, patlamaya hazırmış ve gitme zamanı çoktan gelmiş.

Doğu Avrupa'nın Parisiymiş Budapeşte.
Ve hatta Budapeşte'yi gördükten sonra Paris'i neden bu kadar abarttıklarını anlayamayacakmışız.
Paris Budapeşte olmalıymış. Ya da Budapeşte Paris'ten geri kalmamalıymış.
Nasıl bir yer ki bu Budapeşte?

Birbirine tutkuyla bağlı ve kesinlikle kopamayacak iki sevgiliyi ayırmak ister gibi geçmiş ortalarından o dillere destan güzelim Tuna Nehri.
Ne hacet! Ayrılmamışlar Buda ve Peşte...
Uzaktan uzaktan karşılıklı bakışmışlar, en güzel yapılarını birbirinin karşısına dikerek flörtleşmişler.
Biri gözlerinizi alamayacağınız Kraliyet Şatosu'nu dikmiş ön sıralarına, diğeri ona inat bir içim su Parlamento Binası'nı sergilemiş birbirlerine seranat yapmak istercesine...
Ve hiç ayrılmamışlar...
Her zaman değil. Her yerden değil.
Köprüler kurarak birleşmiş arada, kaçamak kaçamak, Buda ve Peşte...

Buda olgun, ağırbaşlı, oturaklı, görmüş geçirmiş. Peşte ise enerjik, yerinde duramayan, dinamik...









Peşte tarafında Belvaros Bölgesi'nde bir otel seçiyoruz.
Buda tarafı daha çok tarihi yerlerin bolca olduğu taraf. Turist olmadığımız, Budapeşteli gibi takılmak istediğimiz zamanlar için Peşte tarafı daha uygun görünüyor bize.

Elisabeth köprüsünün hemen altında, Vaci Utca'yı kesen caddenin üzerinde, locationu şahane olan otelimize yerleşiyoruz, Eurostar Budapeşte Center.
Dört yıldızlı bu otelin odaları henüz renove edilmiş ve yataklar yenilenmiş.
Kahvaltısı beklentilerimizin çok altında kalıyor ama neticede güne aç başlamıyoruz. Hepsinden önemlisi bu otelde kalmak ulaşım açısından bize inanılmaz vakit kazandırıyor.

VACI UTCA : Buradaki dükkan sahiplerinin alnında resmen "sahtekar" yazıyor.

İlk günümüze Peşte'yi keşifle başlıyoruz. Ve otelimizin dibindeki Vaci Utca'ya atıyoruz kendimizi.
Bu sokak Budapeşte'nin en ünlü ve en popüler turistik ve alışveriş yerlerinden birisi.
Ve kesinlikle en sahtekarı... Buradan satın alacağınız he şeyde ama her şeyde kazık yediğinizden emin olabilirsiniz.

Hatta ben size direk bu sokaktan birşey almamanızı hatta burada birşey yememenizi öneriyorum.
Budapeşte'ye dair okuduğum yazılarda Vaci Utca'da insanların türlü türlü şekillerde kazıklanış hikayeleri vardı, dilim uçukladı. Oturduğunuz bir yerde yemek yedikten sonra hesap yemediğiniz en pahalı yiyecekleri almışsınız gibi gösterebilir ve bunu hiçbir şekilde ispat edemeyip beklediğinizin beş katı ödeyip çıkabilirmişsiniz.

Valla benim Vaci Utca'dan gözüm o kadar koktu ki; dükkanların yanından geçerken eşyalara bakmaya bile çekindim. "Bir kere baktınız, artık çok geç. Almak zorundasınız." falan diyerek peşimden koşarlar diye korktum.

Biraz cıvık cıvık ta olsa, yine de öyle cıvıl cıvıl bir sokak ki; bütün yollar Vaci Utca'ya çıkıyor Peşte'de. Boydan boya geçmesi çok keyifli. Yollarını aşındırın dükkanlarından uzak durun derim.

Onun yerine Özgürlük Köprüsü'nün ayaklarının hemen altında Vasarcsarnok, yani Kapalı Büyük Pazar'da dilediğiniz gibi alışveriş yapabilir, hatta kendinizi yerli halktan hissedebilir Peşte'li gibi bir gün geçirebilirsiniz.
Fiatlar hiç turist işi değil, gayet te yerel halka hizmet eden harika bir yer burası.
İçeriye girmeden önce gözlerinize bir ziyafet verin ve 19. yüzyılda neogotik tarzda inşa edilmiş bu mükemmel yapının tadını çıkarın.
Bir tren garına benzemiyor mu? Musée d'Orsay gibi...

Akşama yemek yiyebileceğimiz bir yer ararken harika bir meydana denk geliyoruz.
FÖVAM Meydanı'ymış burası. Sırp Kilisesi'nin hemen yakınında.
Zaten her taraf meydan Budapeşte'de. Minik minik, ya da kocaman kocaman sayısız meydan var.

Budapeşte görür görmez "ben burada yaşarım" dediğim birkaç şehirden birisi.
Şehrin en sevdiğim özelliği hayatın dışarıda çok rahat akması.
Nasıl ki Paris'te her taraf café, Budapeşte'de her taraf park, bahçe, meydan, oyun alanı.
Sanki hayat sokakta geçiyor; öyle güzel bir yaşam alanı var dışarıda, bayıldım.

Şehir o kadar şahane döşenmiş ki, iç dekorasyon yapar gibi dış dekorasyon yapılmış.
Sanki her taraf ince ince işlenmiş. Lahım kapaklarına bile nakış yapılmış, o derece zevkle bezenmiş bir şehir.



























Otelimizden çıkıp şehri yürüyerek keşfe devam ediyoruz.
Peşte Buda'ya nazaran şehrin daha modern daha gelişmiş bölümü, iş ve sosyal hayatın merkezi burası.
Biz de Peşte'nin yerlisi ve delisi olduk.

Meşhur Gresham Palas'ının önünden geçip Budapeşte'nin en önemli yapılarından St İstvan Basilikası'na doğru ilerliyoruz.

Bu arada hiç aklınıza geldi mi?
Kilise nedir? Katedral nedir? Bazilik nedir?
Yoksa siz de benim gibi bunların mimari veya yapının boyutuyla, ya da içinin veya dışının işlemelerinin zenginliğiyle mi ilgisi olduğunu düşünüyorsunuz?
Değilmiş.
Aradaki fark son derece siyasi imiş. Kilise hiyerarşisiyle yani orayı yönetenin mevkisinin büyüklüğüyle alakası varmış.
Son derece ihtişamlı duran bu St Etien ya da St Istvan Basilicası aslında çok ta yeni. 1851 yılında yapımına başlanmış. 1906'da tamamlamış.

 En tepeye çıkmanızı kat-i surette öneririm. Yukarıdan Budapeşte'ye bakmak muhteşem.


Tarihi şehirlerin tren garlarını gezip görmeye bayılıyorum.
Eskiden ulaşım böyle gelişmemişken ne yollar tepilmiş, ne vedalar edilmiş, ne kavuşmalar yaşanmış diye hayal ediyorum tren garlarında.

Ayrı bir mistik hava soluyorum tren garlarında ben, tam hayatından kalbinden...
Havaalanlarında olmayan bir aura...

Bir kere eskiden kol saati takmak sadece elit kesime nasip olurken, sıradan halkın saate bakabilecekleri yegane meydanların başında geliyor tren garları saatleri...







Yolumuza Budapeşte'nin en meşhur ve en glamour caddesi ANDRASSY Caddesi'nde devam ediyoruz.
Burası en lüks mağazaların bulunduğu geniş Champs-Elysées tarzı bir cadde.
Son derece nezih, sakin, sağlı sollu ulu ulu ağaçların olduğu bu cadde insana ferahlık duygusu veriyor.
Meşhur Opera binasıyla beraber şahane villalar, oteller ve her şehrin malum en nezih ve kalburüstü semtlerine mesken kuran büyükelçilikler yine Andrassy Caddesi'nde...

Sekiz caddeyi birbirine bağlayan OKTOGON kavşağındaki hareketliliğe bayılıyoruz.
OPERA Binası'nı gezerken sadece 1 gün arayla Mozart'ın Figaro'nun Düğünü operasını kaçırmış olduğumuzu görüp çok üzüluyoruz.

Malum, buralar müziğin ve sanatın tavan yaptığı bir coğrafya.
Sokakta öylesine bir yerde yürürken bile hissediyor insan. Sanki şehrin her köşesine bir parça sanat sinmiş, aldığınız nefesin içinde bile nota var, renkler var, sanat var sanki burda...

Andrassy Caddesi üzerinde bir de öyle bir yer var ki; ya asla girmeyin, ya da kesinlikle girmelisiniz diyor gezenler : TERÖR EVİ.
1944 Macar Nazisinin merkez binası olarak kullanılmış. Ve daha sonra da devrimcilerin yakalanıp işkence edildiği bir hapishane.
20. yüzyıldaki faşist ve komünist rejimlerin kurbanların yaşadıklarını tam da yerinde gösterebilmek için burası bir müzeye çevrilmiş ancak bugün dahi hala Macar halkının içeri girmeye çekindiği bir yer Terör Evi.

Andrassy çok uzun bir cadde. Kodaly Körönd yani 4 aslanlı kavşağa geldiğinizde biliniz ki artık caddenin cıvıl cıvıl ve hareketliliğinden çıkmış, artık daha sakin ve yerleşkelerin olduğu bol ağaçlıklı, şehir dışındaymışsınız hissi veren bölüme geçmişsiniz demektir.
Bu arada, Kodaly Körönd'teki dikilmiş bu heykellerin her biri Türkler'e karşı kazanılan zaferleri sembolize ediyor.
Buradan dümdüz devam ettiğinizde Budapeşte'nin olmazsa olmazı HÖSÖK TERE yani Kahramanlar Meydanı'na çıkacaksınız.
Meydana tam çıkmadan evvel kenarda Türkiye Büyükelçiliği'ni görebilirsiniz. Biraz küçük duruyor ama yeri şahane.



























Evet ne diyorduk Kahramanlar Meydanı.

Budapeşte, malum Kanuni Sultan Süleyman tarafınfan 1526'da fethedilmiş. Bizim Budin diye bildiğimiz Buda'da valimiz bile varmış. 160 yıl hükümdarlık sürmüşler bu topraklarda Osmanlılar. Eh durum bu olunca Kahramanlar Meydanı'nda kim varsa Türkler'e karşı herhangi bir savaşı kazanmış olmalı. Zira şehirde Türkler'e karşı ufak bir zafer kazanan heykelini dikmiş.





















































Kahramanlar Meydanı'ndan sonra istikamet arkasındaki VAROSLIGET Bölgesi.
Burada şahane bir park var, kocaman. Herkes çimenlerin üzerinde kitap okuyor, güneşleniyor.

Şehrin sokakta, dışarıda bu kadar çok ve keyifli yaşam alanı sunması bizi inanılmaz cezbediyor. Bunun için belediyelerini ayrıca kutlarım, insanların eve kapanmayıp, dışarıda gökyüzüne baka baka yaşamalarını sağlamaya bu kadar önem verdikleri için.
Yerleşiveresimiz geliyor Budapeşte'ye... Yerleşiriz belki, belli mi olur?

Kahramanlar Meydanı'nın etrafında enteresan bir bekarlığa veda partisi aktivitesi:
Araba şeklinde giden açık bir bira bar. Bangır bangır da müzik cabası. Gençler bir hayli eğleniyordu.



Varosliget Koruluğu'nda çok bahsedilmeyen muazzam bir ortaçağ şatosu var.
Yani dışarıdan görüntüsü muazzam ancak içinde birşey yok diyorlar biz de girmiyoruz. Ancak dışarıdan şöyle bir zamanınızı verip gözlerinizi doyurmanızı tavsiye ederim.




Londra gibi, Tokyo gibi şehirlerde kimse evinden şemsiyesiz çıkmaz ya, bize de dediler ki; Budapeşte'de de yanınızda her daim mayonuz olsun.
Malum, Budapeşte'nin şifalı thermal sularına kendinizi teslim etmeye bir anda karar verebilirsiniz...

Yine bu bölgede Budapeşte'nin en güzel thermal hamamlarından biri bulunuyor.
Ve hatta herkesin ortak paydada buluştuğu tesisler de Gellert veya Széchenyi.
Öyle sanıyorum ki; Széchenyi havuzların en büyüğü ve içinde en fazla seçeneği olanı.

Hazır buradayken ve ekipmanlarımız da tamken kendimizi derhal bu thermal tesise atıyoruz.
Biz soyunma odalı kasa optionunu alıyoruz. Küçük bir kabin kiralıyoruz yani, tam gün. Hem orada giyiniyoruz, hem de eşyalarımızı orada bırakıyoruz.



SZECHENYI ŞİFALI SU ve HAMAMLARI

Sadece Budapeşte'nin değil, Avrupa'nın da en büyük thermal hamamlarından biri aynı zamanda.
Barok tarzında yapılmış tarihi bir hastaneye benziyor. Hastane gibi de zaten. İnsanları şifalı sularla iyi ediyorlar. İyiyseniz bile, daha iyi oluyorsunuz.
Hamam deyince insanın aklına buharlı sular kapalı alanlar geliyor.
Ancak, sadece o değil.
İrili ufaklı sayamayacağım ve hatta göremeyeceğim kadar çok odacıktan oluşuyor tesis.
İçeride yani kapalı kısımda bir sürü büyük ve küçük havuz, yüzmek için değil içinde öyle durmak için.
Etrafında buhar odaları, klasik hamamlar ve saunalar var.
Her biri bir özelliğiyle birbirinden farklı tüm bu suların ve hamamların. Hiç olmadı, suyun ısısı farklı ve her havuzun başında bu yazıyor. 
Bazı sularda su jimnastiği yaplıyor, hatta bacaklarına ağırlıklar bağlayarak.

Dışarıda üç adet kocaman açık hava havuzu bulunuyor.
Bunların birisi tamamen yüzmek isteyenlere ayrılmış. Şifalı suların içinde hakiki spor yapmak isteyenlere birebir...

Dışarıdaki diğer havuzlarda yüzülmüyor. Yüzülmüyor ancak çeşitli atraksiyonlar söz konusu. Havuzun çeşitli yerlerinden alttan sular fışkırıyor, üzerine gidip duruyorsun her yerine şifalı sular masaj yapıyor. Harikulade bir deneyim.

Diğer havuzun çeşitli köşelerinde suyun içinde satranç takımları bulunuyor. Yani göğsüne kadar suyun içindesin ve satranç oynuyorsun. "Hayat güzel" dedirten karelerden biri işte...

Bir havuzun ortasında bir yerde yuvarlak bir alan var; herkes gidip orda bekliyor. Günün çeşitli zamanlarında oradan tek yöne doğru akan bir su akıntısına kapılıyor herkes ve aynı döne doğru suyun içinde hızlı hızlı yürümek ve hatta koşmak zorunda kalıyor.

Şunu söylemeliyim ki; günün sonunda epey bir yorulmuş, pestiliniz çıkmış şifalı sularda hem şifa bulmuş hem de epey bir hırpalanmış ve acıkmış olarak çıkıyorsunuz havuzdan.


Budapeşte'nin ulaşım ağı gayet gelişmiş. Her yerden her yere metro var, otobüs var ama en orijinali tramvaylar. Biz çok mecbur kalmadıkça ve vaktimiz da çok kısıtlı değilse şehirleri yürüyerek gezmeyi seviyoruz. Mümkün olduğu kadar birşeye binmiyoruz.

Bu şekilde Varosliget'ten Dohany Caddesi'ne kadar yürüyoruz.

Kendimizi rastgele denk geldiğimiz ancak inanılmaz memnun kaldığımız bir Macar restoranına atıyoruz.
Dohany Caddesi üzerinde LADO Restaurant.
Her akşam canlı jazz müzik varmış. Yemekleri muhteşem. Kesinlikle tavsiye ediyorum.


Derhal bir goulash söylüyorum.


Goulash sığır etinden ve özellikle patates, soğan ve havuç olmak üzere çeşitli sebzelerin karışımından yapılan yörenin en tanınan en bilinen yemeği. Türkler'in bu kadar hakimiyet sürdüğü bir bölgede yöresel yemeklerin çok farklı olması beklenemezdi tabi.

Yine de goulash daha çok soğuk iklim yemeği olduğundan Macaristan'da daha çok rağbet görmüş olmalı. Bu goulash normalde adamı tek başına doyuruyor. Ve fiatı 3 euro falan olduğundan sadece bunu yiyip kalkmaya utanıyor insan zira bu burada başlangıç olarak geçiyor.

Neyse ki bugün Széchenyi Termal Tesislerinde bir hayli yorulduk. Ve iyi bir yemeği hak ettik.

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Maç seyircisizmiş. Peki biz neyiz? Pınar Karşıyaka - Fenerbahçe Ülker

Bir Pınar Karşıyaka maçından daha evime yeni döndüm..
Maç seyircisiz oynanacakmış.
Bak bak bak kadınlar ve çocuklar gelebilir diyorlar bir de o maça seyircisiz diyorlar...
Biz neyiz o zaman?
Karşıyaka'mın bütün kadınları ve çocukları gelmiş. Salon hınca hınç dolu, herkes gelmiş. Kadınlar ve çocuklar deyip geçmeyin haaa, o salonu inletirler, gerekirse de başınıza yıkarlar...
Yıkmasına ama... yıkamadık işte bu sefer.

FENERBAHÇE ÜLKER - PINAR KARŞIYAKA

Playoff yarı final 3. maçı bu.
İlk iki maçı Fenerbahçe aldı, bu maçı kaybederse KSK eleniyordu. Ve elendi Karşıyakamız.
Maça mükemmel başlayıp farkı açsa da elendi işte. Doğruya doğru Fenerbahçe daha iyi oynadı. Ömer Onan'ın ve Kleiza'nın attığı her şut girdi yaw. Bir de muazzam savunma yaparak pota altına sokmadılar bizimkileri.

Kleiza demişken...

Ben bu Kleiza'yı ilk 2010 Dünya Kupası'nda İzmir'de oynadıkları zaman görmüştüm. Litvanyalılar böyle davullara Linas diye yazmışlar gelmişlerdi.
Bu adam o zamanlarda da kalas gibi birşeydi, aha kaç yıl sonra gördüm yine hantal kalın kalas bir şey. Hayır o saçları savura savura nasıl koşuyor ben merak ediyorum, yavaşlatmıyor mu diye sormak istiyorum. Isınma hareketleri yaparken gördüm böyle eğilip ayağına dokunamıyordu.
Hele o kollar... Valla bende bile ondan çok biceps vardır. Şu kollara bak hiç spor yapmamış gibi, lömbür lömbür. Kleiza olduğunu bilmesem, şu bizim spor salonuna gelsen de iki ağırlık kaltırsan, pek hantal görünüyorsun diyebilirim.

Maç başladı... Daha ilk yarılarda, Obradoviç  çok hata yapan Oğuz Savaş'ı kenarı aldı. Ve Fenerbahçe benchinin hemen arkasında oturduğumuz için öyle net duyabildik ki konuşmaları, çocuğu resmen fırçaladı, köpürdü bağırırken kıpkırmızı oldu, yazık bencin en ucunda oturmaya giden Savaş'ın arkadaşından gidip hala do you understand that diye bağırıyordu. Ayy valla içim gitti üzüldüm yaw, Oğuz Savaş ta bizim çocuk ne de olsa. Boynunu büküp gitti oturdu yerine garibim.

10 dakika Fenerbahçe bir faul yaptı. Bir de baktım panoda Savaş'a verilmiş faul yanıp sönüyor.
Anne dedim yahu şu Fenerbahçe benchinde oturan Oguz Savaş değil mi?
Valla o. Önce bir yanıp söndü yazdı. Salaklar yanlış yazmışlar, sonra sildiler değiştirdiler.
Faul Zoric'e kaldı.

Maçın en ateşli seyircilerinden biri annemdi.
Herkes takımları kişileri alkışlıyor. Annemse hakemleri. Bravo hakem ve yuh sana hakem...

Hani bu Fenerbahçe finale çıksın, şampiyon da olsun ama bu Mirsad'taki avamlık gitmez.

Ben söyliyim. Eskiden de böyleydi bu şimdi de böyle mal işte. Ayni bildiğin amele yani...
Sıfır karizma, sıfır kalite ortada böyle avanak avni gibi dolanan bir tip.

Yalnız adam Mirsad...
Ağzında bir sakız, bir umursamaz, bir vurdumduymaz tavırlar...
Adam orda oyunculara laf anlatıyor. Bütün takım tek bir noktada toplanmış maça odaklanmış. Bu tek başına ortalıkta geziyor, etrafa bakıyor.
Mirsad paraya falan mı sıkışmış acaba? Ki Fenerbahçe bunu işe almış. Onun yardımcı antrönörlüğünden nolcak yaw? Annemi al koy oraya yemin ediyorum takıma Mirsad'tan daha fazla faydası olur.
Ben şahsen anlayamadım ne işi vardı orda ve bu klüpte...
Maç bitince de elinde sigarası kapının önüne kendini ilk atan da o oldu, onunla bununla resim çektirmeler falan...
Ay seni kim napsın !

Bobby DİXON: Bence tango yaparak top sürebilir ve o topa sayıyı buldurtabilir.

Bu nasıl muazzam bir top hakimiyetidir. Adam dönerek, sekerek, vals ederek topu nasıl sürüyor, asla kaybetmiyor ve en zor koşullarda bile hiç zorlanmıyor..
İzlemesi büyük keyif.

Fenerbahçe bugün bu maçı kazandı.
Finalde Banvit'in veya Galatasaray'ın rakibi olacak.
Bakalım yenebileek mi?

Bizim aileye malolmuş bir Fenerbahçe karşıtlığı vardır. Özellikle anneme...

Hangi takımı tutuyorsunuz diye sorduklarında şöyle cevap veririz:

Tuttuğum takım yok ama tutmadığım takım var o da Fenerbahçe.

Bu husumetin nedeni taaaa 17-18 sene öncesine dayanıyor.
Vakt-i zamanında çok üzdün bizi Fenerbahçe, çoook...
Unuttuk ama aslında hiç tam unutamadık.
Üzerinden çok sular aktı ama okyanus aksa yetmez bir hüzün yaşattın bize..

Tutmuyoruz işte seni.
O kadar...

Karşıyaka'm bugün formda değildin.
Eğri oturup doğru konuşalım bugün onlar daha iyiydi.
Sağlık olsun.
Önümüzdeki maça bakalım...

Yaşadığınız yer değişir, Karşıyakalı olmak değişmez


18 Mayıs 2014 Pazar

En az 301 ölü, 76 milyon ağır yaralı var.

"Vay! Yine mi keder?
Ama artık yeter!
Yine başımda kara geceler..."


Soma başımıza gelen ilk felaket değil, maalesef son da olmayacak.
Zira ne bir gecede sayısını bile tam bilemediğimiz binlerce insanın öldüğü depremlerin, ne de memleketin dört bir yanından gelen şehitlerimizin tabutları başında kadrolar annelerin yüreğimizi sağladığı yıllar çok geride kaldı... Dün gibi aklımızda.

Toplu insan ölümlerinin kanıksandığı, normal kabul edildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Yaraya su serpemez ama, her felaketin ardından birbirine tutunarak, birbirine kenetlenerek ayakta durabilmesini bilmiş bir toplumuz. Aynı topraktan gelmiş olmak bizi tek bir çatı altında birleştirmiştir, her zaman...

Ateş düştüğü yeri yakar orası bir gerçek, ama, bizim de akıtacak göz yaşımız, nasıl yardım edebilirim diye atacak bir yüreğimiz vardı.
Yine var. Herkese, her şeye rağmen var.

Soma...
Aynı toprağın insanı olmanın acıları sarmaya yetmediği, devletin sizin manevi desteğinizi, varlığınızı kabul etmediği, sadece kendisinin oynamak istediği bir alan burası.

İçi kan ağlayan insanların yasını bile tutamadıkları, madenin başında boş gözlerle bomboşluğa bakıp canının ciğerinin ölüsünü bile bekleyemedikleri bir yer burası...
Evinize gitmezseniz tazminat alamazsınız diye korkutarak muma çevrilmiş, içindeki acı öfke olmuş, bir yuh çekmiş insanların devletten dayak yediği yer burası...
İçimizi dökercesine bir sinirlenemediğimiz, tazyikli suyla susturulduğumuz, bir koşup bağıramadığımız, sindirildiğimiz yer burası...

Ne aptalız, ne zayıfız. Çaresiziz...

Yasımızı dahi elimizden alıp, yasımızı da tutmadan, yasımız üzerine günlerdir konuşuyorsunuz.

Bir yuh çeksem ne olur hah, ne olur yutuversen bir kere...
Babamı, ağabeyimi, kardeşimi, karnındaki bebeğin babasını kaybetmişim ben.
Bir yuh çekiversem, dinmeyecek acıma versen, öfkemi hoş görsen, bir kerecik te çocuğun içi yanıyor benim egomun ne önemi var bırakalım desen ne olur hah ne olur!
Ne zaman bu denli her şeyin ama her şeyin, milli yasımızın bile üzerine geçti her şey?
Ne zaman bir kişinin egosu koca bir milletin acısından öfkesinden önemli, değerli oldu?
Hangi ara bu kadar nefret ettik birbirimizden? Ve neden?

Bir yerleşim yerinin neredeyse tüm erkekleri yok oldu.

İki yıldır mayıs ayında kara bulutlar dolaşıyor memleketimin üzerimde.
Biri bitti diyoruz diğeriyle yıkılıyoruz.

301 maden işçisi...
300 Spartalı gibi tarihe geçecek bir rakam o...

13 Mayıs 2014
301 ölü
76 milyon ağır yaralı var.


Başımız sağ olsun.