dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2017 Pazartesi

Neredeyse 30 yıllık...

Benim gibi birçok insanın hayatının temel taşlarından birini oluşturan Tevfik Fikret Lisesi'ne başladığımızda 11 yaşındaydık.
Hazırlık sınıflarına ayrılan sobalı barakalarda yerlerimizi alırken ne heyecanlıydık !
Bambaşka bir hayat başlıyordu.

Gidip en arkaya oturdum. Hemen önümdeki sıraya uzun saçlı, havalı, kumral bir kız geldi oturdu.

Nereden bilirdim o kız hayatımdan asla çıkmayacak, hayatımın her döneminde en tepelerde yerini alacak, o benim canım ciğerim, sırdaşım, en iyi arkadaşım, anne modelim olacak...

Nereden bilebilirdim, ben bir gün hayatımın en büyük hatasını onun sayesinde yapmayacağım...

Biz onu soğuk burjuva bir kız olarak tanıdık. Öyleydi...Hala öyle. Uzaktan...
Dünyasına girince, eteğinin içine içi gözükmesin diye kat kat jüpon giymiş bir kadına benzer o.
Sizi tanıdıkça, benimsedikçe birer birer çıkarır. Bu, yıllar, belki bir ömür alır...

Ben hayatımın ilk depremini ilk onunla paylaştım.
Hayatımın en tenha köşelerine ilk onu götürdüm.

Şimdi düşünüyorum da kumbara gibiymiş bizim dostluğumuz, neredeyse 30 yıldır küçük küçük biriktirmişiz kendimizi birbirimizin yüreğinde. Şimdiki zenginliğimiz, yenilmezliğimiz ondan...

O tanıdığım en zarif, en asil kadın.
Ellerini kullanışı, duruşu, yürüyüşü büyüler insanı.
Sınıfın en güzeli olması bundan. Herkes güzel ama ondaki albeni bir başka özel...
Eliyle saçını bir geriye atışı vardır, "Savrulun ben geliyorum" der gibi..
Sanki isterse tek başına termik santral dikebilecek bir hali vardır onun.
Öyle güçlü, öz güvenli bir duruş...

Ona bir gün dedim ki: "Çocuk doğurmak mesele değil, ben anne olmak istemiyorum."
O da şöyle dedi: "Elbette çocuk doğurmayabilirsin. Sen, hayatta öyle de mutlu olabilirsin, biliyorum. Bir gün, kendinden daha fazla seveceğin birinin varlığına ihtiyaç duymaz mısın, ben ondan korkuyorum."
Kendimden daha fazla seveceğim birinin varlığı...
Kendimden daha fazla sevmek...
İçimde, anne olma fikrinin ilk tohumlarını atan odur.
Derinde bir yere dokunan, ufak ufak filizlenen, yeşeren bir fikir...
Ve şimdi çiçek açtı, benim de yüzümde güller açtı.

Anneliğini de aynı kendi karakterinde yaşar o.
Annelik der, çok içgüdüsel, çok öznel bir şeydir. Kitaplardan öğrenilmez, bloglardan öğrenilmez, hele hele ondan bundan hiç öğrenilmez, sana uygun olandır doğru olan, bu kadar.
İlham verir, akıl vermez.

Herkes gibi bizim de meselemiz doğru davranışı, doğru yaklaşımı, doğru tutumu bulmak.
Bu, hiçbir zaman kolay değil. Ama paylaşınca, kendini diğerinin aynasında görünce daha kolay.
Okuduklarımızla, yaşadıklarımızla, deneyimlerimizi kendi süzgecimizden geçirip karşılıklı harmanladıklarımızla biz bunu yapıyoruz.
Doğru davranışı arıyoruz. Yine beraber...

Ben, hayatımın en büyük hatasını onun sayesinde yapmadım.
Biz, bunu hiç bu kadar açık konuşmadık.
Hatta bu yazıyı yazarken diziliverdi bu kelimeler, arkama yaslanıp tekrar okudum.
Neden o hatayı ben yapmadım? Çünkü o hatayı o yaptı.
Burnum yeteri kadar sürtülmemişti ve henüz ne halim varsa görmemiştim...
Bu yüzden ben onu koruyamadım.
Ve bu yüzden o beni korudu.

Uzun soluklu dostluklar herkese nasip olmaz. Biz şanslı ve farkında olanlardanız.

Bir de kıymet bilenlerden, özen gösterenlerden, en önemlisi de emek verenlerden...

Related image


9 Kasım 2016 Çarşamba

İlkokul arkadaşlarım

Sene 1983 Cumhuriyet Ilkokulu

7 yasindaki bir cocuk için okul evimizden bir hayli uzakti. Her gun tek basima 15-20 dakikalik yolu yuruyordum. Tabi o zamanlar dunya daha guvenli bir yerdi, korkulacak bir sey yoktu.
Simdi dusunuyorum da, butun dunyayi gezme sevdamin tohumlari bu gunlerde atilmis.
Evimden çikip Karsiyaka Iskelesi'ne kadar yuruyebiliyorsam, dunyanin oteki ucuna neden gitmeyeyim? Singapur'a mesela...

Dedi ki bana; ben zaten daha o zamanlarda ozgur bir kizmisim. O disari cikmayi tercih etmezken ben gezermisim. Hatta bir keresinde taaa onlarin evine kadar gidip dergi goturmusum ona. Halbuki dergi bahane, ben onu gormek istemisim sadece.

Ilkokul arkadaslarim...
Bir doneme damgasini vuran, arkadaslik nedir beraber ogrendigimiz, ilk defa gerçek seçimlerimizi yaptigimiz, hayatimin ilk 10 yilinin doku taslari...
Ilkokul arkadaslarimla bulustum tam 30 yil sonra. Hem de oyle FB'tan falan da degil, old fashion, sokakta yururken karsilastim biriyle, biri beni buldu, digeri hepimizi...
Gormeyi istedigim kim varsa gordum. Birisi hariç. Onunla da yollarimiz kesisecek bir gun, inaniyorum.
Yeni eski dostlar edindim. Farkliydik farkli olmasina... Hepsini alip bagrima bastim.
Hepsinden yeni birsey ogrendim. Ozellikle en buyuk aciyi yasamis olanindan...
Nasil bir metanet, nasil bir durus, hayata tutunus, hayran oldum, buyulendim.
Ne saf, ne temiz ne guzel gunlerdi...
Dogumgunleri partilerimiz olurdu. Hepimiz gelirdik. Ne guzeliz, minicigiz, bebegiz. Gozlerimiz isil isil...

Ne tuhaf, bir insanin 30 yil once bile olsa bir takim insanlara karsi duydugu sevgi fosillesmis gibi yasamaya devam ediyor bedeninde. Ve bir gun geliyor, ufak bir dokunusla uyaniyor ozlemler, bitmemis hikayeler...

Simdi yeniden bulduk birbirimizi. Herkes kendi ruzgariyla uçuyor, kendi parkurunda kosuyor.

Eski hikayelere kaldigi yerden devam etmek mumkun degil ama...

Yeni hikayeler yazmak mumkun.






15 Eylül 2016 Perşembe

Paris'e başka bir tepeden baktık : LE PERCHOIR

Biz kadınlar bir araya geldiğimizde sadece ilişkilerden konuşuruz.
İş arkadaşımızla, şefimizle, komşumuzla, çocuğumuzla, annemizle, babamızla, herhangi bir arkadaşımızla olan ilişkilerden ve en çok ta aşka dair ilişkilerden...
Kadın kadına dışarı çıkmanın keyfi ise tadından yenmez...

Bunca yıldır Paris'te yaşıyorum, hep Fransızlarla takıldım.
Birşey diyim mi? 12 yıl sonra vardığım nokta şudur; ana dilde edilen eşsiz bir muhabbetin yerinin hiçbir şeyle doldurulamayacağıdır.

Hafta içi bir akşam şahane ötesi bir mekanda 3 şişe devirdikten sonra hala 1 şişe daha söyleyip dans etsek mi diye kovalamanın, geyiğin dibine vurup en ince detaydan espri malzemesi yapıp gülmenin, kahkaha atmanın zevki ancak kendini bu kadar teslim ettiğin insanlarla yaşayabileceğin bir duygudur.

LE PERCHOIR - le Marais -

Son zamanlarda rooftop barlara taktığımı söylemiştim.
Bu zevkimin başlangıcı hiç şüphesiz 240 5th Avenue New York'a dayanıyor. NY'a yolunuz düşerse bu adrese uğramadan geçmeyin. Empire States uzanıverseniz dokunacakmışsınız gibi...

Rooftop barlar genelde anglosaxon ürünü, Paris'te çok fazla yok ama olan da sahiden harikulade.

Bu akşam Sex and the City tadında bir akşamdı. 4 kadın, içki, olağanüstü bir mekan ve sohbet.
Hotel de Ville'in yanında Le Perchoir Marais.

Hafta içi içeriye 20h15' te alıyorlar.
Evet saat 19'dan itibaren müthiş bir kuyruk oluyor. İtiraf ediyorum 1 saati aşkın ayakta sırada bekledik.
Değer mi?
Kesinlikle değer !
Elinizde kadehinizle çatıdan baktığınızda Hotel de Ville, Notre Dame Katedrali, Eyfel Kulesi hem de gecenin ışıklarıyla enfes bir görünümle elinizin altında...
Ortam, servis ve müzikler çok keyifli.

O kadar şık bir yer ki fiatlar çok uçuk olur diye bekledik ama hiç öyle değildi.

Le Perchoir bir rooftop bar zinciri. Internetten web sitelerine bakabilirsiniz. Paris'in başka semtlerinde de var. Oralarda muhtemelen bu kadar sıra beklenmez, ancak Marais'dekinin manzarası tartışmasız bu efora değer.

Paris'i doyasıya yaşıyorum bu günlerde. Sıkı sıkı içime çekiyorum...

İnadına Paris diyorum...









21 Eylül 2015 Pazartesi

Saat 05.00

Saat sabahın 5'i...
Hem hâlâ gece, hem biraz sabah...
Hem biraz karanlık, hem biraz aydınlık...
Yarı siyah yarı beyaz, ne tam uykulu, ne tam uyanık...
Belki biraz gerçek, belki biraz rüya...
Biraz kararsız, belli belirsiz, ya bir erkek ya da bir kız...

Sabah çok erkendi, yatmadım bir daha. Pencereden dışarı baktım. Ne çok sessizlik vardı. Dinledim.
Pencereyi açtım. Hava ne kadar temizdi... Doyasıya içime çektim.
Çöpleri çıkardım. Herkes daha uyuyordu ama iş başındaki çöpçüleri gördüm.
Turuncu tulumlarının içinde ne kadar sevimli görünüyorlardı. Bu saatte nasıl bu kadar turuncu olabiliyorsunuz diye sormak geldi içimden. Yapmadım... Sahi niye yapmadım ki?
Bir bebeğin gülüşünü bir de zürefanın sesini duydum. Zürefa nasıl ses çıkartır bilir misiniz?
Ben biliyorum. Berlin'den geldi zürefa. En iyi arkadaşımız o bizim.

Ne kadar şanslıyım, zamana meydana okuyan, eklene eklene giden zincirin ilk halkalarına tanık olan arkadaşlarım var. Bir tanesi daha dün yanımdaydı.
Öyle çok sevdim ki varlığını alıp içime sokasım geldi. Yapmadım. Sahi niye yapmadım ki?

Kendime bir kahve yaptım. Elime kitabımı aldım.
Gün ağarmadı daha, sabahın 5'inde bilfiil yaşıyor olmak ne güzel. Yol almış hissediyorum kendimi.
Gerçi okuduğum kitapta öyle demiyor. "Yol almaya değil, yol olmaya çalış." diyor.
Oyle olsun...

15 Mart 2015 Pazar

Yeni oyun : Libertalia

Sabah kalktım, sporumu yaptım, duşumu aldım, giyindim.
En sevdiğim arkadaşımın son doğum günü hediyesi kolyemi taktım.
En sevdiğim arkadaşımın yenilerde göndermiş olduğu yeni başladığım kitabımı okudum.
En sevdiğim arkadaşımın kim bilir kaç yıl evvel ev hediyesi diye aldığı ekmek kızartma makinesinde simitleri kızarttım.
Ve en sevdiklerimi pazar kahvaltısına beklemeye koyuldum...

Son hafta sonlarımızın bir teması olsa adına "dostluk" derdim...
Her hafta sonu, hem cumartesi hem pazar en yakın dostlar...
Ya birinin 40. yaş doğum günü partisi
Ya birinin henüz 1 hafta önce doğmuş minicik bebeğinin ziyareti
Ya öğle yemeği ve oyun günü
Ya sabah kahvaltısı ve ardından home sinema film izlenimi (Imitation Game)
Hepsinde ama hepsinde bol sevgi, paylaşım, güvenle çevrilip sarmalanmış olmanın hafifliği...

Çok şanslıyım. Şahane insanlarla çevriliyim...

Oyun demişken...

Bu haftaki oyun : LIBERTALIA

Oyun karışık gibi görünüyor ama çok derli toplu.
Karakter oyunlarını seviyorum.
Herkese farklı güce sahip 9 kart dağıtılıyor.
Herkesteki kartlar aynı, ancak hangi turda hangi kartı kullanacağınız belli değil. Bu nedenle kartların birbirini etkisiz hale getiren özelliği sayesinde ataklara uğrayabilir, uğramaktan kaçabilir, saldırabilir ve her karedeki en çok puan getirecek hazineyi kazanabilirsiniz.
Kartların numaraları var. En yüksek numara hazineden ilk seçim yapma hakkına sahip.
Ama dikkat ! Kartların birbirini etkisiz hale getiren özellikleri oyunun esas önemli meselesi.

Bu oyunu ikinci kez oynuyorum. İlk defa iki sene önce oynamıştım başka arkadaşlarımızla.
Genelde bir oyunu ilk oynadığımda kaybediyorum. Meseleyi sona doğru anca anlamış oluyorum.
Ancak ikinci oynayışımızda herkes benden korksun !

Libertalia da öyle oldu !
Ben kazandım.
İyi bir kaybedenim. Benim için fark etmez. Ama bir oyunu defalarca oynamış iyi bilenlere karşı kazanmak ta pek bir tatlı oluyor doğrusu...

Sevgilim her zamanki gibi oyunun kurallarını bir çırpıda anlıyor, türlü stratejiler geliştiriyor ama bir türlü kazanamıyor. Nedenini kendisi de anlamıyor...

Libertalia'yı şiddetle tavsiye ederim.
Hızlı akan, en ideali 4 kişiyle oynanabilen şahane bir oyun.

Diğer oyun yazılarımı merak ediyorsanız :

DIXIT oyunu yazısı için buraya tık tık 
ABYSS oyunu yazısı için buraya tık tık





28 Şubat 2015 Cumartesi

Eski dostlar

Bir masalın içinde unutmuş gibiyim evvel zaman içindeki uzak ülkeyi...
Ya da kaybettiğim birşeyi yeniden bulmuş gibi...
Herkes eski bir şarkıya dönüşmüş, fark ettirmeden.

Gri bir Paris var bugün; ama başka şeylerden bahsetmeli.
Güzel bir şarkıdan, ya da yeniden bulduğum eski dostlardan...

Eski kelimesi hiçbir şeye yakışmıyor, "eski dost"a yakıştığı kadar...

Küçücüktük. 11 yaşında geldik güzel okulumuzun sevimli barakalarına.
Sınıflarımızda soba vardı, çok yağmur yağarsa damımız da akardı. Mutluyduk biz. Huzurluyduk.
Mutluluğun halleri vardır ya hani; en saf hallerinden biri o barakalarda Fransızca öğrenmekti herhalde...

Çadırdan spor salonumuzda voleybol antrenmanlarında geçti çocukluğumuz.
Dizliklerimiz, voleybolcu sliplerimiz, maçlarımız, Atakan Hoca'nın özverili çabaları, nadiren bizi sevmeleri, çoğu kez bize sövmeleri, Ceki'nin antrenmanları, Halkapınar yolları, öğle tatili olsa da voleybol oynasak diye geçen ortaokul-lise yılları...
Sporcu kişiler bilir.
Bir insanın takım arkadaşlarıyla sorgulanmaz, kayıtsız şartsız, derin bir gönül bağı vardır. Takım arkadaşı normal bir arkadaşa benzemez. Bu yoğun sorumluluk ve paylaşım duygusuyla bir kişiye "takım arkadaşım" demek bile o kişinin yerini, önemini, değerini tanımlar; o kişiyi alıp çok tepelere koymaya yeter.

Değişmeyen şeyler ne güzeldir. Ne leziz bir huzur verir...
Dostlukta eskimek ne güzeldir...

Dün akşam buluştuk biz Paris'te. Söyleyecek ne çok şey vardı, yemekten kalktık bitiremedik...
Paris sokaklarında yürüdük, deli gibi güldük, döndük dolaştık, son metroya kadar ayrılamadık.

Şunu fark ettim; eski dostlarda beraber olduğunda sadece güzel şeyler geçer insanın aklından...

Bazen gülerek, bazen takmayarak, bazen dalga geçerek, bazen sorunu açıklarmış, bazen çözümü sunarmış gibi yaparak şahane bir geceye imza attık.

Düşünüyorum da..

Herşey olmasını istediğimiz gibi değil belki ama, herşey mükemmel değil mi?


11 Eylül 2012 Salı

Kardesim... Kardesleri... Ve Mutluluga Erenler...

Kardeslik dedigin sadece kan bagiyla olmazmis....

Gorduk...

Onlar, bunun tanidigim en mukemmel ornegi...

20 yillik oykuleri, hayatlarinin her donemine sahitlik edisleri, inisleri, cikislari, hicbir kosulda kopmayislari, hayati beraber sirtlayislari...

Takdire sayan...
Cok buyuk...
Kaç kisinin basina gelir? Kac kisinin basina gelebilir? Bilemem...

Benim 32 yillik kardesim, onlarin 20 yillik kardesi...
Nasil dersen ki kendi has kardesine: "iki elim kanda olsa gelirim"...
Onlarinki farkli degil...

Istanbul'daydi benim kardesim. Biz cumle alem Marmaris'teyiz. Cumartesi dugun var. Nasil gelecegiz bu kadar insan, bu kadar esya... Dusunuyoruz...

Senin elinin uzayamadigi bir noktaya baska bir elin senin için hesapsizca uzamasidir kardeslik...

"Gidip onlari alir misin?" dedi, kardesim kardesine...
Eminim tereddut bile etmeden Izmir'den o kadar yolu tepti, geldi aldi bizi, 1 saat bile dinlenmedi.
Oteki kardeslerinin de baska isleri vardi cunku ilgilenmesi gereken, bir de onun eli olup uzayacak, bir de ona kosacakti...
Sordum sevgilime; bunu dedim senin oz kardesin yapar miydi?

Budur kardeslik.
Yapilamayacak seyleri bile onun için yapilabilir kilmaktir...
Olmayani oldurtmaktir.
O mutlu, huzurlu, rahat olsun diye ugrasmaktir.
Onun gozune, disine, kardesine... kendisininmis muamelesi yapmaktir.
Fedakarliktir...

Cunku sevmek, guvenmek, anlasmak, paylasmak, fedakarliktan kaçinmamak bir anlik is degil...
Ortak hafiza denen bir yer var.
Yillar içinde eklene eklene, katlana katlana gitmis ortak anilar var orda.
Paha biçilmez bir hazine...
Bu ortak hafiza dedigin, ayni insanlarla yillardir biriktirdiklerin...
Oyle degerli ki... Onlar çok zengin...



MUTLU ve EREN
Adi ustunde... Onlar Mutluluga Erenler...

Ben boyle bir kiz alma gormedim. Meger gelenekler boyleymis..

"Iste hendek, iste deve, ya asarsin ya gidersin, baktin olmaz vazgeçersin. Zordur almak bizden kizi..."

Biz de oyle yaptik.
Develerle hendegi degil ama konvoy halinde Izmir Korfezi'ni astik...

En onde, kizi almaya giden gelin arabasi, pardon gelin minubusu...
Arkada oglan tarafi... Baba, abi, abla, yenge, kardes misali arkadaslar...
En arkada da, bu tabloya, kardesimi temsilen dahil olmus biz...

Gelin arabasi demisken..
Oyle siradan bir gelin arabasi degil. Icinde televizyonu, muzigi, içki dolu minibari olan bir minibus. Geleneksel bir kiz alma faslinda, siradanin çok disinda ozel bir gelin arabasi.
Ve davullar, zurnalar... Bir samata bir samata...
Kiz tarafi, baba evinde oglan tarafini bekliyor...
Bu kadar gurultu yapacagiz tabi ki. Duyduk duymadik demeyin, baba evinden kiz çikartmaya geldik biz. Alip gidecegiz...

Kus yuvadan uçuyor artik... 
Bugun bu kapidan bu çikis, baska çikis...



En onde, oglan tarafinin erkekleri, arkada oglan tarafinin kadinlari baba evine çikiyoruz cumbur cemaat. Gelin salonun ortasinda bir sandalyede oturuyor. Makyajsiz... Neden makyaji yok bu gelinin diye dusunurken, gelinin beline kirmizi bir kusak bagliyor babasi.
Kus yuvadan uçuyor artik... Bugun bu kapidan bu çikis, baska çikis...
Gelin agliyor... Ama o nasil yogun bir an oyle, anlatamam...
Ben dis kapinin mandali, bana da n'oluyorsa, gozlerimden iki damla yas geliyor benim de...

Asagi iniyoruz, kapinin onune. Davullar zurnalar, karsilikli cifte telli oynayan gelinle damat.
Yanimda sevgilim. "Koy dugununde miyiz? Bu da ne?" diyecek...
Bir de bakiyorum, sevgilim damadin abisiyle harmandali oynuyor...
Gozlerime inanamiyorum... Benim Avrupali, scientific, yillar onceki Turkiye tatillerimizde muzik duydugunda dans etmemek için ortaliktan aninda yok olan sevgilim, simdi sokak ortasinda, bir kiz alma merasiminde, oglan tarafinin erkekleriyle harmandali oynuyor. Bunu da gordum ya...

Kissadan hisse: Insanlar degisebilir, "motivasyon" nedir, sen bana onu soyle.

Kiz alma faslindan sonra yolcu yolunda gerek...
Dugun anli sanli CESME ALTIN YUNUS OTELI'nde.
Ogleden sonramiz da Cesme'de turistik gezinti yaparak geçiyor.
Hatta Cesme Kalesi'ne bile çikiyoruz. Tavsiye ederim, manzara olaganustu...
Kumru yemeden de Cesme'ye gidilmis sayilmaz... Yiyoruz.

"Evet" i her dilde soyluyor. Herkesi yuceltiyor. Muthis

19.30'da hazir ve nazir biçimde kokteyldeyiz.
Las Vegas'taki buyuk, class otellere benziyor, sahane bir seçim.
Elimizde beyaz saraplarimiz, Eren ve Ozgur'un aileleriyle sohbetin ve mekanin tadini çikariyoruz...
Derken içeriye onlar giriyor nikah toreni için... Ikisi de isil isil parliyor.
Mutlu... tam adi gibi, mutluluktan isik saciyor, harika bir gelin.
Eren... Yahu bu adam hep mi bu kadar yakisikliydi? Jason Statham halt etmis... "Evet" i her dilde soyluyor, herkesi yuceltiyor. Muthis...


Ardindan taki takma merasimine takiliyoruz...
Soyle keseye, kasaya neyimiz var neyimiz yoksa atip geçecektik yemege yahu... Bu da nerden çikti?
Gel canim sevgilim, harmandali oynadigina gore bunu da becerirsin sen. Ohhh, sahane...

Bir yabanciyla beraber olmak hayatindan Ipek ve Baharat yollarinin gecmesidir, renkliliktir... Ben nasil Noel agaclari susluyorsam, simdi o da gelin ve damata para takiyor.
Dunya insaniyiz biz, yeri gelirse ates dansi da yapariz...

Gozlerimi kamastiran o an... Hayatim boyunca unutmayacagim...

11 numarali masamiza dogru ilerliyoruz. Masaya bak! Mukemmel...
Bu gece sohbet ve eglencenin dibine vuracagiz anlasilan...
Beyaz sarap esliginde mezelerimize baslarken, Ozgur'un, pozitif, zarif ve beraber vakit geçirmesi son derece keyifli ailesiyle sohbet ediyoruz.
Masamizin yarisi bos, belli ki Ozgur ve Murat disarida Inanç'i bekliyorlar. Soylemeye dilim varmiyor, aksilikler onu buluyor bugun. Cogu bolume katilamiyor. Kaçiriyor canim kardesim.
Cok ta uzuluyor ama yapacak birsey yok...
Derken....
Kilitlenip kaliyoruz...
Gozlerimiz kamasiyor..
Dilimiz tutuluyor...
Cesme Altin Yunus Oteli'nde bir dugunde degiliz de, bir filmdeyiz sanki...
Ocean's 11 mi desek... Reservoir Dog's daki o karizmatik adamlar mi desek...

Onlari birdenbire, tepede, merdivenlerden inerken goruyoruz. Aman aman nasil bir goruntudur o... Bir takim elbise, ayni anda, bu kadar adama bu kadar mi sahane yakisir... Hele o yuruyus, o tavir, o eda, o karizma, yok boyle bir sey, boyle bir goruntuyu ben anca filmlerde gordum. Olaganustu...
Onlar Eren'in en yakin dostlari... Gidip hepsi ayni takimi satin almislar. Papyonuyla, kol dugmeleriyle, ceketlerine taktiklari çicekle bile onlar ayni... onlar bir ekip, bir takim...
Ayni eski gunlerdeki gibi...


Bu dostluktan biz de fazla fazla nasibimizi aliyoruz bu hafta sonu.
Aile, dostluk, arkadaslik, kardeslik hepsinden fazla fazla var. Insanin yasam enerjisini uçe katlayan, siradan bir dugun davetlisi gibi degil de, buyuk bir ailenin parçasiymisiz gibi yasanan çok guzel bir hafta sonu...

Herkese tesekkurler...
En çok ta sizlere çocuklar...

Boyle dostlarin varsa hayatta
Sirtin yere gelmez asla...