Hayata dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayata dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2018 Perşembe

Dogmus bebege mektuplar

Her zaman günlük yazdim.
Ortaokulda, lisede, universitede, yazma araligim giderek acilsa da hayatimin her safhasinda hep yazdım.
Günlük insanin kendi kendine yazdigi mektuplar gibidir.
O olayi, veya herhangi bir seyin sizde yarattigi, biraktigi etkiyi yillar sonra aynen hatirlasaniz dahi, o andaki ruh halinizi asla tekrar yasayamazsiniz.

Iste ikinci defa yıkanamayacağınız nehir tam olarak orasidir.

Blog bir günlük degildir.
Blog tribunlere oynadiginiz bir yerdir. Günlük ise soyunma odasi...

Ne tuhaf ! Hakkinda hemen her seyi bildiginizi sandiginiz bir insan bile neredeyse kirk yil sonra, daha once aranizda hiç bahsi geçmemis çok çarpici bir hikayeyle gelebiliyor.
Annem.

Anne tarafimin kadinlari uzun yasamalariyla unludur. Neredeyse hepsi sapasaglam sekilde 90'i geçmistir ve hatta 100'u goren de çoktur. Birisi hariç. Anneannem...
Birakin beni, annem bile anneannemi tanima firsatina çok fazla erisememis.
Anneannecigim, annem daha 8 yasindayken, annemin adini kesinlikle zirkretmedigi o malum hastaliga yenik dusmus daha 30'lu yaslarinin basinda, kendi annesi 104'u bulurken...

Bu hastalikla mucadele ettigi surec içinde bir gunluk tutmus.
Aslinda gunlukten çok, anneme ve abisine hitaben yazdigi mektuplar gibiymis.
Olecegini bildigi için, ileride çocuklarina kendisini hatirlatacak bir seyler birakmak amaciyla, onlari ne kadar çok sevdigini, onlara hiç mi hiç doyamadigini, doyasiya opup koklayamadigini anlatan, duygusal dengemiz için elzem olan ve ancak bir annenin agzindan duyabilecegimiz o sefkat dolu sozleri barindiran bir gunlukmus bu.
Sonra o beklenen gun gelmis. Anneannem veda etmis hayata... Gunluge ne mi olmus?
Annelerinden kalan tek yadigar bu gunluk, onu saklasin, korusun diye 12 yasindaki abisine verilmis annemin... Ne buyuk hata!!! Ve elbette gunluk yillar içinde onun ellerinde kaybolmus.
Halbuki anneme verselerdi o gunlugu, ahhh annecigime verselerdi o kiymetli gunlugu...
Leon filmindeki Mathilde'in, olum kalim savasi verirken, o incecik cizgide yururken bile elinden birakmadigi, gozu gibi baktigi o saksidaki çiçek gibi bakardi annem o gunluge.
Oldum olasi anneannesi olan arkadaslarima ozenmisimdir. Bence anneanne muazzam bir ayricalik.
Bu hikayeyi ogrendigimde o kadar uzuldum, o kadar hayal kirikligina ugradim ki...
Ahhh anneannecigimin o kiymetli gunlugu... Kendisine olmasa da bir parça yuregine dokunabilirdim oysa anneannemin. Dunyada yazilmis butun eserlerden daha çok isterdim onu okumayi.
Kim bilir nerede çurudu, nerede sarardi yapraklari, nerede nem dustu uzerine birbirine karisti murekkebi...

Ben bu hikayeyi Boris'e anlattim sonra. O son derece rasyonel adam bile çok duygulandi.
Bebegimiz dogunca çok enteresan bir sey yapti. Ona bir e-mail adresi aldi.
Ve duzenli olarak kizimiza mektup yazmaya basladi. Elektronik posta yani.
Neler yaziyorsun? Birkaçini okuyabilir miyim diyorum? Hayir diyor.
Yalniz aramizda kalsin, kizimiz hakkinda sohbet ederken benim fikirlerimi çaliyor da ondan okumami istemiyor, kesin eminim. Yoksa nerden o kadar datasi olacak onun !
Neyse...
Ben hala old school, bebek gunlugume devam ediyorum. El yazisi kadar kiymetli degil e-postalar.

Ama belki ben de e-posta yazmaliyim.
Sanal dunyanin sonsuzlugunda guvenli bir sekilde asili kalir yazdiklarim...




28 Şubat 2018 Çarşamba

Chinese New Year

Bir Dragondur gidiyor...

Singapur'un en onemli organizasyonu Chingay 2018'te gerçeklesecek dragon dans performansi için gonullu araniyor ilanini gordugum anda gonulden yazdirdim adimi dragona..

Bir Dragondur gidiyor. Guce dair ne biliyorsak yukledik dragona...
Game of Thrones'a fazla mi kaptirdik kendimizi acaba? Khalessi'nin gucu basimizi dondurdu, bizi bizden aldi, almadi mi?
Yoksa zaten dragon senesinde dogarak bir gonul bagi mi kurduk, bu gerçek olamayacak kadar masalsi, yakip yikan, kendinden baska bir guç tanimayan bu yaratikla?

Bir Dragondur gidiyor...
Sanki butun yollar ona çikiyor.
Spor musabakalarina olan ilgimi, sevgimi herkes bilir.
Su donemdeki aktif tum profesyonel sporcular içinde oyle biri var ki bayiliyorum ona, olup bitiriyorum, sirf onun için o kadar istedim ki Avrupa Sampiyonu olmalarini... Tarihlerinde bu bir ilk. Oldular!.
(Bir seferinde soylemistim, butun dileklerim gerçeklesir benim. Bunu en iyi ugur bocekleri bilir..)
Sen bir adam sev, ve onun da lakabi Dragon olsun. Bilmiyordum. Sampiyon olduktan sonra ogrendim.
Yuh!!! derler adama. Ama demiyorum. Dragon çagiriyor sadece. Biliyor.

Dragon çagirdi. Chingay 2018 geçidinde onu tasiyanlardan biri olmami istedi.
Mesakkatliydi biraz, 2 ay boyunca her hafta çalismasi vardi. Gittik, geldik.
Benden baska yabanci yoktu. Ve hatta butun çalismalar Cince oluyordu, sadece benim için Ingilizce konusuyorlardi. Onemi yoktu. Dragon ordaydi. Butun bunlar zaten onun için degil miydi?

Gun geldi çatti.
One Nation, One Singapore anonsu altinda, bizler dragonun vucudunun altinda basladik yurumeye.
Herkes alkisliyor, biz elimizde sopalar dragonu tasiyoruz, yuruyoruz. Isiklar yaniyor, sonuyor, muzikler degisiyor. Biz yuruyoruz. Gosteri alani yikiliyor, belli ki herkes çok egleniyor.

Ozlemin cemresi ilk o aksam dustu kalbime...
Singapur'a geldigimden beri Paris'i hiç ozlemedim, burada mutluyum diyordum.
Mutluyum mutlu olmasina ama... Cok ozlemisim...
Stad yikiliyor. Biz yuruyoruz. Herkesin yuzunde tebessum, pasparlak bir gurur...
Benimse aklimda baska yerler, baska dusunceler vardi.
Neredeydim, burasi neresiydi, bu insanlar kimdi, ben su anda ne yapiyordum, bu Dragon da neyin nesiydi?... Elimdeki sopayi orada oylece birakip gitmek, kosmak geldi içimden. Koskoca dragon bu, sirf ben bir sopayi biraktim diye yikilacak hali yok ya? O degil mi tas ustunde tas birakmayan?  Vazgeçtim.
Dragon'un kafasinin hemen altindaki sopaydi tuttugum. Birakip gidemezdim, soz vermistim bir kere sonuna kadar tasiyacaktim. Oyle de yaptim. Insanlar verdikleri sozler, onlara duyduklari sorumluluk kadar olçulur. Bu, bugun olmasa, bir gun bir baska yerde ayaginiza dolanir. Onemli olan kuçuk çalimlari atmak degil.

Bir Chinese New Year canli canli yasayarak gelip geçti.
Bende çok daha coskulu buyuk duygular uyandiracak sandim, oyle olmadi. Onun yerine baska duygular uyandi.

Uyanan Dragon degil. Aman onu elemeyin.
Uyanmasin...



17 Ağustos 2017 Perşembe

Yolun neresindeyim?

Son yillarda yerimi kaybettim sanki. Bulunduğum yerdeyim, sonra başka bir yerdeyim ve yaşadığım zamandayım sonra başka bir zamandayım. Yani hem ordayım, hem burdayım...

Sanki hayatım boyunca kalabalık havaalanlarında, otobus ve tren garlarinda elimde bavulumla ordan oraya koşturuyorum.
Birileri geliyor, birileri gidiyor... 
Sanki herkes kaçta nerede olacağını, nereye gideceğini çok iyi biliyor.
Bense sadece gitmek istiyorum, bu gitmeler gelmeler besliyor beni, zamanlar arası, ülkeler, kıtalar arası yolculuklarda bulacağım sanki hayatın anlamını, ki öyle bir anlam da yok aslında.

Elimde bavulumla oturuyorum yine.
Sürekli açılan, sonra yeniden toplanan bir bavul.

İnsan yalnızca giysilerini koymuyor bavulun içine bir yerden ayrılırken...
Bütün o zamanın içinde birikmiş duygularını, hüzünlerini, mutluluklarını, acılarını, anılarını ve her seferinde kendi kendine sorduğu ama cevabını pek te bulamadığı bir sürü soruyu da doldurup gidiyor.

Herhangi bir yolculuktan geldikten sonra hemen bavulumu boşaltamazdım eskiden.
Benimle yaşamış olanlar bilir, o bavul günlerce sürünürdü evde, en az bir hafta hatta bir ay...
Boşaltamazdım. Tembellik sanırdım eskiden. Ama değilmiş, bunu yıllar sonra anladım.
Geldiğim yerin anılarını hazmetmek, bavulun yerleşmesiyle bir anda uçup gitmesine izin vermemekmiş; bulduğum cevapları sindirmek, bulamadıklarımı belki bavulun içinde saklıdır diyerek aramaya devam etmekmiş.

5 haftalık Türkiye tatilimden 2 hafta önce döndüm.
Sırt çantamın içindeki son nesne de içinden nihayet çıkarak çantayı yerine yerleşmeye davet etti.
Ve ben bu tatilde bulduğum bütün cevapları yerlerine henüz yerleştirdim.
Yine de en büyük sorularım cevapsız kaldı. Tam buldum derken en beklemediğim yerden vurdu.
Belki de soru sormayı bırakmalıyım artık. Ama işte o iş öyle olmuyor...

Dört yanlışın bir doğruyu götürdüğü bir çağın çocuğuyum.
Şimdiyse bir yanlış dört doğruyu götürüyor. Hem de hiç acımadan...
Bu neden, diye sorma hiç, yanlışın merhameti yok. Kafasının tepesini attırırsan bütün doğrularını bile götürebilir. Hal böyle olunca doğru yapası gelmiyor insanın bazen, nasıl olsa bir yerde illaki yanlış ta yapacağım, bütün inşa ettiklerim bir anda tepetaklak olsun diye mi uğraşacağım...
Ama işte, o iş te öyle olmuyor. Doğru davranışı yakalayabildikçe mutlu oluyor insan. 

Bavullar yerleşti.
Tüh ya, nerden girdik bu konulara, ben Türkiye tatilimi anlatacaktım sözde.
Şimdi 5 haftalık Türkiye tatilimden cımbızla tek bir parçasını seçip anlatacağım.
Gördüğüm yerler kadar en sevdiğim diğer konu da beni etkileyen insanları anlatmaktır biliyorsunuz.

BİR KADINLA TANIŞTIM

İtiraf ediyorum: Ben Kuşadası'na onunla tanışmak için gittim. Tatil bahaneydi.

"Yazılarımda yazılanlardan ibaret olmadığım gibi, onlardan farklı da değilim." derdi hep bloğunda.

Ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım. Taa ki onunla tanışana kadar...

Doğruymuş.
Yazılarında okuduğumuz kadın o. Kendisini çok iyi ifade eden tescilli bir blogger.
Etkileyici birisi. Büyük başarılar tesadüf değil. Kitleleri peşinden sürüklemesi tesadüf değil.

Ancak... yazılarından ibaret de değil o.
Biz tüm hayatını gözlerimizin önüne seriyor saniyorduk, oysa bize anlatmadığı o kadar çok şey varmış ki...

Söke'ye yakın bir outlette bir cafede buluştuk.
2.5 saat sohbet ettik belki de nefes almadan, gözümüzü birbirimizden ayırmadan, başımızı sağa sola çevirmeden, telefonumuza asla bakmadan...
Onunla ilgili doğru anlamamış olabileceğim şeyler olduğunu düşünüyordum, haklıymışım.
Konuştukça katman katman derinleşen, boyut değiştiren, yaşamışlıklarına, öyle hiç de sıradan olmayan, hemen herkesin başına gelmeyen hayat deneyimlerine giydirdiği kelimelerle, metanetiyle insanı büyüleyen birisi o.

İtiraf ediyorum. Ona kızdığım zamanlar oldu. Sosyal medya üzerinden kendisine karşı fikir beyan edenlere, sataşanlara, belki hakaret edenlere ya da en basitinden onu eleştirenlere laf yetiştirdiği, zaman zaman onlar kadar hatta daha agresif cevaplar verdiği için, söylediklerine içerlediğim durumlar oldu.
Gerçi...
Boru değil, bugüne bugün sosyal medyada en çok okunan blog yazarlarından biri o.
Başarısı tartışılmaz.

Onunla tanıştıktan sonra birşeyin farkına vardım: Çok fazla cephede savaşıyor.
Bloğunda anlattıkları yaşadıklarının sadece küçük bir kısmı.
Bu nedenle şimdi farklı düşünüyorum.
İnsanlar bu kadar acımasız olmaya utanmıyorsa, o niye vereceği cevaptan utansın, ki, tekrarlıyorum, hiç de sıradan olmayan, hemen herkesin başına kolay kolay gelmeyen birbirinden farklı bir sürü olumsuz hayat deneyimlerine sahipken...
Ama o çok güçlü bir kadin ve en büyük şansı da böyle bir anneye ve ablaya sahip olması.

Onun zaten tek derdi var.

Yolun neresinde olduğunu bulmaya çalışıyor...

"Dibe vurduysam ya da hâlâ düşüyorsam" noktasının neresinde olduğunu arıyor.

Çok ilginç, bu kadar huzunlu ve  derin konulardan bahsederken konu bir anda çantalara geliyor.
Fosil çantalara olan merakını bilmeyen yok. Bana Fosil çantalarından bahsediyor.
Almak istediği yeni modelden...

Üniversitedeyken bir kitap okumuştum.
"Gülden Kale Düştü"
Kitabın sonunda çok etkileyici bir intihar yazısı var.
Gülden yaşadığı çeşitli talihsiz olayların sonunda intihar etmek üzere çatıya çıkıyor.
O anda kendi kendine konuşuyor.
"Şimdi bırakıversem bedenimi bu boşluğa herşey sona erecek, tüm acılarım dinecek ama, buradan aşağıya düşene kadar hayatım bir film şeridi gibi geçmez mi gözlerimin önünden, pişman olmaz mıyım atladığıma, daha yaşanacak güzel şeyler olabileceği gelmez mi aklıma?...
Şimdi buradan bırakıversem bedenimi tüm acılarım, herşey sona erecek ama, pazartesi gunu gidip kulağıma bir delik daha deldirsem daha güzel olmaz mıyım acaba?"

Bu 2.5 saat bana yetmedi, bir bu kadar daha konuşabilirdik şayet benim gitmem gerekmeseydi.
Onu kesinlikle tekrar göreceğim. Belki Türkiye'de, belki Japonya'da, kim bilir belki Singapur'da...

Serrose'yi tanıdığıma, onu anladığıma, onu kendime kattığıma çok memnun oldum.

Ama en çok neye memnun oldum biliyor musunuz?

Fosil çantalarıyla kulağına bir delik daha deldirmiş olduğuna...


@serrose
www.yolunneresindeyim.blogspot.com

27 Mart 2017 Pazartesi

Neredeyse 30 yıllık...

Benim gibi birçok insanın hayatının temel taşlarından birini oluşturan Tevfik Fikret Lisesi'ne başladığımızda 11 yaşındaydık.
Hazırlık sınıflarına ayrılan sobalı barakalarda yerlerimizi alırken ne heyecanlıydık !
Bambaşka bir hayat başlıyordu.

Gidip en arkaya oturdum. Hemen önümdeki sıraya uzun saçlı, havalı, kumral bir kız geldi oturdu.

Nereden bilirdim o kız hayatımdan asla çıkmayacak, hayatımın her döneminde en tepelerde yerini alacak, o benim canım ciğerim, sırdaşım, en iyi arkadaşım, anne modelim olacak...

Nereden bilebilirdim, ben bir gün hayatımın en büyük hatasını onun sayesinde yapmayacağım...

Biz onu soğuk burjuva bir kız olarak tanıdık. Öyleydi...Hala öyle. Uzaktan...
Dünyasına girince, eteğinin içine içi gözükmesin diye kat kat jüpon giymiş bir kadına benzer o.
Sizi tanıdıkça, benimsedikçe birer birer çıkarır. Bu, yıllar, belki bir ömür alır...

Ben hayatımın ilk depremini ilk onunla paylaştım.
Hayatımın en tenha köşelerine ilk onu götürdüm.

Şimdi düşünüyorum da kumbara gibiymiş bizim dostluğumuz, neredeyse 30 yıldır küçük küçük biriktirmişiz kendimizi birbirimizin yüreğinde. Şimdiki zenginliğimiz, yenilmezliğimiz ondan...

O tanıdığım en zarif, en asil kadın.
Ellerini kullanışı, duruşu, yürüyüşü büyüler insanı.
Sınıfın en güzeli olması bundan. Herkes güzel ama ondaki albeni bir başka özel...
Eliyle saçını bir geriye atışı vardır, "Savrulun ben geliyorum" der gibi..
Sanki isterse tek başına termik santral dikebilecek bir hali vardır onun.
Öyle güçlü, öz güvenli bir duruş...

Ona bir gün dedim ki: "Çocuk doğurmak mesele değil, ben anne olmak istemiyorum."
O da şöyle dedi: "Elbette çocuk doğurmayabilirsin. Sen, hayatta öyle de mutlu olabilirsin, biliyorum. Bir gün, kendinden daha fazla seveceğin birinin varlığına ihtiyaç duymaz mısın, ben ondan korkuyorum."
Kendimden daha fazla seveceğim birinin varlığı...
Kendimden daha fazla sevmek...
İçimde, anne olma fikrinin ilk tohumlarını atan odur.
Derinde bir yere dokunan, ufak ufak filizlenen, yeşeren bir fikir...
Ve şimdi çiçek açtı, benim de yüzümde güller açtı.

Anneliğini de aynı kendi karakterinde yaşar o.
Annelik der, çok içgüdüsel, çok öznel bir şeydir. Kitaplardan öğrenilmez, bloglardan öğrenilmez, hele hele ondan bundan hiç öğrenilmez, sana uygun olandır doğru olan, bu kadar.
İlham verir, akıl vermez.

Herkes gibi bizim de meselemiz doğru davranışı, doğru yaklaşımı, doğru tutumu bulmak.
Bu, hiçbir zaman kolay değil. Ama paylaşınca, kendini diğerinin aynasında görünce daha kolay.
Okuduklarımızla, yaşadıklarımızla, deneyimlerimizi kendi süzgecimizden geçirip karşılıklı harmanladıklarımızla biz bunu yapıyoruz.
Doğru davranışı arıyoruz. Yine beraber...

Ben, hayatımın en büyük hatasını onun sayesinde yapmadım.
Biz, bunu hiç bu kadar açık konuşmadık.
Hatta bu yazıyı yazarken diziliverdi bu kelimeler, arkama yaslanıp tekrar okudum.
Neden o hatayı ben yapmadım? Çünkü o hatayı o yaptı.
Burnum yeteri kadar sürtülmemişti ve henüz ne halim varsa görmemiştim...
Bu yüzden ben onu koruyamadım.
Ve bu yüzden o beni korudu.

Uzun soluklu dostluklar herkese nasip olmaz. Biz şanslı ve farkında olanlardanız.

Bir de kıymet bilenlerden, özen gösterenlerden, en önemlisi de emek verenlerden...

Related image


8 Mart 2017 Çarşamba

Kırık cam parçacıkları

Yaklaşık 1 ay önceydi... Mutfak kapısını kapatmaya çalışıyordum sadece...

Ne olduğunu anlayamadan bir anda boydan boya cam olan mutfağımızın sürgülü kapısı tuzla buz oldu, kafamın üstünde parçalandı ve yere düşer düşmez binbir, hayır milyon parçaya ayrıldı ve etrafa saçıldı.
Çok korktum. Hemen yerleri silip süpürmeye, her tarafı temizlemeye koyuldum.
Cam parçacıkları bu.
Bir değil, üç değil, on kere bile temizleseniz tam olarak emin olamazsınız gerçekten her parçayı temizleyip temizleyemediğinize...

Temizledim sanırsınız, her yerden kazıdım en minik cam parçasını bile...
Nafile...
Evin en kuytu köşesine, aklınızın aldığı almadığı, alsa bile elinizin varamadığı evin en ücra köşesine sinsice saklanır mini mini minnacık cam parçacıkları.
Pusu kurar adeta...
Yatağınıza girer...
Evet, evet, ayağınızın altına hem de o anda size acı vermemeye dikkat ederek yapışır yatağınıza girer.
Uykuda sokar sizi, sinsi bir yılan gibi...
Vücudunuzun herhangi bir yerine batar, acıyla uyanırsınız, nedir size dokunan, canınızı bu kadar acıtan bilemezsiniz, ellerinizle yoklayınca anca anlarsınız micro bir cam parçasının gizli gizli sizi takip edip yatağınıza girdiğini...

Haftalar, aylar geçer...
Mutfak camını indirdiğinizi unutursunuz.
Sizin, camın kırıldığını bile unuttuğunuz bir anda gelir yine ayağınızın altına batıverir o bin kere temizleyip yine de temizleyemediğiniz cam parçacıkları...

Anladım ki bazı insan ilişkileri de böyle.
Özellikle en yakınınızdakilerle, hatta aile bireyleriyle...
Bazı yaşananlar, sarfedilen bazı sözler üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, üzerinden ne kadar sular akarsa aksın aslında hep ordalar, uygun zamanı kollayıp zamanın en ücra köşesinden çıkıp bizi acıtmayı bekliyorlar.
Biz bu olayı çoktan aştık, biz bunu çoktan hallettik, unuttuk, geride bıraktık...
Biz bu meseleyi çoktan temizledik... diye birşey yok.
Kırık cam parçacıkları onlar.
Nerede saklandıklarını, nerelere pusu kurduklarını, hangi cümlenin içinde haince konuşlandıklarını bilemeyiz.
En tatlı anınızda, birbirinizi sevmek, birbirinize güvenmek, birbirinize dayanmak istediğiniz o en naif anınızda çıkagelir, ve hiç ummadığınız bir yerinize batarlar...

Elif Şafak'ın İskender'ini okudum, yeni bitirdim. Yeni bir kitap değil, ben yeni okudum.
Çok beğendim.
Arkasında söyle diyor kitabın :

Aşkı aramadan evvel, düşün bir, ya benden nasıl bir aşık olur ?
İnsanın sevdası karakterinin yansımasıdır.
Sen kavgacı isen, ha bire öfkeli, aşkı da bir cenk gibi yaşarsın.
Gönlü pak olanın sevgisi de saf olur.

Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır.
En derin yaralar ailede açılır.
Kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe...


14 Kasım 2016 Pazartesi

Izmir'den giderken...

Izmir'de neler yaptim?

Bir kere bu sefer hiç kalmadigim kadar uzun kaldim.
Aileme doydum doydum, doyamadim... Bu sefer aramizda biri daha vardi. Keyfini cikardik.
Sahilde yuruduk, parklara gittik, denize girdik...

Orda kahvalti, burda aksam yemegi...
Mihlama yedim ilk kez. O nasil bir kalori bombasi oyle, iyi ki giderayak kesfettim.

Ardindan Sports International'a gidip bir terledim. Iyi geldi.

Elhambra Sahnesi'nde Zaide operasini izledim. 

Begendim beğenmedim orasi ayri...
Her seferinde kendisini anarim. ODTU'de çok degerli bir hocam vardi, Sencer Ayata. Soyle derdi:
"Cocuklar, sevseniz de sevmeseniz de yilda en az iki defa operaya gitmelisiniz. Bu aliskanlik sizi ve seçimlerinizi çok yukariya çekecektir."
Bu tavsiyesini ogrenciyken dinlemedim.
Sonra bir gun Paris'te gittigim, opera sanatçilarinin servis yaptigi o ozel restoranda yedigim yemegin ardindan bana bir aydinlanma geldi. Opera nasil harika birseymis dedim. Ve o gun bugundur gittigim her sehirde sergilenen eserleri kovalar oldum.

O deneyimin yazisi blogda var, merak edenler varsa buyrun :
Bir yer dusunun Carmen size servis yapiyor : BEL CANTO


1 haftalık güzel bebek

Taaaa anaokulunda arkadaş oldugum, sonra ortaokul ve lisede ayni sinifi paylastığım, üniversite yillarimiz boyunca sayisiz mektup yolladigim ve aldigim, ve o mektuplari hala sakladigim, Fransa'da doktorasini yaparken bana ettigi davetle aslinda Paris'te yasamanin kapilarini ilk defa araladigim sevgili arkadasim anne oldu. Kosa kosa gormeye gittim daha 1 haftalik bebegi...
Ben uzaktan bile bakmaya çekinirken kucagima birakiverdi. Al dedi. Elim ayagim dolasti. Aldim, kokladim.
Simdi arkadasligimiz baska boyuta tasindi. Cunku biz ayni biz degiliz. Anneyiz...
En sert yanlarimiz yumusayacak, en sivri uçlarimiz artik batmayacak...

Zor dönem

Zor bir dönemden geçen arkadasimi gördüm. Tereci'de kahvalti ettik. Bol bol hasret giderdik.
Tereci demisken, en guzel kahvaltiliklar orada olabilir ancak kahvalti mekanlari iç açici ve keyifli degil. O kapali localarda bana daral geliyor. Ne gokyuzu gorebiliyor insan, ne deniz, ne de bir parça toprak... Tercih etmiyorum ben pek orda kahvaltı etmeyi.

Arkadasim, biraz metanet, biraz sebat. Geçecek bu zor gunler. Geçecek...
Sonra havai fişekler patlayacak. Gör bak.

Eller havada

Şöyle eller havada bir gece geçirmek istedim. Aslinda aklimdaki mekan burasi degildi. Olsun.
Canim arkadasimla muhabbet olsun yeter ki...
Ama cikista o Bostanli'da yedigimiz kokoreç neydi oyle? Muhtesem!!!


Havva'nin Üç Kizi

Izmir seyahatimde bu kitabi okudum.
Simdi, son yillarda Elif Safak'a giydirmek pek bir moda oldu. Siyasi durusu, ya da durussuzlugu mu diyelim, olaylara hep burjuvazi gozunden bakip populer kulturun ogelerini sanki halktan biriymis gibi degerlendirisi, o olmazsa olmaz arafi... Tum elestirilere katiliyorum.  Ama hakkini yemeyelim arkadaslar bence sahane bir yazi dili var Safak'in. Kullandigi kelimelerin zenginligi, deyisleri, benzetmeleri muthis.
Havva'nin Uc Kizi'nin baslarini begensem de, sonu hiç olmamis. Hatta oylesine olmamis ki, bence son 30 sayfa aceleye gelmis, boyle yarinki matbaaya girmek zorundaymis da birkaç saatte yazilmis gibi. O nasil bir son oyle? Hiç degmedi. Teget bile geçmedi.

DuRock Cafe Karsiyaka

Izmir demek eski arkadaslar demek... Yillanmis dostluklar, 20 yasini bildigin biri demek.
Yine boyle bir arkadasimla kiz kiza disari çikip muhabbetin dibine vurduk. Gelsin saraplar gitsin kokteyller, saat kaç olmus? Eyvah !!! Evde bizi bekleyen bebeklerimiz var ! Nasil da unuttuk !

DuRock Cafeyi ben inanilmaz begendim. Bir kere ortam çok kaliteli. Içkiler çok guzel. Buyuk ekran televizyon var her yerde ve her daim maç açik. Yani onemli bir maç varsa zaten full çekiyor, civil civil mukemmel bir ortam oluyor. Maç varsa siz siz olun onceden rezervasyon yaptirin.


Ilkokul arkadaslarimla buluşma

30 yil sonra ilkokuldaki en yakin arkadaslarimla bulustum. Birbirimizi hem taniyoruz, hem tanimiyoruz. Cok heyecan verici degil mi? Yepyeni çoook eski dostlar edindim.
Hayir hiçbirsey kaldigi yerden devam etmiyor. Hersey esas simdi basliyor.
Birbirimizi artik hiç birakmayacagiz...



Hilton'un tepesinden Izmir'e baktim

Rooftop barlardan sehre en tepeden bakmayi, o isiltiyi yasamayi çok seviyorum. Bunu dunyanin her sehrinden yapiyorum. Fark ettim ki; Izmir gibi bir liman sehrinin guzelligini bir bakista içime çekmemisim hiç. Sordum en sevdigim arkadasima, benimle gelir misin? Geldi. O beni hiç kirmaz. Gerçi onun guzelliginden Izmir'i pek seyredemedim. Onun yazisi aceleye gelmesin. Dunyanin oteki ucunu beklesin...

Hilton rooftop bari herkese tavsiye ediyorum. Tam aperitif zamani, 19:30 civari boyle bir yer nasil bu kadar bostu hiç anlamadim.

Izmir'den gitmeme 3 gun kaldi.
Içimi bir korku sardi...
Artik Paris'te yasamadigim gerçegi ancak simdi dank etti.

Sahiden Singapur'a mi tasiniyorum ben?


21 Ekim 2016 Cuma

Izmir'de olmak

Yenilerde bir yazimda dedim ki, belki ilk askim degil ama en çok asik oldugum sehir Paris...
Dogru.
Ama...
Izmir dedin mi akan sular duruyor, ve o sular hiç boyle durmuyor baska bir sehirde...
Paris'e duydugum asksa, Izmir'e duydugum sevda...

Ozune donuk, içine donuk, batinin gobeginden gelip yuzu batiya donuk, ayçiceginin cekirdegi diger tabirle "çigdem" misali yuzu gunese donuk, ellere karisip, dunyaya karisip kalbim hep aileme donuk, 20-30 yillik arkadaslarimla yuregimizde "mazinin ayak sesleri" sohbetlerimiz hep gelecege donuk...

Evim Izmir'de degil ama Izmir'de her zaman evimdeyim. Izmir'deyim.
Kahverengi dolabimin onundeyim, içi içimin en derinlerine uzanan...
Izmir her geldigimde baska baska kiyafet giymis, modaya uymus, trendlere uymus, suslenmis puslenmis, oysa ben onun en paspal hallerini biliyorum, oyle seviyorum.
Izmir'de olmak, aileyle, eski dostalarla olmak, onlara doymak çok guzel.

Bu Izmir'in bir anlami daha var benim için çok ozel...
Malum... Ilk kez ana kucagina, kucagimda bebegimle geliyorum.
Ilk kez Izmir'e anne olarak geliyorum. Ilk kez Izmir'imin havasini içimden bir parçayla soluyorum.
Izmir'i ilk kez kizimla yasiyorum.
Mutluyum...


21 Eylül 2015 Pazartesi

Saat 05.00

Saat sabahın 5'i...
Hem hâlâ gece, hem biraz sabah...
Hem biraz karanlık, hem biraz aydınlık...
Yarı siyah yarı beyaz, ne tam uykulu, ne tam uyanık...
Belki biraz gerçek, belki biraz rüya...
Biraz kararsız, belli belirsiz, ya bir erkek ya da bir kız...

Sabah çok erkendi, yatmadım bir daha. Pencereden dışarı baktım. Ne çok sessizlik vardı. Dinledim.
Pencereyi açtım. Hava ne kadar temizdi... Doyasıya içime çektim.
Çöpleri çıkardım. Herkes daha uyuyordu ama iş başındaki çöpçüleri gördüm.
Turuncu tulumlarının içinde ne kadar sevimli görünüyorlardı. Bu saatte nasıl bu kadar turuncu olabiliyorsunuz diye sormak geldi içimden. Yapmadım... Sahi niye yapmadım ki?
Bir bebeğin gülüşünü bir de zürefanın sesini duydum. Zürefa nasıl ses çıkartır bilir misiniz?
Ben biliyorum. Berlin'den geldi zürefa. En iyi arkadaşımız o bizim.

Ne kadar şanslıyım, zamana meydana okuyan, eklene eklene giden zincirin ilk halkalarına tanık olan arkadaşlarım var. Bir tanesi daha dün yanımdaydı.
Öyle çok sevdim ki varlığını alıp içime sokasım geldi. Yapmadım. Sahi niye yapmadım ki?

Kendime bir kahve yaptım. Elime kitabımı aldım.
Gün ağarmadı daha, sabahın 5'inde bilfiil yaşıyor olmak ne güzel. Yol almış hissediyorum kendimi.
Gerçi okuduğum kitapta öyle demiyor. "Yol almaya değil, yol olmaya çalış." diyor.
Oyle olsun...

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Nefes ve Uyku

Hava çok sıcak bu aralar Paris'te. Kepenkleri kapattık, evde yokuz sanki.
Hayatta da bazen böyle yapmalı aslında, kepenkleri kapatıvermeli dünyaya, evde yokum demeli. Gelme geleceksen de, kapattım kapılarımı bak evde yokum.
Bizim öyle bir oyunumuz var sevgilimle. Böyle, konuşmak, önemli, önemsiz herhangi bir soruya cevap vermek, sosyal olmak istemediğimiz zamanlarda "evde yokum" diyoruz.
Evde yokum işte, dünyaya tekrar bağlanmak istediğimde geri gelir ben çalarım kapını.

Çok sıcak ya, daha az uyuyorum bu aralar. Bu sabah 6.30 da uyandım, tekrar uyuyamadım kalktım.
Yürüdüm sokaklarda, nefes aldım. Nefes deyip geçmemek lazım, sahiden önemli mesele.
Ciğerlerimize kadar burnumuzdan çektiğimiz, çok yavaş geri bıraktığımız bütün beyin dalgalarımızı düşüren, bizi sakinleştiren o şifa misali nefes... Çok önemli.

"Bir insanın nefesi genişledikçe, kendi gerçekliği de genişler." diyordu okuduğum bir kitap. (Tanrılar Okulu, Stefano D'Anna)

Daha az uyuyorum bu aralar.
Aynı kitap; "Uyku dünyanın bize saldırması için izin vermektir. Bir başkasının seni uyurken görmesine izin vermemelisin." diyordu. Düşündüm de doğruluk payı yok değil.
Kimse beni telefonla aradığında veya kapıma geldiğinde uyuyor olmayı tercih etmiyorum.
Uyurken hayatta değilsin. İnsanlar beni yaşarken, hayata çoktan karışmışken görsün seviyorum. Uyurken değil.

Herkeslerden önce güne başlamak değişik bir güç veriyor insana. Erken kalkan yol alır misali de değil, uykuya düşkün olmamakta daha değişik bir şehvet var bana göre.

Hayata karşı açgözlü olmak, her yerini tatmak, hayattan daha fazla faydalanmak arzusu var, aktif, enerjik, dinamik olmak, herkesin zaafı uykuyu bertaraf edip insanların seni işlerken görmesine müsaade etmek var.

MUSTANG / Deniz Gamze Ergüven

Fransız bir arkadaşımla sinemaya gittim geçen hafta. Deniz Ergüven'in Cannes Film Festivali'nde sergilenen Mustang filmi Paris'te sinemalarda.
Geçen sene hemen hemen aynı vakitlerde Kış Uykusu'su izlemiştik.
Her sene iyi bir Türk filmi mi vaat ediliyor acaba? Umarım öyledir.
Mustang'e gelince...
Aslında konusu çok hafif işlenmiş, bana kalırsa konu bile yok doğru düzgün.
Başı yok, sonu yok filmler olur ya hani, kült filmlerde çok görülür, onun gibi...
Güya sonu var ama çok hafif. İnsanda birşeyleri harekete geçiren ne filmin konusu ne de sonu...
O 5 kız kardeşin muhteşem performansı, aralarındaki ilişki, bağlılıkları, diyalogları, o upuzun saçları, küçük yaşlarına rağmen sensüaliteleri, küçük yerde genç kız olmanın zorlukları...
Hele hele en küçük kız kardeşi oynayan Güneş Nezihe Şensoy muhteşem, bir içim su...
Filmi beğendim. Fransız arkadaşım bayıldı. Gerçi bayılırlar böyle "exotic" filmlere.
Meyda Yeğenoğlu Hocam ne güzel açıklamıştı exotiği okulda bize.
Özellikle yurt dışında yaşıyorsanız ve sinemalara gelmişse Mustang'e gitmeli elbette, ama yine de beklentinizi yüksek tutmayın derim ben.



MARCO POLO : Yeni Oyun

Geçen cuma akşamınun oyunu Marco Polo'ydu.
Ben yine her zamanki gibi oyunu anca yarısında anlayıp, oyunu bize anlatan Laune'un arkasından ikinci bitirdim. Oyun boyunca çok gerilerde olup birden atağa kalkıyorum. Klasik ben.

Şimdi bu oyunun tasarımcıları için şöyle birşey söylemeliyim; oyununuz yaratıcılıktan çok uzak.

Bir kere Marco Polo'nun keşifleriyle alakası yok. Aventures des Rails ile L'age de Pierre yani Tren yolu maceraları ve Taş Devri adlı oyunların parametrelerinin karışımından oluşan kesinlikle yeni birşey söylemeyen bir oyun.
Bir daha oynayacağımı sanmıyorum.


Bir de Wimbledon'u takip ediyorum bu aralar.
Geçen seneki Roland Garros'tan beri gözüme kestirdiğim bir İspanyol oyuncu var: Garbine Muguzura. Daha 21 yaşında, bu profesyonel hayatındaki 3. senesi ve Wimbledon'da final oynadı bugün hem de monster Serena Williams'a karşı. Williams karşısına genelde kafada kaybetmiş çıkıyor diğer oyuncular. Bu kız öyle değildi, her puanda çok zevk verdi. Kendisinin artık yakın hayranıyım. Kime karşı oynarsa oynasın Muguzura taraftarıyım ben.

Bu arada Richad Gasquet'nin de Wimbledon'daki yarı finale kalan performansını kutluyorum. Djokovic'ı deviren son Roland Garros şampiyonu Wawrinka'ya karşı oynadığı çeyrek finali nefeslerimizi tutarak izledik. Harika maç oldu. Bir de kim diyor Federer yaşlandı artık tenisi bırakır diye. Adam dün Andy Murray'i ezdi geçti. Hala Grand Slam'lerde final oynuyorsa bir oyuncu daha emekliliğine çok var demektir.

Şimdilik benden bu kadar.
Biraz vaktim vardı. Selam sabahı kesmeyelim dedim...


27 Haziran 2015 Cumartesi

Yatağın altı, dolabın arkası gibiyim...

Neden yazmıyorsun diye soran arkadaşlarımın sayısı arttı. "Hiç yeni yazı yok. Olmuyor böyle."
İki satır attırmayı bir borç bildim kendi kendime...

Bilmem...
İçime kapanığım bu aralar, dışarılarla işim yok. İçimdeyim.
Yatağın altı, dolabın arkası, fincanın dibi gibiyim...
Hem varim, hem görünmüyorum. Olur bazen öyle.
Mutluyum çok. Sakin, durgun, huzurluyum. 

Hani büyük Avrupa şehirlerinde bazı güzel binalar vardır. Tadilata girerler.
Şehri gezenlere o çalışma görüntülerini göstermemek için binanın üzerine güzel bir resimden oluşan bir muşamba sererler.
Ve "I'm under construction" yazarlar.
İşte bendeki de o hesap...

I'm under construction...
Çalışmalar içten içe devam ediyor, çevreye verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür diliyorum.
Neyin tamiri var içimde?
Duvarlar mı yıkılıyor? Sütunlar mı kaldırılıyor? Bilmiyorum tam...

Söyleyeceğim sözler, yazacağım cümleler var. Lakin kesinleşmedi henüz.

Ama bak çiçekler var dışımda. Gülüyorum yine de...


Neler yaptığımı soracak olursanız bu aralar...

Yeni Zelanda'dan arkadaşım geldi geçen hafta. O da tek bir ülkeye sığamayıp bavulunu alıp başka diyarlarda hayat kuranlardan...
3.5 yaşındaki kızı da vardı. Queen Elsa.
Siz siz olun yarın öbür gün biri size "Frozen" nedir diye sorarsa, hani şu meyve parçacıklarını buzla mixerdan geçirip yaptıkları karışım değil mi demeyin benim gibi... Araştırın.
Sonra hediyelerim vardı taa Yeni Zelanda'dan... Gizli. Hadi bir tanesini paylaşayım.
Manuka balı.

Büyük sporcuların yaşam biçimlerini, ne yiyip ne içtiklerini, ne kadar uyuyup, ne kadar seviştiklerini, yani nasıl bir yaşam ritmine sahip olduklarını hep merak ederim ve okurum.
Djokovic'in yaşam kalitesini ve hijyenini çok beğeniyorum. "Serve to Win" kitabını da alıp okumayı düşünüyorum. Hayır, bütün dünyayı peşinden sürükleyen glütensiz beslenme konusunda o kadar emin değilim. Yani kim uğraşıcak onunla tarzı bir tutum içindeyim.
Ama, okudum ki, her sabah koca bir kaşık manuka balı yiyerek güne başlıyormuş Djokovic.
Ve bu çok özel bal da sadece Yeni Zelanda'daki arıların oradaki çiçeklerle yaptığı balmış.
Yeni Zelanda'dan arkadaşım gelmeden hemen önce öğrendiğim bu bilgiyle arkadaşımdan istedim.
Yeni Zelanda'dan Manuka Balı'm geldi.

Sporcu disipliniyle yaşadığım hayatıma bir çizik daha atmış olucam sadece... Bu da bana yeter.


Bunun dışında bir dans gösterisine gittim çarşamba akşamı.
Y Olé de José Montalvo
Théatre National de Chaillot, Trocadéro, Paris.

Çok entersan bir gösteriydi. Ağırlıklı olarak Flamenco müziği ve Flamenco ezgileri taşısa da, dansçı grubu üç gruba ayrılıyordu sanki. Biri Flamencocular, biri bale yani classic dansçılar, diğeri ise bir nevi akrobasi, hip hop ya da modern dans yapanlar...
Ve hepsinin hem de aynı anda, bazen düel halinde o dansa biçilen müziğin dışında da o dansın ezgilerini yapabildiklerini görmek çok şaşırtıcıydı.
Yani Flamenco dansının klasik müzikle, balenin sert Flamenco ezgileriyle yapılabildiğini görmek...
Gösteri 3 Temmuza kadar sürüyormuş. Paris'teyseniz kaçırmayın derim. Çok güzel.

Haaa bir de yeni oyun günü yaptık geçen pazar. 3 oyun oynadık.

L'age de Pierre, yani Taş Devri benim en sevdiğim oyunlardan birisi.

Çok parametresi olan stratejik, ama aynı zamanda doğal kaynak kazanmak için zar atılan yani bir parça şansın da olduğu bir oyun. Ben ikinci bitirdim. Çok keyif aldım. Bu oyun da oyun severlere şiddetle tavsiye edilir. Yalnız biraz uzun sürüyor. 2 - 2.5 saatinizi ayırın.


Bir de bir film seyrettim, çok hoştu. Alman yapımi; Türk bir aileyi konu alan bir film.

Çok eğlenceli, komik, hatta bazen sensüel ve romantik, Türk erkeklerini ve Almanya'daki bir Türk ailesini çok zekice ti'ye alan, biraz da Sex and The City tadında "feel good movie".

Oyunculuk performansı harika. Mesela filmin bütününe çok etkisi olmayan anne karakteri çok başarılı.

Avrupa'da yaşayan ve Türkler'i özellikle Türk erkeklerini sevmeyen, hatta zaman zaman Türkler'e karşı ırkçı bir tutum sergilediğini inkar etmeyen filmdeki Hatice karakterinde kendinizden çok şey bulacaksınız...

Almanya-Fransa ortak ARTE kanalında izledim ben ama isteyenler bulup izleyebilirler.

"Cherche gendre pour pere Turc" (Türk baba için damat aranıyor)

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar...

Yeni yazılarda buluşana dek hoşçakalın.

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Önceden tutulmuş bir dilek gibi... : SARDEGNA Adası

Ben orada yeniden doğdum.
Gözünün alabildiğine uzanan o duru suyun içinde,
Bembeyaz kumların üzerinde,
Balıkların arasında,
Teknelerin karşısında,
Kumsaldaki sabah koşularında,
Denizin dibindeki güneş yatağında,
Kum taneleri yapışmış kitabımın sayfalarında,
Acıtmadan yakan güneşte,
Tenimi okşayıp serinleten esintide,
Gökyüzünün muhteşem mavisinde,
Deniz fenerinde,
Çimlerin üzerinde,
Tabağımdaki ızgara balıkta,
Sabah kahvesinde,
Yemeğe doyamadığım İtalyan mutfağında,
Otel odasının balkonunda, balkonun önündeki çam ağaçlarında,
Havuzun tepesinde dolanan kuşların gagasında,
Gün batımında, sabah güneşinde,
Kartpostallara resim olmuş bu sahilde,
Sevgilimin koynunda, kollarında, omuzlarında, gözlerinde...
Ben yeniden doğdum.

Kimse yoktu sanki bizden başka...
Ses yoktu, müzik yoktu, bulut yoktu, denizde dalga yoktu.
Biz vardık sadece...
Aşk vardı, bugünlere şükretmek vardı, huzur vardı...
Mutluluk vardı, bütün bir ömre yetecek sandım...
Yeter belki...

Nefes alıp vermek vardı. Alırken tüm ciğerlerine kadar çekmek havayı, verirken son nefesine kadar boşaltmak, yeni nefese yer açmak vardı...
Otel odasının kapısında "rahatsız etmeyin" yazısı vardı.
Ne olur rahatsız etmeyin, hayatın tadının, hazzının, anlamının dibine varıyoruz işte tam bu anda...
Beni gördüklerinde hemen gülümseyen insanlar vardı. Çünkü hayat vardı...
Hayatı toz pembe görmemi sağlayan rengarenk elbiselerim vardı..

Saat yoktu, teknoloji yoktu, gerçek hayatın konuları yoktu.
Deniz suyu ve kristal beyaz kumlara kendimizi kaptırmış oynarken zamanın sonsuzluğu vardı.

Bu tatil, fırtına öncesi gelen sessizlik gibi...
Fırtına da gelecek elbet, esecek, sallayacak bizi... Zerre kadar korkum yok.
Ömre bedel yaşanmış anlarım, zamanlarım var benim...

Cennetten kopma bu koyda, kumsalda, bu muhteşem Sardegna Adası'nda geçen iki hafta...
Önceden tutulmuş bir dilek gibi...

Tuttuğum bütün dilekler gerçekleşir benim.
Bunu en iyi uğur böcekleri bilir...


























19 Mart 2015 Perşembe

Ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun.

İnsanların konuşurken, kendilerini ifade ederken kullandıkları kelimelere dikkat ediyorum bir süredir.

Zira sürekli olarak seçtiğimiz kelimeler kim olduğumuzu belirler.

Yaşadığımız bir tecrübeyi, ya da hayattaki çıkarımlarımızı, ya da en basit bir fikri, bir olayı anlatırken iyi seçtiğimiz etkin kelimeler en güçlendirici duygularımızı harekete geçirirken, kötü seçtiğimiz kelimeler de bizi bir o kadar hızlı bir biçimde çökertir.

Çoğumuz kullandığımız kelimeleri bilinçli olarak seçmeyiz, düşünce akışımıza göre kullanırız...
Kullandığımız kelimeler nasıl düşündüğümüzü gösterir.
Ve onları yapıcı kelimelerden seçerek düşünce biçimimizi belirleyebiliriz.
Alışkanlıkla seçtiğimiz kelimelerin yaşadığımız tecrübeyi direk etkilediğini anlamayız çoğu zaman.
Ve bir tecrübeyi dile getirirken kullandığımız kelimeleri değiştirerek o tecrübeyi dahi değiştirebiliriz.

Örneğin, "olağanüstü" bir tecrübeyi "çok iyiydi" diye tarif edersek, o tecrübenin o zengin dokusu düzleşir, seçtiğimiz kelime yüzünden sıradan, sınırlı bir hal alır.

Kelime dağarcığı zengin ve güçlü insanların ruhsal yaşamları da aynı oranda zengin ve renklidir.

Sürekli olarak, bilinçli ya da bilinçsizce kullandığımız olumsuz içerikli kelimeler olumsuz duygusal yoğunluğumuzu arttırır, enerjimizi düşürür ve bizi güçsüzleştirir.

Robin Williams şöyle demişti bir filminde:

"Kim ne derse desin, fikirler ve kelimeler dünyayı değiştirir."

Kelimeler yalnız duygu ve düşünce yaratmaz. Eylem de yaratır.

Olumsuz bir duyguyu ya da tecrübeyi ifade ederken kullandığımız kelimeler eğer yapıcıysa o tecrübenin bizde bıraktığı izler; çıkardığımız derslere, öğrendiklerimize, kendimize kattıklarımıza ve daha fazla büyümek için yolumuza tutulan ışığa dönüşür. Hatta o kötü deneyim iyi ki başımıza geldi diye sevinebiliriz.

Çok sinirlendiğimiz veya hayal kırıklığına uğradığımız bir meseleyi hangi kelimelerle ifade edebiliriz ?
Öfkeden kudurdum. Çileden çıktım. İçim ezildi. Kan beynime sıçradı....

Halbuki "Biraz kızdım" veya "Bozuldum" dersek bu kötü tecrübenin etkisini katmer katmer azaltmış olmaz myız? Duygularımızı dile getirirken kullandığımız kelimeler aslında o ana kadar nasıl hissettiğinden tam da emin olamayan duygularımıza bir yön vermez mi? Verir.

Zorluk şurda: Bütün duygularımız bir sıvı gibi huniden geçip tarafımızdan kelime kalıplarına boşaltılıyor. Ve o kalıplar bizim hayat tecrübemizi belirliyor.
Mesela her olumsuz duyguyu "öfkeli", "üzgün", "pişman", "rezil olmuş", "başarısız", "kırılmış" olarak kelime kalıplarına dökmeye başladığımız zaman hissettiğimiz de tamamen bu oluyor.
Yani "biraz zorlayıcı" olan birşey kullandığımız kelime sayesinde "yıkıcı, çökertici" olabiliyor.

Herkes aynı tecrübeleri yaşıyor. Herkes aynı duyguları tadıyor. Ama onları sınıflandırış ve ifade ediş biçimimiz bizim tecrübemizin ta kendisi oluyor.
Kullandığımız kelime yaşadığımız tecrübenin şiddetini belirliyor.
Ve o kelimeleri değiştirmekle yaşadığımız tecrübeyi değiştirebiliriz.

Bu konuda bir araştırma yazısı okudum. Çok enteresan, olumsuz duyguları ifade eden kelimelerin sayısı olumlu duyguları ifade edenlere nazaran iki kat fazla.

İnsanların kendilerini iyi hissetmekten çok kötü hissetme eğiliminde olmalarına şaşırmamalı.

Dil uzmanları, bizi kültürel olarak biçimlendiren şeyin en başta ana dilimiz olduğunu söylüyor.
İngilizce'nin bu kadar çok fiile dönük bir dil olması mantıklı değil mi? Ne de olsa aktif ve kültür olarak eyleme geçme üzerine odaklanmış bir kültürden bahsediyoruz.

Buna karşılık Çin kültürü değişmeyen şeylere değer veren bir kültür. Onlarda ise isimler fiillerden çok fazla. Çünkü onlara göre isimler kalıcı şeyleri temsil ediyor, fiiller ise yani eylemler, bugün var, yarın yok...

Dolayısıyla kullandığımız kelimeler bizim değerlendirme ve düşünme biçimimizi belirliyor.

Mesela "can sıkıntısı" benim kelime dağarcığımda yoktur.
Çünkü benim canım hiç sıkılmaz. Öyle birşey bilmiyorum. Birim zamanı değerlendirecek birşeylerim mutlaka vardır.

"Hasta olmak" "yorgun olmak" "üzgün, mutsuz olmak" tanımıyorum bu kelimeleri, kullanmıyorum, kelime dağarcığımda yok.
Başıma gelmedikleri için mi kullanmıyorum, kullanmadığım için mi hiç başıma gelmiyorlar bilmiyorum.

Örneğin Yerli Amerika dillerinde "yalan" için bir kelime yokmuş.
Bu kelime onların düşünüş ve davranış biçimlerinin bir parçası değil.
O kavramı ifade edecek bir kelime olmayınca kavram da yok sayılır.

Mesela şu İngilizce'deki "leisure time", Fransızca'daki "loisir" kelimesi...
Türkçe'de karşılığı yok. "Boş vakit" diye geçiyor ama "loisir" boş vakit aktivitesinden çok daha öte bir anlam ifade ediyor.

Her neyse...

Konuştuğum insanların kelime seçimlerine dikkat ediyorum bu aralar.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken o kadar çok "çıkmaz bir durum", "çaresizim", "nefret ediyorum" ve "iğrenç" kelimelerini kullandı ki baş etmek zorunda olduğu bu durumlara bu kadar çok negatif enerjisini yatırması beni rahatsız etti. Kullandığı kelimeleri gözden geçirmesi, bazılarını dilinden çıkarması gerektiğini söyledim ona.

Düşündüm de...

"Ağzından çıkanı kulağın duysun", atalarımızın verdiği en önemli öğütlerden biriymiş.

Ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun.

Şayet duymazsa...

Söz vücut bulur.

16 Şubat 2015 Pazartesi

Sevgililer günü

"Sevgililer günü mü? Aman o da ne canım, her gün gibi sıradan bir gün işte. Biz şahsen özel birşey yapmıyoruz." diyerek kendisini farklı, güya "herkes gibi olmayan", hatta böyle yaptığı için kendisini pek bir entellektüel sayan gruptan, bu sene, "Neden kimse beni Haloween partisine davet etmiyor yaaa? Kendime super heroine kıyafeti almak istiyorum ben deee..." diye üzüldüğüm gün ayrıldım.

Her günün sıradan ve birbirinden bir farkı olmadığını mı düşünüyorsunuz?
Aman Allahım ne büyük felaket !!! Bu bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri.

Halbuki yaşadığın her anı, her günü bir showa dönüştürebiliyorsan güzel hayat...

Şimdi bu, sevgililer gününde biz özel bir şey yapmıyoruz'cular diyecek ki, bize zaten her gün sevgililer günü, gerçek aşkın günü yoktur, biz birbirimizi her gün mutlu ediyoruz etc...

Farklılaşmaya çalışırken sıkıcılaşan insanların, bir günün, bir dönemin yarattığı ambiansın gücünden, salgılattığı endorfin hormonundan mahrum kalması bana göre...
Ambians. Önemli mesele bence. Bütün dünyanın aynı anda aklından geçen bir mesele bugün aşk, ilişkiler, sevgililer... Bütün dünyanın beraber paylaştığı bu ambiansa kayıtsız kalmak neden? Ambiansın birim zamandan, bulunduğun yerden daha fazla zevk alma, var olan potansiyeli değiştirme, dönüştürme gücü var.
Noel gibi.
Bu sefer her yerde kalpler; sevgiyi, aşkı tekrar tekrar hatırlatan, beynimize kazıyan objeler, dekorasyonlar...

Şehrin en şık restoranına gidip dandik bir yemeğe dünyanın parasını ödeyin demiyorum, ya da sevgilinizi gereksiz hediyelere boğun, ya da, ha soldu ha solacak bir kırmızı güle saçma bir para ödeyin demiyorum. Ama, mesela uzun zamandır istediği elmalı tartla bugün onu karşılamak, neden olmasın?

Biz bu sevgililer gününü geçirilebilecek en güzel şekilde geçirdik...
Daha güzelini düşünemiyorum...
Hayır, bütün günü yatakta sevişerek geçirmedik. 
Ben öyle günleri daha çok, dışarıda lapa lapa kar yağan günlerde seviyorum.
Kuzey ülkelerinde yaşamanın da avantajları var hani...

Ama bugün, çok özeldi. Çok güzeldi. Nasıl anlatsam?
Tanıdık zamanın, bildik dünyanın içinde bulunmayan birşey gibi...
Hayatın bazen çözülemez karmaşası içinde en güzel görüntüleri seçip alsam, bugünü koyar mıyım acaba listeye? 

Sevgililer günüymüş bugün. Gülüyorum. Gülmek herkese çok yakışır.
Mutluyum çok...

Mutluyken biraz susmak lazım...




25 Ocak 2015 Pazar

Yeni oyunlarla hayat devam ediyor...

Uzun zamandır yazamadım, ama siz bloğumu ziyaretsiz bırakmamışsınız, teşekkür ederim. Belli bir süre için rafa kaldırdığım Türkçe klavyemin üzeri bile toz tutmuş.
Yazamadım, malum annem burdaydı.

Halbuki yeni yıl mesajı yazacaktım daha... 2014'te iz bırakanlar yazısı yazacaktım.
Zaman mekan gibi durağan birşey değil ki.
Mesela Paris'i hiç hayatınızda görmediniz. Bu yıl, öteki yıl, ya da ondan sonraki yıl gelirsiniz.
Paris bir yere gitmiyor. Ve büyük ihtimalle herşeyi yerli yerinde öylece duruyor...
Ama zaman öyle mi?
Zaman tsunami gibi, ya da bir kasırga...
Biz önde koşuyoruz, o arkadan kovalıyor. Onun henüz geçmediği yerlerde hayat var. O geçtikten sonra yok...
Bazı anları önceden en ince ayrıntısına kadar düşünüp hazırlıyoruz, sonra n'oluyor? Tsunami gelip geçiyor üstünden zamanın o noktasının, biz yine önde koşmaya devam...
Neymiş? Sadece bu an varmış. Ve hepsi de o kadarmış.

Bazı anların içi daha doludur. Ve o dopdolu anlar soluksuz peşpeşe birbirini kovalar bazen.

Yazamadım. Kusura bakmayın, tsunaminin önünde koşarken doludizgin yaşamakla meşguldüm.
Anneciğim Paris'teydi. Ve anlar çok kıymetliydi. Yaşamaktan yazamadım.

Bu ilk noeliydi. Ve Noel ağacının altında hediyeleri vardı.





Sirk sezonu açılmıştır.

Bir yazımda söylemiştim. Bu sene benim hediyelerim hizmet şeklinde gelecek diye.
Benim hediyelerimden biri Paris'te Noel döneminin olmazsa olmazı sirkti.
7 Ocak için muhteşem CİRKAFRİKA gösterisine biletlerimizi almıştım bile.
Afrika yöresel müzikleri ve motifleriyle bezenmiş şahane bir akrobatik sirk gösterisiydi.
Cirque Phenix sağolsun her sene muhteşem sirkler getiriyor Paris'e. 


Daha önce Pekin sirkinin müptelası olduğumu her sene gidebileceğimi söylemiştim. Doğru.
Pekin sirki kusursuz. Hayranlık duyuyor insan, neredeyse sıfır hata bir gösteri.
Ama Cirkafrika öyle değil. Defalarca atlayamadılar, tutamadılar, hedefi yerine vuramadılar, çok hata yaptılar ama enerjileri ve yüzlerindeki o mutlu, eğlenceli ifade yok mu, herkesi coşturmaya yetti.































Sonra eve geldik...
Her taraf tek bir haberle yıkılıyor : Charlie Hebdo
Evime yürüme mesafesinde bir yerde dünyayı yerinden oynatan bir terör olayı.
Charlie'yim veya değilim, muhabbetine girmeyeceğim. Zaten ne fark eder?
Dünya neden böyle bir yer oluyor, ve daha da kötüye gidiyor?
Tabi ki bu, cevap beklemeyen retorik bir soru. 

Nefeslerimizi tutup günlerce takip ettik en ince detayına kadar. Hemen ertesi günü olay mahaline gittik. Charlie Habdo'nun sokağı polis tarafından kapatılmıştı, sadece o sokakta oturanlara giriş vardı. Her yerde dünyanın dört bir yanından gelmiş canlı yayın araçları ve insan kalabalığı...



Derken ertesi gün bir süpermarket basıldı biliyorsunuz. Hele orası evimin bir paralel caddesi. Bütün gün havada uçuşan helikopterleri ve yollarda bitmeyen sirenleri dinledik. Yine yollar trafiğe kapalı.
Çok acaip günlerdi.

Sonra o efsanevi 11 Ocak yürüyüşü.
Tabi yürüyüş demeye bin şahit ister, zira kimse bir yere yürüyemedi.
Bütün Paris ordaydı. Cumhuriyet meydanına çıkan bütün sokaklar insan doluydu ve ilerlenmiyordu.
Aslında en enteresan olan kısmı bu kadar çok yaşlının olmasıydı. Orta yaşlı falan değil, düpedüz sağlık ve hatta yürüme problemi olan yaşlılar ordaydı. Bastonuyla dahi zor yürüyen, hatta tekerlekli sandalyesinde gelen bir sürü 70 yaşının üzerinde insan vardı. Kimse evinde kalmamış, hayatında ilk defa böyle bir yürüyüşe katılmış.

Sular biraz duruldu.
Hiçbirşey eskisi gibi olmıycak diyorlar ama oluyor. Neden olmasın ki? Adaptasyon mecbur.
Şimdiden herkesin dilinden düştü bile konu. Herkesin hayatı devam ediyor.
Bence en çok okuldaki çocuklar etkilenecek. Sıra arkadaşına dahi şüpheli gözüyle bakacak.

Neyse, ben bu konuları yazmak istemiyorum. Zaten bütün sohbetlerimizde haylice var.
Özellikle Paris'te yaşayan birisi olarak...

YENİ OYUN : DİXİT

Mesela...

Dün bizim evde yine oyun günüydü.

DİXİT diye bir oyun denedik önce.

Her oyuncunun eline farklı farklı konseptlerde, bazıları abuk subuk resimli kartlar veriliyor.

Sonra oyuna başlayan kişi elindeki kartlardan birini seçip onu ifade eden bir ya da birkaç kelime söylüyor.

Diğer oyuncular da elindeki kartlardan bu anahtar kelimeyi ifade edebilecek en yakın kartı seçiyor.
Herkes seçtiği kartları kapalı bir şekilde ortaya koyuyor.

Sonra oylama başlıyor. Tabi anahtar kelimeyi söyleyen oyuncu oymalaya katılmıyor.
Amaç anahtar kelimeyi söyleyen kişinin kartını bulabilmek.
Ancak, o anahtar kelimeyi, onu seçen kişinin kartından daha iyi ifade eden başka oyuncuların da kartları olabilir. İşte oyunun zevki burda başlıyor.

Eğer, tüm oy kullanan oyuncular anahtar kelimeyi seçen kişinin kartını bulabilirse, tüm oyuncular 3'er puan alıyor. Anahtar kelime sahibi hiç puan alamıyor.
Ancak, bir kişi bile anahtar kelime sahibi kişinin kartını bulabilir, diğer oyuncular başka kartlara oy kullanırsa, anahtar kelimeyi seçen ve o kartı bulan kişi 3'er puan alıyor.
Ve, kendi kartına oy kullanılan kart sahibi de 1 puan alıyor. Ama o karta oy kullanan puan almıyor. Sadece kendi sırası olmadığı halde kendisine oy kullandırtabilen kart 1 puan alıyor.

Yani neymiş, anahtar kelimeyi seçerken çok açık seçik bir şey belirlemek değil; bulunmak ama aynı zamanda bulunmamak isteyen bir strateji gütmekmiş.

Gerçi, hiç oyun kazanamayan sevgilim, rafinelikten son derece uzak, kartında denizin içini gördüğünde "suyun altında" diyerek, kartında ağaç, çiçek gördüğünde "bitki" diyerek yaratıcılık ve hayalgücü düzeyi son derece düşük bir şekilde oynasa da oyunu 30 puanla birinci bitirdi.
Ben de 29 puanla hemen arkasında...

Oynaması çok keyifli, bol gülmeli, dalga geçmeli herkese tavsiye edebileceğim sade ve hayalgücünüzü çalıştırabileceğiniz rafine bir oyun. DİXİT



Bu arada son birşey daha...

Hani benim sevgilim hiç kazanamıyordu ya, dün coştu.

Dixit'in arkasından ABYSS oynadık. Daha önceki oyun yazımı okuyanlar bilir.

( Oyun Oynayalım mı? yazısı için buraya tık tık )


Bu oyunu da, 7. adamını ilk önce dikerek 80 puanla birinci bitirirdi.

Bense 6 adamla 79 puan alıp, yani nerdeyse 6 adamla oyunu kazanabilecek halde 2. bitirdim.

Valla kazansaydım öyle diyecektim bunlara.
Size karşı oyunu kazanmam için 6 adam yetiyor görüyorsunuz...
Diyemedim.

Neyse, bizim Laune gibi halamın şeyi olsaydı amcam olurdu muhabbeti yapmayayım şimdi.

Yeni yazılarda görüşmek üzere...

29 Aralık 2014 Pazartesi

Kısa kısa

Bugün cümlelerim aşk mektubu gibi; yazıp yazıp siliyorum...
Kısa kısa anlat o zaman hayatı.
Niye ki? Kelimelerim mi bitti?
Bitmez ki...

Hani hayat fazla gerçek ya bazen...
Hani sessiz bir ortamda yürürken topuk sesiniz rahatsız eder ya bazen...
Hani herşey kafada biter de niye bizimkinde bitmez ya bazen...
Hani rüzgar bazen bahar meltemi gibi yumuşacık eser, okşar, sarıp sarmalar; hiç ummadığınız yerden eserek hırpalayıcı bir kasırga da olabilir ya bazen...

Ne anlatacaktım ben? Haaa evet hatırladım.
Kek yaptım bu sabah. Bu seferki çok güzel oldu. Her seferinde birbirinden farklı oluyor. Çünkü basit bir tarife bile itaat edemiyorum. Hiçbir tarifin şundan bu kadar bundan bu kadar deyişine sadık kalamıyorum. Her seferinde kafama göre yorumluyorum.
Söylenenlere uymak bu kadar zor olmamalı.

Anneme dedim ki benim ayağım her yere basacak.
Budur dedim, başka ne olacak ki?

Başladık dünya haritasında gidip gördüğümüz yerleri işaretlemeye...

Konuyla alakası yok. Kopuk kopuk bugün cümleler.
Fark etmez...

Tek kural var zaten.
O da her koşulda eğleniyor, iyi vakit geçiriyor, yaşamaktan zevk alıyor olmak.
Hatta her durumda mutlu olmaya karar vermek. Evet evet mutlu olmak bir seçimdir.
Gerisi teferruat...




18 Kasım 2014 Salı

Çiçek vaktinden evvel açmaz.

İçinde "yeni" kelimesi geçen her cümleyi çok seviyorum.

Okunmamış kitaplar, gidilmemiş yerler, tanışılmamış insanlar, dokunulmamış yaşamlar...
Kurulmamış hayaller...
Henüz bizi değiştirmemiş, henüz yaşanmamış deneyimler...

Yeni olan herşey eskiden gelir, demişti Anish Kapoor.
Yeniyi çağıran; eski deneyimler, eski öğrenilmişler, hücrelerimize çok önceden yerleşenler.
Ancak...
Tekrara düşeni, günden güne eskiyeni, bugüne kalamayanı, yarına tutunamayanı attım gitti.
Yarına tutunamayanı atmadıkça, yeniye yer açılmıyor.

İnsanın dilediği ne varsa böyle zamanlarda gerçekleşiyor.
Üstüne düşmediğin, köşene çekilip beklediğin...
Talepte bulunmak yerine hayatın getirdiklerini karşıladığın...
Kaçırdıklarını, senden götürdüklerini hesaba katmadığın, rüzgara arkana alıp aynı heyecanla yürümeye tam hız devam ettiğin zamanlarda...

Hayat hep dağılır.
Biz de hep onu toplamak isteriz. Parçalarını birleştirmek isteriz. Öyle derli toplu düzen içinde dursun isteriz.
Duramaz. Durağan değil. Doğasına aykırı doğanın...
O yine dağılır. Biz onu yine toplarız. Her toplamada büyürüz. Olan biten sadece budur.

Sağlam sandığımız hiçbirşey yok.
Hayatın hepimizden güçlü bir döngüsü içinde savrulup gidiyoruz. Gün gelir, bir de bakmışız, biz farkına bile varmadan o döngünün dışına fırlatılmışız.

Sıkı sıkı tuttuğum bazı ipleri bıraktım.
Yüklenmiş gidiyorum türlü türlü tadı, insanı, anıyı.
Arkana bakmadan yürürsen, bazı yükler ağırdır, zaten yürüyemez, sana yetişemez. Kalır.

Herşeyi akışına bırakmalı.
Pişen yemeği soğumaya, yağan yağmuru durulmaya...
Hiç kimseye, hiçbir şeye acelem yok. Acele ettikçe hep geç kalınır.
Zaman benim en iyi arkadaşım.

Su yolunu bulur.
Olmamış armut yenmez.
Çiçek vaktinden evvel açmaz.




7 Ekim 2014 Salı

Düğün Dernek Tatil İzmir

Ne vakittir aklımdaydı..
Eylül ayı düğün havasına girip bir ara dönüp tekrar izledim "Düğün Dernek" filmini.
Filmin düğün dernek bölümünden ziyade gencin ailesinin yanına, eskiden yaşadığı topraklara geri döndüğünde söylediği sözler yakaladı beni.

"Birinin, sırf sizi gördü diye sevinmesi tarifsiz bir his.
Ne oldu be anne ? Yalnızca ben geldim işte! Ne var bunda bu kadar sevinecek?
Hiç kimsenin seni sevemeyeceği kadar çok seven insanlar var burda, biliyorsun.
Toprağı değil, o toprağın üzerine basanları seviyorsun...
En güzel yemekler yapılıyor, en güzel yerlerde ağırlanıyorsun.
Ve hep bir telaş var etrafta. Sen kendini iyi hissedesin diye bir telaş...
Çok sevdiğim bu insanların adı, o şehrin adı oluyor..."

İzmir'e dair hissettiklerim tam anlamıyla budur. Her cümlesini içime çektim.

Birinin, sırf sizi gördü diye sevinmesi tarifsiz bir his, aynen öyle.
Ve sizi hiç kimsenin sevemeyeceği kadar çok seven insanlar var bu şehirde...
Kimse onların yerini tutmuyor.
Dünyayı da dolaşsan, kimsenin gitmediği yerlere de gitsen, yolu üniversite sınavından, bayram telaşından geçmemiş insanlar, başka kültürlere karışıp çoğalsan da aynı tadı vermiyor...
İzmir'e gelip şöyle bir yürümeden, attığın her adımda sanki ayağın toprağa kök salacakmış hissi yaşamadan olmuyor.

Kentler mi kendi başlarında güzeldir? Yoksa anılar mı güzelleştirir kentleri?
Anılar ve her seferinde yenisi yazılan taptaze hikayeler...

Bir zamanda durmak ve başka bir zamanın kapısını açmak mümkün bu şehirde...

Ve eski dostlar...
Eski dostlar gibisi yok.
Yalnız resimlerde kalmayan, şimdi nerede ne yaptığını bilmediğiniz değil; kanlı canlı, doludizgin hikayeleri bugün dahi peşpeşe dizdiğiniz, birer anı olup sizi bir an gülümseten ama elinizi uzattığınızda silinip gidenler değil, şimdiki zamanın içinde sizinle beraber gelmiş, ilk hallerinizi de son hallerinizi de bilen ve bilecek olan eski dostlar...

Bazen durup düşünüyorum, İzmir'i mi bu kadar çok seviyorum, yoksa o toprağa ayak basan insanlardan dolayı mı bu topraklar bu kadar özel...











Sağlıklı yaşam, spor, beslenme yazıları pek yakında...