paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2016 Pazar

Bir şehri tam kalbinden...

Bir şehri tam kalbinden, beyninden vurup gitmek var

Aklımda...

Bir yağmur çooook uzaklardan çağırıyor.

Gelirsen...

Severim diyor.




 


























17 Eylül 2016 Cumartesi

Paris yine ayaklarımın altındaydı : GEORGES

Rooftop bar ve restaurant turlarıma devam...

Çarsamba akşamı gittiğim Perchoir dan indim, yolun karşısına geçtim. Yukarı çıktım.
Georges Pampidou Müzesi'nin tam en üst katına... Restaurant Georges.

Burası çok şık gastronomik bir restaurant diye geçiniyor ama ben hemen notumu verdim. Daha doğrusu veremedim.
Hadi ayıp olmasın diye 3 veriyorum. O da tamamen bizi masamıza yerleştiren hostes kızın daracık kalem eteğine bayıldığımdan, hatta çıkarken nereden aldığını sorma cüreti gösterdiğimden... (Ouff tanıdık zincirlerden biri değilmiş, herkesin üstünde görmücem yani, haftaya derhal gidip iki rengini alıyorum)

Evet Georges Pampidou Müzesi'nin en üst katında. Yakın olduğu yerleri düşünürsek manzaranın mükemmel olması lazım. Ama değil. O kadar değil ki terastan resim bile çekmek gelmedi içimden...

Bir de fiatlar anlamsız pahalı. Gerçekten bu yemeklerin nesine bu kadar para istediklerini anlayamadım.
Wharton School of Pennsylvania'nın Marketing derslerini takip ettiğimden beri tüketim toplumunun bazı öğelerine çok sceptik yaklaşıyorum. Mesela pricing, ücretlendirme en ilginç konulardan biri. Hoca da öyle diyor zaten. Çok az profesyonel doğru bir fiatlandırma politikasına sahip diyor. Aha işte ben de tam bu noktada sormak istiyorum; hiç te cazip olmayan bir açıdan, hiç te cazip olmayan bir masadan Notre Dame'ı görücez diye, hiç te öyle abartılacak bir lezzette olmayan bu yemeklere bu kadar fiatı nasıl biçiyorsunuz?
Buraya gelen müşteri yelpazesi... Zlatan'la aynı yerde yemek yeme ihtimali için verdiğimiz bir rakam yani. (Ki zaten o ihtimal artık iyice zayıf)
Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim gibi birşey oluyor.
Yok. Her ikisi de çok pahalı. (Gerçi ikincisi daha fazla)

Bir de, saat 22'den sonra müziğin sesini iyice açıyorlar. Sanki gece clubü. Zaten mekan çok keyifli değil, en azından güzel sohbet ediyoruz diycez ama birbirimizi duyamıyoruz.

Evvelsi gün gittiğimiz Perchoir kesinlikle bin kat basar buraya.
Şimdi sırada 1 saati aşkın beklememize kat be kat değermiş diyorum, hadi itiraf ediyorum 1,5 saat bekledik. İyi ki beklemişiz...
Montparnasse'ın 56. katındaki Ciel de Paris de çok iyiydi.

Bu arada bu akşam birisi 57, diğeri 66 yaşında iki arkadaşımla çıktım.
Yaş aralığı ne olursa olsun kadın kadına sohbet etmenin zevki gerçekten doyumsuz.
Ve biz kadınlar bir araya geldiğimizde en çok nelerden konuşurduk?
İlişkilerden.
Aynen öyle...

Ve ben, tadına doyamamışım gibi, inadına Paris...





15 Eylül 2016 Perşembe

Paris'e başka bir tepeden baktık : LE PERCHOIR

Biz kadınlar bir araya geldiğimizde sadece ilişkilerden konuşuruz.
İş arkadaşımızla, şefimizle, komşumuzla, çocuğumuzla, annemizle, babamızla, herhangi bir arkadaşımızla olan ilişkilerden ve en çok ta aşka dair ilişkilerden...
Kadın kadına dışarı çıkmanın keyfi ise tadından yenmez...

Bunca yıldır Paris'te yaşıyorum, hep Fransızlarla takıldım.
Birşey diyim mi? 12 yıl sonra vardığım nokta şudur; ana dilde edilen eşsiz bir muhabbetin yerinin hiçbir şeyle doldurulamayacağıdır.

Hafta içi bir akşam şahane ötesi bir mekanda 3 şişe devirdikten sonra hala 1 şişe daha söyleyip dans etsek mi diye kovalamanın, geyiğin dibine vurup en ince detaydan espri malzemesi yapıp gülmenin, kahkaha atmanın zevki ancak kendini bu kadar teslim ettiğin insanlarla yaşayabileceğin bir duygudur.

LE PERCHOIR - le Marais -

Son zamanlarda rooftop barlara taktığımı söylemiştim.
Bu zevkimin başlangıcı hiç şüphesiz 240 5th Avenue New York'a dayanıyor. NY'a yolunuz düşerse bu adrese uğramadan geçmeyin. Empire States uzanıverseniz dokunacakmışsınız gibi...

Rooftop barlar genelde anglosaxon ürünü, Paris'te çok fazla yok ama olan da sahiden harikulade.

Bu akşam Sex and the City tadında bir akşamdı. 4 kadın, içki, olağanüstü bir mekan ve sohbet.
Hotel de Ville'in yanında Le Perchoir Marais.

Hafta içi içeriye 20h15' te alıyorlar.
Evet saat 19'dan itibaren müthiş bir kuyruk oluyor. İtiraf ediyorum 1 saati aşkın ayakta sırada bekledik.
Değer mi?
Kesinlikle değer !
Elinizde kadehinizle çatıdan baktığınızda Hotel de Ville, Notre Dame Katedrali, Eyfel Kulesi hem de gecenin ışıklarıyla enfes bir görünümle elinizin altında...
Ortam, servis ve müzikler çok keyifli.

O kadar şık bir yer ki fiatlar çok uçuk olur diye bekledik ama hiç öyle değildi.

Le Perchoir bir rooftop bar zinciri. Internetten web sitelerine bakabilirsiniz. Paris'in başka semtlerinde de var. Oralarda muhtemelen bu kadar sıra beklenmez, ancak Marais'dekinin manzarası tartışmasız bu efora değer.

Paris'i doyasıya yaşıyorum bu günlerde. Sıkı sıkı içime çekiyorum...

İnadına Paris diyorum...









10 Eylül 2016 Cumartesi

Paris'e tepeden baktık: CIEL de PARIS

İlk değil belki ama, en büyük aşkım hiç şüphesiz Paris.
Öyle bir aşk ki, yıllara rağmen heyecanını hiç yitirmeyen, izlerken hala büyülendiğim, bıkmadan usanmadan hiç sıkılmadan beni keşfetmeye çağıran...

Her karışını bildiğim, her sokağını kokladığım, her haliyle sevdiğim, farklı farklı açılardan görmek için mekan kovaladığım, bakmaya doyamadığım şehir Paris...

Uzun zamandır aklımdaydı. Bir türlü fırsat olmamıştı. Sanki günler sıkıştı. Kim bilir...
İşte o gün bugündü. Hayat fazla ertelemeye gelmez. Gelmemeli. Deyip rezervasyonumuzu yaptırdım.

CIEL de PARIS - Montparnasse Kulesi Rooftop Restaurant -

15. bölgedeki Montparnasse Kulesi'nin 56. katında bulunan çok şık bir rooftop restaurant.
Cam kenarında bir masa ayırtmak istiyorsanız önceden rezervasyon yaptırmanız tavsiye edilir.




Enfes bir Paris göz ziyafetiyle, şahane bir damak ziyafetinin mükemmel buluşması.
Ancak hiç şüphesiz starımız sadece Paris'in sunduğu o doyumsuz manzara.

Restauranın içi biraz karanlık, biraz loş, sanki herşey bakışlarınızı ve dikkatinizi dışarıya bakmaya davet ediyor. Zaten bakmaya doyamıyorsunuz.

Şehrin aralarında üstten geçen metrolara bakıyoruz. Nasıl da oyuncak tren gibi görünüyor...
Otobüsler, arabalar, maket gibi, iki parmağımızla dokunup yerini değiştirebilecekmişiz gibi. 

Buradan bakınca şehrin ihtişamının yanında herşey çok küçük kalıyor. Ve burdan bakınca insanın hiç gidesi gelmiyor, böyle masalsı, güzel bir şehirde yaşadığına defalarca şükrediyor.

Paris, bugün sana tepeden, çok tepeden, şarabımı yudumlarken en tepeden baktım. Çok görkemliydin.
Bir bakışta her yerini gördüm, her sokağına gözlerimle girdim, çıktım sanki.

Bu göz ve damak ziyafeti için Ciel de Paris'e çok teşekkürler.

Ciel de Paris
Tour Maine Montparnasse 56 ème étage, 33 Avenue du Maine, 75015
Tel: +33 (0)1 40 64 77 64 Métro: Montparnasse







20 Ağustos 2016 Cumartesi

Numa Paris

Seine Nehri 'nin üzerinde duran bu yeşil şeye uzun zamandır gidesim var ama mümkün olmadı.
Günler çuvala girdi ya, sesli harf satın alır gibi gün ayarlıyorum bu günlerde. O kadar dar bi zaman.

Buna aslında cafe de la mode diyorlar. Fashion bir rooftop bar olmaya çalışıyor ama daha çok yolu var. Ortam çok silik, teenager ve soğuk. Seine Nehri'ni şarabımı yudumlarken görcem diye hiç gerek yok.
Bence daha iyisini yapabilirim...

Ama sevgili arkadaşım Şahika nin doğumgününü vesilesiyle geldik şampanyamızı içtik, bu bize yeter...




21 Eylül 2015 Pazartesi

Saat 05.00

Saat sabahın 5'i...
Hem hâlâ gece, hem biraz sabah...
Hem biraz karanlık, hem biraz aydınlık...
Yarı siyah yarı beyaz, ne tam uykulu, ne tam uyanık...
Belki biraz gerçek, belki biraz rüya...
Biraz kararsız, belli belirsiz, ya bir erkek ya da bir kız...

Sabah çok erkendi, yatmadım bir daha. Pencereden dışarı baktım. Ne çok sessizlik vardı. Dinledim.
Pencereyi açtım. Hava ne kadar temizdi... Doyasıya içime çektim.
Çöpleri çıkardım. Herkes daha uyuyordu ama iş başındaki çöpçüleri gördüm.
Turuncu tulumlarının içinde ne kadar sevimli görünüyorlardı. Bu saatte nasıl bu kadar turuncu olabiliyorsunuz diye sormak geldi içimden. Yapmadım... Sahi niye yapmadım ki?
Bir bebeğin gülüşünü bir de zürefanın sesini duydum. Zürefa nasıl ses çıkartır bilir misiniz?
Ben biliyorum. Berlin'den geldi zürefa. En iyi arkadaşımız o bizim.

Ne kadar şanslıyım, zamana meydana okuyan, eklene eklene giden zincirin ilk halkalarına tanık olan arkadaşlarım var. Bir tanesi daha dün yanımdaydı.
Öyle çok sevdim ki varlığını alıp içime sokasım geldi. Yapmadım. Sahi niye yapmadım ki?

Kendime bir kahve yaptım. Elime kitabımı aldım.
Gün ağarmadı daha, sabahın 5'inde bilfiil yaşıyor olmak ne güzel. Yol almış hissediyorum kendimi.
Gerçi okuduğum kitapta öyle demiyor. "Yol almaya değil, yol olmaya çalış." diyor.
Oyle olsun...

1 Mayıs 2015 Cuma

Bir hafta iki konser : Özgürlük söylemleri: Lynyrd Skynyrd vs Tiken Jah Fakoly

İzmir'den döner dönmez ayağımın tozuyla Paris'te iki konsere gittim bu hafta.

İlki, cumartesi akşamı gitmiş olduğum Lynyrd Skynyrd konseri.

1970'li yıllara damgasını vurmuş Amerikan bir rock grubu.
 Grubun hikayesi çok ilginç. Duyunca etkileniyor insan.

1968 yılında kesin olarak Lynyrd Skynyrd adını alan bu ünlü rock grubunun 3 ana üyesi 1977'deki bir uçak kazasında ölür.

Taaaa 1988'de grubun uçak kazasında ölen esas solistin en küçük erkek kardeşi, abisinin rolünü üstlenir ve orijinal grubun hayatta kalan diğer iki üyesiyle beraber Lynyrd Skynyrd ruhunu yeniden canlandırırlar.



Sweet Home Alabama ve Free Bird şarkıları grubun en bilinen parçaları.

Paris Palais des Sports'da gerçekleşen bu rock konserine gitmeden önce biraz şüpheliydim açıkçası sevip sevmeyeceğimden.
Zira, taaa ODTÜ öğrencilik yıllarımdan beri böyle sağlam bir rock konserine gitmemiştim. Ortam nasıl olacak falan merak ediyordum. Bir de aşağıda ayaktaydık.
Yaş ortalaması hayli yüksekti. Malum 70'li yıllara damgasını vuran bir grup olunca.
Ve herkeste tam bir rocker hava, yüzükler, bilezikler, upuzun saçlar, dövmeler, acaip kıyafetler...
Tabi bunlar Amerika'da herkesin şarkılarını ezbere söylemesine alışmış olduklarından burda biraz bocaladılar, yine de Parisliler de eşlik etmeye çalıştı işte, olduğu kadar...

Valla, ne yalan söyliyim, ben sevgilimi kırmamak için gittim. Malum kendisi iki yıldır gitar çalmaya başladı, bayaa da ilerleme kaydetti kendi kendine. Lynard Skynard'ın da bir sürü şarkısını çalınca biz de kalkıp gittik.

Özgürlük söylemleri çok tat vermedi.

Lynyrd Skynyrd fena değildi de, bana daha challenging birşeyler lazım onu anladım.

Hani o kuş gibi özgürüm, kimse beni değiştiremez, boyunduruğuna alamaz, kendi kararlarımı kendim veririm, iradem var benim söylemleri biraz bayat geldi bana artık.
Bunlarla büyüdük, Albert Camus'nün kitaplarını hatmettik özgür olucaz diye.
Bilmiyorum ne kadar başardık. 
Nedir özgürlük? diye bugün 100 kişiye sorsak 3 tane düzgün cevap gelmez, iddia ediyorum.

TIKEN JAH FAKOLY - Dernier Appel

Lakin çarşamba akşamı  Paris Zenith'te bir konsere gittik ki aman diyim konser miydi, bir Afrika manifestasyonu muydu anlamadım.
Sahnede müthiş bir enerji, yerlerinde duramayan, dünyayı yerinden oynatacakmış gibi dans edip şarkı söyleyen insanlar vardı.
Malum çoğunluğu zenci ve Afrikalı olan bir gruptu bu.
Reggea ezgileri, insanın içini kıpır kıpır eden müzikleriyle şahane bir konserdi.

Konserdeki her parçanın her sözü kışkırtıcı, batı kültürüne gönderme yapan türden.

Hani eğer, sevgilim beni terk etti, dünya başıma yıkıldı, ben ne yaparım, onsuz nasıl yaşarım, nasıl toparlanırım, dünyanın sonu mu bu, tarzı şarkılardan sıkıldıysanız, söyledikleriyle sizi biraz silkeleyecek şarkı sözleri arıyorsanız Tiken Jah Fakoly dinleyin.

Tamam Afrikalı değiliz, bizim meselemiz, bizim davamız, tarihimizden gelen bizim yaralarımız değil.

Ama dünyanın ayıbını sorgulama fırsatı bulacağımız müthiş ezgilerle bezenmiş kışkırtıcı şarkı sözleri.

Ouvrez les Frontieres - sınırları açın diye bir şarkı var mesela.

Ouvrez les frontières, ouvrez les frontières
Ouvrez les frontières, ouvrez les frontières

Nous aussi on veut connaître la chance d'étudier,
La chance de voir nos rêves se réaliser,
Avoir un beau métier, pouvoir voyager,
Connaître ce que vous appelez liberté.

Siz geliyorsunuz, bizim topraklarımızda istediğinizi yapıyorsunuz. Bize gelince, Afrika sen yerinde otur diyorsunuz, biz de sizin yaşadığınız zenginliği yaşamak istiyoruz, çocuklarımız burdan gitsin istiyoruz, sınırları kaldırın, aranıza bizi de alın.. diye haykıran şarkılar...

English Men in New York'un bir başka versiyonu, Africain a Paris de çok duygulu parçalardan.

Herkes cennete gitmek istiyor, ama kimse bedelini ödemek istemiyor, diğer enteresan parçalardan.
(Tout le monde veut aller au paradis, personne ne veut payer le prix)

Şarkıları dinlerken, seyircilerin coşkusunu yaşarken şarkı sözlerindeki derinliğe kapılmadan edemiyor insan, bir sosyolog için kaçınılmaz.

Üzülüyorsunuz. Onları haklı bulmak istiyorsunuz. Batının Afrika'yı tamamen gözden çıkarmış, ona duyarsızlaşmış, karantina bölgesi gibi kendi fakirliğinde çürümeye bırakmış haline sitem ediyorsunuz.

Ancak diğer yandan da bu kadar insan gelişmiş topraklara gelse, hem de üretimde yer almadan, bilgi, ürün veya hizmet gelişiminde yer almadan, batının yine de hakkını yemeyelim, çok ama çok çalışarak getirdiği bu düzen bir kaosa uğramaz mı? Kaynaklar hızla tükenmez mi?

Dünya adil değil. Evet hiç değil. Hiçkimse için değil, doğduğu toprakları seçme şansı olmayanlar için hiç değil.

Bir başka şarkıda kölelikten, kolonicilikten bahsediyor.

Ben, bu tür sosyal konulara kayıtsız kalamayacak bir alt yapıdan geldiğim için neredeyse kendimi bir an Afrikalı gibi hissetmeye başlıyorum.

Bir bakıyorum sevgilim kafasını iki yana sallıyor. Adamın gram umrunda değil.
Bayar onu böyle konular.
Müzik güzel de içindeki felsefe pek sarmadı onu.
Kolonici Fransız torunu işte, yapacak birşey yok.

Ama bir ara şey dedi çok güldüm.
"Stephen Hawking 1000 yıl içinde dünyayı boşaltın yoksa çok büyük tehlike bizi bekliyor diyor. Bunlar hala kölelik, kolonicilik diyor.."

Ne diyelim, herkesin derdi kendine ağır.

Tiken Jah Fakoly'nin Dermier Appel pour Vol Afrika albümü dinleyin, fırsatınız varsa konserine gidin.

Müthiş bir ambians garanti...

14 Nisan 2015 Salı

Benjamin Millepied: L.A. Dance Project

Aylardır dört gözle beklediğim gösteri sonunda geldi geçti bile...
Bu benim Noel hediyemdi. Demiştim ya, bu Noel hizmet hediyeleri verdim ve hizmet hediyeleri aldım.
Aralık ayında biletleri biten Benjamin Millepied'nin L.A. Dance Project 3 gösterisi.
Benjamin Millepied'yi biliyorsunuz, Nathalie Portman'a Oscar kazandıran Black Swan filminin koregrafı.

3 bölümden oluşan bu gösterinin Harbor Me adını taşıyan ilk bölümüne öldüm bittim. Sidi Larbi'nin koregraflığını yaptığı 20 dakikalık bu dans performansını daha önce hiçbir yerde görmedim.
Öyle yaratıcı...
Dansçıların akışkanlığı, evet evet sanki birbirlerinin üzerine ve birbirlerinin üzerinden akıyormuş havası veren performansları göz kamaştırıcı.
Çok dans gösterisi izlerim.
İtiraf etmeliyim ki son zamanlarda gördüğüm gösterilerdeki çoğu hareket birbirine benziyor, birbirini andırıyor ve hatta birbirinin aynısının farklı yorumlanışı oluyordu.
Ama Harbor Me öyle değildi. Enfesti.
İzlediğim hiçbir dans gösterisine benzemiyordu.
3 erkeğin muazzam performansı... İnsan vücudunun neler yapabileceğini ve yaratılığın sınırının olmadığını gösteriyordu bize. Bayıldım...

Dansçılar: Aaron Carr, Charlie Hodges, Morgan Lugo.


İkinci bölüm olan Acts for The Blind biraz daha theatral, konusu olan minik mir mise en scene in dans aracılığıyla sahneye konulması tarzında birşeydi. Fena değildi. Pek benim hoşlandığım bir tarz değildi. Ama dansçılar yine müthişti.

Son bölüm ise, bizzat Benjamin Millepied'nin kendi kareografisi.

Hearts and Arrow

Millepied zaten çok ünlü bir balet olup Paris ve İsviçre Devlet Opera ve Bale'lerinin idaresinde önemli bir kariyere sahip olan başarılı bir dansçı ve kareograf.
Haliyle onun gösterisi daha çok bale motifleriyle yaratılmış bir modern dans gösterisiydi.
Çok enfesti.
Biletlerin aylar öncesinden bitmiş olmasına şaşırmamak gerek.



Theatre du Chatelet'de gösteri izlemek ta ayrıca başka bir zevk.
Opera ambiansı, dekorasyonu ve asaletinden farkı yok.

Bakalım diğer gösterilere...


28 Şubat 2015 Cumartesi

Eski dostlar

Bir masalın içinde unutmuş gibiyim evvel zaman içindeki uzak ülkeyi...
Ya da kaybettiğim birşeyi yeniden bulmuş gibi...
Herkes eski bir şarkıya dönüşmüş, fark ettirmeden.

Gri bir Paris var bugün; ama başka şeylerden bahsetmeli.
Güzel bir şarkıdan, ya da yeniden bulduğum eski dostlardan...

Eski kelimesi hiçbir şeye yakışmıyor, "eski dost"a yakıştığı kadar...

Küçücüktük. 11 yaşında geldik güzel okulumuzun sevimli barakalarına.
Sınıflarımızda soba vardı, çok yağmur yağarsa damımız da akardı. Mutluyduk biz. Huzurluyduk.
Mutluluğun halleri vardır ya hani; en saf hallerinden biri o barakalarda Fransızca öğrenmekti herhalde...

Çadırdan spor salonumuzda voleybol antrenmanlarında geçti çocukluğumuz.
Dizliklerimiz, voleybolcu sliplerimiz, maçlarımız, Atakan Hoca'nın özverili çabaları, nadiren bizi sevmeleri, çoğu kez bize sövmeleri, Ceki'nin antrenmanları, Halkapınar yolları, öğle tatili olsa da voleybol oynasak diye geçen ortaokul-lise yılları...
Sporcu kişiler bilir.
Bir insanın takım arkadaşlarıyla sorgulanmaz, kayıtsız şartsız, derin bir gönül bağı vardır. Takım arkadaşı normal bir arkadaşa benzemez. Bu yoğun sorumluluk ve paylaşım duygusuyla bir kişiye "takım arkadaşım" demek bile o kişinin yerini, önemini, değerini tanımlar; o kişiyi alıp çok tepelere koymaya yeter.

Değişmeyen şeyler ne güzeldir. Ne leziz bir huzur verir...
Dostlukta eskimek ne güzeldir...

Dün akşam buluştuk biz Paris'te. Söyleyecek ne çok şey vardı, yemekten kalktık bitiremedik...
Paris sokaklarında yürüdük, deli gibi güldük, döndük dolaştık, son metroya kadar ayrılamadık.

Şunu fark ettim; eski dostlarda beraber olduğunda sadece güzel şeyler geçer insanın aklından...

Bazen gülerek, bazen takmayarak, bazen dalga geçerek, bazen sorunu açıklarmış, bazen çözümü sunarmış gibi yaparak şahane bir geceye imza attık.

Düşünüyorum da..

Herşey olmasını istediğimiz gibi değil belki ama, herşey mükemmel değil mi?


25 Aralık 2014 Perşembe

Noel 2014

Bir Noel daha geçti.
Bu Noel benim için daha özeldi, çünkü bu sene annem de vardı.
Noel ağacının altına yerleştirilen hediyeler, şömine önünde tokuşturulan kadehler, aile içi sohbetler, süslenmiş, döşenmiş, oturma planı iliştirilmiş bir masa, ev yapımı, patlayana kadar yenilecek yemekler... Noel aile demek, huzur, bereket, mutluluk, sevmek, sevilmek, kolay kolay hayatından çıkmayacak insanlarla çevrili olmak demek. Noel çocuğu değildim. Ama çok çabuk alışıverdim... Noel vardı sanki hep hayatımda, yılın bu zamanını iple çekerim. Yılbaşından bile daha çok severim.
Annem vardı bu sene ilk defa.
Benim kanıksadığım her ritüel yeni bir keşifti ona. Tepkilerini görmek çok güzeldi. Ağacın altında hediyeleri vardı. Şaşırdı. Hediyelerini açarken ellerini çırptı.
Noel bu. Herkesi mutlu etmek, şaşırtmak, sevindirmek demek.
Ömre ömür katan Noel...










14 Aralık 2014 Pazar

Oyun oynayalım mı?

Kendimi bildim bileli oyuncu bir çocuktum, oyunları hep çok sevdim.
Tabi bunun sporcu kimliğimle de yakından ilgisi olduğunu düşünüyorum. Maça çıkılan her spor bir oyun sonuçta, kuralları, taktiği, stratejisi, kazanma-kaybetme sorunsalı, bir başı bir de sonu olan...
Bizim evde zaten oyun eksik olmazdı. Annem ve babam da oynardı bizimle. Herkese göre oyun mevcuttu, yoksa da kendimiz uydururduk. Biz kardeşimle en çok satranç ya da bilgisayar oyunları oynardık. Sonra ailecek Monopoly. Aslında şimdi düşünüyorum da şu anda piyasada üretilen bütün karmaşık ve stratejik oyunlara ilham veren efsanevi bir oyunmuş Monopoly. Neyse...

Oyun oynamayı çok sevdiğim için oyuncu insanları da çok seviyorum. Bana "oyun" de bitti. Kendimden geçiyorum. O anda ne yapmaktaysam hemen bırakıp geliyorum.
Birileri oyun mu seviyor, tamamdır, bu insanı her hafta görmek istiyorum. Hayır ne kadar kibirli ve çekilmez biri olduğu umrumda değil, oyun seviyorsa çekerim.

Oyun oynamayı seven bir sevgiliye denk geldiğim için ayrıca çok şanslıyım. 
Yoksa oyun sevmeyen bir adamla ömür mü geçerdi? Benimki geçmezdi...

Daha Paris'e adımımı attığım ilk sene daha sonra hayatımın en tepelerinde yerini alacak İzmir'li bir kızla tanıştım. Sonra o gitti kendine bir sevgili yaptı. Sevgilisi hangi sektörde çalışıyordu dersiniz? Oyun tasarımı. Bunlar bir grup genius tip oturup birbirinden karışık, kazanmak için puan toplamak zorunda olduğunuz birden fazla parametreyi düşünüp oluşturuyorlardı. Şimdi şu anda bu tiplerin beyninin bir labirent gibi olduğunu hayal ettim nedense. Neyse...
Paris'te geçirdiğimiz ilk yılbaşıydı, hep beraberdik, onlar ve onların oyuncu arkadaşları...
Şahane bir yılbaşı yemeğinin ardından, hediye faslı, birbiri ardına patlayan şampanyalar, şarkılar, danslar ve oyunlar... Sabahın ilk saatlerine kadar oyun oynamıştık..
Camelot ve Citadelle ne zevkliydi !!! Camelot'un mora döndüğünde oyunun ritminin nasıl birden hızlandığını, kendini tam kazanıyor sanarken rengin birden değişip tüm hesapların tepetaklak olduğunu, hele hele Citadelle'de kendine bir personnage seçtikten sonra oturup lütfen katilin öldürdüğü ben olmayayım diye düşündüğümüzü hatırlıyorum.
L'or du Dragon nasıldı? O çetin pazarlıklarda en iyi arkadaşını kaybedebilirdi insan. Öyle...
Kusursuz bir yılbaşının tarifini o geceyle yapabilirim. Ne kadar çok eğlenmiştik. Yılbaşı yaklaşırken aklıma geldi. (Atlayıp gelsene yılbaşında, elimizde şampanya kadehleri, sabaha kadar oyun oynayalım...)

Bazı hafta sonları oyun günüdür, gecesidir bizde...
Bir arkadaşımız var ; her hafta yeni oyunlar satın alıp bize geliyor. Önce kendisi kuralları öğreniyor, ya da başkalarıyla oynuyor, sonra bize gelip oyunu tanıtıyor. Valla böyle arkadaş her eve lazım, hem oyunu gidip alacak test edecek deneyecek enteresan mı değil mi bakacak, sonra bize gelip anlatacak.

Dün oyun günüydü bizim evde. 5 kişiydik. 4 erkek bir de ben...
Fark ettim de, bu İzmir'li arkadaşım hariç çevremde oyun seven kadın yok. Erkeklerin beyni zaten kesin oyunlara yatkın olmaya baştan configüre ediliyor. Arada bir pazar araştırması yaptığım oluyor, yeni kadın oyuncular için.. Bazen sever gibi gözüküyorlar ama uzun vadeli istekli olmuyorlar. Ben yine de umutluyum, motive yeni kadın oyuncular bulacağım.

Şimdiiii, oyun sektöründe fazla kadın olmadığı için, hele hele benim gibi teknolojiyi de modern bir babaanne edasıyla kullanıyorsanız oyun oynamaya ilk oturduğunuzda erkekler sizi önce fazla ciddiye almıyorlar. Onlar birbirlerini kendilerine rakip olarak görüyorlar. Başta bırakın öyle düşünsünler.
Oyuncu yerinizi kendiniz oluşturacaksınız, başka yolu yok.

Dün yeni bir oyun getirmiş Laune. Sankt PETERSBURG. Gayet stratejik çok güzel bir oyun.
Tarımdan para kazanma, kazanılan parayla şehir binaları ya da aristokrat kişilikler satın alıp puan kazanma, daha sonra satın almış olduğunuz kişiliklerin özelliklerini arttıran yeni kartlar satın alıp hem puan hem para kazanmaya dayanan bir oyun.
Hiçbir oyuna onu tam olarak anlayarak başladığımı söyleyemem. Zaten bu Laune da kesin bazı yerleri zor anlayalım diye es geçiyor, oyunun sonunda genelde hiç duymamış olduğum bir kural ya da özellik keşfetmiş oluyorum.
Yani aslında ben ilk partinin sonunda oyunu anca anlamış oluyorum.
Ancaaak....
İkinci partide herkes benden korksun !!!
Korkuyorlar zaten, valla....
Bu Petersbourg oyununun ikinci partisine fırtına gibi bir başladım ki, kazanma hırsıyla yanıp tutuşan Laune masadaki diğer erkekleri fazla kaale almayıp rakip olarak beni görmeye başladı. Her adımı benim az önce yapmış olduğum hamleye karşı bir savunma, ya da bir saldırı şeklinde oldu. Sırf bana yenilmemek için extra effort sarfettiğine yemin edebilirim.
Sonuç: Oyunu ikinci bitirdim. Ben çok eğlendim. Laune da rahat bir nefes aldı.

Ondan sonra daha önceden oynadığımız ABYSS oyununa geçtik.
Abyss, değişik özellikleri, güçleri ve puanları olan personnage biriktirme oyunu. Oyunculardan biri önüne 7. adamı diktiği anda oyun sona eriyor. Puanlar hesaplanıyor.
Gururla söylemeliyim ki; bu oyundaki rekor skor 92 puanla bende. Çizelgemiz de var evet.
Evet efendimmm, Abyss oyununda kimse kusura bakmasın bunları dağıttım...
Allahımm bazı erkekler ne kadar kötü bir kaybeden !!! Yani resmen kaybetmeyi bilmiyorlar.
Ben kazanınca Laune'da bir açıklamalar, bir açıklamalar...
Yok efendim o onu öyle yapmasaymış ben bunu böyle yapamazmışım, o kartı önce o alacakmış ama yeterince incisi yokmuş, ben tabi bir önceki turda çok inci kazanmışım ondan o kartı alabilmişim yoksa aramızda çok az fark varmış ta bilmem ne !...
Bu ne ya !!!
Bizim buna halk arasında halamın şeyi olsaydı amcam olurdu derler !!!
Alabilseydin kardeşim o zaman o 7. kartı ! Ben kazandım işte, ne konuşuyorsun hala?

O değil de, benim zeki, analitik, scientific sevgilim hiç kazanamıyor yaaa... Valla.
Hatta biraz mızıkçı da. Onun turu geçiyor, iki adam oynuyor sonra bu çıkıyor, bir dakka bir dakka ben hamlemi geri alıyorum öyle değil böyle yapıcaktım, yok şu kadar para vermem gerekiyordu fazla verdim banka geri ödesin bilmem ne diye...
Hoppalllaaaa... Geçti borun pazarı çocum, deyince de kızıyor illa yaptırıyor.
Offf yaw valla erkeğin de mızıkçısı, kötü kaybedeni de bir tuhaf oluyor.
Yemin ediyorum, en temiz, en hızlı, hiç bekletmeden ben oynuyorum.

Zaten onların yaptıklarını ben yapsam, işte kadınlar böyle oynar zaten diye kesin yaftayı yapıştırırlar.




12 Aralık 2014 Cuma

Aralık, Noel, hediyeler

Kış birden geldi Paris'e. Hazırlıksız yakalandık sanki. Daha bundan sadece 1.5 ay önce ekim sonunda minicik shortumu giyip Buttes de Chaumont parkına güneşlenmeye gittiğime inanamıyorum. Koluma da iki tane uğur böceği konmuştu o gün. Ama onun hikayesini başka bir gün anlatacağım.
Kış birden geldi. Oysa yazın yeni aldığım güneş gözlüklerimin sefasını süremedim daha. Başka bahara kaldı artık.
Pencereden bakıldığında çok soğukmuş izlenimi veren herşey var, gri bir gökyüzü, biraz rüzgar, kış uykusuna yatın sakın dışarı çıkmayın der gibi bir hava. Ama öyle değil. Hava soğuk değil aslında. Yani ben soğuk diye buna demem... Hakiki soğuğu bilir misiniz? Böyle ellerinizi keser, yüzünüzü keser hava. Dışarıda geçen her dakika ızdıraptır. Bu hava soğukmuş gibi yapıyor ama değil. Çık saatlerce yürü dışarda, kış kokuyor her taraf. Kışın bir kokusu vardır ya kendine has hani böyle biraz küflü, işte öyle. Ama böyle kokmalı aralık ayı. Aralık ayı soğuk olmalı, kışın karakterini yansıtmalı, yoksa ben o Noel'den birşey anlamıyorum...

Noel demişken... Noele 2 haftadan az kaldı. Yılın en şımarık ayı aralık ayı, herkeste özel bir haller var. Herkes ellerinde hediye paketleriyle koşturup duruyor oradan oraya. Düşünün bir kere, şu anda sizi mutlu etmeye çalışan insanlar var şehrin bir yerlerinde...
Şu hediye faslına bu sene daha pratik yaklaşıyorum. Material bir hediye yerine ailenin her ferdine benimle beraber bir konser, sirk, gösteri vs... bileti hediye ediyorum. Bence "hizmet" çok iyi bir hediye. Mesela biri de bana yüz ve vücut bakımı, bir masaj, bir Pekin sirki, hele hele bir de Paris Opera Garnier'de sadece 1. ve 2. kategoride kalmış yerlerden bir Opera hediye etse bir çantadan çok daha makbule geçer doğrusu. Pekin sirkine yer kalmamış ne yazık ki ! L'Empreur de Jade... Offff ne şahane olurdu! Bu Pekin sirkine üç kez gittim her sene gidebilirim, muhteşem.

Şehir yine bezenmiş, giyinmiş, süslenmiş... O tuvaletini çoktan giymiş, bizim sıramız da gelecek.
Bu arada fark ettim de, Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde Christmas marketlara gittim. Paris'tekine hiç gitmemişim. İnsan sahip olduklarına körleşiyor. Sahiden öyle.
Annem gelsin, beraber gideriz.


10 Aralık 2014 Çarşamba

Yeni yerleştirilen çöp torbaları

ODTÜ'den eski bir arkadaşım geldi Paris'e. 10 yıl oldu nerdeyse görüşmeyeli.
"Hiç değişmemişsin." dedi bana. "Hiç değişmemişsin." dedim ona.
Ne tuhaf! Hem hep değişmek isteriz, hem de değişmeyen şeyler aslında ne güzeldir, ne kadar huzur verir ve nasıl sıcacık akar insanın içine...
Biz, biz olarak ta değişmemişiz. Araya yıllar, yollar girmiş, biz aynı biz, kaldığımız yerden devam. Kahkahalar, beyin fırtınaları, konuştuğumuz konunun 1 mil uzağında daldan dala atlayıp kaybolmalar...
Ve sessiz geçen dakikalar...
Bence bir insanın yanında sessiz vakit geçirmek insanı rahatsız etmiyorsa, "konuşacak birşeyimiz kalmadı" duygusu değil, "şu anda disconnected olma ve kendimle başbaşa kalma ihtiyacındayım, bir 10-15dk sonra sana ve dünyaya geri bağlanırım" duygusunu yaşamanıza izin veriyorsa, o kişi, hayatta sizi saran çemberin birinci dalga insanlarından biridir.

Pulp Fiction'daki "silence" ile ilgili bölümü hatırlıyor musunuz?
Öyle diyordu Uma Thurman :
"That's when you know you have found somebody really special, when you can just shut up for a minute and comfortably share the silence."
"Why do you feel it's necessary to talk about bullshit in order to feel comfortable?"

İşte öyle. Yanında sessizliği de paylaşabildiğiniz, bunun rahatsızlık vermediği kişi sizin en yakınlarınızdandır.

Sessizlikten bahsederken... Anlatacak ta ne çok şeyimiz birikmiş...
Konuş konuş bitmedi konular, aslında hiçbir konuyu bitiremedik ki, o konunun bağlı olduğu milyonlarca konuya atlamaktan, oradan oraya slalom yapmaktan...
Ama mottomuz neydi? Vardığımız durak değil, yolculuğun kendisi mühim olan. Hiçbir konuyu bir yere bağlayamadığımız için hayıflanmadık, o sohbetten bu sohbete geçerken biz çok keyif aldık.

"Bloğunu okuyorum, çok seviyorum, neden daha sık yazmıyorsun?" dedi bana.
Gezip gördüğünü de yaz, Paris'in gri, soğuk havasını, en sevdiğin kotunu ve bej botlarını, hediye gelip evinde uzun süre barınamayan çiçekleri, yemeklere tuz koymadığını, her seferinde yeni bir çöp torbası yerleştirirken ne kadar mutlu olduğunu yaz mesela...

Kime ne benim yeni yerleştirilen çöp torbalarına karşı beslediğim duygulardan...

Ama mesela dün ilk defa katıldığım yeni bir gym class'ı anlatayım. "Barre au Sol" ama bu barre'sız yapılanı. Fitness salonlarının yeni konseptlerindenmiş bu ders, bir gidip göreyim dedim, eksik kalmıyım. Classic bale hareketlerinin daha önce hiç bale yapmamış insanlara indirgenmiş, uyarlanmış hali. Hem esneklik kazandırıyor, hem posture hem de upuzun taş gibi bacaklar yapıyor. Yemin ediyorum ders boyunca bacak kaslarımı neredeyse bir saniye bile bırakamadım; böyle her an gergin ve havada. Hayır kendime balerin havası vermek için öyle ördek gibi yürüyemiyorum henüz; ama bacak boyum dünden bu yana 1 cm uzadı sanki...

Herşeyin mükemmel olmasını beklemek çok anlamsız, bak yaptığımız kek te kabarmadı ama tadı şahane.

Bir kız vardı, adı neydi bilmiyorum, bloğunda şöyle demişti bir gün:
Herşey her zaman istediğin gibi olmaz.
Biliyorum dedim, kabul ediyorum demedim...

Tamam. Bundan sonra daha sık yazmayı deneyeceğim.
Deneyecekmiş !
Deneyeceğim sözü bana hep Yoda'yi hatırlatır. Ne demişti?

Do or do not.

There is no try...

5 Aralık 2014 Cuma

Dansla dalga geçen bir dans gösterisi : TUTU

Dün akşam Paris'te çok enteresan bir dans gösterisine gittim.
Hani böyle bazı korku filmleri olur ya, diğer korku filmlerinin effectleri ve klişeleriyle dalga geçen, korku filmiymiş gibi yapıp aslında bizi güldüren...
İşte bu da dans dünyasıyla dalga geçen, muhteşem bir dans performansı ortaya koyarken aynı zamanda bizi gülmekten kırıp geçiren bir gösteri.

TUTU de Philippe LAFFEUİLLE

Her şekle giren, bebek te olabilen, kadın da olabilen 6 dansçı.
Özünde hepsinin bale kökenli olduğu çok belli.

Baleyle dalga geçen bir yaklaşımla başlıyor gösteri.
Özellikle balerinlerin parmak ucunda yürümesi öylesine ti'ye alınıyor ki balerinlerin kendilerini sahiden dev aynasında gördükleri sonucunu bile çıkartabiliriz. Sanki sessiz sessiz bir yere gitmek ister gibi yürüyor dansçılar parmak ucunda. Çok komikler.

Balerinlerin kariyer meselesi meşhur Kuğu Gölü balesi, TUTU'de oluyor Kaz Gölü balesi...

Sonra Dirty Dancing'in o herkesin hafızasına kazınan dans kareografileriyle dalga geçilip yeniden yorumlanıyor. Müthiş komik...

Sonra hepsinin upuzun elbiseler ve bellerine kadar peruk taktıkları bölüm, aman aman...
O nasıl dişilik öyle !

Tango adımlarıyla, gymnastik performanslarıyla dalga geçtikleri bölümler çok yaratıcı.
Bu arada topuklu ayakkabı en dişi olmayanı bile dişi yapabilir, yürüyüşünü ve endamını değiştirebilir.
Bir erkeği bile...
Topuklu ayakkabıları içinde sundukları Tango gösterisinde ince, uzun, düzgün, kaslı bacakları muhteşem ve son derece dişi görünüyordu...

Ben içlerinden özellikle Loic Consalvo ve Julien Mercier'yi inanılmaz yetenkli buldum.
Consalvo'nun her türlü yüz mimiği inanılmaz komik ve etkileyici. Mercier'de de nasıl vücut var aman allahım, bir bölüm sadece onun sırtının hareketlerinden oluşuyordu. Evet 5 dakika bir adamın sırtına bakarak sıkılmadık. (Gerçi en son bunu Nadal maçında da söylemiştim, sırt fantezim mi var nedir?)

TUTU

Paris'e gelirseniz, onlar sizin oralardan geçerse kaçırmayın derim.
Dans teknikleri tam not alacak seyivede ancak dans performansı sergilemekten ziyade güldürmek gibi bir amaçları var.
Ve bence amaçlarına da ulaşıyorlar.


STOMP: Kaçırırsanız çok şey kaçırırsınız...

11 Ekim 2014 Cumartesi

Eski dostlarla Paris geceleri : Les Trois Mailletz

Eski dostlarla yeni şeyler yaşamak kadar az şey böyle keyif verir insana...

Bir yandan eskinin gücü, güveni, istikrarı; diğer yandan yeninin bilinmezliği, spontaneliği, sihirli değneği...
Eskinin değişmeyecek olanlara olan hakimiyeti, yeninin mevcut olanları başka başka şeylere dönüştürebilme mucizesi...

Eski dostlar, yeni hikayeler...
Anıları biriktirmeye, üzerine koymaya devam etmek ve hayatın en güzel anlarını cımbızla çekip o anları fotoğraflayıp ölümsüz kılmak...

Bizi beklemeden akıp giden zamanin bir anını seçmek, ve "dur bu an akmasın, hep bizimle kalsın, gün gelip biz değişsek bile bu an hiç değişmesin" diye belgelemek...
Bazen görüntülerin yanından geçip gideriz ama ne fark eder...
O gün, o gece, o hafta, hafta sonu unutulmaz. Derimizin içindedir artık. Bir yere gitmez.

Yazmadığım zaman yaşadığım, yaşamadığım zaman yazdığım hayatıma eski dostlarımdan biri gelirse yaşanacaklar da yazılacaklar da peşinden kovalar insanı. Bir yere kaçamazsın...

Kaçan kim?
Böyle bodozlama dalarız işte.

Bir yer vardı, çok yıllar önce gitmiştim. Yıllar önce de inanılmaz eğlenmiştim. Hatta Paris'te buna eşdeğer bir yer de o günden beri bulamamıştım ama yolum bir daha düşmemiş işte...

Ne zamandır aklımdaydı, Türkiye'den biri gelse de felekten bir gece çalmak istediğimiz bir akşam gitsek diye. O gün bugünmüş işte.

LES TROİS MAILLETZ

Paris kabareleri meşhurdur, bilen bilir. Bilen de Lido'yu falan bilir işte anca...

Halbuki bir yer var; öyle bir yer ki, herkes bilmesin, görmesin, herkes gelmesin diye yerin altına yapmışlar.
İçeri giriyorsunuz öylesine alelade bir piyano bar. Aç kalmasın gelenler diye yiyecek te vermişler sanki, dışarıdan gören giriple girmemek arasında gider gelir, sonunda başka bir yere gider. Öyle silik bir yer.

Oysa ki yerin altında bambaşka bir dünyaya inen gizli, gizemli, olağanüstü bir gece sözü veren bir merdiven var kenarda. Müthiş bir Paris cabaresine sahne olacak bir mahzene inen...

İsterseniz yemekle başlayın, isterseniz sadece kabareye gelin, ama illa ki yerinizi ayırtın, hele hele hafta sonu geliyorsanız.
Az yer var, yerler kıymetli, bakmayın bilinmez olduğuna, hakiki Parisienler öyle bir biliyor ki...

Kabare akşam 23.00'da başlıyor. Ve sabah 5'te bitiyor.

Yerimizi ayırtıyoruz, diyoruz ki, biraz geç başlıyor ama n'apalım, gidelim, bir iki birşey içeriz, olmadi son metroyla döneriz.

Tabi tabi...
Eminim öyle olur.
Kepenkleri kapatıp çıkmadığımıza dua edelim.

23.00 gibi varıyoruz.
Kalabalıktan ve karamboldan faydalanıp, biraz da aptala yatıp ortada tam sahnenin önündeki uzun büyük masanın ortasında bir yerlere kuruluyoruz.
Hatta zeka küpü bu arkadaşım şahane aptal sarışın olduğunu söylüyor gerektiğinde...




























Sokaktan geçiyordum, buraya öyle bir şarkı söylemeye geldim havasinda bir sürü olağanüstü sesle dolu bir grup genç insan ilgimizi, neşemizi, ve tavan yapmış enerjimizi sabaha kadar bağlıyor.

Ama nasıl sesler... Ve nasıl sahne performansları; muazzam, şahane, olağanüstü.

Bir de inanilmaz çeşitli ve renkli... Inanilmaz genis bir yelpaze, geniş bir repertuar hayran kalıyor insan.
Hani bizim büyüdüğümüz her sahnede çalınan şarkılar var ya, eş değeri Fransızca ve Ingilizce şarkılar, hem geçmişten hem günümüzden en ünlü ve popüler şarkılar, Afrika ezgileri ve o gözümüzü ve kulağımızı alamadığımız Brezilyalı kızdan en ünlü Portekizce şarkılar ve Brezilya ezgileri...

Tüm bunlar, hem hepsi beraber sahneden, hem herkes sırasıyla solo geçit veya düet halinde...
Hem dans ediyor, hem şarkı söylüyorlar.

Ancak şekli şemali ne olursa olsun durmayan bütün gece bizi sarmalayan bir enerji ağına kendimizi bırakmış, bilir bilmez şarkılara eşlik ediyor ve dans ediyoruz...





























Ben zaten bütün gece yerimde oturmuyorum. Bir dans bir dans...

Ve hatta sabahın 3'ünde artık yorgun ve evine gitmek isteyen insanlar bile bir de bakiyorlar ben full enerji dans ediyorum, enerjimden nemalanıp geceye tam hız devam ediyorlar.


Bir ara ben kendi kendime masamizin yaninda dans ediyordum ki; o anda şarkı söyleyen genç, sahneden yanıma gelip beni elimden tutup sahneye götürüyor. Brezilyalı kızla dans ediyoruz.

Şarkı biter bitmez tüyüyorum tabi sahneden...



O gece diğer müşterilerin yanıma gelip söylediği sözleri buraya yazmayacağım.
Zaten egom tavan yapmış durumda, şimdi inişe geçme ve ayaklarımı yere basma zamanı...

Yani anlayacağınız benim gibi müşteri her patron başına. Üzerine bir de para veren iş geliştirici...

Durumu fark etmiş ve mest olmuş olacak ki; yanımıza servis ekibinden olmayan biri gelerek;
"Ne içersiniz, patronumuz size bir ikramda bulunmak istiyor." diyor.

Ne içelim? Böyle bir geceye ancak şampanya yakışır.

Hepinizin şerefine a dostlar !




14 Şubat 2014 Cuma

Aşkın Gözü Kördür: Restaurant Dans le Noir

Sizden bir ricam var. 5 dakika gözlerinizi kapatır mısınız?
Sadece göz kapaklarınızı değil, ışık oradan içeri sızıyor, ellerinizle kapatın sıkı sıkı, kapkaranlık olsun içerisi...
Ve kalkın ayağa, yürüyün biraz. Sonra koltuğunuza oturun. Bir bardağa su doldurun ve için mesela...

"Karanlıkta ne kadar yasayabilirsiniz? Kaç dakika? Kaç saat? Kaç gün? Ben tam 40 yıl yaşadım" demişti Ela, Benim Dünyam filminde...

Benim Dünyam

Kör-sağır-dilsiz Helen KELLER'in hayat hikayesini okuduğumdan beri düşünüyorum bunu.
1900'lü yılların başına damgasını vurmuş, kafasının içindekileri konuşmadan, duymadan ve görmeden dışarı çıkarabilmiş, dışarıdaki dünyayı bizim yaşadığımız gibi algılayabilmeyi başarabilmiş ünlü edebiyatçı Helen KELLER...

Görme duyusuna o kadar çok yaslanmış bir hayatın içinde yaşıyoruz ki; görmemeye ne kadar tahammül edebiliriz ?
Ve ben bunu kendime nasıl yaşatabilirim?

Bir yer olsa, gündelik hayatımın en temel işlerini yapmaya çalışsam, ama hiçbirşey görmesem...

DANS LE NOIR / KARANLIKTA

Bir restaurant düşünün..

Görme duyunuz bir akşam yemeği boyunca geçici bir süre için elinizden alınıyor.
Kör insanlar sizi kendi dünyalarında ağırlıyorlar.
Ve orada kör olan sizsiniz, çünkü onlar zaten karanlıkta görüyorlar...

Kelimenin tam anlamıyla el yordamıyla yolunuzu, sandalyenizi, tabağınızı, çatalınızı buluyorsunuz.
Suyu bardağınıza görmeden koyuyorsunuz.
Tabağınıza gelen yemeği görmeden yiyorsunuz. Ne yediğinizi bile bilmiyorsunuz.

Yemeğinizi bitirip bitirmediğinizden dahi emin olamıyorsunuz. Tabağınız boşaldı mı, bilmiyorsunuz.

Yanınızdaki insan güzel görünüyor mu, kıyafetleri zevkli mi bilmiyorsunuz. 
Hiçbirşey görmüyorsunuz. Mutlak bir karanlıktasınız.

Ya da aslında değilmişsiniz, bunu fark ediyorsunuz...

Helen Keller'in hayatını okuyup, "Benim Dünyam" filminin ardından da bir fikre sahip olduktan sonra bizzat kendim gidip yaşamadan olmazdı.

Paris'in göbeğinde, Rue Quincampoix'da bulunan son derece gastronomik bu restaurant'ta hemen rezervasyon yaptırıyorum.

Körlerin bize servis yaptığı ve bir akşam için bizi kendi dünyalarında ağırladıkları, empati kurmamızı sağladıkları bir yer burası.

Kimse ne yiyeceğini önceden bilmiyor. Bir menüden yemek seçmiyor.

Tad alma duyumuza kendimizi teslim ettigimiz akşamdır bu.

Restaurant'tan içeri girer girmez çok rafine bir karşılamayla loby ve bar kısmına geçiyoruz.

Önce bir anahtar veriliyor bize. Aşağıya inip üzerimizdeki herşeyi spor salonlarındaki gibi bir dolaba kilitliyoruz. Cüzdan, cep telefonu, parlayan hiçbir şey olmayacak üzerimizde. Sadece biz, bedenimiz yani...
Sonra bara geri çıkıyoruz. Herhangi bir yiyeceğe karşı alerjimiz olup olmadığını soruyor siparişimizi alan görevli.
Zira kimse baştan ne yiyecegini bilmiyor. Sürpriz.
Aslında herkes aynı şeyi yiyor ancak ne kadar yiyeceğiniz menü paketlerine bölünmüş.
Ve akşam yemeği için seçtiğimiz paketi söylüyoruz.

Dans le Noir'in, çeşitli yemek otoritelerince de "gastronomik" olarak sınıflandırılan bir restaurant olduğunu bildiğimizden, (bir de özel bir akşamımız olduğundan) Menu Gastronomique Champagnes paketini aliyoruz.

Aperitif champagne, amuse bouche denilen minik yiyecekler, entrée, ana yemek, peynir tabağı, tatlı ve 3 kadeh şaraptan oluşan bir menü bu.

Lobide yaklaşık 20 kişiyiz ve ellerimizde apertif içkilerimiz yemek yiyeceğimiz salona geçmeyi bekliyoruz.
Kimse tedirgin değil. Tedirgin olacak birşey yok zaten şimdilik herşey normal.

Şu andan itibaren görsel algılarınız tamamen kapanacak, buna hazır mısınız?

Derken...
Kör 2 servis görevlisi geliyor. Sarah, bizim grubun lideri.
Çok eğlenceli, esprili genç bir kadın.
Hiç te yüzünde Beren Saat'in yapıştırdığı gibi eblek bir ifade yok. Gayet te kendinden emin, ne yaptığını bilen bir yüz ifadesi bu.
Çok ta güzel kokuyor. Hatta dayanamıyorum, parfümünün adını soruyorum. O da benimkini soruyor. O daha önce kullanmış benim parfümümü, nasıl tahmin edemedi diye kendisine kızıyor.

Böyle ayak üstü kadınsal bir sohbetin ardından rehberlerimiz tek sıra olmamızı söylüyor.
Herkesin bardağını sağ eline alması ve sol elini önündeki kişinin omzuna koyması gerekiyor.

Düz bir zemin üstündeyiz ve hiç basamak yok bilgisi veriliyor.
Masalarimiza kadar böyle tren şeklinde yürüyeceğiz ve birbirimize yolu göstereceğiz.
Bir perdeden geçip yola çıkıyoruz.

Önümde sevgilim var. "Küçük adımlar at, seni kaybedicem." diye kızıyorum ona. Sarah da önden bana kızıyor. "Korkaklık etme, alt tarafı görmüyorsun, büyük bir mesele değil." diyor.

Yemek salonuna girdiğimiz andan itibaren ortalık kapkaranlık...
Öyle bir karanlık ki bu gözlerinizin açık olmasıyla kapalı olması arasındaki farkı sıfirlıyor.

İlk dakikalar, ben bunu neden yapıyorum kendime, ne gerek vardı diye bir düşünce geçmiyor değil kafalardan.
Ancak... Bu olağanüstü duruma alışmak ta bir o kadar kolayca gelip yerleşiyor bünyeye.

Elzem dediğimiz görme duyusu dışındaki bütün duyularımız harekete geçiyor.
Bundan yoksun olsak dahi yaşamın devam edebileceğini, korkulacak birşey olmadığını bize gösterip bizi bir parça daha özgürleştiriyor duyularımız...

Alt tarafı görmüyoruz işte. Ne var? !!!

Masamıza geldiğimizde Sarah isimlerimizi söylüyor ve elimizi tutup sandalye ve masayla contact kurduruyor. Orada şöyle bir ders çıkarıyorum kendime: Dokunma duyusu körlerin gözü. 

Sandalyemize oturuyoruz oturmasına, ama masanın neresindeyiz? Bir kere masanın şekli ne? Yuvarlak mı, diktörgen mi?
Son derece doğal, akıcı ve içgüdüsel olarak masanın uçlarına dokunuyoruz. Şeklini ve nereye kadar uzadığını yani masanın boyutlarını, sınırlarını öğrenmeye çalışıyoruz.
Masa yuvarlak. Tamam öyleyse sandalyemizi yuvarlak bir masaya oturur şekilde yerleştiriyoruz.
Sonra öyle malak gibi durup bekliyoruz ne beklediğimizi bilmeden...

Bizi duymuş gibi Sarah geliyor. Ortaya su şişesini bırakıyor. Bize bardağımıza nasıl su doldurmamız gerektiğini anlatıyor.
Aaaa evet su doldurmak yaaa; sahi görmeden nasıl yapacağız?

Kelimenin gerçek anlamıyla el yordamıyla yolumuzu buluyoruz. 

Önce bardağımızı dokunarak buluyoruz sonra su şişesini. Sarah'nın anlattığına göre baş parmağımızı azıcık sokuyoruz bardağa. Yavaş yavaş dökmeye başlıyoruz suyu. Parmağımıza dokununca bırakıyoruz.

Ben o kadar bile doldurmuyorum. Bardağımda azıcık su olduğunu bileyim, bırakıyorum.
Ve aynı şişeyi tepeden sevgilime uzatıyorum. Alıyor. Suyunu koyuyor o da.
Kimsenin ne bardağı taşıyor, ne bir bardak yere düşüyor. Halbuki masamız her restaurant masası gibi kalabalık.
Bardağını yanlışlıkla çatalın üzerine bıraktın, devrildi... Ama olmuyor. Beceriyoruz.

Hatta bu arada fark ediyoruz ki; Sarah biten şampanya kadehlerimizi almış bile. Hangi arada aldı onları hiç anlamadık.

Gözlerin açık mı kapalı mı?

Birden sevgilim basit bir soru soruyor bana: "Gözlerin açık mı kapalı mı?"
Bilmem, açık galiba, seninkiler ? "Benimkiler kapalı, neden açık olsun ki, aynı şey?"

Doğru yaaa... Babamın bana araba kullanmayı öğretirken, araba dururken ayağını debriyajdan çek kızım, hem araba dinlensin, hem ayağın, demesi aklıma geliyor. Nedense araba dururken ayağımı debriyajda tutmak güven veriyordu bana. Gözlerim açık biraz o hesap.
Neyse ne âlâka...
Gözlerim açık olduğunda daha kendim gibi hareket edebiliyorum sanki. Normal gündelik yaşam ritmimde nasılsam öyle olmaya devam ediyorum. Gözlerimi kapattığımda kör moduna geçiyorum sanki.
Karanlık beni yutuyor, hareket alanımı daraltıyor. Bilmem. Açık işte gözlerim.
İyi, kapatayım hadi. Dinlerim sözünü sevgilimin. Scientific adam. Dedikleri hep doğru çıkar onun. Benim gibi deneme yanılma yoluyla bulmuyor yolunu, tak diye ilk seferde...
(Amaaaa yemek tahmininde sınıfta kaldın canım sevgilim.)
   
Derken, Sarah elimize birer şarap kadehi tutuşturuyor. Bu ilk amuse bouche dedigimiz minik yiyecekler ve arkadan gelecek entrée...

Bu arada, bu restauranta gelmeden once Fransiz basınında hakkında yapılan haberlere bir göz attım.
Şaraptan, tadlardan, yemekten anlarım diye geçinen insanlar daha kırmızıyla beyaz şarabı ayıramıyorlarmış birbirinden görmedikleri zaman.
Ve önlerine konan tabakta ne yediklerini tahmin edemeden yiyen bir sürü insan varmış.

Gelelim bizim deneyimlerimize...

Ayıptır söylemesi ilk içtiğimiz şarabın beyaz olduğunu değil, tak diye hangi bolgenin sarabi olduğunu söyledim.
Karşımdaki adam da bir de Fransız olacak, "ama ben de beyaz olduğunu anlamıştım" diyor.
Yok öyle gidiş yolundan puan istemek !

Önümüze gelen tabakta ne var? Kırmızı et mi? Balık mı? Tavuk mu?
Değişik pişirilme metodlarıyla bu tadların ne kadar çok birbirine benzeyebileceğini görmediğiniz zaman anlıyorsunuz.
Ben orda da iyi bir sınav veriyorum. Tabağımda ne var, az çok biliyorum.

Sevgilim bir ara şöyle diyor "şu anda karnıbahar yiyorum." Karnıbahar mı? Karnıbahar dedi adam yaaaa.
Hayır sen karnıbaharın ne olduğunu, neye benzediğini biliyor musun ki şu anda karnıbahar yediğini kestirebileceksin? Daha geçenlerde alışverişe giderken eline bir sebze listesi verdim, sebzelerin yarısını tanımadığı için alamayacağını söyledi.
Yani burada patlıcan gibi popüler bir sebzeden değil karnıbahardan bahsediyoruz.
Karnıbahar yiyormuş !!!
(Bu arada evet yediğimiz karnıbahardı ama bunu o nasıl bildi ben ona hayret ediyorum.)

Ellerinle mi yiyorsun? Çatal bıçak kullanıyor musun?

Sevgilimden bomba sorular.
"Nasıl yiyorsun? Ellerini kullanıyor musun? Ben tabağımda hala yiyecek birşey kaldı mı kalmadı mı diye anlamak için ellerimle dokunuyorum." 

Hayır ben kesinlikle ellerimle yemiyorum. Bir lady gibi yiyorum. Normalde nasıl çatal bicak kaşık kullanıyorsam aynı şekilde yiyorum. Zaten oyunun püf noktası bu değil mi?

Ayrıca....

Helen Keller'i düşün dedim sevgilime...  
KELLER elleriyle yemiyordu. Çatal kaşıkla medeni insanlar gibi yiyordu. Bunun için özel gayret sarfetti.

Ama dedi sevgilim...

Helen Keller bizim yaşadığımız dünyada var olmaya çalışıyordu. Yani bizim içinde yaşadığımız dünyanın yargılarıyla yargılanacaktı o da. Dolayısıyla elleriyle yiyemezdi. Çünkü biz onu görüyorduk.

Ama burda bizi kimse görmüyor. Yemeğimin bitip bitmediğini anlamak için ellerimi tabağımın içine sokup sokmadığımı, nezaket kurallarına uyup uymadığımı kimse görmüyor, bilmiyor...

Hımmm.... Yemegi bilmem de, zeki adamin tadi bir baska oluyor.
Sevgilimin bu yaklaşımı bana çok mantıklı ve tatmin edici gelse de, ben yapmiyorum.
Helen Keller bu çabayı bizim kurallarımıza uymak ve bizim değerlerimizle yargılanmak adına gösterdiyse, ben de gösterebilirim dedim kendi kendime.
Ellerimle asla dokunmadım. Tabağımı bitirmediysem de olsun, aç kalmadım ya...

Dans le Noir... Karanlıkta

Hayatımdaki en ilginç, en geliştirici, en zenginleştirici deneyimlerden biriydi.

İnsanın adaptasyon yeteneğininin ne kadar kısa bir sürede değişebileceğini ve her koşula hemen uyum sağlayabileceğini bir kez daha anladım.

Ayrıca...

Aşkın gözü kördür. Değil midir?
Aşıkken zaten gerçeği, gerçek olanı olduğu gibi görmüyoruz, zaten yolumuzu el yordamıyla, içgüdülerimizle içimizden geldiği gibi buluyoruz.

Tabağımızda ne olduğunu görmeden, bilmeden sadece tadarak deneyimleyerek anlamak gibi.

Aşkın gözü kördür.

Ve biz o gün tamamen kördük...


12 Kasım 2013 Salı

Laf Lafi Açti...

Geçenlerde Paris'e gelen bir arkadasimla geziyoruz. Bana durup dururken soyle dedi: "Ne kadar sanslisin, ruya gibi bir sehirde, Paris'te yasiyorsun." Bir dusundum, oyle tabii, ama Paris'te yasarken bile, ruya gibi geliyor Paris'te yasama fikri... Bir seyin hâyâlini kurmak gerçeginden daha buyuk oluyor...

Oscar Wilde soyle demis: "Hayatta iki çesit tragedia vardir. Birisi çok arzu ettigimiz birseyi elde edememek. Digeri ise onu elde etmek." Eeee dogru soze ne denir?

Paris demisken Paris metrolari aklima geldi birden, binenler bilir, tam bir show, çalgicisi, çulgucusu uç kurus para pesinde. Geçenlerde çok enteresan bir showla karsilastim, daha dogrusu enteresan degil de bunun metrodan yapilabilecegini dusunemezdim. Michael Jackson Show. Bayaa bildigin MJ yuruyusu vagonlardan vagonlara... Sonra birden gozume vagonlarin ortasindaki direk takildi. Striptease diregi gibi gorunuyor gozume. Hatirlasiniz, Las Vegas'tayken bir keresinde Pole Dance workshop'ina katilmistim. Bugune bugun Striptease'e Giris dersinden basariyla geçmis bir kadinim. Ahanda sertifikam da var, isteyene gosteririm. Diyorum ki su metro direklerinde ben de bir gun bir antrenman yapsam nasil olur? Hani sahne oncesi...
Haaa bu arada sahne adimi merak eden olursa: Tabii ki Champagne...

Champagne demisken, Paris'e dair çok sevdigim olaylardan birisi ev partilerinde mutlaka içilen sampanyalar. Birseyde birsey yokken, ozel bir neden yokken, ve zaten hayatin her gunu ozel prensibinden yola çikarken her gecede sampanya... Butun yasamlar birbiriyle geçisken, her konu birbiriyle baglantili. Nefes aldigimiz ve beraber guzel vakit geçirdigimiz her firsat sampanya patlatmayi hak ediyor. Ve sampanya siradan anlari bir pat sesiyle siradanin disina çikariyor, hayatin dibine vurmaya, hayati patlatmaya çok yakisiyor...



Cocuklugumdan beri oraya buraya notlar almayi çok severim. Aklima sak diye gelen bir fikri, bir dusunceyi, okudugum bir yazidan bir alintiyi, onumde cereyan eden herhangi bir olaydaki sonradan unutulmaya çok musait kuçucuk bir ayrintiyi not almayi çok severim. Cocuklugumun ajandalari simdiki Moleskinler...

Bir gun sevgilimin gozune birsey çarpiyor ve bana diyor ki:
"Aldigin notlari yazdigin su moleskinlerinin sayfalari çikolata ve kahve lekeleriyle dolu.."
Ona diyorum ki: "Gozyasiyla dolu olmasindan iyidir degil mi?"

Bu arada aklima geldi; yazin ince olmak kolay, kis aylarinda metabolizma yavasliyor. Kisin metabolizmayi hizlandirmak için ben ne yapiyorum biliyor musunuz? Aci biber yiyorum. Valla... Kavanoz kavanoz her yemegin yaninda bir tarafimdan atesler çikarta çikarta aci biber yiyorum.
Eeee ince olmak, ince kalmak kolay degil. Hayat boyle...

Bir de bir yerde okudum korku filmi izlemek zayiflatiyormus. Stres hormonlarini aktive ettigi için metabolizmayi hizlandiriyormus. O halde ne yapiyoruzzz? Elimize bir kavanoz aci biber tursusuyla korku filminin karsisina geçiyoruz. 1 saat kosmak istemeyenlere guzel haber. Degil mi?

*** Kaçmak ta mumkun buradan ama ben en çok çikabilme ihtimalini seviyorum. Kapinin aralik olmasi fikrini yani...

1 Kasım 2013 Cuma

Nadal'i Ikinci Kez Dünya Gözüyle Gördüm.

2012 Roland Garros'un ardından Nadal'ı bir kez daha dünya gözüyle görmek nasip oldu ya, bakalım daha neler olacak...

BNP Paribas MASTERS

Her sene ekim sonunda Bercy'de gerçeklesen BNP'nin bu turnuvasi için elime bir davetiye geçti.
Aslinda gidemem; ama gitmemezlik hiç edemem... Derken şartları zorladik, düştük yola.

Bercy'ye daha önce konser ve dans gösterileri için gitmistim. Burada ilk defa bir tenis turnuvasi izleyeceğim. Tabiki bir Grand Chelem değil; ambiansın çapı da ona göre.
Tabi ki Roland Garros gibi günes enerjisinden de beslenmiyor seyirci. Yine de mevz-u bahis Nadal oldu mu, yıkılıyor ortalık.

İlk maç David Ferrer'in. 

Ben Ferrer'i daha önce de canlı izlemistim. Hatırlarsanız; futbolcu gibi bir yürüyüşü var, söylemesi ayıptır biraz amele bir havası var demiştim.

Efendim, fantastik dörtlüden bir ya da birkaçının sakatlığından, yokluğundan faydalanıp çıktığı yarı finaller, ve hatta özellikle Nadal'la oynadığı son Roland Garros finali çok iyi gelmiş Ferrer'e. Büyütmüş onu, biraz daha tepeye taşımış. Tenis klasmanlarında değil, kendi kafasında...
Yürüyüşü, havası, raketi tutuşu, topa vuruşu değişmiş. Devleşmemis ama, büyük oyunculara has tavırlardan bir parça gelmiş üzerine.

Veeeeeee

Her taraf kararıyor, bütün kort, tribünler, her yer kapkaranlık...
Ve müzik başlıyor, bangır bangır, ve discolarda bulunan rengarenk spot ışıkları yanıp sönüyor.
Bir tenis maçında değiliz de resmen bir gece klubündeyiz. Öyle bir ortam var.
Gece klubünden box ringine dönen bir havaya geçiyoruz. Sanki bir boxör anons ediliyor. Öndeki dev ekranda sayılar, her taraf kapkaranlık, geri sayım başlıyor.
O çağrılıyor....



NADAL

Şüphesiz, Fransiz seyircinin gönlünde ayrı bir yeri var Nadal'in.
Roland Garros şampiyonluğuna tekelini koymuş, 8 kez kupayı evine götürmüş bir dev o.
Sadece Roland Garros mu? Dünyanin 1 numarası, her Grand Chelem şampiyonluğuna bir rezervasyon yapan bütün tenisçilerin korkulu rüyası.
Bir o kadar da sempatik. Servis kullanırkenki o ürkütücü bakışı, maçı kazandıktan sonra verdiği röportajlarda usul, sevimli, kırılgan, (rakibine göre) maçı kazandığı için neredeyse mahçup bakışlara dönüşüyor.

Ne renk giyse yakışıyor.

Bu sefer turkuaz gibi açık bir maviyi tecih etmiş Nadal ve ekibi. Zaten fark etmez. Tam bir Ispanyol erkegi Nadal. Renklerin gücünü seviyor. Çok canlı, capcanlı, cafcafli renkler kullanmakta tereddüt etmiyor, ve doğruya doğru, başkasının üzerinde sakil durabilecek her renk ona şahane gidiyor.
Bir turnuvada fosforlu yeşil kullanmıştı, o dönem Nike reklamlarinin da afişi olmuştu. Mükemmel bir seçimdi.
Düşünsenize fosforlu yeşili Federer'in üzerinde... Yok olmaz. Federer siyaha, beyaza, kırmızıya taş çatlasın laciverte abone... Fosforlu yesil anca Federer'in bebeklerinin pardesüsünün ponponları olabilir.

Nadal'in seçimi bu sefer canli, açik, güzel bir mavi. Her zamanki gibi, spor ayakkabisinin kenarlari, bağcığı, kolundaki bantlar, kafasındaki bant hep ayni renk. Çok yakışmış.

30 Ekim Fransa'da çocuk bayramı falan mi acaba? 

Efendim dikkatimi çeken bir diger husus ta maçtaki çocuk nüfusunun çok fazla olması.
Yani bugün burda bir yaş ortalaması hesaplansa, 22 falan çıkar herhalde, düşünün 13-15 yas civarı ve hatta altı genç kardeşlerimizin ne kadar çok olduğunu. Hayir, merak ediyorum, bu çocuklarin okulu, antrenmani, bilmem nesi yok mu acaba? Yoksa 30 Ekim Fransa'da bizim 23 Nisan gibi bir gün de benim mi haberim yok?

Ve maç bitiyor, Nadal kazaniyor ve t-shortunu çıkarıyorrrrr....

Arkadaslar, Roland Garros yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. Nadal'in t-shirtünü değiştirirken bütün tribünlerin nasıl yıkıldığını, nefesini tutarak bu kusursuz, muhteşem sırtı izlediğini, ve birçok kadının benim gibi Nadal'in sırtına dair fantezilere daldığını ve yeni, temiz t-shirtunu giydiginde bütün tribünlerin nasıl sesler çıkardığını yazmıştım.

Roland Garros 2012 / Nadal

Bercy'deki maçi kazandiktan sonra Nadal'in herkesin önünde yine t-shörtünü değiştirdiği sahne var. Ben yine nefesimi tutarak izledim ama bu sefer o kadar gürültü yapmadı seyirci. Malum...
Dedim ya, seyirci kitlesi bugun 13-15 yaşlarında...
Daha bir erkeğin sırtında nasil vakit geçirilir, neler yapılır keşfedecek vakitleri olmamış. Olur...
Daha çok zamanınız var. Aceleye gerek yok.



Bir Nadal maçi daha, dünya gözüyle böylece sona eriyor.
Haziran'da Roland Garros'ta yeni bir yazıyla buluşmak üzere...

Roland Garros 2012 / Nadal


30 Ekim 2013 Çarşamba

Roy LICHTENSTEIN: Yaratici mi? Sanatçi mi? Tuketim toplumunun kuklasi mi?

En Caliskan Blog Adayi oy vermek için buraya tik tik

Bu yaz bir agustos gunu yazmis oldugum bir yazi.
Araya baska bir dolu sey girmis. Yayinlayamamisim. Bu hafta çok yogun bir hafta. Yeni yazi yetistiremedim. Iyi ki stoga dar gunler için kurtarici bir iki yazi atmisim...

                                                            *****************

Paris'te yagmurlu bir agustos gunu...

Paris'te agustos nasil olur bilir misiniz? Bombos...
Ekmek aldiginiz firin bile "tatile çiktim; eylulde donecegim" yazisini asar, dukkani kapatir gider. Paris, meydani elinde fotograf makinasiyla gezinen turistlere birakir.

Paris'te aylardan agustossa, bir de gunlerden pazarsa, hele hele bir de yagmur yagiyorsa, o gun sehir hayatindan kopmussunuz demektir.
Yine boyle bir agustos ayinda bir pazar gunu yakin arkadaslarimiz Claire ve Cédric," Georges Pampidou muzesine Roy LICHTENSTEIN sergisi gelmis, hep beraber gidelim mi?" diyor.

Açikçasi, çagdas sanattan zevk aliyor muyum almiyor muyum tam karar verebilmis degilim. Ben daha eski sanat anlayisina ve yapitlarina yatkinim sanki. Cagdas eserlere bakip bakip, bunun hangi tur bir kafa yapisiyla "eser" ya da "sanat" adini alabildigini sorguluyorsam, ya eserde ya bende bir sorun var demektir. Degil mi?

Bu sergi daha once de Londra'daki Tate muzesinde sergilenmis. Claire'i de kiramiyoruz, dusuyoruz yola.

Roy Lichtenstein TATE Museum

Içimden diyorum ki; Paris'te agustos ayi, gunlerden pazar, ve disarida deli gibi yagmur yagiyor, bu Roy bilmem kim için kim kalkip gelecek? Bombos olacak muze...

Bir de pazar pazar, disarisi kis kiyamet, sabah saatlerinde RV veriyoruz, ogleden sonra çok kalabalik olur diye. Bir de ne goreyim???
Daha kapilar açilmadan muzenin onunde en az 50 kisi kuyruk olmus!!!
Bu Parisien'lerin sergi meraklarina bazen akil sir erdiremiyorum. Yagmur, çamur, agustos, sabah, pazar hiçbir sey kesmiyor onlari. Hepsi yatagindan dusup gelmis sanki. Yahu manyak misiniz? Gidin uyuyun!

Roy LICHTENSTEIN (1923-1997) - American Artist / Ressam

1960'larin sonunda Pop Art hareketinin lider figuru olarak çikar karsimiza.

Reklam ve çizgi roman dunyasindan etkilenmistir. Ve yine bu sektor için uretmekle suçlanmis, sanati sorgulanmistir.



Yukselise geçtigi 1960'larin ortasinda kendisine sikça Populer Sanat elestirileri yoneltilir. Eserlerinin orjinallikten uzak olusu ve ozellikle tuketim toplumuna hizmet eden reklam sektorune çalismasi yonunde elestirilere maruz kalmistir.



Lichtenstein der ki: "Evet tarzimi çizgi romanlara borçluyum, ancak fikirlerimi ve temalari degil."



1963'te patlayan "Whaam" en bilinen çalismasidir.

Eserlerinde çok sayida aglayan ve gulen genç kadin figuru bulunmaktadir.



Licheinstein'in resimleri duygulari ve gestleri bireysellestirmeyi hedefler. Resimleri sanki mekanik bir sekilde yapilmis gibi, bir grafik tasarimcinin elinden çikmis gibidir. Birisi yapmis gibi degil de, anonim gibi bir havasi vardir.

Renklere çok fazla hucum eder.
Zitliklarin altini israrla çizmesi, ve yazili textleri uyarlamasidir onu ozel kilan.

Her sekilde sinirlari zorlayan bir sanatçidir.

1961-1966 yillari arasindaki War & Romance dizisi, çizgi romanlarda geçen duygulu hikayeler ve kullanilan geleneksel tarz arasindaki contasti ortaya çikarmasiyla dikkat çeker.

1960'larin sonunda çizgi romanlari birakir. 1970'lerde ilgisi tamamen yaratici resim sanatina doner.
Ve bu baglamda 20. yuzyilin basindaki ustalari kendisine ornek alir. Picasso ve Dali tarzlarinin etkileri resimlerinde açikça gorulur.



Picasso'nun tarzini bilenler hemen bu degisimi yakalayacaklardir.

Picasso'da biliyorsunuz insan uzuvlari degisik haller alabilir, evet bir kafa var ama illa ki omuzlarin uzerinde durmak zorunda degildir mesela...

Simdi Lichtenstein'da su boganin aldigi haller bir bakin:




















1980 ve 1990'larda modern evlerin iç dekorasyonu, brushstrokes ve ayna yansimalari uzerine çalismaya baslar. Heykeltraslik denemeleri yine bu doneme denk gelir.

Bir de fer forgé denemeleri var. Ben bu hamile kadin motifine bayildim:


Hiç suphesiz Pop Art'a yon veren en onemli ressam Roy Lichtenstein'dir.
Genis çapli ve aslinda çok yonlu hikayeleri çizgi romanlara adapte edebildigi için hayranlik vericidir.