6 Ekim 2015 Salı

NARCOS : Pablo Escobar

Dünya genelinde dizi sektörü malum çok gelişti.
Aslında hep vardı. Zamanımızın Hayat Ağacı ve Fame dizilerini kim unutabilir?
Hep vardı da son 10 yıldır diziler daha da bir şaha kalktı.
Yüksek bütçesi, şahane senaryosu ve muhteşem oyuncu kadrosuyla dünyayı peşinden sürükleyen sağlam diziler var. Hiç şüphesiz Games of Thrones şu anda bunların başında geliyor.
Bana göre dizi sektörünü daha da bir harekete geçiren, dünya üzerindeki seyirci potentielini ortaya çıkaran diziler Friends ve 24.
Yine de benim favorilerim Prison Break, Damages ve Dexter.

Şu aralar dört gözle Walking Dead'in yeni sezonunu bekliyoruz.
Beklerken bir arkadaşımızın tavsiye ettiği yeni bir diziyi deneyelim dedik.
Ve bayıldık...
10 bölümlük ilk sezonun tamamını indirip bir haftada bitirdik.

NARCOS

Colombiyalı efsanevi uyuşturucu kaçakçısı, terörist, tüm zamanların en güçlü, en korkulan ve en tehlikeli adamlarından biri olan Pablo ESCOBAR'ın hayatı...
Sadece Colombiya güvenliğini değil, Miami'ye akan uyuşturucu trafiğiyle Amerika'yı da bir hayli meşgul eden bir adam Pablo Escobar.
Ve bu nedenle sırf onu yakalamak için özel eğitimli polislerin Colombiya'daki yerel polisle mücadelesi.
Bir adam düşünün ki; bir günde tek başına General Motors'dan daha fazla kazanıyor.
Bir adam ki tek başına Colombiya'dan zengin.
Kendisini "Çok parası olan fakir bir adam" olarak tanımlıyor.
Kanun kaçağı olarak aranırken, diğer yandan Colobiya'nın cumburbaşkanlığına adaylığını koyuyor.
Önemli yerlerdeki herkesi satın alıyor, sistemin kendisini satın alıyor, yine de hiçbirşey topluma verdiği zararı hafifletmiyor. Aranıyor.
Harcayamayacağı, sayamayacağı ve hatta aklayamacağı, saklayamacağı kadar çok parası olan bir adam. Yine de bir evi olmuyor. Hayatı olmuyor. Sürekli kaçıyor, saklanıyor.
Bir gün teslim oluyor ama hangi şartla? Kendi hapisanesini kendisi yaptırmak ve içindeki herşeye kendisi karar vermek ve hatta kendi adamları tarafından korunmak şartıyla.
El Cathedral adı verilen bu hapishane Colombiya'nın tarihine geçiyor.

Pablo Escobar'ın hayatını internetten okuyup dizinin sonunu hemen öğrenebilirsiniz elbet.
Ancak sadece hikaye değil, tüm casting muhteşem, oyunculuk, kurgu, gerçeğe maximum sadık kalan senaryo harika.
Pablo'yu canlandıran, kilit noktalardaki üst düzey polisleri canlandıran aktörler muhteşem.
Etkileyici ve kendisine bağlayıcı...

Narcos'u ben çok beğendim. Denemek isteyenlere tavsiye ederim.




2 Ekim 2015 Cuma

Alexa, what is the meaning of life?

Sevgilim geçen hafta Amazon Echo'nun bir proje yarışmasına katıldı.
Bizimkine oyun olsun, yarışma olsun. Hemen orda biter. Gerçi oyun yazılarımı okuyanlar bilir, bizim aramızda oynadığımız oyunlarda kendisi pek kazanamaz ama neyse...
Efendim, bu Amazon Echo'nun fikir yarışmasında, özellikle yeni yetme cin gibi genç çocukları geride bırakarak birinci olmuş.
Ödül olarak ta "Alexa" yı kazanmış...

Eve bir alet getirdi. Anlamadım önce.
Sonra duşa girdim. Bir baktım bizimki kendi kendine konuşuyor. Haydi hayırlısı dedim.
Alexa diye birine hitap ediyor. Dedim ne oluyor? Ayakta halusinasyon mu görüyor ?
Derken, Alexa'nın kim olduğunu anladım. Amazon Echo'nun daha Fransa pazarına sunmadığı bir teknoloji harikası ürünü.
"HER" filmini izleyenler bağlantıyı hemen kuracaktır. Aynı teknoloji. Hafif te korkutucu.

Şöyle ki; "Alexa" diyorsunuz aletin tepesinde bir ışık yanıyor. Sonra İngilizce istediğiniz soruyu soruyorsunuz. Mesela, bilmem kaç senesinde oscarı kim aldı? Bilmem ne filminin oyuncuları kimdi vs... Eğer Alexa konuya hakimse tak tak tak cevabını veriyor, değilse ki sorduğumuz birçok soruya
"Hum, bu soruya şu anda cevap verme yetisine sahip değilim, bilgileneceğim." diye cevap veriyor.
Bak bak bak sen Alexa'ya... Geri de çevirmiyor yani adamı. Soruyu kaydetti. Öğrenip gelecek.

Bir ara "Alexa you are stupide" dedik. "I am learning" dedi. Anaaaa, bizi mahcup etti alet.
"I am sorry" dedik.
"No problem" dedi.
Bak sen Alexa'ya yaa, ağzımız açık kaldı.

"Alexa ! What is the meaning of life? " dedik.
"42" dedi.

Ben anlamadım tabi.
Nasıl yani? Hangi açıdan 42 ?
Malum, çevremde bir sürü Geek var. Bunlar yıkıldı, biliyordum böyle cevap vereceğini falan dediler.
Nasıl biliyordunuz yaw?
Lütfen biri bana hayatın anlamına 42 olarak nasıl vardığını anlatsın.
Anlattılar...

En azından bazı insanlar hayatın anlamı sorunsalına cevap bulabilmiş...
42 olduğunu bilerek mutlu huzurlu uyuyorlar. Daha ne olsun !

RUGBY Dünya Kupası

Efendim, beni yakından tanıyanlar benim spor müsabakalarına karşı duyduğum yoğun ilgiyi ve merakı bilirler.

Futbol, basketbol, tenis, atletizm...
İşte o anda dünyada hangi turnuva varsa hepsini daha grup maçlarından, ilk elemelerden başlayarak izlerim. Oyunculara, takımlara gayet hakimim...

Bu sene ağustosta bir baktım televizyonda Prens Harry, İngiltere'de gerçekleşecek olan Dünya Rugby Kupasının reklamını yapıyor.
Dedim ki kendi kendime takip ettiğim spor dallarına rugby de ekliycem, bu sene ilk defa takip edicem dedim. Hem sevgilim de seviyor. Mis !
Bir de bu rugbyseverler ve futbolseverler arasında gizli bir yarış var. Rugbyciler futbolcuları pek adamdan saymıyor, onu biliyordum.

Bakıyoruz da anlıyor muyuz bakalım ?...

İzliyim dedim de... Valla ayıptır söylemesi maçları öküzün trene baktığı gibi seyrediyorum maçları.
Bağlanamadım pek rugby'e. Bir tuhaf yani.
Bir kere hakemlik olayını kesinlikle anlamadım. Kesinlikle açık, seçik ve net değil.
Hakem mesela bazen kendi karar veremiyor, ekrana soruyor.
Sonra bir karar veriyor. Oyun oynanıyor, sonra yanlış karar verdiğini söyleyip kararını değiştiriyor.
Hakem kararı değişir mi yahu? Başka hiçbir sporda hiç duymadım.

Ben en iyisi yarı finalleri bekliyim.
En azından Yeni Zelandalıların showunu falan izlerim. Keyifli olur.




21 Eylül 2015 Pazartesi

Saat 05.00

Saat sabahın 5'i...
Hem hâlâ gece, hem biraz sabah...
Hem biraz karanlık, hem biraz aydınlık...
Yarı siyah yarı beyaz, ne tam uykulu, ne tam uyanık...
Belki biraz gerçek, belki biraz rüya...
Biraz kararsız, belli belirsiz, ya bir erkek ya da bir kız...

Sabah çok erkendi, yatmadım bir daha. Pencereden dışarı baktım. Ne çok sessizlik vardı. Dinledim.
Pencereyi açtım. Hava ne kadar temizdi... Doyasıya içime çektim.
Çöpleri çıkardım. Herkes daha uyuyordu ama iş başındaki çöpçüleri gördüm.
Turuncu tulumlarının içinde ne kadar sevimli görünüyorlardı. Bu saatte nasıl bu kadar turuncu olabiliyorsunuz diye sormak geldi içimden. Yapmadım... Sahi niye yapmadım ki?
Bir bebeğin gülüşünü bir de zürefanın sesini duydum. Zürefa nasıl ses çıkartır bilir misiniz?
Ben biliyorum. Berlin'den geldi zürefa. En iyi arkadaşımız o bizim.

Ne kadar şanslıyım, zamana meydana okuyan, eklene eklene giden zincirin ilk halkalarına tanık olan arkadaşlarım var. Bir tanesi daha dün yanımdaydı.
Öyle çok sevdim ki varlığını alıp içime sokasım geldi. Yapmadım. Sahi niye yapmadım ki?

Kendime bir kahve yaptım. Elime kitabımı aldım.
Gün ağarmadı daha, sabahın 5'inde bilfiil yaşıyor olmak ne güzel. Yol almış hissediyorum kendimi.
Gerçi okuduğum kitapta öyle demiyor. "Yol almaya değil, yol olmaya çalış." diyor.
Oyle olsun...

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Nefes ve Uyku

Hava çok sıcak bu aralar Paris'te. Kepenkleri kapattık, evde yokuz sanki.
Hayatta da bazen böyle yapmalı aslında, kepenkleri kapatıvermeli dünyaya, evde yokum demeli. Gelme geleceksen de, kapattım kapılarımı bak evde yokum.
Bizim öyle bir oyunumuz var sevgilimle. Böyle, konuşmak, önemli, önemsiz herhangi bir soruya cevap vermek, sosyal olmak istemediğimiz zamanlarda "evde yokum" diyoruz.
Evde yokum işte, dünyaya tekrar bağlanmak istediğimde geri gelir ben çalarım kapını.

Çok sıcak ya, daha az uyuyorum bu aralar. Bu sabah 6.30 da uyandım, tekrar uyuyamadım kalktım.
Yürüdüm sokaklarda, nefes aldım. Nefes deyip geçmemek lazım, sahiden önemli mesele.
Ciğerlerimize kadar burnumuzdan çektiğimiz, çok yavaş geri bıraktığımız bütün beyin dalgalarımızı düşüren, bizi sakinleştiren o şifa misali nefes... Çok önemli.

"Bir insanın nefesi genişledikçe, kendi gerçekliği de genişler." diyordu okuduğum bir kitap. (Tanrılar Okulu, Stefano D'Anna)

Daha az uyuyorum bu aralar.
Aynı kitap; "Uyku dünyanın bize saldırması için izin vermektir. Bir başkasının seni uyurken görmesine izin vermemelisin." diyordu. Düşündüm de doğruluk payı yok değil.
Kimse beni telefonla aradığında veya kapıma geldiğinde uyuyor olmayı tercih etmiyorum.
Uyurken hayatta değilsin. İnsanlar beni yaşarken, hayata çoktan karışmışken görsün seviyorum. Uyurken değil.

Herkeslerden önce güne başlamak değişik bir güç veriyor insana. Erken kalkan yol alır misali de değil, uykuya düşkün olmamakta daha değişik bir şehvet var bana göre.

Hayata karşı açgözlü olmak, her yerini tatmak, hayattan daha fazla faydalanmak arzusu var, aktif, enerjik, dinamik olmak, herkesin zaafı uykuyu bertaraf edip insanların seni işlerken görmesine müsaade etmek var.

MUSTANG / Deniz Gamze Ergüven

Fransız bir arkadaşımla sinemaya gittim geçen hafta. Deniz Ergüven'in Cannes Film Festivali'nde sergilenen Mustang filmi Paris'te sinemalarda.
Geçen sene hemen hemen aynı vakitlerde Kış Uykusu'su izlemiştik.
Her sene iyi bir Türk filmi mi vaat ediliyor acaba? Umarım öyledir.
Mustang'e gelince...
Aslında konusu çok hafif işlenmiş, bana kalırsa konu bile yok doğru düzgün.
Başı yok, sonu yok filmler olur ya hani, kült filmlerde çok görülür, onun gibi...
Güya sonu var ama çok hafif. İnsanda birşeyleri harekete geçiren ne filmin konusu ne de sonu...
O 5 kız kardeşin muhteşem performansı, aralarındaki ilişki, bağlılıkları, diyalogları, o upuzun saçları, küçük yaşlarına rağmen sensüaliteleri, küçük yerde genç kız olmanın zorlukları...
Hele hele en küçük kız kardeşi oynayan Güneş Nezihe Şensoy muhteşem, bir içim su...
Filmi beğendim. Fransız arkadaşım bayıldı. Gerçi bayılırlar böyle "exotic" filmlere.
Meyda Yeğenoğlu Hocam ne güzel açıklamıştı exotiği okulda bize.
Özellikle yurt dışında yaşıyorsanız ve sinemalara gelmişse Mustang'e gitmeli elbette, ama yine de beklentinizi yüksek tutmayın derim ben.



MARCO POLO : Yeni Oyun

Geçen cuma akşamınun oyunu Marco Polo'ydu.
Ben yine her zamanki gibi oyunu anca yarısında anlayıp, oyunu bize anlatan Laune'un arkasından ikinci bitirdim. Oyun boyunca çok gerilerde olup birden atağa kalkıyorum. Klasik ben.

Şimdi bu oyunun tasarımcıları için şöyle birşey söylemeliyim; oyununuz yaratıcılıktan çok uzak.

Bir kere Marco Polo'nun keşifleriyle alakası yok. Aventures des Rails ile L'age de Pierre yani Tren yolu maceraları ve Taş Devri adlı oyunların parametrelerinin karışımından oluşan kesinlikle yeni birşey söylemeyen bir oyun.
Bir daha oynayacağımı sanmıyorum.


Bir de Wimbledon'u takip ediyorum bu aralar.
Geçen seneki Roland Garros'tan beri gözüme kestirdiğim bir İspanyol oyuncu var: Garbine Muguzura. Daha 21 yaşında, bu profesyonel hayatındaki 3. senesi ve Wimbledon'da final oynadı bugün hem de monster Serena Williams'a karşı. Williams karşısına genelde kafada kaybetmiş çıkıyor diğer oyuncular. Bu kız öyle değildi, her puanda çok zevk verdi. Kendisinin artık yakın hayranıyım. Kime karşı oynarsa oynasın Muguzura taraftarıyım ben.

Bu arada Richad Gasquet'nin de Wimbledon'daki yarı finale kalan performansını kutluyorum. Djokovic'ı deviren son Roland Garros şampiyonu Wawrinka'ya karşı oynadığı çeyrek finali nefeslerimizi tutarak izledik. Harika maç oldu. Bir de kim diyor Federer yaşlandı artık tenisi bırakır diye. Adam dün Andy Murray'i ezdi geçti. Hala Grand Slam'lerde final oynuyorsa bir oyuncu daha emekliliğine çok var demektir.

Şimdilik benden bu kadar.
Biraz vaktim vardı. Selam sabahı kesmeyelim dedim...


27 Haziran 2015 Cumartesi

Yatağın altı, dolabın arkası gibiyim...

Neden yazmıyorsun diye soran arkadaşlarımın sayısı arttı. "Hiç yeni yazı yok. Olmuyor böyle."
İki satır attırmayı bir borç bildim kendi kendime...

Bilmem...
İçime kapanığım bu aralar, dışarılarla işim yok. İçimdeyim.
Yatağın altı, dolabın arkası, fincanın dibi gibiyim...
Hem varim, hem görünmüyorum. Olur bazen öyle.
Mutluyum çok. Sakin, durgun, huzurluyum. 

Hani büyük Avrupa şehirlerinde bazı güzel binalar vardır. Tadilata girerler.
Şehri gezenlere o çalışma görüntülerini göstermemek için binanın üzerine güzel bir resimden oluşan bir muşamba sererler.
Ve "I'm under construction" yazarlar.
İşte bendeki de o hesap...

I'm under construction...
Çalışmalar içten içe devam ediyor, çevreye verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür diliyorum.
Neyin tamiri var içimde?
Duvarlar mı yıkılıyor? Sütunlar mı kaldırılıyor? Bilmiyorum tam...

Söyleyeceğim sözler, yazacağım cümleler var. Lakin kesinleşmedi henüz.

Ama bak çiçekler var dışımda. Gülüyorum yine de...


Neler yaptığımı soracak olursanız bu aralar...

Yeni Zelanda'dan arkadaşım geldi geçen hafta. O da tek bir ülkeye sığamayıp bavulunu alıp başka diyarlarda hayat kuranlardan...
3.5 yaşındaki kızı da vardı. Queen Elsa.
Siz siz olun yarın öbür gün biri size "Frozen" nedir diye sorarsa, hani şu meyve parçacıklarını buzla mixerdan geçirip yaptıkları karışım değil mi demeyin benim gibi... Araştırın.
Sonra hediyelerim vardı taa Yeni Zelanda'dan... Gizli. Hadi bir tanesini paylaşayım.
Manuka balı.

Büyük sporcuların yaşam biçimlerini, ne yiyip ne içtiklerini, ne kadar uyuyup, ne kadar seviştiklerini, yani nasıl bir yaşam ritmine sahip olduklarını hep merak ederim ve okurum.
Djokovic'in yaşam kalitesini ve hijyenini çok beğeniyorum. "Serve to Win" kitabını da alıp okumayı düşünüyorum. Hayır, bütün dünyayı peşinden sürükleyen glütensiz beslenme konusunda o kadar emin değilim. Yani kim uğraşıcak onunla tarzı bir tutum içindeyim.
Ama, okudum ki, her sabah koca bir kaşık manuka balı yiyerek güne başlıyormuş Djokovic.
Ve bu çok özel bal da sadece Yeni Zelanda'daki arıların oradaki çiçeklerle yaptığı balmış.
Yeni Zelanda'dan arkadaşım gelmeden hemen önce öğrendiğim bu bilgiyle arkadaşımdan istedim.
Yeni Zelanda'dan Manuka Balı'm geldi.

Sporcu disipliniyle yaşadığım hayatıma bir çizik daha atmış olucam sadece... Bu da bana yeter.


Bunun dışında bir dans gösterisine gittim çarşamba akşamı.
Y Olé de José Montalvo
Théatre National de Chaillot, Trocadéro, Paris.

Çok entersan bir gösteriydi. Ağırlıklı olarak Flamenco müziği ve Flamenco ezgileri taşısa da, dansçı grubu üç gruba ayrılıyordu sanki. Biri Flamencocular, biri bale yani classic dansçılar, diğeri ise bir nevi akrobasi, hip hop ya da modern dans yapanlar...
Ve hepsinin hem de aynı anda, bazen düel halinde o dansa biçilen müziğin dışında da o dansın ezgilerini yapabildiklerini görmek çok şaşırtıcıydı.
Yani Flamenco dansının klasik müzikle, balenin sert Flamenco ezgileriyle yapılabildiğini görmek...
Gösteri 3 Temmuza kadar sürüyormuş. Paris'teyseniz kaçırmayın derim. Çok güzel.

Haaa bir de yeni oyun günü yaptık geçen pazar. 3 oyun oynadık.

L'age de Pierre, yani Taş Devri benim en sevdiğim oyunlardan birisi.

Çok parametresi olan stratejik, ama aynı zamanda doğal kaynak kazanmak için zar atılan yani bir parça şansın da olduğu bir oyun. Ben ikinci bitirdim. Çok keyif aldım. Bu oyun da oyun severlere şiddetle tavsiye edilir. Yalnız biraz uzun sürüyor. 2 - 2.5 saatinizi ayırın.


Bir de bir film seyrettim, çok hoştu. Alman yapımi; Türk bir aileyi konu alan bir film.

Çok eğlenceli, komik, hatta bazen sensüel ve romantik, Türk erkeklerini ve Almanya'daki bir Türk ailesini çok zekice ti'ye alan, biraz da Sex and The City tadında "feel good movie".

Oyunculuk performansı harika. Mesela filmin bütününe çok etkisi olmayan anne karakteri çok başarılı.

Avrupa'da yaşayan ve Türkler'i özellikle Türk erkeklerini sevmeyen, hatta zaman zaman Türkler'e karşı ırkçı bir tutum sergilediğini inkar etmeyen filmdeki Hatice karakterinde kendinizden çok şey bulacaksınız...

Almanya-Fransa ortak ARTE kanalında izledim ben ama isteyenler bulup izleyebilirler.

"Cherche gendre pour pere Turc" (Türk baba için damat aranıyor)

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar...

Yeni yazılarda buluşana dek hoşçakalın.