Paris'te hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paris'te hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2016 Perşembe

Paris'e başka bir tepeden baktık : LE PERCHOIR

Biz kadınlar bir araya geldiğimizde sadece ilişkilerden konuşuruz.
İş arkadaşımızla, şefimizle, komşumuzla, çocuğumuzla, annemizle, babamızla, herhangi bir arkadaşımızla olan ilişkilerden ve en çok ta aşka dair ilişkilerden...
Kadın kadına dışarı çıkmanın keyfi ise tadından yenmez...

Bunca yıldır Paris'te yaşıyorum, hep Fransızlarla takıldım.
Birşey diyim mi? 12 yıl sonra vardığım nokta şudur; ana dilde edilen eşsiz bir muhabbetin yerinin hiçbir şeyle doldurulamayacağıdır.

Hafta içi bir akşam şahane ötesi bir mekanda 3 şişe devirdikten sonra hala 1 şişe daha söyleyip dans etsek mi diye kovalamanın, geyiğin dibine vurup en ince detaydan espri malzemesi yapıp gülmenin, kahkaha atmanın zevki ancak kendini bu kadar teslim ettiğin insanlarla yaşayabileceğin bir duygudur.

LE PERCHOIR - le Marais -

Son zamanlarda rooftop barlara taktığımı söylemiştim.
Bu zevkimin başlangıcı hiç şüphesiz 240 5th Avenue New York'a dayanıyor. NY'a yolunuz düşerse bu adrese uğramadan geçmeyin. Empire States uzanıverseniz dokunacakmışsınız gibi...

Rooftop barlar genelde anglosaxon ürünü, Paris'te çok fazla yok ama olan da sahiden harikulade.

Bu akşam Sex and the City tadında bir akşamdı. 4 kadın, içki, olağanüstü bir mekan ve sohbet.
Hotel de Ville'in yanında Le Perchoir Marais.

Hafta içi içeriye 20h15' te alıyorlar.
Evet saat 19'dan itibaren müthiş bir kuyruk oluyor. İtiraf ediyorum 1 saati aşkın ayakta sırada bekledik.
Değer mi?
Kesinlikle değer !
Elinizde kadehinizle çatıdan baktığınızda Hotel de Ville, Notre Dame Katedrali, Eyfel Kulesi hem de gecenin ışıklarıyla enfes bir görünümle elinizin altında...
Ortam, servis ve müzikler çok keyifli.

O kadar şık bir yer ki fiatlar çok uçuk olur diye bekledik ama hiç öyle değildi.

Le Perchoir bir rooftop bar zinciri. Internetten web sitelerine bakabilirsiniz. Paris'in başka semtlerinde de var. Oralarda muhtemelen bu kadar sıra beklenmez, ancak Marais'dekinin manzarası tartışmasız bu efora değer.

Paris'i doyasıya yaşıyorum bu günlerde. Sıkı sıkı içime çekiyorum...

İnadına Paris diyorum...









28 Şubat 2015 Cumartesi

Eski dostlar

Bir masalın içinde unutmuş gibiyim evvel zaman içindeki uzak ülkeyi...
Ya da kaybettiğim birşeyi yeniden bulmuş gibi...
Herkes eski bir şarkıya dönüşmüş, fark ettirmeden.

Gri bir Paris var bugün; ama başka şeylerden bahsetmeli.
Güzel bir şarkıdan, ya da yeniden bulduğum eski dostlardan...

Eski kelimesi hiçbir şeye yakışmıyor, "eski dost"a yakıştığı kadar...

Küçücüktük. 11 yaşında geldik güzel okulumuzun sevimli barakalarına.
Sınıflarımızda soba vardı, çok yağmur yağarsa damımız da akardı. Mutluyduk biz. Huzurluyduk.
Mutluluğun halleri vardır ya hani; en saf hallerinden biri o barakalarda Fransızca öğrenmekti herhalde...

Çadırdan spor salonumuzda voleybol antrenmanlarında geçti çocukluğumuz.
Dizliklerimiz, voleybolcu sliplerimiz, maçlarımız, Atakan Hoca'nın özverili çabaları, nadiren bizi sevmeleri, çoğu kez bize sövmeleri, Ceki'nin antrenmanları, Halkapınar yolları, öğle tatili olsa da voleybol oynasak diye geçen ortaokul-lise yılları...
Sporcu kişiler bilir.
Bir insanın takım arkadaşlarıyla sorgulanmaz, kayıtsız şartsız, derin bir gönül bağı vardır. Takım arkadaşı normal bir arkadaşa benzemez. Bu yoğun sorumluluk ve paylaşım duygusuyla bir kişiye "takım arkadaşım" demek bile o kişinin yerini, önemini, değerini tanımlar; o kişiyi alıp çok tepelere koymaya yeter.

Değişmeyen şeyler ne güzeldir. Ne leziz bir huzur verir...
Dostlukta eskimek ne güzeldir...

Dün akşam buluştuk biz Paris'te. Söyleyecek ne çok şey vardı, yemekten kalktık bitiremedik...
Paris sokaklarında yürüdük, deli gibi güldük, döndük dolaştık, son metroya kadar ayrılamadık.

Şunu fark ettim; eski dostlarda beraber olduğunda sadece güzel şeyler geçer insanın aklından...

Bazen gülerek, bazen takmayarak, bazen dalga geçerek, bazen sorunu açıklarmış, bazen çözümü sunarmış gibi yaparak şahane bir geceye imza attık.

Düşünüyorum da..

Herşey olmasını istediğimiz gibi değil belki ama, herşey mükemmel değil mi?


25 Ocak 2015 Pazar

Yeni oyunlarla hayat devam ediyor...

Uzun zamandır yazamadım, ama siz bloğumu ziyaretsiz bırakmamışsınız, teşekkür ederim. Belli bir süre için rafa kaldırdığım Türkçe klavyemin üzeri bile toz tutmuş.
Yazamadım, malum annem burdaydı.

Halbuki yeni yıl mesajı yazacaktım daha... 2014'te iz bırakanlar yazısı yazacaktım.
Zaman mekan gibi durağan birşey değil ki.
Mesela Paris'i hiç hayatınızda görmediniz. Bu yıl, öteki yıl, ya da ondan sonraki yıl gelirsiniz.
Paris bir yere gitmiyor. Ve büyük ihtimalle herşeyi yerli yerinde öylece duruyor...
Ama zaman öyle mi?
Zaman tsunami gibi, ya da bir kasırga...
Biz önde koşuyoruz, o arkadan kovalıyor. Onun henüz geçmediği yerlerde hayat var. O geçtikten sonra yok...
Bazı anları önceden en ince ayrıntısına kadar düşünüp hazırlıyoruz, sonra n'oluyor? Tsunami gelip geçiyor üstünden zamanın o noktasının, biz yine önde koşmaya devam...
Neymiş? Sadece bu an varmış. Ve hepsi de o kadarmış.

Bazı anların içi daha doludur. Ve o dopdolu anlar soluksuz peşpeşe birbirini kovalar bazen.

Yazamadım. Kusura bakmayın, tsunaminin önünde koşarken doludizgin yaşamakla meşguldüm.
Anneciğim Paris'teydi. Ve anlar çok kıymetliydi. Yaşamaktan yazamadım.

Bu ilk noeliydi. Ve Noel ağacının altında hediyeleri vardı.





Sirk sezonu açılmıştır.

Bir yazımda söylemiştim. Bu sene benim hediyelerim hizmet şeklinde gelecek diye.
Benim hediyelerimden biri Paris'te Noel döneminin olmazsa olmazı sirkti.
7 Ocak için muhteşem CİRKAFRİKA gösterisine biletlerimizi almıştım bile.
Afrika yöresel müzikleri ve motifleriyle bezenmiş şahane bir akrobatik sirk gösterisiydi.
Cirque Phenix sağolsun her sene muhteşem sirkler getiriyor Paris'e. 


Daha önce Pekin sirkinin müptelası olduğumu her sene gidebileceğimi söylemiştim. Doğru.
Pekin sirki kusursuz. Hayranlık duyuyor insan, neredeyse sıfır hata bir gösteri.
Ama Cirkafrika öyle değil. Defalarca atlayamadılar, tutamadılar, hedefi yerine vuramadılar, çok hata yaptılar ama enerjileri ve yüzlerindeki o mutlu, eğlenceli ifade yok mu, herkesi coşturmaya yetti.































Sonra eve geldik...
Her taraf tek bir haberle yıkılıyor : Charlie Hebdo
Evime yürüme mesafesinde bir yerde dünyayı yerinden oynatan bir terör olayı.
Charlie'yim veya değilim, muhabbetine girmeyeceğim. Zaten ne fark eder?
Dünya neden böyle bir yer oluyor, ve daha da kötüye gidiyor?
Tabi ki bu, cevap beklemeyen retorik bir soru. 

Nefeslerimizi tutup günlerce takip ettik en ince detayına kadar. Hemen ertesi günü olay mahaline gittik. Charlie Habdo'nun sokağı polis tarafından kapatılmıştı, sadece o sokakta oturanlara giriş vardı. Her yerde dünyanın dört bir yanından gelmiş canlı yayın araçları ve insan kalabalığı...



Derken ertesi gün bir süpermarket basıldı biliyorsunuz. Hele orası evimin bir paralel caddesi. Bütün gün havada uçuşan helikopterleri ve yollarda bitmeyen sirenleri dinledik. Yine yollar trafiğe kapalı.
Çok acaip günlerdi.

Sonra o efsanevi 11 Ocak yürüyüşü.
Tabi yürüyüş demeye bin şahit ister, zira kimse bir yere yürüyemedi.
Bütün Paris ordaydı. Cumhuriyet meydanına çıkan bütün sokaklar insan doluydu ve ilerlenmiyordu.
Aslında en enteresan olan kısmı bu kadar çok yaşlının olmasıydı. Orta yaşlı falan değil, düpedüz sağlık ve hatta yürüme problemi olan yaşlılar ordaydı. Bastonuyla dahi zor yürüyen, hatta tekerlekli sandalyesinde gelen bir sürü 70 yaşının üzerinde insan vardı. Kimse evinde kalmamış, hayatında ilk defa böyle bir yürüyüşe katılmış.

Sular biraz duruldu.
Hiçbirşey eskisi gibi olmıycak diyorlar ama oluyor. Neden olmasın ki? Adaptasyon mecbur.
Şimdiden herkesin dilinden düştü bile konu. Herkesin hayatı devam ediyor.
Bence en çok okuldaki çocuklar etkilenecek. Sıra arkadaşına dahi şüpheli gözüyle bakacak.

Neyse, ben bu konuları yazmak istemiyorum. Zaten bütün sohbetlerimizde haylice var.
Özellikle Paris'te yaşayan birisi olarak...

YENİ OYUN : DİXİT

Mesela...

Dün bizim evde yine oyun günüydü.

DİXİT diye bir oyun denedik önce.

Her oyuncunun eline farklı farklı konseptlerde, bazıları abuk subuk resimli kartlar veriliyor.

Sonra oyuna başlayan kişi elindeki kartlardan birini seçip onu ifade eden bir ya da birkaç kelime söylüyor.

Diğer oyuncular da elindeki kartlardan bu anahtar kelimeyi ifade edebilecek en yakın kartı seçiyor.
Herkes seçtiği kartları kapalı bir şekilde ortaya koyuyor.

Sonra oylama başlıyor. Tabi anahtar kelimeyi söyleyen oyuncu oymalaya katılmıyor.
Amaç anahtar kelimeyi söyleyen kişinin kartını bulabilmek.
Ancak, o anahtar kelimeyi, onu seçen kişinin kartından daha iyi ifade eden başka oyuncuların da kartları olabilir. İşte oyunun zevki burda başlıyor.

Eğer, tüm oy kullanan oyuncular anahtar kelimeyi seçen kişinin kartını bulabilirse, tüm oyuncular 3'er puan alıyor. Anahtar kelime sahibi hiç puan alamıyor.
Ancak, bir kişi bile anahtar kelime sahibi kişinin kartını bulabilir, diğer oyuncular başka kartlara oy kullanırsa, anahtar kelimeyi seçen ve o kartı bulan kişi 3'er puan alıyor.
Ve, kendi kartına oy kullanılan kart sahibi de 1 puan alıyor. Ama o karta oy kullanan puan almıyor. Sadece kendi sırası olmadığı halde kendisine oy kullandırtabilen kart 1 puan alıyor.

Yani neymiş, anahtar kelimeyi seçerken çok açık seçik bir şey belirlemek değil; bulunmak ama aynı zamanda bulunmamak isteyen bir strateji gütmekmiş.

Gerçi, hiç oyun kazanamayan sevgilim, rafinelikten son derece uzak, kartında denizin içini gördüğünde "suyun altında" diyerek, kartında ağaç, çiçek gördüğünde "bitki" diyerek yaratıcılık ve hayalgücü düzeyi son derece düşük bir şekilde oynasa da oyunu 30 puanla birinci bitirdi.
Ben de 29 puanla hemen arkasında...

Oynaması çok keyifli, bol gülmeli, dalga geçmeli herkese tavsiye edebileceğim sade ve hayalgücünüzü çalıştırabileceğiniz rafine bir oyun. DİXİT



Bu arada son birşey daha...

Hani benim sevgilim hiç kazanamıyordu ya, dün coştu.

Dixit'in arkasından ABYSS oynadık. Daha önceki oyun yazımı okuyanlar bilir.

( Oyun Oynayalım mı? yazısı için buraya tık tık )


Bu oyunu da, 7. adamını ilk önce dikerek 80 puanla birinci bitirirdi.

Bense 6 adamla 79 puan alıp, yani nerdeyse 6 adamla oyunu kazanabilecek halde 2. bitirdim.

Valla kazansaydım öyle diyecektim bunlara.
Size karşı oyunu kazanmam için 6 adam yetiyor görüyorsunuz...
Diyemedim.

Neyse, bizim Laune gibi halamın şeyi olsaydı amcam olurdu muhabbeti yapmayayım şimdi.

Yeni yazılarda görüşmek üzere...

25 Aralık 2014 Perşembe

Noel 2014

Bir Noel daha geçti.
Bu Noel benim için daha özeldi, çünkü bu sene annem de vardı.
Noel ağacının altına yerleştirilen hediyeler, şömine önünde tokuşturulan kadehler, aile içi sohbetler, süslenmiş, döşenmiş, oturma planı iliştirilmiş bir masa, ev yapımı, patlayana kadar yenilecek yemekler... Noel aile demek, huzur, bereket, mutluluk, sevmek, sevilmek, kolay kolay hayatından çıkmayacak insanlarla çevrili olmak demek. Noel çocuğu değildim. Ama çok çabuk alışıverdim... Noel vardı sanki hep hayatımda, yılın bu zamanını iple çekerim. Yılbaşından bile daha çok severim.
Annem vardı bu sene ilk defa.
Benim kanıksadığım her ritüel yeni bir keşifti ona. Tepkilerini görmek çok güzeldi. Ağacın altında hediyeleri vardı. Şaşırdı. Hediyelerini açarken ellerini çırptı.
Noel bu. Herkesi mutlu etmek, şaşırtmak, sevindirmek demek.
Ömre ömür katan Noel...










20 Aralık 2014 Cumartesi

Poker

Dün akşam çok enteresan bir Fransız yemeği keşfettim. İlk defa yedim. Aslında buna yemek demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Daha çok ritüeli olan bir yemek diyelim.
Fondu Bourguillon.
Ateşin üzerinde kızgın yağ getirilip masaya konuluyor. Sonra ufak ufak kesilmiş et parçacıkları herkesin önündeki uzun çatala geçrilip yağın içinde pişmeye bırakılıyor. Sonra da bilumum soslarla bandırılıp o güzelim etler yeniliyor. Protein sevenler için ziyafet. Ben bayıldım...




Arkasından da bir poker partisi...

Pokerle ilgili daha önce de çok yazmıştım.

Buraya tık tık (poker hayatın ta kendisi yazısı)

Bence poker bir karar alma pratiği, risk analizi ve özellikle elimizdekinin değerini ölçebilme, değerlendirebilme pratiği...
Dün akşam da nerde oyunu doğru değerlendirdiğimi, nerde hata yaptığımı çok iyi biliyorum. Yine de bazen kazanarak bazen kaybederek hep finale kalıyorum. Bire bir oyunlar çok zorluyor beni. İyi kartlarımı dahi atabiliyorum. Ama en büyük kazancımı da 9 ve 5 ile ettim. Normalde oynamaya değmeyecek kartlardı, ben de big blinddım. Kimse de yükseltmeyince flooptan sonra elim birden full oluverdi.
Hayat ta böyle olabiliyor. Beklemediğiniz olaylar ve kişiler bazen çok önemli yerlere gelebiliyor.




14 Aralık 2014 Pazar

Oyun oynayalım mı?

Kendimi bildim bileli oyuncu bir çocuktum, oyunları hep çok sevdim.
Tabi bunun sporcu kimliğimle de yakından ilgisi olduğunu düşünüyorum. Maça çıkılan her spor bir oyun sonuçta, kuralları, taktiği, stratejisi, kazanma-kaybetme sorunsalı, bir başı bir de sonu olan...
Bizim evde zaten oyun eksik olmazdı. Annem ve babam da oynardı bizimle. Herkese göre oyun mevcuttu, yoksa da kendimiz uydururduk. Biz kardeşimle en çok satranç ya da bilgisayar oyunları oynardık. Sonra ailecek Monopoly. Aslında şimdi düşünüyorum da şu anda piyasada üretilen bütün karmaşık ve stratejik oyunlara ilham veren efsanevi bir oyunmuş Monopoly. Neyse...

Oyun oynamayı çok sevdiğim için oyuncu insanları da çok seviyorum. Bana "oyun" de bitti. Kendimden geçiyorum. O anda ne yapmaktaysam hemen bırakıp geliyorum.
Birileri oyun mu seviyor, tamamdır, bu insanı her hafta görmek istiyorum. Hayır ne kadar kibirli ve çekilmez biri olduğu umrumda değil, oyun seviyorsa çekerim.

Oyun oynamayı seven bir sevgiliye denk geldiğim için ayrıca çok şanslıyım. 
Yoksa oyun sevmeyen bir adamla ömür mü geçerdi? Benimki geçmezdi...

Daha Paris'e adımımı attığım ilk sene daha sonra hayatımın en tepelerinde yerini alacak İzmir'li bir kızla tanıştım. Sonra o gitti kendine bir sevgili yaptı. Sevgilisi hangi sektörde çalışıyordu dersiniz? Oyun tasarımı. Bunlar bir grup genius tip oturup birbirinden karışık, kazanmak için puan toplamak zorunda olduğunuz birden fazla parametreyi düşünüp oluşturuyorlardı. Şimdi şu anda bu tiplerin beyninin bir labirent gibi olduğunu hayal ettim nedense. Neyse...
Paris'te geçirdiğimiz ilk yılbaşıydı, hep beraberdik, onlar ve onların oyuncu arkadaşları...
Şahane bir yılbaşı yemeğinin ardından, hediye faslı, birbiri ardına patlayan şampanyalar, şarkılar, danslar ve oyunlar... Sabahın ilk saatlerine kadar oyun oynamıştık..
Camelot ve Citadelle ne zevkliydi !!! Camelot'un mora döndüğünde oyunun ritminin nasıl birden hızlandığını, kendini tam kazanıyor sanarken rengin birden değişip tüm hesapların tepetaklak olduğunu, hele hele Citadelle'de kendine bir personnage seçtikten sonra oturup lütfen katilin öldürdüğü ben olmayayım diye düşündüğümüzü hatırlıyorum.
L'or du Dragon nasıldı? O çetin pazarlıklarda en iyi arkadaşını kaybedebilirdi insan. Öyle...
Kusursuz bir yılbaşının tarifini o geceyle yapabilirim. Ne kadar çok eğlenmiştik. Yılbaşı yaklaşırken aklıma geldi. (Atlayıp gelsene yılbaşında, elimizde şampanya kadehleri, sabaha kadar oyun oynayalım...)

Bazı hafta sonları oyun günüdür, gecesidir bizde...
Bir arkadaşımız var ; her hafta yeni oyunlar satın alıp bize geliyor. Önce kendisi kuralları öğreniyor, ya da başkalarıyla oynuyor, sonra bize gelip oyunu tanıtıyor. Valla böyle arkadaş her eve lazım, hem oyunu gidip alacak test edecek deneyecek enteresan mı değil mi bakacak, sonra bize gelip anlatacak.

Dün oyun günüydü bizim evde. 5 kişiydik. 4 erkek bir de ben...
Fark ettim de, bu İzmir'li arkadaşım hariç çevremde oyun seven kadın yok. Erkeklerin beyni zaten kesin oyunlara yatkın olmaya baştan configüre ediliyor. Arada bir pazar araştırması yaptığım oluyor, yeni kadın oyuncular için.. Bazen sever gibi gözüküyorlar ama uzun vadeli istekli olmuyorlar. Ben yine de umutluyum, motive yeni kadın oyuncular bulacağım.

Şimdiiii, oyun sektöründe fazla kadın olmadığı için, hele hele benim gibi teknolojiyi de modern bir babaanne edasıyla kullanıyorsanız oyun oynamaya ilk oturduğunuzda erkekler sizi önce fazla ciddiye almıyorlar. Onlar birbirlerini kendilerine rakip olarak görüyorlar. Başta bırakın öyle düşünsünler.
Oyuncu yerinizi kendiniz oluşturacaksınız, başka yolu yok.

Dün yeni bir oyun getirmiş Laune. Sankt PETERSBURG. Gayet stratejik çok güzel bir oyun.
Tarımdan para kazanma, kazanılan parayla şehir binaları ya da aristokrat kişilikler satın alıp puan kazanma, daha sonra satın almış olduğunuz kişiliklerin özelliklerini arttıran yeni kartlar satın alıp hem puan hem para kazanmaya dayanan bir oyun.
Hiçbir oyuna onu tam olarak anlayarak başladığımı söyleyemem. Zaten bu Laune da kesin bazı yerleri zor anlayalım diye es geçiyor, oyunun sonunda genelde hiç duymamış olduğum bir kural ya da özellik keşfetmiş oluyorum.
Yani aslında ben ilk partinin sonunda oyunu anca anlamış oluyorum.
Ancaaak....
İkinci partide herkes benden korksun !!!
Korkuyorlar zaten, valla....
Bu Petersbourg oyununun ikinci partisine fırtına gibi bir başladım ki, kazanma hırsıyla yanıp tutuşan Laune masadaki diğer erkekleri fazla kaale almayıp rakip olarak beni görmeye başladı. Her adımı benim az önce yapmış olduğum hamleye karşı bir savunma, ya da bir saldırı şeklinde oldu. Sırf bana yenilmemek için extra effort sarfettiğine yemin edebilirim.
Sonuç: Oyunu ikinci bitirdim. Ben çok eğlendim. Laune da rahat bir nefes aldı.

Ondan sonra daha önceden oynadığımız ABYSS oyununa geçtik.
Abyss, değişik özellikleri, güçleri ve puanları olan personnage biriktirme oyunu. Oyunculardan biri önüne 7. adamı diktiği anda oyun sona eriyor. Puanlar hesaplanıyor.
Gururla söylemeliyim ki; bu oyundaki rekor skor 92 puanla bende. Çizelgemiz de var evet.
Evet efendimmm, Abyss oyununda kimse kusura bakmasın bunları dağıttım...
Allahımm bazı erkekler ne kadar kötü bir kaybeden !!! Yani resmen kaybetmeyi bilmiyorlar.
Ben kazanınca Laune'da bir açıklamalar, bir açıklamalar...
Yok efendim o onu öyle yapmasaymış ben bunu böyle yapamazmışım, o kartı önce o alacakmış ama yeterince incisi yokmuş, ben tabi bir önceki turda çok inci kazanmışım ondan o kartı alabilmişim yoksa aramızda çok az fark varmış ta bilmem ne !...
Bu ne ya !!!
Bizim buna halk arasında halamın şeyi olsaydı amcam olurdu derler !!!
Alabilseydin kardeşim o zaman o 7. kartı ! Ben kazandım işte, ne konuşuyorsun hala?

O değil de, benim zeki, analitik, scientific sevgilim hiç kazanamıyor yaaa... Valla.
Hatta biraz mızıkçı da. Onun turu geçiyor, iki adam oynuyor sonra bu çıkıyor, bir dakka bir dakka ben hamlemi geri alıyorum öyle değil böyle yapıcaktım, yok şu kadar para vermem gerekiyordu fazla verdim banka geri ödesin bilmem ne diye...
Hoppalllaaaa... Geçti borun pazarı çocum, deyince de kızıyor illa yaptırıyor.
Offf yaw valla erkeğin de mızıkçısı, kötü kaybedeni de bir tuhaf oluyor.
Yemin ediyorum, en temiz, en hızlı, hiç bekletmeden ben oynuyorum.

Zaten onların yaptıklarını ben yapsam, işte kadınlar böyle oynar zaten diye kesin yaftayı yapıştırırlar.




5 Aralık 2014 Cuma

Dansla dalga geçen bir dans gösterisi : TUTU

Dün akşam Paris'te çok enteresan bir dans gösterisine gittim.
Hani böyle bazı korku filmleri olur ya, diğer korku filmlerinin effectleri ve klişeleriyle dalga geçen, korku filmiymiş gibi yapıp aslında bizi güldüren...
İşte bu da dans dünyasıyla dalga geçen, muhteşem bir dans performansı ortaya koyarken aynı zamanda bizi gülmekten kırıp geçiren bir gösteri.

TUTU de Philippe LAFFEUİLLE

Her şekle giren, bebek te olabilen, kadın da olabilen 6 dansçı.
Özünde hepsinin bale kökenli olduğu çok belli.

Baleyle dalga geçen bir yaklaşımla başlıyor gösteri.
Özellikle balerinlerin parmak ucunda yürümesi öylesine ti'ye alınıyor ki balerinlerin kendilerini sahiden dev aynasında gördükleri sonucunu bile çıkartabiliriz. Sanki sessiz sessiz bir yere gitmek ister gibi yürüyor dansçılar parmak ucunda. Çok komikler.

Balerinlerin kariyer meselesi meşhur Kuğu Gölü balesi, TUTU'de oluyor Kaz Gölü balesi...

Sonra Dirty Dancing'in o herkesin hafızasına kazınan dans kareografileriyle dalga geçilip yeniden yorumlanıyor. Müthiş komik...

Sonra hepsinin upuzun elbiseler ve bellerine kadar peruk taktıkları bölüm, aman aman...
O nasıl dişilik öyle !

Tango adımlarıyla, gymnastik performanslarıyla dalga geçtikleri bölümler çok yaratıcı.
Bu arada topuklu ayakkabı en dişi olmayanı bile dişi yapabilir, yürüyüşünü ve endamını değiştirebilir.
Bir erkeği bile...
Topuklu ayakkabıları içinde sundukları Tango gösterisinde ince, uzun, düzgün, kaslı bacakları muhteşem ve son derece dişi görünüyordu...

Ben içlerinden özellikle Loic Consalvo ve Julien Mercier'yi inanılmaz yetenkli buldum.
Consalvo'nun her türlü yüz mimiği inanılmaz komik ve etkileyici. Mercier'de de nasıl vücut var aman allahım, bir bölüm sadece onun sırtının hareketlerinden oluşuyordu. Evet 5 dakika bir adamın sırtına bakarak sıkılmadık. (Gerçi en son bunu Nadal maçında da söylemiştim, sırt fantezim mi var nedir?)

TUTU

Paris'e gelirseniz, onlar sizin oralardan geçerse kaçırmayın derim.
Dans teknikleri tam not alacak seyivede ancak dans performansı sergilemekten ziyade güldürmek gibi bir amaçları var.
Ve bence amaçlarına da ulaşıyorlar.


STOMP: Kaçırırsanız çok şey kaçırırsınız...

11 Ekim 2014 Cumartesi

Eski dostlarla Paris geceleri : Les Trois Mailletz

Eski dostlarla yeni şeyler yaşamak kadar az şey böyle keyif verir insana...

Bir yandan eskinin gücü, güveni, istikrarı; diğer yandan yeninin bilinmezliği, spontaneliği, sihirli değneği...
Eskinin değişmeyecek olanlara olan hakimiyeti, yeninin mevcut olanları başka başka şeylere dönüştürebilme mucizesi...

Eski dostlar, yeni hikayeler...
Anıları biriktirmeye, üzerine koymaya devam etmek ve hayatın en güzel anlarını cımbızla çekip o anları fotoğraflayıp ölümsüz kılmak...

Bizi beklemeden akıp giden zamanin bir anını seçmek, ve "dur bu an akmasın, hep bizimle kalsın, gün gelip biz değişsek bile bu an hiç değişmesin" diye belgelemek...
Bazen görüntülerin yanından geçip gideriz ama ne fark eder...
O gün, o gece, o hafta, hafta sonu unutulmaz. Derimizin içindedir artık. Bir yere gitmez.

Yazmadığım zaman yaşadığım, yaşamadığım zaman yazdığım hayatıma eski dostlarımdan biri gelirse yaşanacaklar da yazılacaklar da peşinden kovalar insanı. Bir yere kaçamazsın...

Kaçan kim?
Böyle bodozlama dalarız işte.

Bir yer vardı, çok yıllar önce gitmiştim. Yıllar önce de inanılmaz eğlenmiştim. Hatta Paris'te buna eşdeğer bir yer de o günden beri bulamamıştım ama yolum bir daha düşmemiş işte...

Ne zamandır aklımdaydı, Türkiye'den biri gelse de felekten bir gece çalmak istediğimiz bir akşam gitsek diye. O gün bugünmüş işte.

LES TROİS MAILLETZ

Paris kabareleri meşhurdur, bilen bilir. Bilen de Lido'yu falan bilir işte anca...

Halbuki bir yer var; öyle bir yer ki, herkes bilmesin, görmesin, herkes gelmesin diye yerin altına yapmışlar.
İçeri giriyorsunuz öylesine alelade bir piyano bar. Aç kalmasın gelenler diye yiyecek te vermişler sanki, dışarıdan gören giriple girmemek arasında gider gelir, sonunda başka bir yere gider. Öyle silik bir yer.

Oysa ki yerin altında bambaşka bir dünyaya inen gizli, gizemli, olağanüstü bir gece sözü veren bir merdiven var kenarda. Müthiş bir Paris cabaresine sahne olacak bir mahzene inen...

İsterseniz yemekle başlayın, isterseniz sadece kabareye gelin, ama illa ki yerinizi ayırtın, hele hele hafta sonu geliyorsanız.
Az yer var, yerler kıymetli, bakmayın bilinmez olduğuna, hakiki Parisienler öyle bir biliyor ki...

Kabare akşam 23.00'da başlıyor. Ve sabah 5'te bitiyor.

Yerimizi ayırtıyoruz, diyoruz ki, biraz geç başlıyor ama n'apalım, gidelim, bir iki birşey içeriz, olmadi son metroyla döneriz.

Tabi tabi...
Eminim öyle olur.
Kepenkleri kapatıp çıkmadığımıza dua edelim.

23.00 gibi varıyoruz.
Kalabalıktan ve karamboldan faydalanıp, biraz da aptala yatıp ortada tam sahnenin önündeki uzun büyük masanın ortasında bir yerlere kuruluyoruz.
Hatta zeka küpü bu arkadaşım şahane aptal sarışın olduğunu söylüyor gerektiğinde...




























Sokaktan geçiyordum, buraya öyle bir şarkı söylemeye geldim havasinda bir sürü olağanüstü sesle dolu bir grup genç insan ilgimizi, neşemizi, ve tavan yapmış enerjimizi sabaha kadar bağlıyor.

Ama nasıl sesler... Ve nasıl sahne performansları; muazzam, şahane, olağanüstü.

Bir de inanilmaz çeşitli ve renkli... Inanilmaz genis bir yelpaze, geniş bir repertuar hayran kalıyor insan.
Hani bizim büyüdüğümüz her sahnede çalınan şarkılar var ya, eş değeri Fransızca ve Ingilizce şarkılar, hem geçmişten hem günümüzden en ünlü ve popüler şarkılar, Afrika ezgileri ve o gözümüzü ve kulağımızı alamadığımız Brezilyalı kızdan en ünlü Portekizce şarkılar ve Brezilya ezgileri...

Tüm bunlar, hem hepsi beraber sahneden, hem herkes sırasıyla solo geçit veya düet halinde...
Hem dans ediyor, hem şarkı söylüyorlar.

Ancak şekli şemali ne olursa olsun durmayan bütün gece bizi sarmalayan bir enerji ağına kendimizi bırakmış, bilir bilmez şarkılara eşlik ediyor ve dans ediyoruz...





























Ben zaten bütün gece yerimde oturmuyorum. Bir dans bir dans...

Ve hatta sabahın 3'ünde artık yorgun ve evine gitmek isteyen insanlar bile bir de bakiyorlar ben full enerji dans ediyorum, enerjimden nemalanıp geceye tam hız devam ediyorlar.


Bir ara ben kendi kendime masamizin yaninda dans ediyordum ki; o anda şarkı söyleyen genç, sahneden yanıma gelip beni elimden tutup sahneye götürüyor. Brezilyalı kızla dans ediyoruz.

Şarkı biter bitmez tüyüyorum tabi sahneden...



O gece diğer müşterilerin yanıma gelip söylediği sözleri buraya yazmayacağım.
Zaten egom tavan yapmış durumda, şimdi inişe geçme ve ayaklarımı yere basma zamanı...

Yani anlayacağınız benim gibi müşteri her patron başına. Üzerine bir de para veren iş geliştirici...

Durumu fark etmiş ve mest olmuş olacak ki; yanımıza servis ekibinden olmayan biri gelerek;
"Ne içersiniz, patronumuz size bir ikramda bulunmak istiyor." diyor.

Ne içelim? Böyle bir geceye ancak şampanya yakışır.

Hepinizin şerefine a dostlar !




24 Ağustos 2014 Pazar

KIŞ UYKUSU : Herkesin yolu başka, yolculuğu başka, karanlığı başka...

Kış Uykusu, Nuri Bilge Ceyhan, 32 yıl aradan sonra kazanılmış Altın Palmiye ödülü...

3 saat 15 dakika boyunca zihin haritamızın en ücra köşelerine yapılacak saf bir iç yolculuk...

Nuri Bilge Ceylan'ın hayran kalınası gerçekçiliği; insan ruhunun kimsenin bilmediği karanlık yanlarını, iç çelişkilerini, tutarsızlıklarını, gölgelerini, gel-gitlerini, çoğu zaman mecburen veya tercihen, yapmacıklığını, ikiyüzlü taraflarını, arayışlarını, kayboluşlarını, kayboluşlardaki çırpınmalarını, "acıtma" isteğini, kayboluşlardaki iletişimsizliği, anlayışsızlığı, yanlış anlama-anlaşılma durumlarını, hep bir arayış, kayboluş, yüze çıkmaya tırmalayış, yine dibe batış ve yine arayış döngüsünü, her yeni diyalog sahnesiyle tek tek ayrı bir vuruşla gözlerimizin önüne seriyor.

Varoluşçu mekanizma doludizgin işliyor.

3 saat 15 dakika sabır ve dikkat isteyen, günümüzün yaşam hızı düşünüldüğünde bir çoğumuza daha baştan zor gelecek bir özveri talep ediyor film.

İnsanlığın çeşitli yüzlerini ortaya çıkaran, birbirine kenetlenmiş bir sürü gizemin bağlarını yavaş yavaş çözmeyi hedefleyen filmin bu 3 saat 15 dakikaya ihtiyacı olduğunu filmden çıkınca anlıyor insan. 

Kulaklarımızda çınlayan, belleklerimize kazınan diyaloglarla ve olaylarla örülü film 3 saat 15 dakika kendine zahmetsiz bağlıyor.

Bir Zamanlar Anadolu'da filmini izlemeden evvel de böyle düşünmüştüm. Ancak Nuri Bilge Ceylan filmlerinde insana zamanı unutturan çok atipik bir özellik var:
Filme başladığınız ilk dakikalarda bir film izlemekte olduğunuzu unutuyorsunuz. Ve filmin içine giriyorsunuz. Sanki o sinema ekranında gördüğünüz kişi sizsiniz, ve diğeri sevgiliniz, ve diğeri kardeşiniz, diğeri çevrenizde gördüğünüz sıradan kişiler...

Ve siz bu türden konuşmaları defalarca yaptınız hayatınızda, ve bu tür olay örgüleri içinde defalarca bulundunuz, defalarca birinin söylemek istediklerini yanlış anladınız, ve defalarca birisi kendi doğrularına sıkı sıkı yapışıp sizin ne demek istediğinizi anlamadı, defalarca birinde çok net gördüğünüz ucu size de dokunan kötü bir kişilik özelliğinin o kişi farkında bile değildi, defalarca eleştiriye açık olduğunuzu söylediniz ancak söylenenleri duyunca kendinizi asla öyle göremediniz, savunmaya geçtiniz, defalarca bir insanı kendi koşullarında değerlendiremediniz, vardığı noktayı hoşgöremediniz, yargıladınız...

Yargıladık...  "Ben kimseyi yargılamam" ne kadar kolay söylenen bir laf değil mi?
Sahiden yargılamıyor muyuz acaba? Tabi ki her zaman yargılıyoruz.
Tek fark, o yargı yelpazesini ne kadar geniş ve esnek tutabildiğimiz...

KIŞ UYKUSU : "Bir vicdan tiyatrosu".

Filmin en can alıcı meselelerinden birisi Shakespeare'in vicdan alıntısı:
"Vicdan, güçlülere dehşet salmak ve onları kontrol altında tutmak amacıyla korkakların kullanmayı sevdiği bir sözdür." Türkiye gerçeğini yansıtan filmin anahtar kelimelerinden biri olarak karşımıza bolca çıkıyor filmde vicdan.

 kış uykusu 1

Filmde bir hikaye yok, aksiyon yok, takip ettiğimiz bir konu yok. Sadece insan manzaraları var.

Her karakter filme ayrı ayrı hayat veriyor. Her karakterin yolu başka, yolculuğu başka, karanlığı başka..

Haluk Bilginer'i defalarca ekranlarda izledim. Kanlı canlı tiyatroda da izledim.
Ancak bu filmle adeta dünyaya oyunculuk dersi veriyor.

Canlandırdığı karakteri Aydın, 25 sene tiyatroculuk yapmış, büyük bir aktör olmayı başaramamış veya tercih etmemiş popüler kültürün aydınlarından, bölgenin önde gelen zenginlerinden biri. Karısı Nihal'le beraber, babasından kalma oteli işletmek ve burada yaşamak üzere İstanbul'u terk edip Kapadokya'ya yerleşir.

Nihal para kazanmak zorunda olmadığı için çalışmamakta, ancak bu da onu derin bir amaçsızlığın, yalnızlığın, derin bir boşluğun girdabına sürüklemektedir. İşe yaradığını hissetmek ve kendine bir amaç edinmek için hayır işleriyle uğraşmaktadır. 

Necla ise Aydın'ın eşinden boşanmış, yine Nihal gibi amaçsız, boşlukta, ve belki tembel ablasıdır. O da bu otelde yaşamaktadır. Necla duygusal açıdan hırpalanmış, yaşadıklarından dolayı tecrübeli ve bu nedenlerle de olaylara ve dünyaya çok daha farklı pencerelerden bakabilen bir kadın. Kafasında dolu dolu fikirleri olan, kafası çalışan ancak buna rağmen eyleme geçip birşeyler yapmaya tenezzül etmeyen, biraz tembel, tabir-i caizsa lafla peynir gemisi yürüten biri. Ortaya attığı "kötülüğe karşı koymamak" fikri, onları büyük bir tartışmaya ve yine gerginliğe itecektir. Bizleri de düşünmeye...

Modern insanın en büyük sorunlarından birini temsil eden karakterler, birlikteliğin içinde yaşadıkları yalnızlığın üstesinden gelebilmek adına hiçbir adım atmıyor, adeta bu yalnızlığı daha da belirginleştiriyor.

Aslında yaşantılarına çok yalın bir açıdan baktığımızda, her üçü de para pul derdi olmayan, rahat bir hayata sahip, öte yandan bencil, kendi doğrularıyla yaşayan, bir diğerine tahammül edemeyen, ve bu ıssız bölgede bir otelin duvarları arasına sıkışmış insan manzaraları...

 kış uykusu 2

Filmdeki tartışma sahneleri ve diyalogları sinemanın tanıklık edebileceği en muhteşem senaristlik ve yönetmenlik becerilerinden biri.

Aydın'ın, yerel gazeteye yazı yazarken arkadaki kanapede uzanan Necla'yla aralarında geçen tartışmaların derinliği ve boyutu tam bir edebi şaheser.

Aydın, Necla'nın deyimiyle çok iyi bilmediği konularda bile "ahkam kesmeyi" seven, birçok konuda net ve değiştirilemez sabit fikirleri olan ve bunları sorgulama gereği hiçbir zaman duymamış biri. Diğer yandan, yazdıklarının okunmasını ve ona fikir beyan edinilmesini istiyor.

Şahsen benim de hayatta en sevmediğim sorulardan birisi "Nasıl buldun? Beğendin mi?" sorusudur.
Zira bu soruya verebileceğim yanıt senin beklediğin yanıt değilse beni iki şık arasında bırakıyorsun demektir. Birincisi kendimi çiğneyip yalan söyleyeceğim, ikincisi doğruyu söyleyip aramızın bozulmasına neden olacağım.
Dolayısıyla bu soru ya hiç sorulmamalı, ve kişinin fikrini beyan edip etmeme takdirini kendisine bırakmalı, ya da duyacağın cevap hoşlanmayacağın bir şey de olsa onu karşılayabilecek esneklikte olmalı.

Necla ve Aydın arasında da aynen buna benzer bir tartışma yaşanıyor.
Aydın, Necla'nın, yazdıklarıyla ilgilenmesini, bir fikir beyan etmesini içten içe talep ediyor, ancak Necla'nın söylediklerini karşılayamıyor ve kaldıramıyor.Oysa ki Necla'nın tavrı aslında yapıcı, ancak Aydın anlayamıyor.
Aydın herşeyi en iyi kendisinin bildiğini sanan ve diğerlerinin söylediklerinde doğruluk payı var mıdır diye düşünme zahmetine girmeyen biri. Din, inanç ve imamın nasıl olması gerektiği üzerine ahkam kesiyor, diğer yandan birşeye inanmayı acizlik olarak nitelendiriyor, diğer yandan birşeye inanmamayı amaçsızlık olarak nitelendiriyor. Zira Aydın fikirlerini olgular üzerinden değil, kişiler üzerinden oluşturuyor.
Aslında Necla'nın söylediklerinden fazla acıtan bir taraf olmasa da, ve hatta gerçekçi eleştirel bir gözlem olsa da Aydın söylediği hiçbirşeyin altında kalmıyor.

Toplum olarak karşımızdakinin sözlerinin iyice dinlemeden hiçbir lafın altında kalmamak adına laf yetiştirme eğilimimiz Nuri Bilge Ceylan tarafından yüzümüze çok güzel bir şekilde çarpılıyor.

Nihal'in yaşam hikayesinin derinliklerine indiğimizde ise insanın var olma amaçlarının yoksunluğu ve duygusal bir boşlukta nasıl bir çıkmazın ve mutsuzluğun içine girebileceğini daha iyi anlıyoruz.
Nihal kendi ayakları üzerinde duramadığından kendisine dair yıllar içinde bir değersizlik hissi geliştirmiş olup, şimdi bunu hayır işleriyle tatmin ederek kaybettiği özgüvenini tamir etmeye çalışmakta. Aslında o başkalarının ihtiyaçlarına muhtaç. Diğer açıdan bakarsak Aydın'ın durumu da bunun bir benzeri değil mi?

Necla'daki güçlü duruş Nihal'de yok. Nihal henüz zihinsel haritasını, hayattaki duruşunu oluşturamamış bir karakter.

Necla yaşadıklarından birşeyler çıkartabilmiş, birşeyler öğrenebilmiş, hayatına yön verecek bir eyleme geçemese de, davranış ve düşüncelerine yön verebilmeyi hedefleyen biridir.
Bu nedenledir ki; Nihal'le olan uzun bir tartışma sonrasında; "bu laf sokmalar, iğneli iğneli konuşmalar, bu dudaklarını bükerek gülümsemeler, bu aşağılayıcı, küçümseyici tavırlar... bütün bunlardan o kadar sıkıldım ki... " der. 

KÖTÜLÜĞE KARŞI KOYMAMAK NE DEMEK?

Filmin seyirciyi uzun bir süre meşgul ettiği bir sorunsal ortaya atıyor Necla : Kötülüğe karşı koymamak.
Mesela diyor, evinize bir hırsız girmiş ve gece yarısı hırsızla burun buruna geliyorsunuz.
Hiç karşı koymasak, ne almak istiyorsan al git desek hırsıza, ve hırsız belki utanacak kendinden, ve çalmaktan vazgeçecek, belki de tamamen...
Mesela biri beni öldürmek mi istiyor, karşı koymamak, gel öldür istiyorsan demek...

Aydın'ın Hitler ve Yahudi örmeği itiraf etmeliyim ki dahice...
Tabi Aydın bu, herşeye illa ki muhalefet olacak, birşeyle karşı fikirle çıkmak üzerinden gücünü ve farklılığını empoze etmeye çalışacak illa ki...
Aydın da der ki; nasıl yani mesela Hitler Yahudiler'i gaz odasına toplarken Yahudiler şöyle mi desin, yok biz kötülüğe karşı koymayalım, Hitler hiç zahmet etmesin biz kendimiz geliriz, sonra Hitler de aaa eferin bak bunlar kendiliğinden gelmiş tıpış tıpış hadi hemen alın bunları gaz odasına mı desin... Saçma yani.

Necla'nın Nihal'le yaptığı bir tartışmada yine karşımıza çıkar bu sorunsal ve iç çözümleme.
Mesela der Necla, ben eski kocamın bana yaptıklarına hiç karşı koymasaydım, herşeye izin verseydim belki bir gün gelecekti anlayacaktı, ve utanacaktı yaptıklarından, söylediklerinden ve şimdi hala beraber olacaktık... Ve hatta şimdi onu arayıp özür dilemek geçiyor içimden der...

Ben şahsen filmdeki Necla karakterini çok olgun, ermiş, erdemli buldum. Kanatları kırılmış biraz. Oracığa, o otele, o kanapeye ilişivermiş. Tekrar kıpırdayacak gücü bulamamış kendinde. Ama kafası çürümemiş. Hep düşünmüş, düşünce üretmiş.
Ama gün gelecek ayaklanacak biri o. Kanatlarını onaracak ve bence oradan uçacak...

kış uykusu 3

Filmde Suavi, Levent, Hamdi, İsmail gibi çok güçlü yan karakterler de mevcut.

Hamdi karakterine mesela hem çok gülüyoruz, hem de ekonomik acizliğin, ve eli kolu bağlanmışlığın insanı ne kadar zayıf düşürebildiğini ve asla meydan okuyamayacağınız insanların önünde ne kadar yalaka ve yapmacık yapabildiğini görüyoruz. İçimiz sızlıyor.
Meydan okuyamamak evet... Hırs, hınçla ve öfkeyle dolmak ama bunu yutmak, dışarı çıkaracak güçte olmamak...
İsmail'in küçük oğlu yapıyor bunu. Çocuk işte, saklayamıyor içinde kinini, öfkesini. Bir taş atıp camını kırıyor arabasının Aydın'ın. Ve sonra, imkansızlıkların verdiği eziklikle zorla özür dilemeye götürülüyor.
O küçük çocuk bile ne kadar şahane ayna tutuyor toplumun hem alt hem üst benliklerine...
Çalışkan ve zeki bir çocuk. Matematiği de seviyor. Ne olmak istiyor ? : Polis.


Evet bir hikaye yok, bir olay örgüsü, takip ettiğimiz bir konu yok.
3 saat filmi izliyoruz 5 dakikalık yol almıyor belki. Zira filmin kaygısı birşeyleri bir yerlere bağlamak değil.

Sadece çözümlemeler var. Terapi gibi iç dökmeler var...
Sırada kimin düğümünü çözeceğiz diye bekliyoruz adeta.
Hayalgücüne fazla bir alan bırakmayan, tüm karaketlerin teker teker teşhir edildiği bir film.

Paris'te kocaman kocaman billboard'larda bir film için kullanabilecek en üstün sıfatlarla tanıtılıyor. Her yerde reklamı var. Metrolarda, sokaklarda her yerde...
Unutulmaz bir şaheser olarak nitelendiriliyor.
Bir Türk filminin afişlerini haftalardır Paris sokaklarında görmekten ne kadar gurur duysam azdır.

Kış Uykusu, Altın Palmiye Ödülünü hedefleyen küçük hesaplarla mı yapıldı acaba? 

Türkiye'de çok ta eleştirildi Nuri Bilge Ceylan ve Kış Uykusu.

Oryantalizme başvurarak Cannes jürisini etkilediği söylendi.
Dünyaca tanınan Kapadokya'yı tercih etmesi çok hesaplı bir seçim denildi.
Oryantalist merakı uyandıracak her türlü malzemenin bilhassa ölçülüp tartılarak konulduğu düşünüldü.
Altın Palmiye Ödülü jüri kadrosunun "kibirli Fransız şımarıklığıyla", Ceylan'ın tüm bu çabalarını görüp takdir ederek, "Bu kadar postmodernizm Türkiye'ye çok bile. Bon pour l'orient." deyip, tepeden bakan Fransız kibiriyle "aferin" çekerek verdikleri bir ödül olduğu iddia edildi.

Filmi izlerken benim de aklımdan buna benzer birşey geçti. Dedim ki kendi kendi, evet ben filmi çok beğendim, içindeki diyalogları, çözümlemeleri, insan manzaralarını, bu kültüre ait ne varsa aktarılma şeklini çok etkileyici buldum.

Ancak, dedim ki kendi kendime; Altın Palmiye Jürisi bu filmi anlayabilmiş mi ki?
Yani gerçekten ne anlamışlar acaba bu filmden, onlarla konuşmak isterdim, diye düşündüm.

Zira Türk olmayan, bu kültürde doğup, büyümemiş, bu topraklarda yoğrulmamış birisinin sırf alt yazılarla bu filmi gerçekten anlayabilmesi ne kadar mümkün olabilir ki acaba. ?

Ki, arada Fransızca alt yazıları da okudum, nasıl çevirmişler diye merak ettim. Çeviri kalitesinin de inanılmaz yüksek olduğunu, en zor ifadeleri dahi en iyi şekilde aktardıklarını söyleyebilirim.

Velev ki Ceylan iddia edildiği gibi Altın Palmiye ödülü hesaplarıyla gitti. Eeee?
Türkiye'de bir bilim kurgu filmi yapıp Altın Palmiye ödülü alacak değiliz herhalde.

O halde yaptığı hesaplar tuttuğu için, hedefine ulaştığı için Nuri Bilge Ceylan'ı her halükarda tebrik etmek lazım.

Tebrik ediyorum.

Ayrıca,

Ben şu kötülüğe karşı koymama fikrini çok sevdim. 
Ve ben buradan birşey öğrendim.
Bundan böyle, aynen Necla'nın dediği gibi, bırakıcam kendimi karşı koymıycam, aksi cevap vermiycem, kim bana kötü birşey yapmak isterse yapsın...
Ben senin yoluna girip sana karşı koyacağıma, koymayıp seni kendi yoluma çekeceğim. Kim bilir... Necla'nın dediği gibi, utanır, sıkılır, pişman olur, vazgeçer, tövbe ederiz belki.

Denemeye değmez mi?

14 Şubat 2014 Cuma

Aşkın Gözü Kördür: Restaurant Dans le Noir

Sizden bir ricam var. 5 dakika gözlerinizi kapatır mısınız?
Sadece göz kapaklarınızı değil, ışık oradan içeri sızıyor, ellerinizle kapatın sıkı sıkı, kapkaranlık olsun içerisi...
Ve kalkın ayağa, yürüyün biraz. Sonra koltuğunuza oturun. Bir bardağa su doldurun ve için mesela...

"Karanlıkta ne kadar yasayabilirsiniz? Kaç dakika? Kaç saat? Kaç gün? Ben tam 40 yıl yaşadım" demişti Ela, Benim Dünyam filminde...

Benim Dünyam

Kör-sağır-dilsiz Helen KELLER'in hayat hikayesini okuduğumdan beri düşünüyorum bunu.
1900'lü yılların başına damgasını vurmuş, kafasının içindekileri konuşmadan, duymadan ve görmeden dışarı çıkarabilmiş, dışarıdaki dünyayı bizim yaşadığımız gibi algılayabilmeyi başarabilmiş ünlü edebiyatçı Helen KELLER...

Görme duyusuna o kadar çok yaslanmış bir hayatın içinde yaşıyoruz ki; görmemeye ne kadar tahammül edebiliriz ?
Ve ben bunu kendime nasıl yaşatabilirim?

Bir yer olsa, gündelik hayatımın en temel işlerini yapmaya çalışsam, ama hiçbirşey görmesem...

DANS LE NOIR / KARANLIKTA

Bir restaurant düşünün..

Görme duyunuz bir akşam yemeği boyunca geçici bir süre için elinizden alınıyor.
Kör insanlar sizi kendi dünyalarında ağırlıyorlar.
Ve orada kör olan sizsiniz, çünkü onlar zaten karanlıkta görüyorlar...

Kelimenin tam anlamıyla el yordamıyla yolunuzu, sandalyenizi, tabağınızı, çatalınızı buluyorsunuz.
Suyu bardağınıza görmeden koyuyorsunuz.
Tabağınıza gelen yemeği görmeden yiyorsunuz. Ne yediğinizi bile bilmiyorsunuz.

Yemeğinizi bitirip bitirmediğinizden dahi emin olamıyorsunuz. Tabağınız boşaldı mı, bilmiyorsunuz.

Yanınızdaki insan güzel görünüyor mu, kıyafetleri zevkli mi bilmiyorsunuz. 
Hiçbirşey görmüyorsunuz. Mutlak bir karanlıktasınız.

Ya da aslında değilmişsiniz, bunu fark ediyorsunuz...

Helen Keller'in hayatını okuyup, "Benim Dünyam" filminin ardından da bir fikre sahip olduktan sonra bizzat kendim gidip yaşamadan olmazdı.

Paris'in göbeğinde, Rue Quincampoix'da bulunan son derece gastronomik bu restaurant'ta hemen rezervasyon yaptırıyorum.

Körlerin bize servis yaptığı ve bir akşam için bizi kendi dünyalarında ağırladıkları, empati kurmamızı sağladıkları bir yer burası.

Kimse ne yiyeceğini önceden bilmiyor. Bir menüden yemek seçmiyor.

Tad alma duyumuza kendimizi teslim ettigimiz akşamdır bu.

Restaurant'tan içeri girer girmez çok rafine bir karşılamayla loby ve bar kısmına geçiyoruz.

Önce bir anahtar veriliyor bize. Aşağıya inip üzerimizdeki herşeyi spor salonlarındaki gibi bir dolaba kilitliyoruz. Cüzdan, cep telefonu, parlayan hiçbir şey olmayacak üzerimizde. Sadece biz, bedenimiz yani...
Sonra bara geri çıkıyoruz. Herhangi bir yiyeceğe karşı alerjimiz olup olmadığını soruyor siparişimizi alan görevli.
Zira kimse baştan ne yiyecegini bilmiyor. Sürpriz.
Aslında herkes aynı şeyi yiyor ancak ne kadar yiyeceğiniz menü paketlerine bölünmüş.
Ve akşam yemeği için seçtiğimiz paketi söylüyoruz.

Dans le Noir'in, çeşitli yemek otoritelerince de "gastronomik" olarak sınıflandırılan bir restaurant olduğunu bildiğimizden, (bir de özel bir akşamımız olduğundan) Menu Gastronomique Champagnes paketini aliyoruz.

Aperitif champagne, amuse bouche denilen minik yiyecekler, entrée, ana yemek, peynir tabağı, tatlı ve 3 kadeh şaraptan oluşan bir menü bu.

Lobide yaklaşık 20 kişiyiz ve ellerimizde apertif içkilerimiz yemek yiyeceğimiz salona geçmeyi bekliyoruz.
Kimse tedirgin değil. Tedirgin olacak birşey yok zaten şimdilik herşey normal.

Şu andan itibaren görsel algılarınız tamamen kapanacak, buna hazır mısınız?

Derken...
Kör 2 servis görevlisi geliyor. Sarah, bizim grubun lideri.
Çok eğlenceli, esprili genç bir kadın.
Hiç te yüzünde Beren Saat'in yapıştırdığı gibi eblek bir ifade yok. Gayet te kendinden emin, ne yaptığını bilen bir yüz ifadesi bu.
Çok ta güzel kokuyor. Hatta dayanamıyorum, parfümünün adını soruyorum. O da benimkini soruyor. O daha önce kullanmış benim parfümümü, nasıl tahmin edemedi diye kendisine kızıyor.

Böyle ayak üstü kadınsal bir sohbetin ardından rehberlerimiz tek sıra olmamızı söylüyor.
Herkesin bardağını sağ eline alması ve sol elini önündeki kişinin omzuna koyması gerekiyor.

Düz bir zemin üstündeyiz ve hiç basamak yok bilgisi veriliyor.
Masalarimiza kadar böyle tren şeklinde yürüyeceğiz ve birbirimize yolu göstereceğiz.
Bir perdeden geçip yola çıkıyoruz.

Önümde sevgilim var. "Küçük adımlar at, seni kaybedicem." diye kızıyorum ona. Sarah da önden bana kızıyor. "Korkaklık etme, alt tarafı görmüyorsun, büyük bir mesele değil." diyor.

Yemek salonuna girdiğimiz andan itibaren ortalık kapkaranlık...
Öyle bir karanlık ki bu gözlerinizin açık olmasıyla kapalı olması arasındaki farkı sıfirlıyor.

İlk dakikalar, ben bunu neden yapıyorum kendime, ne gerek vardı diye bir düşünce geçmiyor değil kafalardan.
Ancak... Bu olağanüstü duruma alışmak ta bir o kadar kolayca gelip yerleşiyor bünyeye.

Elzem dediğimiz görme duyusu dışındaki bütün duyularımız harekete geçiyor.
Bundan yoksun olsak dahi yaşamın devam edebileceğini, korkulacak birşey olmadığını bize gösterip bizi bir parça daha özgürleştiriyor duyularımız...

Alt tarafı görmüyoruz işte. Ne var? !!!

Masamıza geldiğimizde Sarah isimlerimizi söylüyor ve elimizi tutup sandalye ve masayla contact kurduruyor. Orada şöyle bir ders çıkarıyorum kendime: Dokunma duyusu körlerin gözü. 

Sandalyemize oturuyoruz oturmasına, ama masanın neresindeyiz? Bir kere masanın şekli ne? Yuvarlak mı, diktörgen mi?
Son derece doğal, akıcı ve içgüdüsel olarak masanın uçlarına dokunuyoruz. Şeklini ve nereye kadar uzadığını yani masanın boyutlarını, sınırlarını öğrenmeye çalışıyoruz.
Masa yuvarlak. Tamam öyleyse sandalyemizi yuvarlak bir masaya oturur şekilde yerleştiriyoruz.
Sonra öyle malak gibi durup bekliyoruz ne beklediğimizi bilmeden...

Bizi duymuş gibi Sarah geliyor. Ortaya su şişesini bırakıyor. Bize bardağımıza nasıl su doldurmamız gerektiğini anlatıyor.
Aaaa evet su doldurmak yaaa; sahi görmeden nasıl yapacağız?

Kelimenin gerçek anlamıyla el yordamıyla yolumuzu buluyoruz. 

Önce bardağımızı dokunarak buluyoruz sonra su şişesini. Sarah'nın anlattığına göre baş parmağımızı azıcık sokuyoruz bardağa. Yavaş yavaş dökmeye başlıyoruz suyu. Parmağımıza dokununca bırakıyoruz.

Ben o kadar bile doldurmuyorum. Bardağımda azıcık su olduğunu bileyim, bırakıyorum.
Ve aynı şişeyi tepeden sevgilime uzatıyorum. Alıyor. Suyunu koyuyor o da.
Kimsenin ne bardağı taşıyor, ne bir bardak yere düşüyor. Halbuki masamız her restaurant masası gibi kalabalık.
Bardağını yanlışlıkla çatalın üzerine bıraktın, devrildi... Ama olmuyor. Beceriyoruz.

Hatta bu arada fark ediyoruz ki; Sarah biten şampanya kadehlerimizi almış bile. Hangi arada aldı onları hiç anlamadık.

Gözlerin açık mı kapalı mı?

Birden sevgilim basit bir soru soruyor bana: "Gözlerin açık mı kapalı mı?"
Bilmem, açık galiba, seninkiler ? "Benimkiler kapalı, neden açık olsun ki, aynı şey?"

Doğru yaaa... Babamın bana araba kullanmayı öğretirken, araba dururken ayağını debriyajdan çek kızım, hem araba dinlensin, hem ayağın, demesi aklıma geliyor. Nedense araba dururken ayağımı debriyajda tutmak güven veriyordu bana. Gözlerim açık biraz o hesap.
Neyse ne âlâka...
Gözlerim açık olduğunda daha kendim gibi hareket edebiliyorum sanki. Normal gündelik yaşam ritmimde nasılsam öyle olmaya devam ediyorum. Gözlerimi kapattığımda kör moduna geçiyorum sanki.
Karanlık beni yutuyor, hareket alanımı daraltıyor. Bilmem. Açık işte gözlerim.
İyi, kapatayım hadi. Dinlerim sözünü sevgilimin. Scientific adam. Dedikleri hep doğru çıkar onun. Benim gibi deneme yanılma yoluyla bulmuyor yolunu, tak diye ilk seferde...
(Amaaaa yemek tahmininde sınıfta kaldın canım sevgilim.)
   
Derken, Sarah elimize birer şarap kadehi tutuşturuyor. Bu ilk amuse bouche dedigimiz minik yiyecekler ve arkadan gelecek entrée...

Bu arada, bu restauranta gelmeden once Fransiz basınında hakkında yapılan haberlere bir göz attım.
Şaraptan, tadlardan, yemekten anlarım diye geçinen insanlar daha kırmızıyla beyaz şarabı ayıramıyorlarmış birbirinden görmedikleri zaman.
Ve önlerine konan tabakta ne yediklerini tahmin edemeden yiyen bir sürü insan varmış.

Gelelim bizim deneyimlerimize...

Ayıptır söylemesi ilk içtiğimiz şarabın beyaz olduğunu değil, tak diye hangi bolgenin sarabi olduğunu söyledim.
Karşımdaki adam da bir de Fransız olacak, "ama ben de beyaz olduğunu anlamıştım" diyor.
Yok öyle gidiş yolundan puan istemek !

Önümüze gelen tabakta ne var? Kırmızı et mi? Balık mı? Tavuk mu?
Değişik pişirilme metodlarıyla bu tadların ne kadar çok birbirine benzeyebileceğini görmediğiniz zaman anlıyorsunuz.
Ben orda da iyi bir sınav veriyorum. Tabağımda ne var, az çok biliyorum.

Sevgilim bir ara şöyle diyor "şu anda karnıbahar yiyorum." Karnıbahar mı? Karnıbahar dedi adam yaaaa.
Hayır sen karnıbaharın ne olduğunu, neye benzediğini biliyor musun ki şu anda karnıbahar yediğini kestirebileceksin? Daha geçenlerde alışverişe giderken eline bir sebze listesi verdim, sebzelerin yarısını tanımadığı için alamayacağını söyledi.
Yani burada patlıcan gibi popüler bir sebzeden değil karnıbahardan bahsediyoruz.
Karnıbahar yiyormuş !!!
(Bu arada evet yediğimiz karnıbahardı ama bunu o nasıl bildi ben ona hayret ediyorum.)

Ellerinle mi yiyorsun? Çatal bıçak kullanıyor musun?

Sevgilimden bomba sorular.
"Nasıl yiyorsun? Ellerini kullanıyor musun? Ben tabağımda hala yiyecek birşey kaldı mı kalmadı mı diye anlamak için ellerimle dokunuyorum." 

Hayır ben kesinlikle ellerimle yemiyorum. Bir lady gibi yiyorum. Normalde nasıl çatal bicak kaşık kullanıyorsam aynı şekilde yiyorum. Zaten oyunun püf noktası bu değil mi?

Ayrıca....

Helen Keller'i düşün dedim sevgilime...  
KELLER elleriyle yemiyordu. Çatal kaşıkla medeni insanlar gibi yiyordu. Bunun için özel gayret sarfetti.

Ama dedi sevgilim...

Helen Keller bizim yaşadığımız dünyada var olmaya çalışıyordu. Yani bizim içinde yaşadığımız dünyanın yargılarıyla yargılanacaktı o da. Dolayısıyla elleriyle yiyemezdi. Çünkü biz onu görüyorduk.

Ama burda bizi kimse görmüyor. Yemeğimin bitip bitmediğini anlamak için ellerimi tabağımın içine sokup sokmadığımı, nezaket kurallarına uyup uymadığımı kimse görmüyor, bilmiyor...

Hımmm.... Yemegi bilmem de, zeki adamin tadi bir baska oluyor.
Sevgilimin bu yaklaşımı bana çok mantıklı ve tatmin edici gelse de, ben yapmiyorum.
Helen Keller bu çabayı bizim kurallarımıza uymak ve bizim değerlerimizle yargılanmak adına gösterdiyse, ben de gösterebilirim dedim kendi kendime.
Ellerimle asla dokunmadım. Tabağımı bitirmediysem de olsun, aç kalmadım ya...

Dans le Noir... Karanlıkta

Hayatımdaki en ilginç, en geliştirici, en zenginleştirici deneyimlerden biriydi.

İnsanın adaptasyon yeteneğininin ne kadar kısa bir sürede değişebileceğini ve her koşula hemen uyum sağlayabileceğini bir kez daha anladım.

Ayrıca...

Aşkın gözü kördür. Değil midir?
Aşıkken zaten gerçeği, gerçek olanı olduğu gibi görmüyoruz, zaten yolumuzu el yordamıyla, içgüdülerimizle içimizden geldiği gibi buluyoruz.

Tabağımızda ne olduğunu görmeden, bilmeden sadece tadarak deneyimleyerek anlamak gibi.

Aşkın gözü kördür.

Ve biz o gün tamamen kördük...


19 Ocak 2014 Pazar

Kadının sınırları zorlayan dişiliği: CRAZY HORSE

"15 Ocak akşamını rezerve et." diye adıma bir not asılıydı Noel ağacının üzerinde. 
Bir gösteri? Yeni şık bir restaurant? Bir sirk? Bir konser?

Uzun zamandır ünlü bir Paris Cabaret'sine gidesim var.
Dünyaca ünlü 3 Paris cabaresinden birine: Moulin Rouge, Lido veya Crazy Horse.

CRAZY HORSE






























Bu akşam gözlerimiz birşeye kesinlikle doyacak:  
Kadının, sınırları zorlayan dişiliği ve akıl almaz güzelliği...

Crazy Horse, 1951 yılında, kadınlara son derece düşkün, arzusu doymak bilmez, kazanova Alain Bernardin tarafından kurulur.
Bernardin Amerika'ya giderek buradaki striptease klüpleri keşfeder. Ve aklına harika bir fikir düşer:
Striptease klüplerdeki pole dance showlarını bir gösteriye dönüştürmek.

Türlü elemelerden geçerek Crazy Horse'ta sahne alabilmek için sadece esnek ve iyi dansçı olmak yetmiyor.

Herşeyden önce rüya gibi, kusursuz bir vücut lazım...

Crazy Horse'un birinci meselesi bu: Rüya gibi vücutlara sahip bir "dişi" ordusu, gece boyunca karşımızda inanılmaz sensuel hareketlerden oluşan bir gösteri sunacak.
Striptease klüplerdeki gibi pole dance yapacak. Bunu yaparken görsel bir şölen yaratacak.
Dişiliğin sınırlarını zorlayacak, içimizdeki kadını kışkırtacak, izleyeni "cürret" eder kılacak.
Arzuyu uyandıracak, en ilkel benliğimize dokunacak, alev alev yakacak...

Belleri hep incecik... Ve kıvrılacak, o kıvrım gidebileceği son raddeye kadar kıvrılacak.

Ve soyunacak...

Gösterinin ilk bölümünden itibaren göğüsleri ve popoları zaten açıkta dans eden, showlarını yapan o muhteşem vücutlu dişiler gösterinin ikinci bölümünde tamamen soyunuyorlar...

Crazy Horse'ün lansman sloganlarından biri bu: Biz kızları ışıklarla giydiriyoruz.

Vücutlarını korumaları onlardan beklenen birinci şey.
Ve hatta dansçı kızların kontratlarında bile şöyle bir ibare var.
Ofisyel olarak her gün tartılıyorlar ve belli bir kilonun üzerine çıkmaları kesinlikle yasak.
Çıktıkları anda kadro dışı kalabiliyorlar, işten atılabiliyorlar ya da duruma göre geçici olarak para almıyorlar.

Eh bu kadar laftan sonra izlediğimiz gösterinin adını tahmin ediyorsunuzdur. Çok yaratıcı değil.

DESIR

10 parçadan oluşan bu gösterinin her bir bölümü diğerinden farklı.
Zaman zaman kimi bölümler yenileniyor ya da misafir dansçılarla renkleniyor.

1. 1er numéro: Güzeller ordusu. 1989'dan beri Crazy Horse'ün sembolü olmuş açılış gösterisi. 

Uzun peluştan İngiliz askerlerinin taşıdıkları bir şapkayla ve ayaklarında botlarla, sert ve net hareketlerle sahnede asker gibi yürüyen yarı çıplak güzeller ordusu. İsim cuk oturmuş hani...






























2. Chouchottement: Fısıltılar

Kulise gizli bir bakış... Kızların rastgele ve alalade hareketlerinin büyüteçle sahneye yansıması.





























3. Good Girl

Hareli hareli gösteren perdelerin arasında salına salına, sensuellik hat safhada muhteşem bir dans gösterisi...





























4. Red Shoes: Kırmızı ayakkabılar

3 balerin; zarif ve vahşi, erotik ve asil... Bedenleri orda ama onlar sanki orada yoklar.

Crazy Horse'un en büyük özelliklerinden birisi de bu, ışığı çok iyi kullanmaları. Dans eden üç beden hafif karanlıkta kalırken kırmızı bale pabuçlarına yoğunlaşıyor dikkatimiz. Bu da kızların silüetini daha gizemli ve ateşli hale getiriyor.






























5. Final Fantasy

İplere asılı ve hatta düğümlenmiş bir kadın düştü sahneye.
Kostümü çok enteresandı. Göğüsleri açıktaydı, poposu açıktaydı ve geri kalan her yeri tamamen kapalıydı.
İpte asılı kaldı, iplerden kurtulmaya çalıştı, çalışırken son derece erotik hareketler sergiledi.


6. Scanner

Wow, izlerken kendimden geçtim, takip edemedim, izlerken kızların hareket hızına yetişemedim...
En beğendiğim, gösterinin en orijinal, en dikkat çekici, en baştan çıkarıcı bölümlerinin başındaydı.
Dilim uçukladı, böyle ağzım açık kaldı bu nasıl enerji böyle...

Hani Crazy Horse'ün en iddialı laflarından biri, biz kızları ışıkla giydiriyoruzdu ya... Gördük.

Kızlar şu anda tamamen çıplak. 
Bu sahneyi unutmam mümkün değil. İnanılmaz estetik hareketlerle üzerlerindeki son parçayı da fırlatıp attılar...
Ve o anda görsel efektler coştu ve kızları adeta giydirdi...






























7. Upside Down

Önce kırmızı ayakkabıları gördük sahnenin üzerinde, sonra sahneye yansımasını.
Sanki dört bacak vardı... Kızların sadece popolarını sahnenin üzerine çıkartıp bir sağa bir sola sensuel bir şekilde salladıkları sahne çok hoştu.
Gözünüzün önünde bir popo bahçesi. Ama ne popo... popoların fotosunu çekmek ne yazık ki yasaktı...






























8. Striptease while Jongling

Gece boyunca birbirinden güzel ve baştan çıkarıcı kadınlara, her bir parçası kusursuz vücutlara resmen hipnotize olmuşuz, dalmış gitmişiz..

Derken sahneye valizleriyle iki adam düşüyor...
Adam mı? Erkek yani.
Erkek te nereden çıktı, Crazy Horse'tayız. Burada sırf femme fatale var dediler bize...

Bir anda birbirlerine jongling sopası atıp tutmaya başlıyorlar. Başta biraz şüheci gözlerle bakıyoruz ama kızlar da yoruldu hani elbette biraz dinlenecekler diyerek nezaketen izlemeye devam ediyoruz.

Ama o da ne!!!
Adamların jongling gösterisi hayatımda gördüğüm en orjinal jongling gösterisi çıkıyor.
Müthiş theatral hareketler ve komik yüz ifadeleriyle öyle bir gösteri sergiliyorlar ki tüm dikkatimizi çekiyorlar.
Karşılıklı iki köşeye geçiyorlar. Ve birbirlerine o sopaları sanki kavga eder gibi, birbirlerini hataya zorlar gibi atmaya başlıyorlar.
Ve onlar birbirlerini jongling sopalarıyla döverken soyunmaya başlıyorlar.
Yemin ederim, iki sopa atışı arasında ceketlerini, kravatlarını, pantalonlarını, ayakkabılarını çıkartıp jongling sopalarıyla karşılıklı ayakkabılarını da birbirlerine atıyorlar. Ve daha sonra çıkardıklarını giymeye başlıyorlar.
O pantalonu giydi giyemedi, sopayı düşürdü düşürmeden giydi arasında salonda nasıl yüksek bir adrenalin salgılatmayı başardıklarına aklınız hayaliniz şaşar. Bir de sanki birbirlerini hataya zorluyormuş gibi, diğeri giyemesin diye uğraşıyormuş gibi inanılmaz bir gösteri oldu !!!
Resmen çığlık çığlığa izledik...

Pole dance ve striptease kadınlarıyla ünlü Crazy Horse'a gidip en çok iki adama hayran kalmak...
Nasıl desem... Teşekkürler.






























9. Crisis. What Crisis?

Sahnede ilk defa tamamen giyinik bir kadın... Bir büro tasarlanmış. Telefonlar çalıyor. Susmuyor. Önünde ekran, dosyalar. Kadın çıldırıyor. Resmen kriz geçiriyor.
Ve o kriz anında yine inanılmaz erotik hareketlerle kendini ordan oraya atıyor. Ve üzerindekileri teker teker çıkarmaya başlıyor.
Vücuttan en son parçanın çıkarıldığı sahneler hep çok spectacular tasarlanmış.
Stringleri sahne stringi, yanlardan çat çat diye açılıyor ve bir hamlede çıkıyor.
Bu özellik te dansçılara çok estetik hareketler sunma fırsatı veriyor. Ve soluksuz izliyoruz...






























 10. Legmania


Havada uçuşan ve birbirinin içine geçmiş hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bacaklar...
Tek kelimeyle enfes bir gösteri.





























Crazy Horse'taki her dansçının elbette ki bir de sahne adı var.
Zoula Zazou, Jade Or, Nouka Karamel, Diva Novita, Loa Vahina bunlardan bazıları.
Hani bizim tarihmizde bazı erkek çocuklarına birşey başarana kadar isim verilmezmiş ya, işte Crazy Horse kızları da o hesap. Sahne isimlerinin bir anectodu var, daha çok diğelerinin ona yakıştırdığı bir isim oluyor.

2008'den beri Philippe Decouflé ile çalışan cabaret'nin genel direktörü de uzun yıllar Cirque du Soleil'den tecrübeli Andrée Deissenberg.

Désir gösterisi Philippe Découflé ve Ali Mahdavi imzalı bir gösteri.

Bir dakika...

Ayakkabıları nasıl unuturuz ???

Gösteri boyunca kızların ayağında tabanı kırmızı olan ayakkabılar görüyorum.
Ayakkabı tabanı kırmızı deyince aklımıza hangi ayakkabı tasarımcısı gelir?

Tabi ki Christian Louboutin...

Christian Louboutin, kadın, dişilik ve şehvet kokan Crazy Horse gösterilerini izler izlemez, kendisinin de aynı temalardan beslendiğini düşünüyor ve ayakkabılarının bu concepte çok yakışacağını söylüyor.
Ve Crazy Horse kızları için özel, dans ve sahne ayakkabıları tasarlıyor.

Son bir şey...

Siz siz olun servis görevlilerinin tuzağına düşmeyin.

PETRUS şarabı tam kıvamında, servis yapmamı ister miydiniz?

Yerimize oturur oturmaz servis görevlileri ne içeceğimizi soruyor.
Bir anda garsonun şöyle dediğine tanık oluyoruz:
"Petrus tam ideal sıcaklığında hazır bekliyor. Servis yapmamı ister misiniz?" sorusuyla afallıyoruz.
Tabi ki de nazik bir şekilde reddediyoruz. Ancak bilmeyen birinin boş bulunup tongaya düşebileceği bu ucuz numarayı Crazy Horse ailesine hiç yakıştıramıyorum.

Efendim, bilmeyenler için minik bir açıklama yapmayı bir borç biliyorum.

Açık arttırmalarda boy gösteren, dünyaca ünlü PETRUS şarabı, Bordeaux Bölgesinin en prestijli ve en pahalı şarabıdır.
Sipariş vermeden önce fiatını menüden kontrol etmenizi tavsiye ederim.

Crazy Horse'ta bir şişe PETRUS şarabına biçilen rakam 3450 Euroydu. Evet 3450.

Petrus şarabını illa ki çok merak ediyorsanız Pomerol'ü tavsiye ederim.
Bordeau Bölgesinde Petrus ve Pomerol aynı bölgede üretiliyor. Yani üzümler güneşi aynı ölçüde görüyor. Dolayısıyla Petrus'ün en yakın olabileceği şarap Pomerol. Ve iyi bir Pomerol'ü 30 ila 50 euro civarında satın alabilirsiniz.


Crazy Horse, Paris'te gördüğüm en enteresan, en orjinal gösterilerden biriydi. Enfesti...

Yolunuz düşerse tavsiye ederim...


Event FRIZZ EASE Crazy Horse