1 Aralık 2016 Perşembe

Singapur'u Keşif - Haftanın Özeti

Yap boz hayatları seviyorum.

Bir yere kurulup yerleşip oranın her yerini, her köşesini arşınlayıp, içine çekip, derin dostluklar kurup, yeni ritüeller, alışkanlıklar, başka başka yaşam biçimleri edinip, bir gün gelip tak orayı terk etmesini, pılımı pırtımı toplayıp, bohçamı alip başka bir yere atmasını, herşeye sil baştan deyip yeni bir yerde yeni bir hayat kurmasını seviyorum.

Yap boz hayatları seviyorum. Göçebe ruhluyum. Böyleyim...

Bir insanları bırakmıyorum elimden hepsi o.

Beni korkutmuyor yer, iz, yol yordam bilmemek, kimseyi tanımamak, "confort zone" da olmamak...
Herşeye baştan başlamak, yeniden inşa etmek, ederken büyümek, bildiklerine eklemek, eklenmek... 

Yabancıların, yerleşik düzene kafalarında geçememekle eleştirdiği, Türkçe'de "nerede yaşıyorsunuz?" sorusunun karşıtının "nerede oturuyorsunuz?" olması bana çok uyuyor.

Evet şu anda Singapur'da oturuyorum ama yarın pılımı pırtımı toplayıp başka bir yere gidebilirim, geri dönebilirim, dünya üzerinde herhangi bir noktayı seçip oturmaya orada devam edebilirim. Böyleyim...

Gerçi... Bunun bir bedeli var. Bu bir değiş tokuş.
Bazı şeyleri buna değiştim ben. Kısacası düşlerimi düşlerle ödedim.

Şimdi zaman, Singapur yollarında yürüme zamanı...

Singapur'u keşif

Singapur'da Singapur'lular gibi hawker centerlarda yemek yemeyi çok seviyorum. Ama cuma akşamı canım acaip Fransız mutfağı çekiyor. Ve Garçon da yiyoruz. Tabaklarımızı görür görmez kendimizden geçiyoruz. Çok lezzetli. Evimize çok yakın, dünya mutfaklarının bulunduğu Essen Pinnacle diye bir yerin içinde. Burada ayrı bir yerden de içkini alıyorsun, hemen yanındaki standta. Ordan da bir kadeh beyaz Avustralya şarabı alıyorum. Avustralya'da savignon üzümünden böyle nefis şaraplar olduğunu bilmiyordum. Harika.

Tiong Bahru

Keşfe evimize yakın semtlerden başlıyoruz. Tiong Bahru diye bir semt var. Paris'in Marais'sine benziyor. Son zamanlarda yükselen bir yıldızmış burası. En göze çarpan özelliği buradaki evlerin boyunun üç katı geçmemesi. Yani Singapur'un o meşhur gökdelenlerini buradan görmüyorsunuz. Başka bir havası var. Bugün yarı turist yarı Singapur'lu olup elimizdeki rehberin tavsiyesine uyuyoruz ve Tiong Bahru Market and Food Center'da yerli yemeklerden yiyoruz.

Aslında Tiong Bahru'yu bu kadar trendy hale getiren bir Fransız bakery. Tiong Bahru Bakery
Burada her türlü Fransız patisserie'sini bulmak mümkün. Güzel bir kahve de cabası...




Marina Bay ve Clarke Quay

Bu yerler için apayrı bir yazı yazmam gerekecek biliyorum ama zaten bugünkü sadece gözlerimizi gezdirdiğimiz bir akşam, alıcıgözle bakmıyorum. Daha sonra alıcam. Vaktim olduğunda...

Clarke Quay her hafta sonu gelinse hiçbir zaman insanın canının sıkılmayacağı cıvıl cıvıl cafeler, barlar ve restaurantlardan oluşan keyifli bir yer.  Bir akşam mümkünse girls out şeklinde deneyimlemem lazım sonra yazacağım.

Marina Bay Sands Light Show

Marina Bay Sands Hotel hiç şüphesiz Singapur'un Eiffel Kulesi...

Bir de Merlion'u da unutmamak lazım tabi ki, o da Singapur'un simgesi.

Suyun kenarına ne kursanız oraya hayat getirir, neşe, coşku, mutluluk getirir değil mi?
Marina Bay de aynen öyle.
Görkemli Marina Bay Sands Hotel ve altındaki her türlü ihtişamlı yapı bu şana şan katıyor.






















Marina Bay Sands'in light şovuna denk geliyoruz. Neden bilmem çok etkileyici bulmuyorum.

Güzel yine de, bak karşı kıyıda tek başına duran binanın canı sıkılmış, bizimle iletişim kurmak istiyor, kalbini mi kıralım, bize göz kırpıyor işte, dans ediyor, cevap vermeyelim mi yani, verelim tabi ki...
Alkışlıyoruz biz de...




Kemeraltı'ndan hallice bir Chinatown

Çinliler her şehirde kendilerine muhakkak bir mahalle edinip orayı minik bir Çin'e dönüştürmeyi beceriyorlar sahiden de. Başka şehirlerde başka Chinatownlar da gördüm. Londra'da, New York'ta, San Francisco'da... Ama ben sadece New York'takini ikna edici buldum, sahici buldum. Gerçekten orada minik bir Çin var sanki ve turist gelmiş gelmemiş değil dertleri, orada kendi ülkelerindeki gibi yaşamak olsun yeter gibi.

Açıkçası Singapur'dakinden çok daha fazla şey bekliyordum, ne de olsa yaşayanların büyük bir çoğunluğu Çin asıllı, gerçi onlar kendilerini tamamen Singapur'lu görüyor ve Çin'le alakaları olmadığını düşünüyorlar. Ne tuhaf değil mi, bizde de biz aslen bilmem nereliyiz, bilmem nere göçmeniyiz, bizim dede toprakları bilmem neresidir demek bir gurur kaynağıdır. Neyse...

Singapur'daki Chinatown benim gözümde Kemeraltı'ndan hallice... Çok beğendiğimi söyleyemem. Zaten Çin yemeklerini de çok sevmem. O zaman İzmir marşıyla geliyorum, mehter marşıyla gidiyorum...

Singapur'da arkadaş

İnternet ve sosyal medya sağolsun, artık arkadaş bulmak, sosyal çevre kurmak çok kolay.
Dünyanın öbür ucuna da gitsen, hatta daha gitmeden biliyorsun ki orada arkadaşların var.
Hizli bir getirisi bu teknolojinin...
Çarşamba günü öğlen 7 şahane Türk kadınıyla Grand Hyatt Hotel Pete's Place  de buluşuyoruz, ve İtalyan mutfağından oluşan güzel bir öğle yemeği eşliğinde sohbet ediyoruz.
Singapur öyle bir yer ki kimileri geliyor kimileri gidiyor... Ben geleli 10 gün oluyor, içimizden biri 10 gün sonra Singapur'dan ayrılıyor. Hayat böyle... Yapacak birşey yok.

Bugün de resmen bir blind date yaşıyorum.
Bizim çok özel bir grubumuz var. Gönlümdeki adı hala yüzde elli. 80 kere isim değiştirdik, hatta son adımız ne oldu bilmiyorum bile. İşte o grubumuzdan çok sevdiğim Bologna'lı arkadaşımın beni şu anda Singapur'da yaşayan Milano'lu arkadaşıyla buluşturması... Bence globallik budur. Ne olacak ki başka?

Yağmurlu ve çok ta keyifli olmayan bu Singapur gününde beni görmeye buralara kadar geldiğin için teşekkür ederim. Sohbetimiz yarım kaldı. Devamı haftaya...

24 Kasım 2016 Perşembe

Singapur'a Giriş - İlk İzlenimler

Singapur'a gidilecek, Singapour' taşınılacak derken hiç gelmeyecekmiş gibi görünen o gün, günün birinde geldi çattı. Anca biletimi aldığımda, önümde apaçık duran dünya haritasını gördüğümde idrak edebildim, sahiden de çok uzağa, dünyanın öbür ucuna gidiyordum... 
Dünya turu yaptığımızda da gelmiştik bu taraflara gerçi ama, onların dönüş bileti vardı.

Bu seferki "one way ticket"...

Türk Havayolları'yla on numara bir yolculuk

THY'nin Singapur'a İstanbul'dan her gün gece saat 02.10'ta uçağı kalkıyor. Ben her gün sefer olmasına bile şaşırırken uçağın dolu olabileceğini hiç düşünemezdim. Uçak Singapur'lu doluydu, sıradan bir kasım ayının bir peşembe gecesi...

Gidişime birkaç gün kala gözümde büyüyen yol, Türk Havayolları'nın on numara ilgi, alaka, yardım ve hizmet kalitesi sayesinde inanılmaz güzel bir yolculuğa dönüştu. Hostes kızlar birbirinden güleryüzlü, kibar ve özenli. Bizlere, bizi sanki evlerinde ağırlıyorlarmış gibi muamele yapıyorlar. Bayıldım. Servis, ikram, azıcık uyku, güzel bir film derken bir de bakmışım Singapur'dayım...

Singapur Changi Havaalanı okuduklarıma göre çok afilli, atraksiyonlu bir havalimanıymış ancak bunları giden yolcu bölümünde görebiliyormuşuz.
Bavulumuzu kapıp taxiye atladığımız gibi evimize varıyoruz.

Singapur'a dair ilk izlenimler

Ağustos ayından beri Singapur'a dair bir sürü şey okuyorum. Bütün okuduklarımın sonucunda hep aynı hissi duyuyorum, Singapur sanki dünya dışında bir yermiş gibi geliyor bana. Ülke değil de gezegen gibi. Bildiğim tüm ezberleri bozacak bir yer gibi...

Gelmeden evvel bir arkadaşımın babasıyla karşılaştığımda bana "Eee Dilara Çin'e gidiyormuşsun." diyor. Yani... neredeyse öyle. Çin'i arkana al, dümdüz yürü hemen sağda Singapur'u görceksin gibi bir tablo oluşuyor zihnimde. Ayrıca itiraf etmeliyim ki; Singapur'un dünya üzerindeki yerini ancak buraya gelme planları yaptığımız zaman öğrendim ben de.

Toplumun %60'ı Çin, %30'u Hintli gerisi de Malay. Expatların sayısı da hafife alınacak gibi değil tabi.

Singapurlular 1965'e kadar Malezyalılar'ın egemenliğinde yaşamışlar. O zamana kadar buraları mandalina bahçesiymiş, diyemesem de komple yağmur ormanıymış. Zaten o zamanlar burada çok az kişi yaşıyormuş ve onlar da balıkçılık yapıyormuş. Ama Malezya'dan ayrılıp kendi bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde prangalarını parçalayıp bir mucize gerçekleştirmişler ve bugün herkesin bidiği gibi inanılmaz zengin bir ülke ve her yerde devasa gökdelenler var.

İklim

Eveeet iklim ve hava sıcaklığı herkesin merak ettiği, tam anlayamadığı, ne denli çekilir/çekilmez olduğunu kestiremediği birinci konu.
Malum, tropikal iklimden dolayı burası yılın her günü ve günün her saati sıcak ve nemli. Yani 12 Ağustos öğlen 14'te de hava neyse, 22 Aralık gece saat 03.10'da da, 28 Nisan akşamüzeri 17'de de aynı...
Meteroloji Singapur'da pek popüler bir bilim dalı olmasa gerek.

Şimdi hava sıcak mı, evet ben geldiğimden beri 28-30 derece ama beni baymadı nedense. Öyle abartılacak, yaşanması zor falan değilmiş kesinlikle. İzmir'in tam yazı bundan daha fazla rahatsız edici, hem sıcaklık hem nem oranı olarak bence. Terlenmiyor demiyorum, elbette terleniyor ama hafif rüzgar da esiyor arada ferahlatıyor. Ayrıca gökyüzü genelde bulutlarla kaplı her an yağmur yağabilir zaten burda kimse şemsiyesiz dışarı çıkmıyor. Yani güneş tepenizde apaçık agresif bir şekilde bedeninizi delmeye çalışmıyor. Şu 1 haftalık şahsi fikrim gayet alışılabilir, yaşanılabilir bir sıcaklık ve nem olduğudur.

Müthiş yeşil bir ülke... Böyle bir yeşillik görmedim. Her taraf ama her taraf ağaç, bitki, ağaçlar devasa. Bu ağaçlar nasıl bu kadar kocaman olmuş, nasıl bu kadar büyümüş, bu nasıl bir şehir bölge planlamacılığıdır böyle diye düşünmeyin, zira bu insanoğlunun yapabileceği birşey değil. Bu tropikal iklim, aynı kalan sıcaklık ve yağmurun işi. Şehir yağmur ormanlarının ortasına kurulmuş. Şehrdeki tüm cadde, bina, gökdelenlerin araları bu ağaçlarla dolu. Bazı yerler var ağaçlar öyle dallanmış budaklanmış her yerinden yeşillik fışkırıyor ki, içeriye adım atamazsınız.

Ülkenin birçok anadili var. Ama temel olarak İngilizce ve Çince. Ancak şu 1 haftalık tecrübemle has Singapurlular'ın İngilizcesini anlamakta zorlanıyorum. Anladım ki o zaten Slinglish imiş. Yani Çince İngilizce karışımı birşey. Öyle yaygınmış ki Slinglish sözlükler bile varmış. Hadi bakalım...

Hawkers

Singapour'da dışarıda yemek yemek bazen evde kendin yapmaktan daha ucuz. Hawkers denilen food courtlar var. Envai çeşit yemek var önünüzde ve siz porsiyonunuzu kafanıza göre seçip kasada 3-5 SGD ödüyorsunuz (1 Euro = 1.5 SGD) Biz de ilk hafta bu hawkerslarda yedik, çok ta lezzetliydi. Ama yine de ben evde hafif yemeklerimi yapmaya, büyük salatalarımı hazırlamaya devam edeceğim.

Bulaşık makinam yok.

Paris'ten giderken canım, emektar, çok ta şıkır şıkır çalışan bulaşık makinamızı satmak zorunda kaldık. Valla arkasından bir ağlamadığım kaldı verirken. Çok ta ucuza gitti garibim. Zira buradaki evlerde bulaşık makinası kullanımı yaygın değil. Hatta bulaşık makinası için teşkilat bile kurulmamış, giriş yeri yok. İki nedeni var. Birincisi iklim çok sıcak olduğu için bakteriler çok çabuk ürüyebiliyor ve zaten mutfakta yağlı bir tabak bıraktığınız anda 1 saat içinde karıncalar sarıyor(muş). Bulaşık makinasının da bir iki tabak için çalıştırılmayacağını düşünürsek hepten olayı iptal ederek çözüm bulmuşlar. İkincisi de eve yatılı maid yani hepler almak burada çok normal, hatta luxe bile değil. Evde yatılı bir çalışanın olunca bulaşık ta dert değil tabi.

Evlerde bu maidler için özel bir oda var. Mutfağın içinden geçilen minik bir bölüm daha var evimizde. Miniskül bir oda, mutfakla bu odayı birbirine bağlayan miniskül bir koridor ve bu koridorda da onun miniskül banyo ve tuvaleti. Yani aslında senin yaşam alanına hiç girmiyor. Şu anda böyle bir yatılı çalışan alma niyetimiz yok. Fikre kapalı değilim. Sadece değişen koşullarla ihtiyaçlarımız büyürse o zaman düşünebiliriz.
Şimdilik eve temizliğe gelen biri ve bulaşık eldivenleri beni paklar.

Singapurlular'ın çocukları sevme biçimi

Singapurlular bu işi çok iyi yapıyor. Ne Fransızlar gibi özel alana girmiycez diye abartıp son derece soğuk ve sevgisiz duruyorlar, ne de Türkler gibi özel alan da neymiş çocuk kamunun malıdır diye düşünüp cıvık cıvık bir sevgi anlayışıyla hiç tanımadığınız birinin çocuğunuzu kucağına alması, öpmesi şeker vermesi gibi insanı sinirlendiren şeyler yapıyorlar. (Bu arada tamamen mutlak yabancılardan bahsediyorum, sokaktan geçen insandan) Singapurlular bir çocuk gördüler mi yaklaşıp "little baby" "so cute" "so beautiful" gibi hoş şeyler söylüyor en içten şekilde gülümsüyorlar. Ama asla dokunmuyorlar. Asla. Avrupalı çocuklar özellikle açık tenli sarışın gibi olanlar çok ilgilerini çekiyor. Geçen gün Gardens By the Bay'de dolaşırken Hintli bir kadının ailesiyle beraber Gaia'yla fotoğraf çektirme isteğine tanık oldum. Ne diyeceğimi bilemedim. Neyse acemiliğime geldi bir ayrıcalık yaptım.

Tanjong Pagar ve Gardens By The Bay

Geçen hafta sonu buradaki ilk hafta sonumuzdu. Tabi biraz jetleg durumumuz vardı ondan ağırdan aldık gezme işini. Tanjong Pagar gibi hareketli, cafelerin barların olduğu merkezlerden birine yakın oturuyoruz. Oraya gittik. Çok keyifliydi.

Pazar günü de Garden By The Bay'e gittik. Burası Central Park gibi bir yer. Her hafta sonu gelse sıkılmaz insan, yapılacak çok şey var. Daha Super Tree'lere çıkmadık. O devasa seralarını gezmedik. Tekrar geleceğiz. Gelmişken Gardens By The Bay'in büyük hawkerı Satay By The Bay de yedik yemeğimizi.

Yemekten sonra da her akşam 19.45 ve 20.45'te gösterilen Garden Rhapsody'i izlemeye gittik. Ağaçların müzikle ve ışık oyunlarıyla dans etmesi. Mükemmeldi. Bu arada Gardens By the Bay'e giriş ve Garden Rhapsody gösterisi ücretsiz, herkese açık. Yalnızca ağaçlara tırmanmak ve seralar ücretli. Bir kere de denk getirebilirsek bunu Super Tree Grove üzerine çıkmışken yukarıdan izlemek istiyorum.

Simdilik hala geceleri ayaktayım, gündüzleri uyuyorum. Bu ayarlarımı düzelttikten sonra daha fazla gezebileceğimi umut ediyorum.

Bir de konuyla alakası yok ama dün akşam yatmadan önce Walking Dead'in son sezonunun ilk bölümünü izledim. Çok hızlı ve sert giriş yapmışlar, o nasıl bir vahşetti öyle, bakmamaya çalışsam da gördüm herşeyi. En son böyle bir vahşet Saw 4 'te görmüştüm ve zaten hemen bırakmıştım izlemeyi. Lakin Walking Dead'i bırakamam. Böyle olunca gece de gözümün önünden gitmedi sahneler, uyuyamadım.

İlk fırsatta buluşmak dileğiyle...









14 Kasım 2016 Pazartesi

Izmir'den giderken...

Izmir'de neler yaptim?

Bir kere bu sefer hiç kalmadigim kadar uzun kaldim.
Aileme doydum doydum, doyamadim... Bu sefer aramizda biri daha vardi. Keyfini cikardik.
Sahilde yuruduk, parklara gittik, denize girdik...

Orda kahvalti, burda aksam yemegi...
Mihlama yedim ilk kez. O nasil bir kalori bombasi oyle, iyi ki giderayak kesfettim.

Ardindan Sports International'a gidip bir terledim. Iyi geldi.

Elhambra Sahnesi'nde Zaide operasini izledim. 

Begendim beğenmedim orasi ayri...
Her seferinde kendisini anarim. ODTU'de çok degerli bir hocam vardi, Sencer Ayata. Soyle derdi:
"Cocuklar, sevseniz de sevmeseniz de yilda en az iki defa operaya gitmelisiniz. Bu aliskanlik sizi ve seçimlerinizi çok yukariya çekecektir."
Bu tavsiyesini ogrenciyken dinlemedim.
Sonra bir gun Paris'te gittigim, opera sanatçilarinin servis yaptigi o ozel restoranda yedigim yemegin ardindan bana bir aydinlanma geldi. Opera nasil harika birseymis dedim. Ve o gun bugundur gittigim her sehirde sergilenen eserleri kovalar oldum.

O deneyimin yazisi blogda var, merak edenler varsa buyrun :
Bir yer dusunun Carmen size servis yapiyor : BEL CANTO


1 haftalık güzel bebek

Taaaa anaokulunda arkadaş oldugum, sonra ortaokul ve lisede ayni sinifi paylastığım, üniversite yillarimiz boyunca sayisiz mektup yolladigim ve aldigim, ve o mektuplari hala sakladigim, Fransa'da doktorasini yaparken bana ettigi davetle aslinda Paris'te yasamanin kapilarini ilk defa araladigim sevgili arkadasim anne oldu. Kosa kosa gormeye gittim daha 1 haftalik bebegi...
Ben uzaktan bile bakmaya çekinirken kucagima birakiverdi. Al dedi. Elim ayagim dolasti. Aldim, kokladim.
Simdi arkadasligimiz baska boyuta tasindi. Cunku biz ayni biz degiliz. Anneyiz...
En sert yanlarimiz yumusayacak, en sivri uçlarimiz artik batmayacak...

Zor dönem

Zor bir dönemden geçen arkadasimi gördüm. Tereci'de kahvalti ettik. Bol bol hasret giderdik.
Tereci demisken, en guzel kahvaltiliklar orada olabilir ancak kahvalti mekanlari iç açici ve keyifli degil. O kapali localarda bana daral geliyor. Ne gokyuzu gorebiliyor insan, ne deniz, ne de bir parça toprak... Tercih etmiyorum ben pek orda kahvaltı etmeyi.

Arkadasim, biraz metanet, biraz sebat. Geçecek bu zor gunler. Geçecek...
Sonra havai fişekler patlayacak. Gör bak.

Eller havada

Şöyle eller havada bir gece geçirmek istedim. Aslinda aklimdaki mekan burasi degildi. Olsun.
Canim arkadasimla muhabbet olsun yeter ki...
Ama cikista o Bostanli'da yedigimiz kokoreç neydi oyle? Muhtesem!!!


Havva'nin Üç Kizi

Izmir seyahatimde bu kitabi okudum.
Simdi, son yillarda Elif Safak'a giydirmek pek bir moda oldu. Siyasi durusu, ya da durussuzlugu mu diyelim, olaylara hep burjuvazi gozunden bakip populer kulturun ogelerini sanki halktan biriymis gibi degerlendirisi, o olmazsa olmaz arafi... Tum elestirilere katiliyorum.  Ama hakkini yemeyelim arkadaslar bence sahane bir yazi dili var Safak'in. Kullandigi kelimelerin zenginligi, deyisleri, benzetmeleri muthis.
Havva'nin Uc Kizi'nin baslarini begensem de, sonu hiç olmamis. Hatta oylesine olmamis ki, bence son 30 sayfa aceleye gelmis, boyle yarinki matbaaya girmek zorundaymis da birkaç saatte yazilmis gibi. O nasil bir son oyle? Hiç degmedi. Teget bile geçmedi.

DuRock Cafe Karsiyaka

Izmir demek eski arkadaslar demek... Yillanmis dostluklar, 20 yasini bildigin biri demek.
Yine boyle bir arkadasimla kiz kiza disari çikip muhabbetin dibine vurduk. Gelsin saraplar gitsin kokteyller, saat kaç olmus? Eyvah !!! Evde bizi bekleyen bebeklerimiz var ! Nasil da unuttuk !

DuRock Cafeyi ben inanilmaz begendim. Bir kere ortam çok kaliteli. Içkiler çok guzel. Buyuk ekran televizyon var her yerde ve her daim maç açik. Yani onemli bir maç varsa zaten full çekiyor, civil civil mukemmel bir ortam oluyor. Maç varsa siz siz olun onceden rezervasyon yaptirin.


Ilkokul arkadaslarimla buluşma

30 yil sonra ilkokuldaki en yakin arkadaslarimla bulustum. Birbirimizi hem taniyoruz, hem tanimiyoruz. Cok heyecan verici degil mi? Yepyeni çoook eski dostlar edindim.
Hayir hiçbirsey kaldigi yerden devam etmiyor. Hersey esas simdi basliyor.
Birbirimizi artik hiç birakmayacagiz...



Hilton'un tepesinden Izmir'e baktim

Rooftop barlardan sehre en tepeden bakmayi, o isiltiyi yasamayi çok seviyorum. Bunu dunyanin her sehrinden yapiyorum. Fark ettim ki; Izmir gibi bir liman sehrinin guzelligini bir bakista içime çekmemisim hiç. Sordum en sevdigim arkadasima, benimle gelir misin? Geldi. O beni hiç kirmaz. Gerçi onun guzelliginden Izmir'i pek seyredemedim. Onun yazisi aceleye gelmesin. Dunyanin oteki ucunu beklesin...

Hilton rooftop bari herkese tavsiye ediyorum. Tam aperitif zamani, 19:30 civari boyle bir yer nasil bu kadar bostu hiç anlamadim.

Izmir'den gitmeme 3 gun kaldi.
Içimi bir korku sardi...
Artik Paris'te yasamadigim gerçegi ancak simdi dank etti.

Sahiden Singapur'a mi tasiniyorum ben?


9 Kasım 2016 Çarşamba

İlkokul arkadaşlarım

Sene 1983 Cumhuriyet Ilkokulu

7 yasindaki bir cocuk için okul evimizden bir hayli uzakti. Her gun tek basima 15-20 dakikalik yolu yuruyordum. Tabi o zamanlar dunya daha guvenli bir yerdi, korkulacak bir sey yoktu.
Simdi dusunuyorum da, butun dunyayi gezme sevdamin tohumlari bu gunlerde atilmis.
Evimden çikip Karsiyaka Iskelesi'ne kadar yuruyebiliyorsam, dunyanin oteki ucuna neden gitmeyeyim? Singapur'a mesela...

Dedi ki bana; ben zaten daha o zamanlarda ozgur bir kizmisim. O disari cikmayi tercih etmezken ben gezermisim. Hatta bir keresinde taaa onlarin evine kadar gidip dergi goturmusum ona. Halbuki dergi bahane, ben onu gormek istemisim sadece.

Ilkokul arkadaslarim...
Bir doneme damgasini vuran, arkadaslik nedir beraber ogrendigimiz, ilk defa gerçek seçimlerimizi yaptigimiz, hayatimin ilk 10 yilinin doku taslari...
Ilkokul arkadaslarimla bulustum tam 30 yil sonra. Hem de oyle FB'tan falan da degil, old fashion, sokakta yururken karsilastim biriyle, biri beni buldu, digeri hepimizi...
Gormeyi istedigim kim varsa gordum. Birisi hariç. Onunla da yollarimiz kesisecek bir gun, inaniyorum.
Yeni eski dostlar edindim. Farkliydik farkli olmasina... Hepsini alip bagrima bastim.
Hepsinden yeni birsey ogrendim. Ozellikle en buyuk aciyi yasamis olanindan...
Nasil bir metanet, nasil bir durus, hayata tutunus, hayran oldum, buyulendim.
Ne saf, ne temiz ne guzel gunlerdi...
Dogumgunleri partilerimiz olurdu. Hepimiz gelirdik. Ne guzeliz, minicigiz, bebegiz. Gozlerimiz isil isil...

Ne tuhaf, bir insanin 30 yil once bile olsa bir takim insanlara karsi duydugu sevgi fosillesmis gibi yasamaya devam ediyor bedeninde. Ve bir gun geliyor, ufak bir dokunusla uyaniyor ozlemler, bitmemis hikayeler...

Simdi yeniden bulduk birbirimizi. Herkes kendi ruzgariyla uçuyor, kendi parkurunda kosuyor.

Eski hikayelere kaldigi yerden devam etmek mumkun degil ama...

Yeni hikayeler yazmak mumkun.






31 Ekim 2016 Pazartesi

Zaide vs Romeo ve Julliet

Elhambra Sarayi'nda sergilenen ne varsa giderim demistim bir yazimda.
Giderim tabi gitmesine ama sergilenen ne varsa begenirim diyemem.
Guzel Izmir'imde ne var ne yok gelmeden once bakiyorum her seferinde. Dansin Rengi balesi vardi, bilet alamadik, kaldi. Ne var ki Zaide'yi kaçirmadik. Canim arkadasim gitti aldi biletleri.
Oyle... Old school. Internetten falan degil, gidip giseden aliniyor biletler.

Zaide - Mozart

Bu operayi neden begenmedim?
Tabi, soylemesi ayiptir dunyanin muzik sehirlerinde, muzigin kalbi Viyana Devlet Operasi'nda operalar dinledikten sonra begeni citam yuksek. Ancak Zaide bana extra hafif geldi. Bir kere teatral. Turkce konusulan, muziksiz bolumleri var. Hiç boyle birsey gormedim bir operada. Biraz yavan geldi. Ne bileyim operanin o ulasilmaz, asil havasini bir tik indirmis gibi geldi. Ben sevmedim.
Ayrica performans etkileyici degildi. Zaide'yi canlandiran sanatçi kiz çok basarili ama Gomatz hiç olmamis. Cocugun sesi çok silik ve hafif. Soylediklerinin hiçbiri içimde bir yerleri bulmuyor. Sabun kopugu gibi havada aninda yok oluyor. Degmiyor.

Elhambra Sahnesi

Zaide'yi begenmedim ama canim arkadasimla bize bir gece çikmasi oldugu için çok mutlu oldum. Onunla geçirdigim her an çok kiymetli...
Donerken yolda onu dusundum. Bu postu yazarken ona dair birseyler karalasam, ah ne çok sey dusunuyor ve hissediyorum onun için...
Bazi insanlari yazmak çok zordur. Kelimleri dogru seçmek gerekir ve hatta kelimelerin yetebilmesi gerekir. Ya yetmezse?

Bu isi baska bahara birakmaya karar verdim.

Romeo ve Julliet balesini kaçirmayin !

19 Kasim'da Romeo ve Julliet Balesi var. Bilet olsaydi gidisimi erteleyecektim. Ama iki gosterimde de yer yok, simdiden bitmis.

Izmirliler siz simdiden aralik ayi için kosun giselere. 8 ve 10 aralikta iki gosterimi de daha olacak Romeo ve Julliet'in. Biletler 1 ay onceden satisa sunuluyor.
Bence bu kaçmaz !