15 Ocak 2018 Pazartesi

ZUU Class - Virgin Active

Gittiğim spor salonunda bir grup dersi var, özellikle sloganından dolayı hep ilgimi çekmiştir.
Geçen günkü İngiliz boxu dersinin hocası epey geç kalınca, o zaman benim için ders düşer, alternatif ne var diye bakıp, hep niyet ettiğim bir türlü giremediğim şu derse bir gireyim dedim.

ZUU CLASS : Let loose your wild side !

Emin misiniz? Bir daha düşünün isterseniz.
Yani vahşi tarafımı ortaya çıkarmamı istediğinizden emin misiniz?
Sonra gördüğünüz şeyden memnun olmazsanız benden günah gitti, kendiniz kaşındınız.

Bu giriş yeterince  sağlam değilmiş gibi bir de şöyle demişler:

Discover your inner beast !

Yok artık !!

Valla bakınız, gün geçtikçe ayıların sayısının arttığı bir ülkeden geliyorum.
Üstelik sevgilim, benim içimde, ne zaman uyanacağı belli olmayan bir Dragon yaşadığını söylüyor.
Şimdi siz bu sloganlarla onu uyandırmak istediğinizden emin misiniz?

Hem bence hiçbir Türk kadınına ve Latin kadınlarına böyle, yok efendim içindeki canavarı keşfet, vahşi yanını bırak çıksın falan sloganlarıyla gelmemeli. Zira bence bünye cok müsait de, siz buna hazir misiniz?
Bunca yıllık Latin kadınıyım, biliyorum ki o bünyelerden civciv çıkmaz, kuş çıkmaz. Ona gore.

Zuu class aslında gerçekten de hayvanların fiziksel hareketleri baz alınarak oluşturulmuş çok etkili bir HIIT work out. Bol bol yere yakın, eller ve ayaklarla yürüme, koşma, sürünme ve zıplama var.
20 dakinanın sonunda bütün bacak kaslarınızın cayır cayır yanması işten bile değil.

Çok güzel bir ders ama yine de pek keyif almadım, ben gidip boxumu yapayım.
Hem yumruklar ve tekmeler kasları şahane çalıştırıyor, hem belli mi olur, memleketteki ayılardan birini dövmek gerekebilir bir gün...






12 Ocak 2018 Cuma

Singapur analı kızlı

"Dilara hareketlense de yazılar geri gelse artık" dedi, blogdan geçen ayak izini görmezsem yazının eksik kalacağı, "kimse okumazsa o okur" dediğim çok sevdiğim arkadaşım...

Hareketlenme maşallah dolu dizgin, olmasına ama...
"hiç vaktim yok" palavrasının arkasına da yatacak değilim.
Rahmetli Aydın Boysan'ın dediği gibi "Sahip olduğumuz zaman az değil, çoook. Az olan zaman, ondan yararlandığımız zaman."
Yani vakti olmadığını söyleyen kişi, hangi zamandan gerçekten yararlanacağını pek bilmeden, bütün zamanını ondan fayda sağlayabilme olasılığı uğruna debelenip, neticede büyük bir çoğunu boşa harcayan kişi gibi geliyor bana.
Yani işin sırrı, hangi zaman aralığından istediğimiz sonuçları elde edebileceğimizi analiz edebilme becerisine sahip olmak sanırım.
"Hiç vaktim yok" diyene soyle bakmak lazim, hayır vaktin tabi ki var, ya onu kullanma becerisine sahip değilsin ya da ben onceliklerin arasinda degilim.

Benim neden aylardır yazmadığıma gelince...
Kelimeleri bir araya getiremedim sanırım. Sihirli cümleler kuramadım.
Koca bir yazı yazarsınız, iki cümle kalır ya okuyanın aklında, öyle bir cümlem yoktu cebimde.
Sonra dedim ki kendi kendime; yaz öylesine, neler yaptın bu aralar, elinin pası gitsin..

Size de olur mu? Bir yerde karşılaştığınız bir cümle, bir fikir çok yakın bir zamanda başka bir yerde yeniden çıkar karşınıza.

Bir arkadaşımın bir yazısını okudum birkaç ay önce. Şöyle bir ibare vardı:
"Tam iki yıl oldu, bu ülkeye yerleşeli, tam iki yıl oldu ismimdeki noktalardan vazgeçeli..."

15 yıldır yurt dışında yaşayan biri olarak hiç aklıma gelmemiş, hiç dikkatimi çekmemiş bu.

Yakın bir zamanda Elif Şafak'ın Araf'ını okumaya başladım. (Henüz bitirmedim)
Şöyle diyor kitabında:

"İnsan memleketini geride bıraktı mı kendinden en az bir parçayı feda etmeye hazır olmalıdır. Eğer hal böyleyse Ömer Özsipahioğlu neyi feda ettiğini biliyordu : isminin noktalarını."

"Yabancı, işte ilk bu fireyi vermeyi öğrenir. Yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabı, insanın en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır. Yabancı, isminin bir ya da birçok bölümü gölgede kalan insandır."

Fire..
Burdaki sihirli kelime fireydi benim için.
Düşündüm. Ben memleketimi geride bırakarak hangi fireleri verdim? Neleri feda ettim? Fazla bir şey gelmedi aklıma. Tek bir şeyden başka...
Ben en sevdiğimi fire verdim. En sevdiğimin her daim bilfiil yanında olmamayı feda ettim.
Buna değdi mi sorusunu soramıyorum kendime; zira tartının bir ucu çok ağır.
Diğer ucunu doldurmaya çalışmak, verdiğim fireye paha biçmek gibi geliyor, ki o uç "paha"sız.
Her şey bir arada olmuyor. Mutluyum yine de. Şükrediyorum.

Annem Singapur'da. Bol bol geziyoruz.
İnsanın yaşadığı yeri turist olarak görmesi için deniz aşırı birilerinin gelmesi gerekiyor. Singapur malum bir Paris bir Londra değil şöyle karış karış arşınlayasın, tarihi içine çekesin, her metrekarede insanı büyüleyecek birşeyler bulabilesin. Burada varsa yoksa devasa gökdelenler, Amazon ormanları misali parklar, Sentosa'nın plajları, yoğun ağaç dolu yerlerde asma yollar...
Bunlardan Mc Ritchie en sevdiğim. Ve Mount Faber üzerindeki Souther Ridges, Handerson Waves ve 9 km'lik havadaki yürüme parkuru. Çek içine bol oxygeni, havada asılı, bir ayağın yerde biri gökte yürü yürüyebildiğin kadar... Hele bir de yanında iyi muhabbet varsa yeme de yürü.




Ya da benim en sevdiğim; rooftop barlar, ladies night'la



17 Ağustos 2017 Perşembe

Yolun neresindeyim?

Son yillarda yerimi kaybettim sanki. Bulunduğum yerdeyim, sonra başka bir yerdeyim ve yaşadığım zamandayım sonra başka bir zamandayım. Yani hem ordayım, hem burdayım...

Sanki hayatım boyunca kalabalık havaalanlarında, otobus ve tren garlarinda elimde bavulumla ordan oraya koşturuyorum.
Birileri geliyor, birileri gidiyor... 
Sanki herkes kaçta nerede olacağını, nereye gideceğini çok iyi biliyor.
Bense sadece gitmek istiyorum, bu gitmeler gelmeler besliyor beni, zamanlar arası, ülkeler, kıtalar arası yolculuklarda bulacağım sanki hayatın anlamını, ki öyle bir anlam da yok aslında.

Elimde bavulumla oturuyorum yine.
Sürekli açılan, sonra yeniden toplanan bir bavul.

İnsan yalnızca giysilerini koymuyor bavulun içine bir yerden ayrılırken...
Bütün o zamanın içinde birikmiş duygularını, hüzünlerini, mutluluklarını, acılarını, anılarını ve her seferinde kendi kendine sorduğu ama cevabını pek te bulamadığı bir sürü soruyu da doldurup gidiyor.

Herhangi bir yolculuktan geldikten sonra hemen bavulumu boşaltamazdım eskiden.
Benimle yaşamış olanlar bilir, o bavul günlerce sürünürdü evde, en az bir hafta hatta bir ay...
Boşaltamazdım. Tembellik sanırdım eskiden. Ama değilmiş, bunu yıllar sonra anladım.
Geldiğim yerin anılarını hazmetmek, bavulun yerleşmesiyle bir anda uçup gitmesine izin vermemekmiş; bulduğum cevapları sindirmek, bulamadıklarımı belki bavulun içinde saklıdır diyerek aramaya devam etmekmiş.

5 haftalık Türkiye tatilimden 2 hafta önce döndüm.
Sırt çantamın içindeki son nesne de içinden nihayet çıkarak çantayı yerine yerleşmeye davet etti.
Ve ben bu tatilde bulduğum bütün cevapları yerlerine henüz yerleştirdim.
Yine de en büyük sorularım cevapsız kaldı. Tam buldum derken en beklemediğim yerden vurdu.
Belki de soru sormayı bırakmalıyım artık. Ama işte o iş öyle olmuyor...

Dört yanlışın bir doğruyu götürdüğü bir çağın çocuğuyum.
Şimdiyse bir yanlış dört doğruyu götürüyor. Hem de hiç acımadan...
Bu neden, diye sorma hiç, yanlışın merhameti yok. Kafasının tepesini attırırsan bütün doğrularını bile götürebilir. Hal böyle olunca doğru yapası gelmiyor insanın bazen, nasıl olsa bir yerde illaki yanlış ta yapacağım, bütün inşa ettiklerim bir anda tepetaklak olsun diye mi uğraşacağım...
Ama işte, o iş te öyle olmuyor. Doğru davranışı yakalayabildikçe mutlu oluyor insan. 

Bavullar yerleşti.
Tüh ya, nerden girdik bu konulara, ben Türkiye tatilimi anlatacaktım sözde.
Şimdi 5 haftalık Türkiye tatilimden cımbızla tek bir parçasını seçip anlatacağım.
Gördüğüm yerler kadar en sevdiğim diğer konu da beni etkileyen insanları anlatmaktır biliyorsunuz.

BİR KADINLA TANIŞTIM

İtiraf ediyorum: Ben Kuşadası'na onunla tanışmak için gittim. Tatil bahaneydi.

"Yazılarımda yazılanlardan ibaret olmadığım gibi, onlardan farklı da değilim." derdi hep bloğunda.

Ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım. Taa ki onunla tanışana kadar...

Doğruymuş.
Yazılarında okuduğumuz kadın o. Kendisini çok iyi ifade eden tescilli bir blogger.
Etkileyici birisi. Büyük başarılar tesadüf değil. Kitleleri peşinden sürüklemesi tesadüf değil.

Ancak... yazılarından ibaret de değil o.
Biz tüm hayatını gözlerimizin önüne seriyor saniyorduk, oysa bize anlatmadığı o kadar çok şey varmış ki...

Söke'ye yakın bir outlette bir cafede buluştuk.
2.5 saat sohbet ettik belki de nefes almadan, gözümüzü birbirimizden ayırmadan, başımızı sağa sola çevirmeden, telefonumuza asla bakmadan...
Onunla ilgili doğru anlamamış olabileceğim şeyler olduğunu düşünüyordum, haklıymışım.
Konuştukça katman katman derinleşen, boyut değiştiren, yaşamışlıklarına, öyle hiç de sıradan olmayan, hemen herkesin başına gelmeyen hayat deneyimlerine giydirdiği kelimelerle, metanetiyle insanı büyüleyen birisi o.

İtiraf ediyorum. Ona kızdığım zamanlar oldu. Sosyal medya üzerinden kendisine karşı fikir beyan edenlere, sataşanlara, belki hakaret edenlere ya da en basitinden onu eleştirenlere laf yetiştirdiği, zaman zaman onlar kadar hatta daha agresif cevaplar verdiği için, söylediklerine içerlediğim durumlar oldu.
Gerçi...
Boru değil, bugüne bugün sosyal medyada en çok okunan blog yazarlarından biri o.
Başarısı tartışılmaz.

Onunla tanıştıktan sonra birşeyin farkına vardım: Çok fazla cephede savaşıyor.
Bloğunda anlattıkları yaşadıklarının sadece küçük bir kısmı.
Bu nedenle şimdi farklı düşünüyorum.
İnsanlar bu kadar acımasız olmaya utanmıyorsa, o niye vereceği cevaptan utansın, ki, tekrarlıyorum, hiç de sıradan olmayan, hemen herkesin başına kolay kolay gelmeyen birbirinden farklı bir sürü olumsuz hayat deneyimlerine sahipken...
Ama o çok güçlü bir kadin ve en büyük şansı da böyle bir anneye ve ablaya sahip olması.

Onun zaten tek derdi var.

Yolun neresinde olduğunu bulmaya çalışıyor...

"Dibe vurduysam ya da hâlâ düşüyorsam" noktasının neresinde olduğunu arıyor.

Çok ilginç, bu kadar huzunlu ve  derin konulardan bahsederken konu bir anda çantalara geliyor.
Fosil çantalara olan merakını bilmeyen yok. Bana Fosil çantalarından bahsediyor.
Almak istediği yeni modelden...

Üniversitedeyken bir kitap okumuştum.
"Gülden Kale Düştü"
Kitabın sonunda çok etkileyici bir intihar yazısı var.
Gülden yaşadığı çeşitli talihsiz olayların sonunda intihar etmek üzere çatıya çıkıyor.
O anda kendi kendine konuşuyor.
"Şimdi bırakıversem bedenimi bu boşluğa herşey sona erecek, tüm acılarım dinecek ama, buradan aşağıya düşene kadar hayatım bir film şeridi gibi geçmez mi gözlerimin önünden, pişman olmaz mıyım atladığıma, daha yaşanacak güzel şeyler olabileceği gelmez mi aklıma?...
Şimdi buradan bırakıversem bedenimi tüm acılarım, herşey sona erecek ama, pazartesi gunu gidip kulağıma bir delik daha deldirsem daha güzel olmaz mıyım acaba?"

Bu 2.5 saat bana yetmedi, bir bu kadar daha konuşabilirdik şayet benim gitmem gerekmeseydi.
Onu kesinlikle tekrar göreceğim. Belki Türkiye'de, belki Japonya'da, kim bilir belki Singapur'da...

Serrose'yi tanıdığıma, onu anladığıma, onu kendime kattığıma çok memnun oldum.

Ama en çok neye memnun oldum biliyor musunuz?

Fosil çantalarıyla kulağına bir delik daha deldirmiş olduğuna...


@serrose
www.yolunneresindeyim.blogspot.com

11 Haziran 2017 Pazar

Bütün yollar Marina Bay'e : Level 33

Singapur'a gelmeden evvel İngiliz bir kızın bloğuna denk geldiğimi, tarzını da kendime yakın bulduğum için tavsiye ettiği yerleri bir bir denediğimi daha önceki bir yazımda belirtmiştim.

İşte Marina Bay Financial Center'da bulunan Level 33 bu restaurantlardan biri.
Singapur'a geldiğimizden beri fırsat olmamıştı, Türkiye'ye tatile gitmeden evvel yapılacaklar listeme almıştım, o gün geçtiğimiz cumaymış.

Efendim, söylememe bile gerek yok, Singapur'un bir starı var. O da hiç şüphesiz Marina Bay Sands Hotel. 
Ama şimdi doğruya doğru; müthiş bir mimari yapı, göz alıcı, göz kamaştırıcı, büyüleyici...

Hele bir de ışıkları yandı mı, ve o ışıklar renklerle giyindi mi, ve hatta suyun üzerinde dans etmeye başladı mı gözlerinizi ondan alamıyorsunuz. Çivileyici. Harikulade...

Hal bu olunca marinanın etrafındaki tüm mekanlar kendilerini Marina Bay Sands otelini en iyi görebilecek şekilde konuşlandırmışlar.

En mükemmel açıdan, en mükemmel yükseklikten, en mükemmel şekliyle Marina Bay Sands otelini gören yerler popülerliği kazanmış, alkışları ve yıldızları toplamış, fiatlarını da katlamış.

Aynen Level 33 gibi...

Cuma akşamı için Level 33'te "balcony table" rezerve ediyoruz.

Her saat başı Marina Bay Sands otelinin marina üzerindeki light şovunu kaçırmamak için 20.00'de balcony table'ımızdaki yerimizi alıyor, hemen birer mojito söylüyoruz.

Level 33, adından da anlaşılacağı gibi 33. kattan marinayı şahane gören ve sadece gözlerinize verdiği ziyafetle bizleri doyurmayı vaat etmiş bir yer. Yoksa yediğiniz yemekten, içtiğiniz içkiden fazla birşey beklemeyin. Yediğim içtiğim hiçbir şey için Level 33'e yüksek bir not veremeyeceğim.
Hatta lüks bir mekan olarak geçse de, ben gayet vasat olduğunu söyleyebilirim.

Manzara hiç şüphesiz harikaydı.
Ancak geçen hafta gittiğim, National Galery'nin son katındaki Smoke and Mirrors, tam Marina Bay'in karşısında olup, Level 33 kadar yüksek olmasa da aynı zevki hatta fazlasını vermişti.

Level 33'ün özel bir yanı yok.
Deneyimleyecek bu kadar mekan varken bir daha yolumun düşeceğini sanmıyorum.

Singapur'da bütün yollar zaten marinaya ve Marina Bay Sands oteline çıkıyor.




1 Haziran 2017 Perşembe

Shangri La : The Line

Antalya Kındılçeşme Orman Kampı'ndan arkadaşım Aykut yıllar önce Frankfurt'ta görüştüğümüzde babaannesinin şöyle bir lafı olduğunu söylemişti ve ben onu hiç unutmadım.

"Ya yiyip durcan, ya gidip durcan."

İşte biz de Singapur'da bir yerlerde, bir takım organizasyolarda, davetlerde ya yiyip duruyoruz, ya da koşturup duruyoruz.

Singapur'da oteller sanki diğer tüm şehirlerden daha fazla yeme, içme, eğlenme merkezi olarak kullanılıyor. Yani Paris'teyken, gideyim de, Georges V Four Season'un restaurantında bir öğle yemeğinde arkadaşlarımla buluşayım, asla aklıma bile gelmezdi. Sanki o anca Marrion Cautillard'ın falan yapacağı bir şey gibi gelirdi. Otel lobisinde, barında, restaurantında sosyalleşmek.

Halbuki burada durum öyle değil. Tüm oteller, sadece gecelemeye gelen müşteri yelpazelerinin dışında herkese her gün açık. Biriyle lüks bir otelde öğle yemeği yemek için ünlü bir aktris ya da manken olmanıza gerek yok. Grand Hyatt Oteli'nde, The Fullerton Oteli'nde international tarz öğle yemekleri yedim. Fiatlarının da çok uygun olduğunu söyleyebilirim. (SGD 62++)

Dünkü öğle yemeği buluşmamız Shangri La Oteli'nin meşhur "The Line" restaurantındaydı.

Bu otelin içini ve restaurantını hep merak etmiştim, Fırsat bu güneymiş.

Sahiden çok rafine bir style ile döşenmiş bir otel. Oteldeki herhangi bir deneyim insanların kapıdan sizi sıcacık karşılayıp hemen doğru yöne yönlendirmeleriyle başlayan bir yolculuk.

Büfesi international büfe olarak geçiyor ancak çok geniş kapsamlı bir Japon, Hint ve local mutfakları da bulunmakta. Hem de aşçıların bizzat oada bulundukları, pişirip size servis yaptıkları, "theatral" dedikleri türden bir gastronomik deneyim.

Tam bir et obur olarak, beni benden alan et yemeklerinin zenginliği, çeşitliliği, bolluğu ve bu kadar lezzetli oluşuydu. Her et çeşidi için ayrı bir stand bulunuyor ve hepsi birbirinden taze ve lezzetli.

Tatlı ve kahve bölümü ayrıca çok güzel. Tatlı çeşitlerini bir göreseniz kendinizden geçersiniz...
Ayri bir kahve bolumu var. Latte, Mocha, Cappucino ne isterseniz yapiyorlar.

Ben tam bir sosyal yiyiyiciyim.
Sosyal ortamda hiçbir yemeği asla reddetmem.
Yok şeker yemiyim, karbonhidrat yemiyim diyerek, yemeği beraber yediğim insanlara da keyifsiz hale getiren insanlardan değilim. Var öyle arkadaşlarım, öyle onu yemem bunu yemem tipleriyle beraber yemek yemek çok sıkıcı bence. Evet size soyluyorum, siz kendinizi biliyorsunuz.
Halbuki şöyle tabağına alacaksın envahi çeşit pastanı, dondurmanı, yanına latteni de alacaksın...
Mis.

Haaa sonra normal hayatına dönünce yine şekeri çıkar hayatından. Karbonhidratı kes. Ya da minimuma indir. Yağlı yeme. Ama sosyal yiyici olmak gibisi var mı ya...
Enfes !

Dünkü Shangri La öğle yemeği büfesinin ardından bugün sıvı detoxundayız mesela.
Eeeee hayat böyle.
Herşeyin sırrı denge...