Konuk Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konuk Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2014 Pazar

Güzel Görünmeyi Seviyorum

Sadece bir hafta sonu için Paris'e geliyordu. Ve ben, aslında, o tarihlerde Paris'te bile değildim...

"Blogunu okur okumaz, 'bu kızı tanımam lazım' dedim kendi kendime." dedi. Yetti...

Hayatta bazı şeyler tek atışlıktır. Hedefi vurdunuz vurdunuz, vuramadınız geçmiş olsun.
Çoğu zaman ikinci şans vermiyor hayat...

İzmir'den dönüşümü erkene aldım, sırf onunla tanışmak için.
Zira, bu buluşma bir daha denk gelir mi, denk gelse aynı zevki verir mi, aynı istek ve heyecan duyulur mu, duyulsa zamanla gecikmiş duygulara dönüşmüş olur mu diye düşündüm. Hayatı bekletmeyi sevmiyorum ben. Her ne varsa yaşanacak, taze taze duygularla hemen o an yaşansin istiyorum.

Madeleine'de buluşacaktık... Birbirimizi görür görmez tanıdık.
Sarışın, uzun boylu, incecik güzel bir kadın duruyordu karşıda ve bana bakarak gülümsüyordu.
Kocaman güneş gözlükleri vardı. Skinny kesimi kotu, topuklu ayakkabıları ve üzerinde önden bel hizasında kalan (veya kotun içine sokulan), arkadan kottan dışarı sarkan, hafif salaş ama elegan mükemmel kesim bir beyaz gömleği vardı. Tarzı olan bir kadın olduğu her halinden belli oluyordu...

Bahsettiği gibi tam bir ayakkabı tutkunu. Gözümün önünde, aynı gün, tereddüt bile etmeden bir Prada'dan, bir de Chanel'den iki çift şahane ayakkabı satın aldı.

Paris'i yürüyerek arşınladığımız, son derece kadınsal meselelerden konuştuğumuz çok keyifli bir gün geçirdik. Ve o gün bugündür iletişimimiz ve arkadaşlığımız hep daha ileriye gitti...

Onunla tanıştığım günden beri tavsiye ettiği moda bloglarını takip eder oldum. Sayesinde, her ay Vogue dergisi alıyor, yeni çıkan trendler hakkında fikir sahibi oluyorum.
Argan ve avocado yağı da onunla hayatıma girdi.
Yazı uzatmak ister gibi, sonbahar aylarında bir heves aldığım şortlar gardrobumdan onun tavsiyesiyle  çıktı mesela... Sunduğu argümanlarla ikna oldum.

Ben stil danışmanlığı işini kendisine çok yakıştırıyorum ve bu işe bir el atsa çok başarılı olacağına inanıyorum.

Bu haftaki konuk yazarım sevgili arkadaşım ALEV MORY.

Her kadının güzellik sırları vardır. Ne var ki biz kadınlar arasında seve seve herkesle paylaştığımız tek sır budur.

İşte Alev'in kaleminden, genel bakım tiyolarından el,yüz, vücut bakımına, beslenmeden spora, stilden modaya hiç sıkılmadan büyük bir keyifle okuyacağınız çok yönlü, mükemmel bir yazı...

P.S. : Alev, bir sonraki indirim zamanı Paris'e gelsen de beraber alışverişe gitsek...

      
                                                       *****************************


GÜZEL GÖRÜNMEYİ SEVİYORUM

Güzel bir cilt, sağlıklı ve ince bir beden hepimizin arzusu. Bizi yansıtan, günümüz modasıyla da harmanladığımız  tarzımız... Ben kendi çevremde bu konularda cok danışılan kişi olmuşumdur. Hatta danışmadan da karıştığım çok zaman olmuştur. :)

Size kendi uyguladığım cilt bakımı programımdan, spor salonuna gitmeden evimde ve açık havada düzenli olarak yaptığım sporumdan bahsetmeyi, moda ve stil hakkında biraz sohbet etmeyi, takip ettigim blogları ve genel olarak hepsiyle ilgili seçtiğim fotoğrafları paylaşmayi düşünüyorum. Umarım keyif alırsınız. Sormak istedikleriniz olursa da hiç çekinmeden bana özel mesaj yazabilirsiniz. Keyifle cevap veririm. 

Güzellik, moda, alışverişi sevme diye basladığım bu yolda sağlıkçı, sporcu, alışverişte az ama özcü oldum çıktım. Yaşla birlikte tarz iyice oturuyor ve biraz daha sakinleşiyoruz. Önceden cildimi fondatenlerle çok yordum, neredeyse elime ne gelirse satın aldım. 
Sporu, arada sırada ara versemde her zaman yaptım, ama beslenme düzenimi de değiştirdiğim zaman iş değişti, işte o zaman süper oldu. 

Hadi başlayalım artık.

Cildimiz...

Öncelikle ne marka kremler kullandığınızdan çok düzenli olarak kullanmanız önemlidir. Cildi temiz tutmak, içeriden beslemek (sağlıklı beslenmek), düzenli uyumak, bol nem için bol su tüketmek kullandığınız kremlerden daha önemlidir.

Gündüz ve gece düzenli kreminizi sürmek, haftalık küçük bakımınızı ihmal etmemek gerekiyor. Hatta imkanınız varsa ayda bir, problemsiz ciltler icin iki ayda bir cilt bakımına giderseniz harika olur. 

Her gün dört fincan yeşil çay, iki litre su (ben spor yaptığım için daha çok tüketiyorum), kahvaltı ve öğlen yemeği arasında kuru kayısı ve bademle yapacağınız küçük bir ara öğün cildiniz için de çok faydalı olacaktır (dört kuru kayısı on adet badem). 
Badem yerine fındık ta olur, kayısı yerine kuru erik te olur ama kuru incire dikkat bir tanesi dört kayısıyla aynı kaloride. 



Günlük cilt bakımınız için, cildinizi temizledikten sonra cilt tipinize göre bir nemlendirici sürmek yeterlidir. Elinizde kalan kremi boyun ve dekoltenize sürmeyi unutmayın. Çok başarılı cilt doktorlarını dinledim, göz kremi, boyun kremi yerine tek bir kremin hepsine yeteceğini söylüyorlar. Ben, göz çevrem problemli olduğu için geceleri bir damla avokado yağı sürüyorum. Temizleme için Clinique sabun ve Bioderma H2O kullaniyorum. Bioderma H2O, göz makyajını da çok iyi temizliyor ve tonik görevini de görüyor harika bir cilt temizleyicisi hiç düşünmeden alın derim. Nemlendirici için o, bu marka demek istemiyorum; eczane ya da bio ürünler kullanmanızı tavsiye ederim.


Günlük altın bakım önerileri...

Güne iki kalıp buzu yüzünüzde eriterek başlarsanız cildinizin kan dolaşımını hızlandırıp, sıkılaştırırsınız. Ben ardından eczaneden aldığım termal yüz spreyini yüzüme bolca sıkıyorum. Nemlendirici sonra. Bol bol nem cilt daha ne ister...


Haftalık cilt bakımına peelingle başlıyoruz. Peeling ölü deriyi atıp cildinizi yapacağınız maskelere hazırlar. Mutlaka bir peelinginiz olsun. 
Sonra bir tatlı kasığı yoğurdu göz çevresi hariç tüm yüzünüze sürün. Yarım saat sonra yıkayın. İşte ışıl ışıl bir cilt. Hem de dolabınızdaki yoğurtla...

Buradaki altın bakım: bir E vitamini kapsülü ile bir damla avokado yağını karıştırıp göz çevresi dahil tüm yüzünüze sürün. Boyun ve dekolteyi unutmayın. Ben o gece argan yağını da saçıma sürer öyle yatarim. Perşembe akşamları benim bakim günümdür. Sabah güzel bir duş. Argan yağı bir mucize, altın bakım için sabah aynaya gülümseyeceğinizin garantisi benden. Yağlarınızı güvenilir yerlerden alın. Ben Melvita Bio kullanıyorum.
























Eller için iki altın bilgi:
Dışarı çıkacaksanız acil maniküre ihtiyacınız var. Tırnaklarınıza biraz avokado ya da argan yağınızdan sürün tırnak fırçasıyla fırçalayıp yıkayın. İşte size tertemiz tırnakalar.
Elleriniz için doğal sabunlar kullanın. Ne kremler aldım olmadı. Ben bio sabun kullanarak ellerimdeki kuruluk problemini çözdüm.


SAĞLIKLI BESLENMEK, SPOR... SPOR...

Spor, benim yaşam tarzım. Çoğumuz zayıflamak için spor yaparız zayıflayınca da bırakırız. Benim annem bana der mesela: ''zayıfsın yeter artık bırak''. Zayıflamak için diyet yaparız, spor salonuna yazılırız, evimize kocaman koşu bantlarını sokarız. Bilinçsiz yapılan diyetler, ya da bilinçli ama devam edilmeyen diyetler, yazılıp ta arada uğradığımız spor salonu, evde satsak artık dedigimiz koşu bandı... 

İstemek, anahtar kelime. İstemek ve hayata geçirmek.

Ben birkaç yıl öncesine göre neredeyse iki beden küçüldüm; o zaman da kilolu degildim ama bence biraz iriydim. Şimdilerde ince, kalem gibi kadınları seviyorum.

Zayıflık sağlıktır, zayıf insanlar daha uzun yaşarlar. Sağlıklı beslenmek, ölçülü yemek, düzenli spor yapmak sağlığın ve zayıflığın garantisidir. Bugün hepimiz şekerin, fazla tuzun, hamur işlerinin, fast foot dediğimiz gıdaların, cips, gazlı içecekler, kızartmaların sağlıksız olduğunu biliyoruz. Bu demek değildir ki bunları hiç yememek gerekiyor. Canım isterse haftada bir gün öğlen saatlerine getirecek şekilde pizzamı yiyebiliyorum.

Sabah ve öğlen iyi yiyip akşamları çok hafif geçirin. Böyle beslenip sporu hayatınıza soktuğunuzda diyet yapmadan kilo veriyorsunuz. Ben haftasonları daha rahat davranırım eşimle restaurant keşifleri yaparız, lezzetli yemekleri ikimiz de çok seviyoruz. Arada tatiller, noel, yeni yıl, partiler olsa da aldığım o bir-iki kiloyu vermesini de bilirim, bu disiplini kurdum hayatımda.

Diyetisyenler her gün televizyonda. Hepsinin twitter hesapları, facebook sayfaları var. Biraz dinleyerek, sosyal medyadan takip ederek çok güzel bilgiler edinebilirsiniz. İnternetten yapacağınız yemeğin tarifini seçerken daha az yağlısını tercih edebilirsiniz. Çok basit bir bilgi, ben keklerimi bir küçük fincan fındık ya da zeytin yağı ile yaparım. İnanın bir bardak yağ konulan kekten daha lezzetli oluyor. Bu tarz küçük dokunuşlarla sağlığınızı ve kilonuzu kontrol edebilirsiniz.

Akşam acıkınca bir porsiyon meyve ya da bir kase yoğurt neden olmasın. Bence bunu siz de çok seveceksiniz. Diyet yapmak yerine akşam yemeklerini en geç 19:00'a çekmek ve hafif geçirmek çok daha kolay. 
Ben kısaca bir günde neler yediğimi paylaşmak istiyorum.

Sabah güne aç karnına iki bardak oda sıcaklığında suyu içerek başlıyorum. 15-20 dk. sonra kahvaltımı yapıyorum. Ne yiyiyorum? Fransa'da yaşadığım için buranın alışkanlıklarına uyum sağlıyorum ve burada kahvaltı tatlı ağırlıklı oluyor. İki dilim kendi yaptığım kekten ya da iki dilim reçelli ekmek ya da iki dilim etimek dediğimiz ekmekle reçel (tereyağı kullanmıyorum). Yanında bir bardak yarım yağlı süt ve bir porsiyon meyve. Kahvaltıda yediğiniz bir porsiyon elma lif yönünden çok zengin olduğu için daha çok kalori yakmanızı sağlar. 



On birde'de kayısı, badem ya da fındık ara öğünüm var.


Öğlen yemeğini güzel yerim. Benim gün içinde star yemeğim öğlendir. Siz de kendinize bir star öğün seçin ama bu asla aksam yemeği olmasın. Öğlen bir parça etin yanında pilav, makarna, sebze ya da patates (kızartma evde hiç yapmam. Graten, püre, fırında vs.) Yanında bir dilim ekmek yerim ya da yemem. Yemeğine göre bir kase yoğurt olabiliyor. Burada yemek sonrası peynir yendiği için ben de peynir cennetinde yaşadığım için biraz peynir de yediğim olur. Üzerine sütlü tatlı. Sütlü tatlıya bile katı yağ kullanılan tarifler var, bunlardan uzak durun. Kendinizi her zaman gözlemleyin öğlen yemeği biraz az geldi mi peynirinizi de yiyin. Haftada bir gün, o sevdiğiniz pastadan da bir dilim yiyebilirsiniz. Hımmm harika bir diyet :)

Saat dörtte ara öğün saati. Yoğurt, bir porsiyon meyve ya da yarım simit ve bir bardak ayran ölçüsünde olabilir.

Akşam yemeğine geldik. Bu kısım çok önemli. Eğer uygularsaniz nasil kilo vermeye baslayacağınıza kendiniz bile şaşıracaksınız. Ben bu aralar bir tabak yarım yağşı süt ve Special K Nature yiyiyorum. Lifli gıdalar dediğim gibi daha fazla kalori yakmanızı sağlar. Haftada bir gün akşam yemeğinizde büyük boy kase meyve salatası (yarım kilo) yiyebilirsiniz. Bir bardak süt ya da yoğurt ta yemelisiniz, tek başına pek sağlıklı bir öğün olmaz. Ben ananasa sardım bu aralar. Yanında bir kase yoğurt yemeyi ya da bir bardak süt içmeyi de unutmayın. En faydalı su taze meyve ve sebzelerden aldığımız sudur. Ben cok şanslıyım tam bir meyve canavarıyım. Kendinize alternatif seçenekler üretin yağsız ya da az yağlı çorba ya da salata gibi. Biraz ızgara beyaz et yanında sebze gibi. Ben açıkçası aksamları hep az yemek durumunda kalıyorum. Sabah ve öğlen güzelce yemek işime geliyor. 





















Bol bol su içmeyi unutmayın, yeşil çay çok faydalı ve vücuttaki ödemi atıyor. Her gün dört fincan için. Ben poşet çay almam, gramla alırım sistem tam bende :) Yoğurt ve bademin de karın bolgesindeki yağları eritme özelliği var.

Hepimiz arada kaçırıyoruz. Böyle zamanlarda hemen karaları bağlamayın, aldığınız o bir-iki kiloyu hemen vermesini bilin. Kendinizi bu süreçte motive edin. Altin bilgi : giyinmenin gücünden faydalanın. Bu süreçte giyim kuşamınızda daha özenli olun.

Kilo vermek için yemek alışkanlığınızı değiştirmek bir yasa kadar yeterli ve değerlidir. 30 yaşını geçtiğiniz zaman artık vücudunuz size eskisi kadar tolerans göstermez. Bir bakarsınız karında biraz yağlanma, bacaklarda kalınlaşma, selülit, vücutta ödem oluşmuş ve 36-38 bedenlerden 40 beden ve üstüne çıkmışsınız. İşte daha gençken yapmadığınız, ihmal ettiğiniz o sporu hayata geçirme vakti. Ben sporu sevmem, off benim hiç vaktim yok gibi sayısız bahane ile kendi kendimizi kandırır dururuz. 

Çoğumuz alışveriş dedin mi ayaklarımız acıyana kadar gezeriz ama spor deyince ona bir türlü vakit bulamayız. Kendinize bir program yapın ve onu uygulayın. Yürüyüş yirmi dk'nın üzerinde olmalı, çünkü vücut yirmi dakikadan sonra yağ yakmaya başlıyor. Zamanla vücudunuzdaki değişimi gördükçe, sıkılaştıkça yapamadığınız günler vicdan azabı duymaya rahatsız olmaya baslarsınız, işte bir parçanız olmuştur artık. Bırakmayın. Vücut güçlendikçe hızlanırsınız, yürüyüşten belki koşuya hatta benim gibi pilatese başlarsınız. Sadece koşu bandında koşmak ya da bisiklet çevirmek için spor salonuna gitmenize gerek yok. Bunu doğada çok daha temiz oksijen alarak ve daha cok enerji harcayarak yapabilirsiniz. İki yaşındaki kızım haftada iki gün kreşe gidiyor ben de o günleri firsat bilip 45dk. parkta koşuyorum.  

Altin bilgi o gün cok yağmur var ya da çok kar, bu sizi durdurmasın evde açın bir odanın camını evde koşun. Biraz daha süreyi uzatabilirsiniz, zaten göreceksiniz ayni sürede dışarıdaki kadar yorulmuyorsunuz. 

Platesim vazgeçilmezim. Onun sayesinde bedenim değişti, selülitlerimden kurtuldum, daha ince ve sıkı kollarım oldu, resmen beni heykeltraş gibi şekillendirdi, daralttı. İstanbul'da Fransa'ya yerleşmeden bir süre önce işimden ayrıldım o sırada evde Ebru Şallı'nın platesini yapmaya başladım. O zamanlar daha hafifti, son programlar yeni başlayacaklara ağır gelebilir. Ciddi ciddi 45 dk karın, kalça, kol, bacak nasıl güzel bir çalışma anlatamam. 

Ben burada da, İstanbul'da da çeşitli salonlara gittim. Şunu söyleyebilirim; koşuyla evdeki platesim benim bedenimi degistirdi. Beslenme şeklimin de etkisi büyük tabi... Çünkü iki yıl öncesine kadar yine platesimi yapardım ama hiç dikkat etmeden yerdim. Plates vücudu daraltıyor,yağları eritiyor, kasa çeviriyor ama, kilo vermek te istiyorsanız kardio şart. 
 
Eğer imkanım olsa hocayla aletli platesi yapmayi çok isterdim. Pahalı bir spor. Yoga da listemde. Şimdilik imkanlarım böyle. Salona para da vermiyorum, buna vereceğim parayla o sanat eseri ayakkabılardan bir tane alabiliyorum mesela :) Şaka bir yana şimdiki imkanlarım böyle.

Hafta içi üç gün akşam yemeğimi 18:00 gibi yerim ve 45 dk sonra platesimi yaparım. Evimde yapabildiğim bu ücretsiz fırsatı değerlendiriyorum.


STİL VE MODA... 

Günümüzde kuaförden yeni çıkmış gibi çok yapılı saçlar, incecik alınan kaşlar, abartı yapılan makyaj artık çok demode. İncecik kaşları zaten hiçbir zaman sevemedim. Doğal kaşlar bakışlarınızı değiştirir yüzünüze daha genç, fresh bir hava verir. Yıkanıp kurutulmuş görüntüye yakın ama kuaför elinden çıkmışçasına temiz ve parlak saçlarla en gösterişli siz olursunuz. 

Günlük makyaj için hafif  renk verici pudra (terecotta) ya da allık, maskara, dudak renginde ince bir ruj yeterlidir. O gün içinizden daha çoğu geliyorsa hafif bir smoky makyaj ve bol maskara kullanabilirsiniz. Koyu renk rujla sadece bol maskara sürmeniz yeterlidir. Fondatenlerden profesyonel makyaj yaptırmadıkça uzak durun derim. Eğer bir kapatıcı istiyorum diyorsanız ince mineral bir pudra olabilir. Sorunlu bölgeyi ne kadar kapatmaya çalışırsanız o kadar göze sokarsınız bunu unutmayin.

Biz kadınlar giyinmeyi seviyoruz, kimimiz daha çok, kimimiz daha az ama hepimiz seviyoruz. Benim mesleğim pazarlama ama moda tutkum. Sizinle yazımın sonuda takip ettiğim birkaç moda bloggerlarını paylaşmak istiyorum. Aylık moda dergilerini biraz karıştırıp modayı takip edebilir, bakış açınızı, sınırlarınızı genişletebilirsiniz. Ben her ay Vouge alıyorum.

Başlıyoruz...

Elegan, minimalist, casual, bohem, rock chick, klasik vs... 
Hepimizin sevdiği, kendine daha yakın bulduğu bir ya da bir kac tarz var. Ben günlük hayatta casual, biraz rock chick severim ama asıl tarzımın elegan ve minimalist olduğunu söyleyebilirim. Benim için kumaş kalitesi, dikimi de çok önemlidir. Bu tarzda sadelik ama kalite ön plandadır. Ayakkabı, çanta ve aksesuarlarla tamamladığım bu tarzı çok seviyorum. Sizin kendinizi daha iyi ifade ettiğiniz tarzınız nedir?

Masculin tarzın hakim olduğu günümüzde bu akımı seven de oldu sevmeyen de. Bu masculin tarz günlük kombinlerden gece kıyafetlerine, ayakkabılardan, çantalara kadar kendini göstermekte. Hiç erkek reyonlarına biraz göz gezdirdiniz mi? Ben geçen yıl harika bir atkı buldum kendime.

Blazer ceketleri, deri ceketleri, değisik kalıplarda ve renklerde paltoları, bahar aylarında trench coatları çok seviyorum. Skinny pantalonları, dar kesim pantalonları ve bol paça pantalon modellerini kendime çok yakıştırıyorum. Bu pantalonları t-shirt, bluz, gömlek üzerinde ceketlerimle tamamlıyorum.

Etek ve elbiseler biz kadınların vazgeçilmezleri olmalıdır. Elbisede vücuda oturan kalıpları ya da masculin tarzda kalıpsız elbiseleri seviyorum. Etek ve elbiselerinizi opak siyah ya da bu yıl güçlenen ince siyah çoraplarla kombinleyin. Ten rengi  çoraplar hala çok demode. Kumaşı kışlık ta olsa kış aylarında şort tercih etmeyin. Şort yazlık bir parçadır. Ben de bu hataya yakın zamana kadar düşenlerdendim.

Neyi neyle giydiğinizden çok onu nasıl yorumladığınız, vücudunuza uygun parçalar seçmeniz önemlidir. Vücuda uymayan yanlış kıyafetler sizi olduğunuzdan daha iri gösterebilir. Burada işin sırrı güzel tarafınızı ön plana çıkartıp problemli bölgeyi saklamaktır. İnce bir kadına dar pantalonlar, dar kalem etekler çok yakışır. Biraz karnınız varsa bir beden şimdilerde cok moda olan üstleri tercih edin, kalçalarınız genişse daha uzun bluzlar giyebilirsiniz mesela...


İç çamaşırı seçimine dikkat. Bazı pantolonlar için dikişsiz ve ten rengi iç çamaşırı tercih edilmelidir. Sütyeninizin sırt kısmı yukarıda olmamalı göğüslerinize uygun kalıplı sütyenler tercih edilmelidir. Hele şu şeffaf askılar tam bir hatadır.

Palto ve ceketlerinizin kalıbı bozulmaması için askıyla dolabınıza asmanız ve en az yılda bir kez kuru temizlemeye vemeniz önemlidir. Dolabınız hiç giymediğiniz kıyafetlerle doluyken bu harika parçaları oraya buraya atmayın. Ben düğün ve davetlerde giyeceğim elbiselerimi şık gardrop kutularına koyarım. Böyle bir kutu gardrobunuza güzel bir hava da katacaktır. Kullanmadan önce kuru temizlemeye verir öyle giyerim. 

Gelelim gardrop detoksuna... 

Hepimiz arada kullanmadığımız parçaları ayırıp ya ihtiyacı olanlara ya da vakıflara verelim. Dolabınız giymediğiniz, vücudunuza uymayan ya da modası çoktan geçmiş kıyafetlerle dolu olmasın. Ben daha önceleri beş kadına yetecek kadar kıyafete sahiptim. Dolabımı indirimlerden, outlet mağazalarından düşünmeden aldığım çoğunu hiç kullanmadığım eşyalarla doldurmuştum. Ne yaptim? Neredeyse hepsinden kurtuldum. En güzel kıyafetlerim dolapta beklerken ''bugün biraz dolaşıp gelicem'' deyip çok ta sevmediğim, aldım kullanmalıyım mantığıyla o kıyafetleri giydim. Şimdi çok severek aldığım, hani gördüğünüz anda tereddüt etmeden aldığınız o parçalardan oluşmuş bir gardrobum var. Kot giyeceksem üzerime oturan, içinde kendimi iyi hissettiğim pantolonlara sahibim şimdi. Bunu siz de yapın dolabınızı gözden geçirin. Kullanmadıklarınız belki bir başkasının işine çok yarayacak. Eskimesin, bozulmasın diye modasının geçmesini beklemeyin. İyi kullanın, eve döndüğünüzde temizleyip havalandırın yeter.

İndirimlerden neler alalım? 
Sezonda pahalı olan palto ve ceketler almak akıllı seçimlerdir. Sezon sonu belki gelecek sezon hiç moda olmayacak geçen sezon rengi yerine daha klasik renk ve modelleri tercih etmenizi öneririm. 

Deri kemer ve eldivenler sezonda beğendiginiz bir pantalonla aynı fiyat olabilir. Güzel deri bir kemer elbisenize çok başka bir hava katabilir. 
Şimdilerde kalçada kullanilan kemerler demode tam belde olmalı. Çoğu kadın bluz, kazak, gömleklerle dolabını doldurur. Bir baharlik bir de kışlık ceketle yetinir. Değişik renklerde, modellerde paltolar, ceketler çok güçlü parçalardır, şıklığınıza şıklık katarlar. 

Tutkumuz ayakkabılar... Cebindeki son parayla bir çift ayakkabı alacak kadınlar tanıyorum. Ben de tam bir ayakkabı tutkunuyum.
Topuklu ayakkabılar nasıl bir anda feminen bir görüntü veriyor kadına... Boyfriend kotlarla bile bir anda akşam şıklığına ulaştırır sizi. Şimdilerde sivri burun, platformsuz ayakkabılar moda. Bebe burun, platform topuk... Moda sürekli değişiyor. 

Size bir tüyo: Bu yaz dolgu topuklar çok fazla var ve platform topuklu ayakkabıları pek sevmesem de yakında yine geliyor. 

Ben ayakkabıya en çok yatırım yapanlardanım. Onları saklarım. Zaten öyle çok fazla alamadığım için rahatlıkla muhafaza edebiliyorum. Olsa da onlar için yerim her zaman olur :) Ayakkabıda en sevdiğim tasarımcılar; Balenciaga, Chanel, Prada, Louboutin, Valentino, Alexander Wang. Cizmeler, kısa botinler, günümüzde çok moda olan sneakerslar, baharda giymeyi çok sevdiğim hatta bir tane şimdilerde ihtiyacım olan babetler, topuklular, yaz aylarına pedikürlü ve ojeli tırnaklarla bayıldığım sandaletler dolabımın vazgeçilmezleri...

Burada da ihtiyaca göre alışveriş yapmak aldığınızı kullanabilmek önemlidir. Topuklu ayakkabı kullanmıyorsanız daha düz ayakkabıları tercih edin, bir iki model işinizi görecektir. Biliyorum onların varlığı bile insanı mutlu ediyor ama yine de düşünüp almakta fayda var. Ben topuklu ayakkabılarda 10 cm altındaki modelleri tercih etmem. Bu feminen ayakkabıların hakkını vererek giymeyi seviyorum.

Moda... moda... moda. 

Modayı takip ederim ama içlerinden kendime uygun olanlari seçerim. Modayı takip etmek ama modanın kurbanı olmamak lazım. Günümüzde bir değil o kadar çok şey moda ki... Bazı sezonluk trendlere çok para vermek yerine daha kurtarıcı mağazalardan çok para ödemeden sahip olmakta fayda var.

Geçen yıl çıkan kısa üstler bu yaz da çok moda. Ben bu parçaları yüksek bel etek ve pantalonlarla kombinlemeyi seviyorum. Bu kış başlayan pembe modası yaz da devam edecek ama yazın flaş rengi mavi. Mavinin her tonu. Pantalon paçaları kısaldı ama bu demek değil İspanyol paçalar yok. Bu bol paçalar özellikle bohem tarzı sevenlerin vazgeçilmezidir. Ben de çok cool bulurum. Kazakları klasik etek ve pantalonları kombinlemek yine bu baharda trend. Türkiye'de Ezgi Kramer'in tarzını çok beğeniyorum. 

Aşağıdaki geçen yıldan bir kare. Dar siyah pantalonla oversize t-shirt nasıl güzel olmuş. Siz de bunu yapın, ceketiniz ön planda ise bluzunuzu daha sakin seçin. Üzerinizde bir star olsun. Böylece ayakkabılarınızda da daha özgür seçimler yapabilirsiniz. 



































Aksasuarlarda günes gözlükleri, bileklikler, kolyeler, atkı ve şallar benim en sevdiklerimdir. Atkı ve şallar sezon renklerini en kolay ve ekonomik taşıyacağınız aksesuarlardır. Ben şimdilerde geçen sezonda aldığım saks mavi ve yıllardır dolabımda olan uçuk pembeyi severek kullanıyorum. Siz de bölye sezon renkleri için kendi dolabınızda alışverişe çıkabilirsiniz. Çanta ve ayakkabıda takım yerine uyumlu parçalar ya da farklı renklerde birbirini tamamlayan parçalar seçin. Takılarda da takım kullanmak, şimdilerde klasik ve demode.

Son olarak, hiçbir zaman çok zorlamayın, içinizden geldiği gibi giyinin. Onu giy bunu çıkar yapmamaya çalışın. Çok keyifsiz bir gününüzde saçınızı şekilden şekle sokmak yerine doğal bırakın ve en hafif makyajı yapın. O gün en garanti kıyafetlerinizi giyin çıkın. 

Sadelik her zaman önceliğiniz olsun. Unutmayın, sadelik şıklığın garantisidir.
Sevgiyle kalın, güzel kalın. 

Takip ettiğim moda bloglarının adresleri aşağıda, göz atmayı unutmayın.

Alev
http://stylescrapbook.com/






12 Ocak 2014 Pazar

Üç Kuruşluk Yazı

İnsanın içinde kalan tutkuları, gerçekleştiremediği çocukluk hayalleri olur.
Bilirim...
Ne varsa, arzu ettiği şeyin peşinden yılmadan koşan yüreklerde var.
Ne varsa biraz kırgın, biraz kızgın, biraz gücenmiş, biraz harabe ama asla pes etmemiş kalplerde var.
O harabenin altından hazine çıkar kazmayı göze alabilirsen...

Hayat böyle. Ya düşerek, ya düşleyerek geçiyor.
Arada bir şaha kalkıyor istek ve heyecanlarımız. Rüzgarı arkasına alıp, arkasına bakmadan, şöyle bir durmadan, bir soluk almadan birşeyler gerçekleştiriyor. Bir de bakmışsın örmüşsün ömrünü...

Daha çalar saatimiz çalmadan birşeyler çalıyor hayat bizden...

Önüne geçmenin tek yolu hayallerimize, benliğimize sarılmak belki de.

Benim bir arkadaşım var.
Hayalleri vardı... Hani, büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında mühendis diye sıradan cevaplari kapsamayan, daha büyük, daha sıradışı, daha baştan çıkartıcı, daha yetenek odaklı, insanı daha bir kendisine hayran bırakan hayaller...

Ve bugün bu hayalleri gerçekleştirebilmiş oyuncu olmayı başabilmiş biri o.
Bugün Fransız oyuncularla beraber Fransızca oyunlar segiliyor Paris tiyatrolarında.
Ve ben bu azme, bu hayalleri asla bırakmama olayına bayılıyorum, saygı duyuyorum.

Bu haftaki konuk yazarım çok sevgili arkadaşım Mustafa.

Oyunculuk sevdası yok mu, işte o peşini hiç bırakmadı.
Eskilerin deyimiyle altın bileziğini de taktı bileğine, kariyerinin doruğuna da çıktı ama oyuncu da olmayı başardı.

Paris'te de Fuck l'Amour adlı bir oyunda sahne alıyor şubat ayının sonuna kadar, her cumartesi akşamı. Umuyorum canlı performansını da izleyeceğim.

Buyrun Mustafa Korkut'un kaleminden oyunculuğu okuyalım.



                                              ********************************



3 KURUŞLUK YAZI
Bu satırları uçakta yazıyorum. Hayır, belki hava alanındayım,  belki de evimdeyim. Ama uçakta yazıyorum dediğimde daha önemli biri oldum sanki. Ya da yazdığım konu çok önemli de yetiştirmem lazımmış gibi havalı. Kandırıyorum seni yani sevgili okuyucu.  Birazdan başkalarını kandırarak hayatını kazanmaktan bahsedeceğim. Yok konumuz politika  değil, konumuz olan  meslekte insanları kandırarak onlara birşeyler katabiliyor, paralarını öyle hak edebiliyoruz.
Konumuz oyunculuk. Tiyatro. Sinema. Güzel şeyler.
Oyunculuk üzerine onca kalın kitap varken, sevgili okuyucu, elbet bu satırlarda oyunculuğun gizemli sırlarına ulaşmayı bekleme, sadece kendi fikirlerimden bahsedeceğim. Ancak baban oyuncu olmanı istemiyorsa, ya da çocuğun oyuncu olacak da sen istemiyorsan ... Oku ve okut. Keşke benimkiler okusaydı zamanında.
Bana tiyatroyu sevdiren çalıştırıcı Cengiz Ağabey, dünyanın en zor mesleği madencilik, ondan sonra da oyunculuk derdi. Çok saçma değil mi? O kadar zor meslek var. En iyisini babası madenci olan 11 kardeşli Galler kaplanlarından Richard Burton bilir. Aç parantez. Gelmiş geçmiş en yaman hamlet yorumunu - dikkat dikkat 60 sene öncesinin videosu sayın okuyucular - youtube dan izleyebilirsiniz. Richard Burton Hamlet to be or not to be yaz , youtube a gönder. Hamlet evine gelsin. Kapa parantez.
Gallerden Oxford'a geldiğinde hala aksanı vardı. Saatlerce günlerce yıllarca diksiyonu ve aksanı üzerinde çalıştı. Tepelere çıkıp yüksek sesle şiir okudu. Eye of the tiger. Sonunda dünyanın sevgilisi oldu. Elisabeth Taylor ile 2 kez evlendi. Yok artık. Kıssadan hisse: Çalışan kazanır.
Cidden. Oyunculuk neden zor? Neden herkes yapamıyor? Bazı insanlar baştan iyi oynayamıyor, ama sonradan nasıl başarıyorlar? Yetenek bu işin neresinde? Nasıl oluyor da oluyor? Elisabeth Taylor kim? Ben yetenekliysem neden konservatuvar - konservatuvar vallaha da  böööle yazılır-? ... Cevaplar az sonra canım.
Kıvanç Tatlıtuğ. Oyunculuğu seçtim dediği şampuan reklamı ardına kolaj yapılan, arabanın içinde direksiyona vuraraktan hülooooğ diye bağırdığı klip halen internette vardır. Güldürürken düşündürtmezken bu adam ertesi senelerde Kuzey Güney'le , hastir dedirtmedi mi? Bu adam nasıl oldu da Russel Crowe'un tweetinde 'Türk oyuncular çok iyi' top 5 listesinde  karşımıza çıktı. Çalıştı da ondan!
Nasıl çalıştı bilemem, herkesin bir yolu var. Git Demirkubuz'un Kader'ini izle. Başrol oyuncusu Demirkubuz'un Bebek Kahvesi'nde keşfettiği bir adam. Adamın dünyasında zaten yaşayan bir adam. Kimisi de delilerle 6 ay yaşıyor. Herkesin farklı çalışma şekli var. Bu senin tekniğin oluyor. Bildiğin zanaat gibi yani. Bu  binlerce senelik bir meslek herşeyden önce.  Öğrenmek, daha iyi yapmak mümkün.
Peki bu iş neden zor? Bi düşünüyüm.  Senaryo yok. Yönetmen yok.  Normal hayatta 2 dakika sonra ne yapacağımızı, ne düşüneceğimizi, nasıl hissedeceğimizi bilmiyoruz. Bazılarımız ne hissediyor şu anda onu bile bilmiyor. Bazılarımız düşünmüyor bile. Oyuncu ise her akşam sahnede ne söyleyeceğini, ne yapacağını, 2 dakika sonra başına gelecekleri, uğraştırma sayın okuyucu, prova yapmış işte ki, biliyor. Ve her seferinde bilmiyormuş gibi oynamak zorunda. Yoksa paramı geri alırım. Aksiyon -,action, acting'in  kelime kökü , okuyucu önemli buralar! -  onun değil karakterinin yapacakları. Ama biz oyuncuyu değil karakterini izliyoruz. İnsan nasıl kendine ait olmayan hareketleri kendininmiş gibi yapabilir? Demek ki tam bir kontrol ve / ve ya  beden farkındalığı var. Diyelim ki sahnede oyuncu şu sorunsalları aklına getirdi:
-Ulan güzel  mi yaptım / güzel oldu be?
-Az önce yanlış yaptım / unuttum.
-Bugün de Spielberg izlemeye gelecekti...
Sevgili okuyucu, elbette bu sorular aşık usandırır. Sahnede ölümcül olabilir, çünkü bu sorular karakterin soracağı sorular değildir. İşleyen birşey, kendi işlevselliği üzerine  soru sorarsa işlemesi randımanlı olmaz. Araba motoru düşünmez.* Oyuncunun enerjisi bu durumda bölünür.  O zaman ne yapacak? Sineye çekecek. Bu sorulara karşı koymayacak ama cevap da aramayacak. Bir çeşit meditasyon. Sahnede heyecanlı olan birinin en önemli silahı bu heyecanın gözle görünmez oluşudur. BENCE. Onu görülür kılan oyuncunun yaptıklarıdır çünkü. Çünkü oyuncunun algısı ile seyirci algısı farklıdır. Her seyircinin algısı da birbirinden farklıdır. Oyuncu kasları ne kadar gergin, ne kadar rahat kontrol edebilmelidir. Vucuttaki aşırı gerginlik 2 kelime konuşturmaz canım. Al Pacino sahnede rahatlıktan bahseder. Bu rahatlıktan sonra gerisi geliyor der - ama o rahatlık nasıl geliyor, bu yazının konusu değil.
İstediğimiz şey yazarın fikirlerini oyuncunun anlatımı ile anlayabilmek. Bunun için oyuncu kaşına gözüne sahip olacak. Yaptığı aksiyonların hangisini çıkartırsa oyunu bozulur farkında olacak ve bunlar haricindekileri çıkartacak.
Ne zaman oyuncu kendine değil karaktere hizmet ederse o zaman hedefe yaklaşıyor. Yoshi Oida, ne zaman ki ben guzel yapma sevdasından vazgeçtim o zaman yaptıklarım güzel oldu der kitabında. Çünkü hareketin kalitesi hırs ile değil ölçü ile gelir. Oyuncu kendinin mühendisidir. Ölçer biçer yapar yıkar. Seyirci oyuncunun yaşadığını sandığı duyguları oyuncunun yaşamadığını bilmez. Oyuncu sadece uygular. Uygularken vücudu duygusal cevap verebilir, çok normaldir, böyle zamanların tadını çıkartmak lazım, ancak elbette bir katili oynayan oyuncu gerçekte bir katil değildir, dolayısıyla o duyguları ... işte anladınız siz gerisini.
Bendeniz 4 senedir Fransızlarla anadilimde olmayan oyunları çalışıyorum. Şiirlerini öğreniyorum. Profesyonel bir okuldayım yani bayağı bildiğin para veriyorum. Bu benim için önemli çünkü rekabet içinde olmak beni ileri götürüyor. Çok öğrenci tanıdım. Bildiğim sahnelerde yardımcı oldum, bazen yardım aldım. Gördüm ki yardımı kabul eden hep ileriye gidiyor. Çalışan hep ileriye gidiyor. Yeteneği yok dediğim niceleri bana yuh dedirtti. Tekniğin önemini kavradım. Açık olmak, kabullenmek, kendini aşmak bu paragrafta bahsetmeye çalıştıklarım sayın okuyucu. Zaten öğrenmenin düzeyleri vardır : Bildiğim tek şey varsa birşey bilmediğimdir, herşeyi öğrendim den daha sonra gelir.
11-12 yaşında çocuk oyunları oynayarak başladım tiyatroya, amatör tiyatro, müzik, tekrar tiyatro, müzikal, yarı zamanlı konservatuvar derken 20 seneyi geçirdim. Sürekli daha da zevk aldım. Hep öğrendim. Türkiye şartları mühendis çıktım. Üniversitedeyken babam ünlü olan arkadaşlarımı görünce oğlum yedi senedir üniversite okuyosun, bi baltaya sap olamadın, konservatuvar okusaydın şimdi ünlüydün dedi, baba öyle bir seçenek mi vardı diye kafamı duvarlara vurdum. Çoktan seçmeli bir hayatın yitik rüyası ; e ) hiçbiri şıkkı benim için oyunculuk ... 

Genç arkadaş, sana tavsiyem, bildiğin değil istediğin yolda git. Oyunculuk ya da başka birşey. Ne istiyorsan ucundan tut ve bırakma. Ömrüne ömür katılır. Ebeveynler, çocuklarınız sizden daha iyi bilir, karışmang gari! Çoğu oyuncunun maddi kazancının yüksek olmadığını, bu işin para değil, haysiyet işi olduğunu, ünlü olmanın popomun kenarı kadar önemli olduğunu son olarak bu naçizane ilk yazımın son ve aksak paragrafına iliştirmek isterim.
Bana köşesinde yer veren dünya güzeli Dilara Hanım'a teşekkürlerimi sunar, bu yazıyı henüz bir hafta önce doğan yeğenim Toprak'a, Allah'tan sabır dileyerek- çünkü babasını yakından tanırım- armağan ediyorum. Artık bir yanlışım var ise özür dilerim sevgili okuyucu.
* - Daha iyi bir örnek bulamazdım.

15 Aralık 2013 Pazar

Noel Yemegi

Okuldayken en sevdigim dersler "sunum" yapilan derslerdi. Birileri bir konu uzerinde kafa yoracak, çalisacak, onu hazirlayacak ve karsimizda filtre edecek...
Hakiki tadi ve ozu çikmis, filtre edilmis kahve gibi...

Birbirini gelistiren iliskileri seviyorum. Presentation geceleri duzenlemek gibi bir fikir var aklimda.
Her hafta biri bir konuyla gelecek. Duvarda projektorle de olur, isteyen maç ta anlatabilir, konuda sinirlama yok. Guzel saraplar ve yemekler esliginde hem ogrenecegiz, hem eglenecegiz, hem tartisacagiz.

Noel yaklasiyor, malum, hepimizde ufak tatli bir telas. Ne alsak, ne hazirlasak, ne giysek...
Noel dedin mi uç sey geliyor aklima: Aile (ve sevgi), Noel agaci (ve hediyeler), Noel sofrasi (ve yemekler)

Noel sofrasi çok ozeldir... Sasali, suslu puslu, zengin, ozel ve rafinedir.
Hatta çok begenerek, severek ve çok yiyerek kalktigimiz bir sofradan "Noel yemegi gibi bir yemekti." deriz.
Her turlu yemege, sofraya referanstir Noel yemegi. Citanin boyu Noel sofrasidir.

Noel yaklasirken kendi kendime dedim ki; bloga soyle guzel bir Noel yemegi yazisi koysam...
Geçirmis oldugum bir deste Noel'in her karesi, her detayi aklimda aklimda olmasina ama; kendim hiç Noel yemegi hazirlamadim ki...

Dusundum, tasindim. Bir bilene sordum. Bir Noel yemegi yazisi yazsa yazsa en iyi Beste yazar dedim. Beste PEKOZ BONNARD

Beste'yle çok muhim ortak bir yanimiz var, o da ikimizin de Cifte Kavrulmus olusumuz.
Cifte Kavrulmus ne mi demek?
Ehh bilen bilir... Bilmeyen de zaten anlatsak ta bilemez. Hani yalnizca yasanildiginda bilinen seylerden...

Beste Paris'te yasamiyor ama Paris'i çok iyi biliyor. Iddia ediyorum Paris'te yasayan birine bile rehberlik edebilir, yeni yerler ogretebilir. Sergisi, muzesi, en iyi kahvecisi, pastacisi nerde, Beste biliyor. Paris'i gezmek istiyorsaniz Beste'ye danisin, pisman olmayacaksiniz.

Bunun yaninda, Beste'nin esas uzmanlik alani gastronomie...

Tanitima hiç ihtiyaci yok, zaten binlerce kisi blogunu takip ediyor. Benimkisi benim okuyucularima da bir guzellikte bulunma çabasi.

Bir tarifler var, akliniz durur. Akliniz kalir. Kalmasin diye oturur yaparsiniz, benim gibi.
Hem de oyle sirf yemek tarifi degil, reçelinden, pastasina, likorune, kurabiyesine, uzak dogu mutfagina kadar her telden tarif var... Muthis resimlerle gorsel zenginlige de sahip. Mukemmel...

Adina Uluslararasi 3. Portakalli Kahveli Likor hareketi dedi. Yeni yil oncesi hepimize portakalli kahve likoru yaptirdi. Portakallari deldik, içine kahve tohumlarini yerlestirdik, dibi kara sekerli kavanozlara portakallari koyduk ve 3 hafta uyumaya yatirdik.

30 Aralik'ta hepimiz, her birlikte, Beste'nin harika tarifiyle su anda kavanozlarda uyuyarak bekleyen likorlerimizi kaldirip birbirimizin sagligina içecegiz.

Benim likorum, portakallara hasin davrandigimdan pek presentable olamadi, o yuzden foto koyamiyorum, çok mahcubum; fotograflar Beste'nin kolajina bile giremedi. Bak bak bak, kikirdamalarini taaa buradan duyuyorum; ismi lazim degil BB'nin.
Likorumle dalga geçmeyin. Tadi cok guzel olacak benim likorumun. Paris'e gelip bir tatsin isteyen...

Hizimi alamadim. Noel'de, Beste'nin "mutlu eden yilbasi kurabiyeleri"nden yapacagim, tadan herkesi mutlu, mesut, mest edecegim...
 
Mutlu eden yilbasi kurabiyeleri

Portakalli kahve likoru ve diger butun tarifler için blogunu gezmenizi siddetle tavsiye ederim.

Beste'nin Naneleri :
www.bestebonnard.blogspot.fr

Beste bir Noel yazisi yazmis, okudukça donup tekrar okuyasiniz gelir. Sahane... Artik Noel yemegi hazirlayacak hiç kimsenin korkmasina gerek yok. Beste burada...

Dikkatimi çekti; blogunda da noel sofralarina dair butun yazilar; ask, Noel, aile, ziyafet diye basliyor.

Dusundum de... mutlulugun tarifi bu olabilir mi acaba?


                                             **************************
NOEL


Yilbasi gecesinin en guzel yani; sevdiklerimizle bir araya gelip kocaman bir sofra etrafinda, ozenle pisirilmis yemeklerin tadina bakarken bol kahkahali hos sohbetler etmek olmali. Boyle gecelerde kucuk evimiz, dunyanin merkezi olur, arasira aramizda olamayanlar icin huzunlensek te keyifli bir gece geciririz..
Fransizlar için yilbasindan ziyade Noel, aileyle bir arada olunan ve en guzel yemeklerin yendigi bir kutlamadir. Geçen sene yapilan bir arastirmada yuzde yetmis Noel’i gelenek olarak kutluyormus, o yuzden rahat olun, dini bayram diye kasmayin. 

Yilbasinda aile bireyleri, kendi arkadas gruplariyla bir araya gelirler, ancak Noel ailenin bir araya gelmesine vesiledir. Boudin blanc (beyaz et, sut, yumurta, ekmek kirintisi ile hazirlanan icinde truf mantari olan bir kalin sosis) yanina elma puresi, somon fume ve çesitli kuruyemis ve kuru meyvelerden olusan bir tabak tatli olarak  noel oncesi gece yenir. 

Fransiz yemek geleneginde sofraya oturmadan once açilan sampanya yanina tuzlu krakerler, cesitli yiyeceklerle ozellikle fois gras (kazcigeri)'yle yapilan kanapeler, ya da, peynir puflari gujer (tarif icin bloga) ile yenir. Bu bolum en az kirkbes dakika ile bir saat arasi degisir. Istah iyice açilir. Sonra sofraya geçilir. 

Yemekleri pisiren evin hanim ya da beyinin sofrada uzun zaman geçirmesi onemlidir; o yuzden yiyecekler dogal haline yakin, fazla ugrasilmadan sofraya gelir. Sadece bir kisinin servis ettigi ve caninin çiktigi, digerlerinin oturdugu bir sofra bulamazsiniz, herkes birseyin ucundan tutar. Oglen yenen uzun Noel yemeginde antreler ; istiridyeler, foie gras, salyangoz dolmasi, istakoz, buyuk tarak, Coqille St Jacques, deniz kestanesi, kurbaga bacagi olabilir. Genellikle beyaz sarap eslik eder. Ana yemek daha çok chapon (kisirlastirilmis horoz), geyik veya ceylan eti, bildircin, sulun, keklik vs, hindi ile garnitur olarak tatli, buruk tatlarin biraraya getirildigi kestaneli elma, uzumlu kirmizi lahana, kestaneli bruksel lahanasi ve kirmizi sarap eslik eder. Ardindan bogazi temizlemek icin biraz salata yenir ve nihayet su içilir! 

Sira çesitli peynirlere gelmistir, yanina tanen orani yuksek iyi cins bir kirmizi sarap acilir. Peynir faslini tatli fasli izler. 

Buche de noel (kutuk pasta) geleneksel pastadir. Tatli yanina tatli bir sarap içilir. Burada Sauterne' i anmaliyim, ustune yok, o bir hayat iksiri.  


Kahve, tatlidan sonra, yaninda çikolata Noelde ozellikle ev yapimi trufler ile servis edilir. Tum bu fasil yaklasik 3/4 saat surer. 

Ardindan sofradan kalkilir, bir hazmettirici sert içki alinir ya da bitki çaylari icilir. Bu sarap kisimlarina deginmeliyim, bardaklara servis iki parmak yapilir. Aslinda sayi çokça gibi gozukse de miktar azdir ve uzun surede yemek esliginde oldugu icin ancak keyiflenirsiniz ve asla sarhos olmazsiniz. Sarhos olmak ayiptir ona gore. Guzel saraplari buldum diye lup lup icip sakin kafayi bulmayin.

Bugun size et yanina eslikçi karamelize havuç tarifi verecegim; evet ama bir havuc bu kadar lezzetli olabilir mi bakalim ? dediginiz duyar gibiyim...

Balli karamelize havuç:

500 gr havuç
4 dis sarimsak
1 yemek kasigi zeytinyagi
1 yemek kasigi tereyagi
2 yemek kasigi bal
1 buyukçe  portakal suyu
Bir çay kasigi kimyon
Tuz, karabiber
Havuçlari yikayip bicakla kabugunu tirtiklayin. Sekli bozulmasin havuçlarin. Boydan ikiye kesin. Bir firin kabina firin kagidi yerlestirip icine ikiye kestiginiz havuclari yerlestirin. Uzerine zeytinyagi ve bali gezdirin, kimyonu, tuz, karabiberi ve tereyagini minik minik kesip serpistirin. Portakal suyunu ekleyin. Firin kagidini bohça gibi kapatin ve onceden 180 dereceye isitilmis firinda 30 dk pisirin. Firindan alip kagidi cikarip iyice harmanlayip tekrar firin kabina koyun. 20/30 dk daha pisirin havuçlar iyice karamelize olacak. Servis tabagina alin ozellikle tavuk, ordek, hindi vs yanina çok iyi gider.

“Il me coute autant de soin pour faire une poêlée de légumes qu’un plat en sauce” diyen Caravage’i da unutmayin."


2 Aralık 2013 Pazartesi

Bruges'da tutkunun yarattigi yansima ve bireysel romantizmin dogusu

Blogtan once gezip gordugum yerler "sayilmaz" gibi geliyor bana.
Bu sayilmaz, yazmadin çunku orayi, git yine gez. Yaz, oyle sayalim.

New York'a da yeniden gitmem gerekiyor, Londra'ya da, Roma'ya, Floransa, Kophenag, Prag, Barcelona, Andaluzya, Berlin, Krakow, Marakesh, daha bir suru, bir suru yere yeniden gitmem gerekiyor.

Malaga'ya yeniden gidip bir boga guresi izlemem ve bunu kanli canli yazmam gerekiyor mesela...
Ya da Aushwitz'e gidip tuyler urpertici Yahudi kamplarini ve hayatlarin sondugu gaz odalarini nefes nefese yazmam gerekiyor...

Isim zor. Ben onlari yine de kaleme alirim almasina ama...
Cok sevdigim ressam arkadasimdan ogrendigim bir prensip var: Her donem baska biriyiz. Ayni tabloyu, ayni malzemeyle, ayni boyayla yapmak istesem bile, ruh halime gore firça vurusum, kullandigim boya orani bile degisik... Ayni tabloyu bir daha yapamam yapmak istesem bile...
Iste, bendeki de kelimelerle o hesap.
Yazmak istesem bile o seyahatleri, ayni ruh hali, ayni kafa yapisinda olmadigimdan; seçecegim kelimeler, deyisler, tanimlamalar farkli olacak.
Uzerine yeni bir yasanmislik koymadan eski bayatlamis yasanmisligi çikartip isitip koyamam bloguma.

BRUGES

Ahhh Bruges nasil da sicaciktin. Soguk bir kis gunu gitmistim ilk defa, 2007 Aralik 15. Atkilarimizi dolamistik simsiki, ama usumuyorduk. Brugges usutmez. Brugges kollarini açar, sarip sarmalar, isitir adami. Ustune bir de o muhtesem çikolatalarindan sunar. Oyle anaç, oyle misafirperverdir...

Ikinci kere bir bahar gunu gittim. Gordum ki Bruges'de mevsimlere gore degisen bir durum yok. O hep canli, hep romantik...

Ben yazamadim Gulin yazmis.
Hem de nasil yazmis... Gulin bayildimmmm. Hele romantizm yaklasimlari harikulade etkileyici ve çok orjinal.
Romantizm nedir sahiden de?
Ya uzak dururuz, ya cilkini çikaririz, ya "zayiflik" deriz, ya "duygusallik". Nedir meselenin ozu?
Bir sehir nasil, ne sekilde romantik olabilir, bize o havayi verebilir ve bizi bunun içine sokabilir?

Iyi ki bu yaziyi yazmissin Gulin. Iyi ki Bruges'u sen anlatmissin. Kalkip gidesim geldi simdi. Bruges'u yeniden kesfedesim geldi.
Basliga da"tutku" kelimesini ilistirmissin ya; ok bir yaydan çikmis ve hedefini vurmus misali...
Ryokanlarda kalip Zen bahçelerinde iç yolculuga çikmak gibi...
Gulin'i hatirlayacaksiniz, "Zen Bahçesinde Ben'i bulma, ya da Ben'den Uzaklasma" yazisindan.

www.bnce.blogspot.com

Gulin Gursoy'un kaleminden sahane bir Bruges seyahati yazisi.
Gitmek için can atacak, valizlerinizi simdiden hazirlamaya baslayacaksiniz. 

Benden tavsiye: Sicak bir kahve yapin kendinize, fincaninizla geçin yazinin basina. Bence bu yazinin yanina çok yakisir kahve. Ya da sicak çikolata...


                                                    *************************


Brugge’da Tutkunun Yarattığı Yansıma, Bireysel Romantizmin Doğuşu
Planlanan, bazen planlanmayanı önünüze çıkarırsa, tümüyle gelişine ve kendine özgüdür, ertelemeden yaşanması gerekir. Haarlem’e yaptığım gezi ve arkasına eklenen Amsterdam, Brugge, önüne geleni yaşamanın ayrı bir keyif olduğunu gösterdi. 
Arkadaşımın düğününde tanışıp, arkadaş olduğum ve onun arkadaşıyla çıktığı yolculuğun üçüncü kişisi olmuştum. Plansız, beklentisiz, bir bakşa planın parçası olmuştum. Bir daha görme fırsatım olmaz diye düşünerek yola çıkmıştım. Bireysel beklentilerim ön planda olmadan, geldiği gibi yaşayıp andan keyif alma çabasıydı sadece beklentim. 
Fıkralardaki gibi, Bir Amerikalı, bir Hollandalı ve bir Türk olarak yola çıktık.  

Herkesin romantik olarak adlandırdığı bir yerdi ve beraber gidilmesi gereken kişilerin önemli olduğu vurgusu taşıyordu insanların cümleleri. Söylenen ve söylenmeyen herşeye rağmen yola çıktık bir kere diye düşündüm. Ekstra anlam yüklemeden, geldiği gibi yaşamalıyım dedim kendi kendime. Romantizm nedense, cümle içinde kullanıldığında beni rahatsız eder. İçinde biraz yapaylık hissederdim ya üzerine fazla anlam yüklendiğini düşündüğümden ya da beceremediğimden olsa gerek. Bilmezdim bu yolculuğa çıkana kadar, bir gün herkesin kendi tanımını yapabileceğini hatta bireysel romantizmin yaşanabileceğini, tanımlanabileceğini.


Yol boyu kalacağımız yerin hikayesini dinlerken, anlatılanlar masal gibi gelmişti, insanın biraz abartı vardır diye düşünmeden edemeyeceği türden. Mevsim kış olunca yağmur kaçınılmazdı. Bulutlar ve yavaş yavaş yağıp, inceden inceye insanın içine işleyen yağmur, çoğu zaman insanın içini üşütür, biraz karamsarlık verir. Ustüne üstelik tarih kokan bir yerde karamsarlık daha belirgin ortaya çıkabilir diye düşünebilir insan. İlginç olan Brugge’da yağmurun etkisi, bütün bilinenlerin tersineydi sanki, üşütmüyordu, renkler daha canlıydı. Bulutların arasından sızan ışığın yansıması, yağmurun ve bulutların hikayesini başka dilde söylüyordu. Yol bitip konaklayacağımız iki odalı otele geldiğimizde, 14. yüzyildan kalmış, herşeyiyle orjinalliğini koruyan bu binanın, gothic dönemde yapılmış binalara, Brugge’un siluetini yaşatan kanala baktığını ve bu görselin oluşturduğu bütünlüğün bir anda insanı başka bir yüzyıla götürebileceğini düşünememiştik.  



Otelin sahibi ve işletmecisi Sanatçı David’le tanıştığımızdaysa, Brugge daha farklı bir siluete bürünmüştü. David’in yaşadığı tutkunun, yarattığı tutkuya dönmesi an meselesiydi. Ağzından çıkan kelimelerin dansı ve ortamın büyüsü, beni alıp bir başka dünyaya götürdü. İlk anda çok tanımlayamadığım ama çoğu zaman doğanın üzerimde oluşturduğu hafifleme duygusu diye düşündüm. Biraz daha fazlasıydı, nefes almanın güçleştiği, bulutların üzerinde yürürcesine hareketlerin yumuşadığı, yüz kaslarının gevşediği, başka zamanlara yolculuğun yapıldığı ve kişinin içinden başka bir ben çıktığı an olarak ifade edilebilen. Gözlerinle ya da elinle dokunabildiğin her şeyin çok sana ait ama sendeki bir şeyi ortaya çıkarabildiğini görebilmek çok ta bildiğim duygulardan biri değildi. Sanırım tanımlanan romantizm buydu. Bugüne kadar kilişeleşmiş romantizm tanımının bende yarattığı yapaylık hissinden çok uzaktaydı, bazen kelimeler daha anlamlı gelir ya, işte romantizm o anda benim için daha anlamlı bir kelime olmuştu. Yazılan çizilenin ötesinde bu duygu çok bireyseldi, kimi zaman nefes almayı engelleyecek kadar güçlü. Bireysel yaşanan romantizm, olası bir şey miydi, bir an düşündüm, aşk bireyseldi ya romantizm o da bireysel olabilir miydi, kesinlikle bunu rahatlıkla kelimelerle savunabilirim. 
Bir başkasının yaşattığı değil sizin kendi içinizde yarattığınız tutkunun dışa vurumudur romantizm.
Bir tutkunun karşı tarafta yararttığı ama tümüyle kaynağın bireysel olarak yaşadığı his değilmiydi ki, romantizm. Tutkunun yolculuğuydu, gerçekte dile gelişinin karşı tarafta yarattığı etkiydi. Bu duygu yaşanırken karşılığında bir insan ya da canlı yoktu, sadece canlının yarattığı enerjinin diğer canlı üzerinde oluşturduğu etkiydi. 
Brugge, tekbaşına  bina değildi, ya da içinde geçen kanal ve onun içindeki yansımalar, gezintiler değildi. Arnavut kaldırımıyla döşenmiş bu şehirde yaşayan insanlarda başka bir telaş vardı. Güneş açtığında ışığın şehrin üzerine düşürdüğü duyguları yakalayabilme, içtiği biranın lezzetini paylaşabilme ve onu dillendirebilme telaşıydı. Ziyaret edenin bir daha gelmesi adına çok sebep taşıyordu. Brugge, duyguların dile geldiği, hatta kanalda özgürce yolunu alabilen kuğular gibi, duyguların ortalıkta gezdiği, cinsiyeti olmayan, ziyaret eden, yaşayan bütün canlıların taşıdığı ve ortama bıraktığı enerjiyi yansıtıyordu.  
Akşam olup, ışıklarla görselin başka bir boyut kazanması artık çok şaşırtıcı gelmiyordu. Başkasına gerek duymadan, ışığın ve gölgelerin dansıyla yaşanan romantizm artık, insan bedenini tümüyle sarabilecek güçteydi. İnanılmaz güzel, ama bir o kadar da sade bir bahçeye bakan Nuit Blanche Guest House penceresinden dışarıyı seyretmek, 14. yüzyıla dönüşü hızlandırıyordu. Ulaşılmanın zor, ama o kadar da tutkunun yoğun olduğu döneme yolculuktu sanki. Bu yolculuk yüzyıllar önceden hazırlanmıştı. Brugge, 14. yüzyılda sanatını konuşturan sanatçıdan, bugünün sanatçısına tutkunun, enerjinin aktarıldığı yerdi. 
Bu aktarış ertesi sabah kahvaltıda da devam etti. Artık emindim, bireysel romantizm yaşıyordum ve karşımda kahvaltı tabağı duruyordu. Sunulan kahvaltı değil de, seyretmem ve duyguarımı anlamam adına hazırlanmış naturmode çalışmaydı.
Bir daha görme şansım olmayacağını düşünerek çıktığım bu yolculukta, bendeki başka beni keşfetmiş, romantizmin tanımını baştan yapmıştım. Bireysel romantizmin, filmlerde ya da kitaplarda anlatılandan öte başka bir şey olduğunu görme telaşıydı bendeki. Yeni bir şeyleri keşfetmiş olmanın  telaşı. Bende yarattığı o duyguyu hatırlama isteğiyle bir daha gelebilecek miyim ya da başka bir yerde bunu hissedebilecek miyim telaşıydı.
Thanks Mike, Thanks David and Thanks Jerome
Gulin GURSOY
www.bnce.blogspot.com 

Zen bahçesinde beni bulma ya da benden uzaklasma