Singapore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Singapore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2018 Perşembe

Best free flow deals in Singapore

Itiraf etmeliyim ki; Turkçe klavyem bozuldugundan beri pek yazmak gelmiyordu içimden.
Yazilacak seyler birikiyor ve hatta ben onlari sanki bloguma yazar gibi cumleler kurarak dusunuyorum ama bir turlu bilgisayarin basina oturmak gelmiyordu.

Blogu da ozluyorum bir yandan.
Her horoz kendi coplugunde oter ne guzel bir tespiti atalarimizin... Sanki yazanlara soylenmis.

Singapur'da su son 2 haftada yeni bir concept kesfettim.
Ladies night'lar yetmiyormus gibi, after work drink, ya da happy hours conceptleri yetmiyormus gibi, bunlarin hepsi ve toplaminin kesistigi bir concept kesfettim: Free flow

Best Free Flow deals in Singapore

1. ZAFERANNO

Bir yazimda soylemistim. Bence mutluluga giden yol baloncuklardan geçiyor diye...

Persembe aksamlari Zaferanno'da sadece ladies'lere, 18.00 - 21.00 arasi free flow Prosecco...

20.30 gibi baslayan DJ show, 80'li 90'li yillarin en sevdigimiz sarkilari ve yanan tutusan bir dans pisti...

Ocean Financial Center'in 43. katinda bir rooftop bar Zaferanno. 
Ayni zamanda bir Italyan restorani.

Marina Bay neredeyse 360 derece panoramik bir manzarayla ayaklarinizin altinda. Elinizde bosaldikça dolan prosecco kadehleri. 

Hadi hemen alin birkaç kiz arkadasinizi, ayirtin yerinizi Marinaya karsi... Mis!

Hem kiz kiza çikmak gibisi var mi yaaa? Valla yok.

2. J BAR - M HOTEL

Aslinda Zaferanno çitayi o kadar yukariya çekti ki, ondan sonra insani diger yerleri begenebilmesi biraz zor tabi ama napicaz, yillik abonelik mi alicaz? O halde, baska yerler kesfetmeye devam.

Anson Road'daki M Hotel'in rooftop bari J Bar'da her cumartesi aksami 20.00 - 01.00 arasi, ladies night, free flow red vine, white vine, champagne, canli muzik.

Biz tabi sampanyayla basladik, sampanyayla bitirdik.

Fransizlar'in bir lafi vardir, "Blanc sur rouge, rien ne bouge, rouge sur blanc tout fout le camp."
Yani kirmiziyla beyazi karistirirsaniz, gecenin sonunda sizi yerlerden toplariz demeye getiriyor.

Biz de daldan dala atlayip sohbet konularini karistirdik, içkimizi karistirmadik. Sampanyada kaldik.

Bir de her cumartesi 21'de canli muzik var J Bar'da. Bon Jovi'den Queen'e, Guns and Roses'tan Aerosmith'e kadar en sevdigimiz rock sarkilarini çalip soyleyen iyi bir gruptu.

Tavsiye ederim.

3. BAR CANARY

Orchard Road'daki Grand Park Hotel'inin rooftop bari Bar Canary.
Biraz boyle bahçe veya beach club havasinda.
Carsamba aksamlari sadece bayanlara tabi, 55 SGD free flow sampanya.

Cok class bir yer oldugu kesin. Ancak muzik yok, ambians yok, rooftop dedigine bakmayin gorebileceginiz hiçbir manzara yok, zira rooftop'in kenarlarina yuksek set çekilmis.
Gidin bir gorun, kendiniz karar verin derim.

4. PANORAMA

Ben sahsim adina Boat Quay'i çok anlamsiz buluyorum.
Bir Clark Quay degil, bir Robertson Quay degil, bizim Oludeniz gibi, bir yerlere sikismis su parçasinin etrafina kurulmus barlar ve restaurantla bolgesi.

Panorama'nin ikinci katindaki balkona yerlesip iste bu sikisip kalmis su parçasina nazir free flow Muscat'larimizi yudumlarken, complimentary pizza ve yesil zeytin esliginde birseyler atistirirken muhabbetimiz o kadar koyuydu ki, daha iyi bir yere gidebilirdik fikri aninda terk etti bizi.

Raffles Place'te çalisiyorsaniz veya bir yerlere tirmanmadan duz ayak bir yer ariyorsaniz, Panorama çok ideal ve iyi bir free flow deal.

5. COOK and BREW

Asia Square'de Vestin Hotel'i 33. kat.

Carsamba aksamlari, 17.00 - 00.00 arasi ladies'lere free free flow coktail. 
Yani ucretsiz, limitsiz kokteyl, hanimlara, butun aksam...

Manzara muhtesem. Evet evet, iste manzarayla gelin bana soyle, ya da canli muzikle, ya da her ikisi birden icabinda... Saat 18.00'de canli muzik te sizlerle efendim.

Cook and Brew'in en iyi ozelliklerinden birisi de herkesin çalistigi yere yakin olmasi. Cok merkezi.
Isten çikip eve girmeden evvel iki arkadasinizi gorup hem manzaranin, hem muzigin, hem mekanin hem de ladies'lere ozel free free flow kokteyllerin keyfine varabileceginiz harika bir yer.

Ben buraya ya da Zaferanno'ya tekrar ugrarim bence.
Gelmek isteyen olursa beklerim efendim.

9 Mart 2018 Cuma

Singapur'u seyretmek : Favorim Rooftop barlar

Malum Singapur tam bir rooftop bar cenneti.
Ben de buraya geldigimden beri tecrube ettigim, en begendigim rooftop mekanlarini sizlerle paylasmaya karar verdim. Bu baglamda bu yaziya turistik rehber gozuyle bakilabilir.



ORGO - Esplanade Theatre

Ben bu aksamin yazisini sahi niye daha once yazmadim ki? 
Halbuki Singapur'da tanidigim en guzel kadinlardan biriyle geçirdigim en guzel gecelerden biriydi...

Orgo'ya rooftop bar demek tartisilir, o kadar yuksek degil, hatta balkon bar desek daha dogru olur. 
Ama o nasil bir manzara, o nasil bir atmosfer oyle... Sahane!
Iddia ediyorum, Orgo'da insan kendisini bir Hollywood yildizi sanabilir, bir film setinde hissedebilir.
Sehrin isiklari altinda, suyun yaninda, o devasa gokdelenlerin yamacinda, o genis koltuklara kurulup eline de kokteylini aldi mi insan, içinde bulundugu tablo o kadar kusursuz ki bir an maket oldugunu, bir film decoru oldugunu dusunuyor.

Once martinilerimizi soyluyoruz. Mekanin keyfini çikarip iyi bir sohbete isinma turlari atiyoruz.
Basliyoruz small talking yapmaya. Eeee small talkinge small içki.
Ne zaman ki iyice havamizi buluyoruz, konular derinlesiyor, dallanip budaklaniyor, bir peynir ve sarkuteri tabagi soyluyoruz. 
Yaninda da tabi ki kirmizi sarap... Now we are talking !

Orgo'yu romantik bir aksam geçirmek isteyenlere, ya da sakin ve muhtesem bir ortamda muhabbetin dibine vurmak isteyenlere, ya da Singapur'a gelecek misafirlerini etkileyecek mekan arayisi içinde olanlara mutlaka tavsiye ederim.



SMOKE and MIRRORS - Rooftop of National Galery

Ben bu aksamin yazisini yazmistim, buraya tiklarsaniz okuyabilirsiniz.

(Bu arada fark edeceksiniz ki o yaziyi Turkce klavyemle yazmistimm ama içinde pilleri unuttugum ve çuruttugum için artik Turkçe klavyem yok.)

Neyse, Smoke and Mirrors da mekan, kokteyller ve manzara olarak en begendigim rooftop barlarin basinda geliyor. Yine National Galeri'nin yukarisinda Aura diye bir yer varmis, oranin da methini çok duydum ama gidemedim. En kisa zamanda gidecegim.



LANTERN - Fullerton Bay Hotel

Lantern'e iki defa gittim. Birincisi Fransiz kiz grubuyla aylik bulusmalarimizdan biri orda yapilmisti.
Marina tarafina degil, havuz basinda oturmustuk.
Ikinci kez, Ingilitere'den Singapur'a tatile gelen bir çift arkadasimizla gittik. Ve tam Marina Bay Sands Hoteli'ni ve light showunu gorecek sekilde tam orta yere bir kanapeye kurulduk.
Iste o seferde Lantern'in keyfini çikardim. Ayrica Mojito'lari da enfes.
Kesinlikle tekrar tekrar gidilecek mekanlardan...



KINKI - One Fullerton

Kinki, Lantern'in hemen yanindaki boyle beach barlar gibi deniz kenarinda yanyana dizilmis barlardan biri. Ayakta takilinan ve kesinlikle çok eglenceli bir mekan. Biraz salas. En zevklisi.
Muzikler çok basarili. Iyi bir DJ'leri var.

Kinki'yi tavsiye eder miyim? Bilmem, bi gidip bakin tabi. Sonuçta komsuyu ovduk, Lantern'i yani. Ikisi de tamamen ayni manzarayi vaadediyor. Sadece ambians farkli...



ME@OUE - Oue Bayfront

Kesinlikle Singapur'daki gidilebilecek en guzel rooftop barlarin basinda geliyor Me@Oue.
Ama ben o aksam manzaranin keyfini pek suremedim. Cunku, çok ozel bir kadinla gittim oraya ve sohbet dort nala daha asonsorde yukari çikarken basladi. 
Oturur oturmaz sampanyalarimizi soyledik ve en gizli kalmis yerlerinden birine dokunduk hayatlarimizin.. Konustugumuz her cumle aklimda. Me@Oue'nin manzarasi degil. 
Bu nedenle tekrar gitmem gerekiyor.

La TERAZZA - Screening Room - 12 Ann Siang Rd.

Screening Room Singapur'da cok sevdigim, en orijinal mekanlardan birisi.
Bir kere burasi bir cep sinemasi. Ama sinema derken eski filmler, veya culte filmlerin adresi.
Burayi hep merak ediyordum, ancak ilgimi çekecek bir film bekliyordum. Zira web sitelerinde her ay hangi filmlerin hangi tarihlerde gosterilecegi afise ediliyor. Takip ediyordum ben de.
Rober Redford'la, Paul Newman'in 1973 yapimi 7 dalda oscara aday filmi, sonradan bizi cezbeden Ocean's Eleven tarzi filmlerin ilham kaynagi film "The Sting"'i gosterimde gorunce iste firsat bu firsat dedim.

Screening Room'un çatisinda La Terazza adinda bir rooftop bar var. Aslinda film ucretsiz. Soyle ki;
La Terazza'da kisi basi 15 dolarlik bir harcama yapiyorsunuz, ki içkileri de yemekleri de hem çok guzel hem Singapur'a gore inanilmaz hesapli, ardindan sinema salonunun kapilari sizlere aciliyor.
Ve hatta isterseniz filminizi izlerken de yemeginizi yiyip içkinizi içebilirsiniz.

La Terazza, rengarenk, civil civil Chinatown'u ayaklarinizin altina seren, mutevazi ve samimi bir yer.
Ben tekrar oraya gitmek için sabirsizlaniyorum.

Hele hele bir de "Breakfast at Tiffany's" gelirse hayatta durmam...


Aslinda bir yer daha var ki onu sona sakladim, nasil olsa buraya kadar okuyan çok kalmamistir diye..

Gerçi ben onun yazisini da yazdim ama çok sevdigim sir gibi sakladigim bir yer. Club 55. 

Club 55
Cheese and chocolate. Manzara harika. 
Marina Bay Sands Oteli 2. Tower  55. kat. Her aksam 20'de açiliyor.
Defalarca gittim. 
Yine giderim. 

1 Mart 2018 Perşembe

My Favorite Afternoon High Tea Place : Brasserie Les Saveurs

Afternoon High Tea concepti deyince Singapur'da kuskusuz akla ilk gelen adres Landing Point.
Ama ben bugun size bana gore çok daha iyi bir yerden bahsedecegim. O da Brasserie Les Saveurs..

Brasserie Les Saveurs - The St. Regis Hotel

Bana gore dedim cunku Brasserie Les Saveurs tamamen Fransiz bir ambians ve gastronomi. 
Yani salona girdiginiz andan itibaren gordugunuz ve tattiginiz hersey Fransiz kulturunden.
Afternoon Tea boyunca piyanonun basinda Edith Piaf sarkilari çalan bir piyanist esliginde karsilaniyorsunuz. Daha sonra gordugunuz tum detaylar sizi alip 17. yuzyil Fransa'sina goturuyor.
Tepedeki avize XIV. Louis'den kalmis olabilir, yerdeki o halilar Versailles Satosu'ndan gelmis olabilir. 
Ve hatta ve hatta bana kalirsa...
Bize bu ziyafeti yasatan orkestra sefi bas asçi bir.... Vatel olabilir...

Hersey olaganustuydu Vatel, seçtigin o enfes peynirler, yaptigin macaronlar, Fransiz usulu pastalar, cikolatalar, orani muhtesem tutmus krepler, envai çesit tartlar..

Bu ogleden sonra tam bir solendi, ziyafetti. Hersey çok basariliydi Vatel, sen kusursuzlugu seçtigin için oyle yaptin.. Ah neden yaptin Vatel?? Buna gerek var miydi?

Evet ne diyorduk, Afternoon High Tea. Bence Brasserie Les Saveurs sehrin en iyi High Tea yeridir.
Cita o kadar yuksek ki bunu kim geçebilir, merak ediyorum.

Haaa bir de benden size bir tavsiye. Sakin scones mudur nedir onlara dokunmayin. Scones ta ne yahu? Bir de abartiyorlar, yok en iyi sconeslar surdaymis burdaymis, en iyisi British Scones'mus. Scones'un iyisinden ne olacak ! Bildigin saf hamur. Yani kilo alacaksak bari afilli degecek bir seylerden olsun degil mi?



(Bu arada yemeyin dedigim scones budur)

Landing Point - Fullerton Bay Hotel

Sehrin en culte oteli Fullerton'un bir parçasi olmasi itibariyle bile Landing Point her zaman tekrar tekrar gidilebilecek bir yerdir. Ona suphe yok.

O Osmanli Saraylarini andiran kanapelere kurulup denize baka baka afternoon high tea keyfini sur.
Landing Point'te sadece yiyecek cesitliligi ve seçimi beklentilerimin altindaydi.
Bir kere tuzlu seçenekleri çok azdi, olanlar da benim damak tadima hitap etmedigi için guzel degildi.
Peynir hiç yoktu. Local, Asya tarzi yiyeceklere daha çok agirlik verilmisti.

Dedigim gibi, Landing Point son derece class, culte ve ozellikle business bulusmalar için son derece uygun bir yerdir.

Bir Afternoon Tea adresi daha var aklimda, en kisa zamanda gideyim yazacagim.


28 Şubat 2018 Çarşamba

Chinese New Year

Bir Dragondur gidiyor...

Singapur'un en onemli organizasyonu Chingay 2018'te gerçeklesecek dragon dans performansi için gonullu araniyor ilanini gordugum anda gonulden yazdirdim adimi dragona..

Bir Dragondur gidiyor. Guce dair ne biliyorsak yukledik dragona...
Game of Thrones'a fazla mi kaptirdik kendimizi acaba? Khalessi'nin gucu basimizi dondurdu, bizi bizden aldi, almadi mi?
Yoksa zaten dragon senesinde dogarak bir gonul bagi mi kurduk, bu gerçek olamayacak kadar masalsi, yakip yikan, kendinden baska bir guç tanimayan bu yaratikla?

Bir Dragondur gidiyor...
Sanki butun yollar ona çikiyor.
Spor musabakalarina olan ilgimi, sevgimi herkes bilir.
Su donemdeki aktif tum profesyonel sporcular içinde oyle biri var ki bayiliyorum ona, olup bitiriyorum, sirf onun için o kadar istedim ki Avrupa Sampiyonu olmalarini... Tarihlerinde bu bir ilk. Oldular!.
(Bir seferinde soylemistim, butun dileklerim gerçeklesir benim. Bunu en iyi ugur bocekleri bilir..)
Sen bir adam sev, ve onun da lakabi Dragon olsun. Bilmiyordum. Sampiyon olduktan sonra ogrendim.
Yuh!!! derler adama. Ama demiyorum. Dragon çagiriyor sadece. Biliyor.

Dragon çagirdi. Chingay 2018 geçidinde onu tasiyanlardan biri olmami istedi.
Mesakkatliydi biraz, 2 ay boyunca her hafta çalismasi vardi. Gittik, geldik.
Benden baska yabanci yoktu. Ve hatta butun çalismalar Cince oluyordu, sadece benim için Ingilizce konusuyorlardi. Onemi yoktu. Dragon ordaydi. Butun bunlar zaten onun için degil miydi?

Gun geldi çatti.
One Nation, One Singapore anonsu altinda, bizler dragonun vucudunun altinda basladik yurumeye.
Herkes alkisliyor, biz elimizde sopalar dragonu tasiyoruz, yuruyoruz. Isiklar yaniyor, sonuyor, muzikler degisiyor. Biz yuruyoruz. Gosteri alani yikiliyor, belli ki herkes çok egleniyor.

Ozlemin cemresi ilk o aksam dustu kalbime...
Singapur'a geldigimden beri Paris'i hiç ozlemedim, burada mutluyum diyordum.
Mutluyum mutlu olmasina ama... Cok ozlemisim...
Stad yikiliyor. Biz yuruyoruz. Herkesin yuzunde tebessum, pasparlak bir gurur...
Benimse aklimda baska yerler, baska dusunceler vardi.
Neredeydim, burasi neresiydi, bu insanlar kimdi, ben su anda ne yapiyordum, bu Dragon da neyin nesiydi?... Elimdeki sopayi orada oylece birakip gitmek, kosmak geldi içimden. Koskoca dragon bu, sirf ben bir sopayi biraktim diye yikilacak hali yok ya? O degil mi tas ustunde tas birakmayan?  Vazgeçtim.
Dragon'un kafasinin hemen altindaki sopaydi tuttugum. Birakip gidemezdim, soz vermistim bir kere sonuna kadar tasiyacaktim. Oyle de yaptim. Insanlar verdikleri sozler, onlara duyduklari sorumluluk kadar olçulur. Bu, bugun olmasa, bir gun bir baska yerde ayaginiza dolanir. Onemli olan kuçuk çalimlari atmak degil.

Bir Chinese New Year canli canli yasayarak gelip geçti.
Bende çok daha coskulu buyuk duygular uyandiracak sandim, oyle olmadi. Onun yerine baska duygular uyandi.

Uyanan Dragon degil. Aman onu elemeyin.
Uyanmasin...



15 Ocak 2018 Pazartesi

ZUU Class - Virgin Active

Gittiğim spor salonunda bir grup dersi var, özellikle sloganından dolayı hep ilgimi çekmiştir.
Geçen günkü İngiliz boxu dersinin hocası epey geç kalınca, o zaman benim için ders düşer, alternatif ne var diye bakıp, hep niyet ettiğim bir türlü giremediğim şu derse bir gireyim dedim.

ZUU CLASS : Let loose your wild side !

Emin misiniz? Bir daha düşünün isterseniz.
Yani vahşi tarafımı ortaya çıkarmamı istediğinizden emin misiniz?
Sonra gördüğünüz şeyden memnun olmazsanız benden günah gitti, kendiniz kaşındınız.

Bu giriş yeterince  sağlam değilmiş gibi bir de şöyle demişler:

Discover your inner beast !

Yok artık !!

Valla bakınız, gün geçtikçe ayıların sayısının arttığı bir ülkeden geliyorum.
Üstelik sevgilim, benim içimde, ne zaman uyanacağı belli olmayan bir Dragon yaşadığını söylüyor.
Şimdi siz bu sloganlarla onu uyandırmak istediğinizden emin misiniz?

Hem bence hiçbir Türk kadınına ve Latin kadınlarına böyle, yok efendim içindeki canavarı keşfet, vahşi yanını bırak çıksın falan sloganlarıyla gelmemeli. Zira bence bünye cok müsait de, siz buna hazir misiniz?
Bunca yıllık Latin kadınıyım, biliyorum ki o bünyelerden civciv çıkmaz, kuş çıkmaz. Ona gore.

Zuu class aslında gerçekten de hayvanların fiziksel hareketleri baz alınarak oluşturulmuş çok etkili bir HIIT work out. Bol bol yere yakın, eller ve ayaklarla yürüme, koşma, sürünme ve zıplama var.
20 dakinanın sonunda bütün bacak kaslarınızın cayır cayır yanması işten bile değil.

Çok güzel bir ders ama yine de pek keyif almadım, ben gidip boxumu yapayım.
Hem yumruklar ve tekmeler kasları şahane çalıştırıyor, hem belli mi olur, memleketteki ayılardan birini dövmek gerekebilir bir gün...






12 Ocak 2018 Cuma

Singapur analı kızlı

"Dilara hareketlense de yazılar geri gelse artık" dedi, blogdan geçen ayak izini görmezsem yazının eksik kalacağı, "kimse okumazsa o okur" dediğim çok sevdiğim arkadaşım...

Hareketlenme maşallah dolu dizgin, olmasına ama...
"hiç vaktim yok" palavrasının arkasına da yatacak değilim.
Rahmetli Aydın Boysan'ın dediği gibi "Sahip olduğumuz zaman az değil, çoook. Az olan zaman, ondan yararlandığımız zaman."
Yani vakti olmadığını söyleyen kişi, hangi zamandan gerçekten yararlanacağını pek bilmeden, bütün zamanını ondan fayda sağlayabilme olasılığı uğruna debelenip, neticede büyük bir çoğunu boşa harcayan kişi gibi geliyor bana.
Yani işin sırrı, hangi zaman aralığından istediğimiz sonuçları elde edebileceğimizi analiz edebilme becerisine sahip olmak sanırım.
"Hiç vaktim yok" diyene soyle bakmak lazim, hayır vaktin tabi ki var, ya onu kullanma becerisine sahip değilsin ya da ben onceliklerin arasinda degilim.

Benim neden aylardır yazmadığıma gelince...
Kelimeleri bir araya getiremedim sanırım. Sihirli cümleler kuramadım.
Koca bir yazı yazarsınız, iki cümle kalır ya okuyanın aklında, öyle bir cümlem yoktu cebimde.
Sonra dedim ki kendi kendime; yaz öylesine, neler yaptın bu aralar, elinin pası gitsin..

Size de olur mu? Bir yerde karşılaştığınız bir cümle, bir fikir çok yakın bir zamanda başka bir yerde yeniden çıkar karşınıza.

Bir arkadaşımın bir yazısını okudum birkaç ay önce. Şöyle bir ibare vardı:
"Tam iki yıl oldu, bu ülkeye yerleşeli, tam iki yıl oldu ismimdeki noktalardan vazgeçeli..."

15 yıldır yurt dışında yaşayan biri olarak hiç aklıma gelmemiş, hiç dikkatimi çekmemiş bu.

Yakın bir zamanda Elif Şafak'ın Araf'ını okumaya başladım. (Henüz bitirmedim)
Şöyle diyor kitabında:

"İnsan memleketini geride bıraktı mı kendinden en az bir parçayı feda etmeye hazır olmalıdır. Eğer hal böyleyse Ömer Özsipahioğlu neyi feda ettiğini biliyordu : isminin noktalarını."

"Yabancı, işte ilk bu fireyi vermeyi öğrenir. Yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabı, insanın en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır. Yabancı, isminin bir ya da birçok bölümü gölgede kalan insandır."

Fire..
Burdaki sihirli kelime fireydi benim için.
Düşündüm. Ben memleketimi geride bırakarak hangi fireleri verdim? Neleri feda ettim? Fazla bir şey gelmedi aklıma. Tek bir şeyden başka...
Ben en sevdiğimi fire verdim. En sevdiğimin her daim bilfiil yanında olmamayı feda ettim.
Buna değdi mi sorusunu soramıyorum kendime; zira tartının bir ucu çok ağır.
Diğer ucunu doldurmaya çalışmak, verdiğim fireye paha biçmek gibi geliyor, ki o uç "paha"sız.
Her şey bir arada olmuyor. Mutluyum yine de. Şükrediyorum.

Annem Singapur'da. Bol bol geziyoruz.
İnsanın yaşadığı yeri turist olarak görmesi için deniz aşırı birilerinin gelmesi gerekiyor. Singapur malum bir Paris bir Londra değil şöyle karış karış arşınlayasın, tarihi içine çekesin, her metrekarede insanı büyüleyecek birşeyler bulabilesin. Burada varsa yoksa devasa gökdelenler, Amazon ormanları misali parklar, Sentosa'nın plajları, yoğun ağaç dolu yerlerde asma yollar...
Bunlardan Mc Ritchie en sevdiğim. Ve Mount Faber üzerindeki Souther Ridges, Handerson Waves ve 9 km'lik havadaki yürüme parkuru. Çek içine bol oxygeni, havada asılı, bir ayağın yerde biri gökte yürü yürüyebildiğin kadar... Hele bir de yanında iyi muhabbet varsa yeme de yürü.




Ya da benim en sevdiğim; rooftop barlar, ladies night'la



11 Haziran 2017 Pazar

Bütün yollar Marina Bay'e : Level 33

Singapur'a gelmeden evvel İngiliz bir kızın bloğuna denk geldiğimi, tarzını da kendime yakın bulduğum için tavsiye ettiği yerleri bir bir denediğimi daha önceki bir yazımda belirtmiştim.

İşte Marina Bay Financial Center'da bulunan Level 33 bu restaurantlardan biri.
Singapur'a geldiğimizden beri fırsat olmamıştı, Türkiye'ye tatile gitmeden evvel yapılacaklar listeme almıştım, o gün geçtiğimiz cumaymış.

Efendim, söylememe bile gerek yok, Singapur'un bir starı var. O da hiç şüphesiz Marina Bay Sands Hotel. 
Ama şimdi doğruya doğru; müthiş bir mimari yapı, göz alıcı, göz kamaştırıcı, büyüleyici...

Hele bir de ışıkları yandı mı, ve o ışıklar renklerle giyindi mi, ve hatta suyun üzerinde dans etmeye başladı mı gözlerinizi ondan alamıyorsunuz. Çivileyici. Harikulade...

Hal bu olunca marinanın etrafındaki tüm mekanlar kendilerini Marina Bay Sands otelini en iyi görebilecek şekilde konuşlandırmışlar.

En mükemmel açıdan, en mükemmel yükseklikten, en mükemmel şekliyle Marina Bay Sands otelini gören yerler popülerliği kazanmış, alkışları ve yıldızları toplamış, fiatlarını da katlamış.

Aynen Level 33 gibi...

Cuma akşamı için Level 33'te "balcony table" rezerve ediyoruz.

Her saat başı Marina Bay Sands otelinin marina üzerindeki light şovunu kaçırmamak için 20.00'de balcony table'ımızdaki yerimizi alıyor, hemen birer mojito söylüyoruz.

Level 33, adından da anlaşılacağı gibi 33. kattan marinayı şahane gören ve sadece gözlerinize verdiği ziyafetle bizleri doyurmayı vaat etmiş bir yer. Yoksa yediğiniz yemekten, içtiğiniz içkiden fazla birşey beklemeyin. Yediğim içtiğim hiçbir şey için Level 33'e yüksek bir not veremeyeceğim.
Hatta lüks bir mekan olarak geçse de, ben gayet vasat olduğunu söyleyebilirim.

Manzara hiç şüphesiz harikaydı.
Ancak geçen hafta gittiğim, National Galery'nin son katındaki Smoke and Mirrors, tam Marina Bay'in karşısında olup, Level 33 kadar yüksek olmasa da aynı zevki hatta fazlasını vermişti.

Level 33'ün özel bir yanı yok.
Deneyimleyecek bu kadar mekan varken bir daha yolumun düşeceğini sanmıyorum.

Singapur'da bütün yollar zaten marinaya ve Marina Bay Sands oteline çıkıyor.




1 Haziran 2017 Perşembe

Shangri La : The Line

Antalya Kındılçeşme Orman Kampı'ndan arkadaşım Aykut yıllar önce Frankfurt'ta görüştüğümüzde babaannesinin şöyle bir lafı olduğunu söylemişti ve ben onu hiç unutmadım.

"Ya yiyip durcan, ya gidip durcan."

İşte biz de Singapur'da bir yerlerde, bir takım organizasyolarda, davetlerde ya yiyip duruyoruz, ya da koşturup duruyoruz.

Singapur'da oteller sanki diğer tüm şehirlerden daha fazla yeme, içme, eğlenme merkezi olarak kullanılıyor. Yani Paris'teyken, gideyim de, Georges V Four Season'un restaurantında bir öğle yemeğinde arkadaşlarımla buluşayım, asla aklıma bile gelmezdi. Sanki o anca Marrion Cautillard'ın falan yapacağı bir şey gibi gelirdi. Otel lobisinde, barında, restaurantında sosyalleşmek.

Halbuki burada durum öyle değil. Tüm oteller, sadece gecelemeye gelen müşteri yelpazelerinin dışında herkese her gün açık. Biriyle lüks bir otelde öğle yemeği yemek için ünlü bir aktris ya da manken olmanıza gerek yok. Grand Hyatt Oteli'nde, The Fullerton Oteli'nde international tarz öğle yemekleri yedim. Fiatlarının da çok uygun olduğunu söyleyebilirim. (SGD 62++)

Dünkü öğle yemeği buluşmamız Shangri La Oteli'nin meşhur "The Line" restaurantındaydı.

Bu otelin içini ve restaurantını hep merak etmiştim, Fırsat bu güneymiş.

Sahiden çok rafine bir style ile döşenmiş bir otel. Oteldeki herhangi bir deneyim insanların kapıdan sizi sıcacık karşılayıp hemen doğru yöne yönlendirmeleriyle başlayan bir yolculuk.

Büfesi international büfe olarak geçiyor ancak çok geniş kapsamlı bir Japon, Hint ve local mutfakları da bulunmakta. Hem de aşçıların bizzat oada bulundukları, pişirip size servis yaptıkları, "theatral" dedikleri türden bir gastronomik deneyim.

Tam bir et obur olarak, beni benden alan et yemeklerinin zenginliği, çeşitliliği, bolluğu ve bu kadar lezzetli oluşuydu. Her et çeşidi için ayrı bir stand bulunuyor ve hepsi birbirinden taze ve lezzetli.

Tatlı ve kahve bölümü ayrıca çok güzel. Tatlı çeşitlerini bir göreseniz kendinizden geçersiniz...
Ayri bir kahve bolumu var. Latte, Mocha, Cappucino ne isterseniz yapiyorlar.

Ben tam bir sosyal yiyiyiciyim.
Sosyal ortamda hiçbir yemeği asla reddetmem.
Yok şeker yemiyim, karbonhidrat yemiyim diyerek, yemeği beraber yediğim insanlara da keyifsiz hale getiren insanlardan değilim. Var öyle arkadaşlarım, öyle onu yemem bunu yemem tipleriyle beraber yemek yemek çok sıkıcı bence. Evet size soyluyorum, siz kendinizi biliyorsunuz.
Halbuki şöyle tabağına alacaksın envahi çeşit pastanı, dondurmanı, yanına latteni de alacaksın...
Mis.

Haaa sonra normal hayatına dönünce yine şekeri çıkar hayatından. Karbonhidratı kes. Ya da minimuma indir. Yağlı yeme. Ama sosyal yiyici olmak gibisi var mı ya...
Enfes !

Dünkü Shangri La öğle yemeği büfesinin ardından bugün sıvı detoxundayız mesela.
Eeeee hayat böyle.
Herşeyin sırrı denge...





29 Mayıs 2017 Pazartesi

Smoke and Mirrors : Masal gibi kokteyller, rüya gibi bir manzara...

Bir cocktail menüsü düşünün. Kokteyl isimleri masal gibi...
Menüyü elinize aldığınız anda kokteyllere veilen isimlerle hayal gücünüz çalışmaya başlıyor.
Kokteyl isimleri sizi bir yerlere çağırıyor.
Winterfall mesela... Game of Thrones'un son sezonunu merakla beklediğim şu sıralar beni Winterfel'e çağıran bu kokteyl beni çok cezbediyor. Ama biraz tatlı. Almıyorum.
Tiger Blood... Ne kadar yaratıcı, ne kadar davetkar bir kokteyl adı. İçindeki bileşenlere bakmadan, kaplanla savaştim ve şimdi kanını içiyorum sanki...

Yok yok, madem mekanın adı Smoke and Mirrors, bileşenlerine yine bakmadan Smoked Up isimli kokteyli alıyorum.
Kokteylimin yanında bir de not geliyor. Önce onu okuyacak sonra içkimi içecekmişim. Nasıl yani?
Smoked Up!

Singapur'un insanı kendisine hayran bırakan yanı şühesiz bu.
Yaslanacak anlı şanlı bir geçmişi olmamasına rağmen, ihtişamlı bir gelecek yaratmaya, geleceğin kendisini yaratmaya and içmiş gibi...

Singapur'un Eyfel Kulesi Marina Bay Sands oteline nazır, National Gallery roof top barında, olağanüstü bir manzaraya karşı Smoke and Mirrors'da kokteyllerimizi yudumlarken, bir konudan diğerine sörf ederken güzel bir sohbetin içinde sabahın ikisini etmek...

Bir cumartesi akşamı; sevdiğim gibi, özlediğim gibi, hep böyle yaşayabileceğim gibi...
Başına buyruk, sorumsuz, pervasız...


Add caption



2 Mayıs 2017 Salı

Lafla peynir gemisi yürüttük : Club 55

3 günlük tatilden yararlanıp bu hafta sonu Singapur'da turist olduk.

Aslında planımız uçağa binmeyeceğimiz türden bir tatil modeliyle bir Endonezya adasına kapağı atmaktı. Ancak Singapur'da bu plana sahip bir biz değilmişiz demek ki, otellerde yer bulmak mümkün değildi. Bizim planlar başka bahara kaldı.
Eh hal böyle olunca biz de Singapur'da turist olalım dedik.

Rowan'ın yaşadığı Singapur 

Henüz görmediğim yerlere gitmeden evvel, oralarda yapılacak neler var diye fikir edinmek için bloglar okurum.
Bence en saf, en temiz, en ticari olmayan, belli bir çıkar gözetmeyen bilgi bloglarda bulunur.
Bilfiil insanların kendi deneyimledikleri yerleri, mekanları, aktiviteleri paylaştıkları, "ben bunu çok beğendim tavsiye ederim" dedikleri yazılar çok değerli.
Ve insanların kendi deneyimlerini başkalarıyla paylaşmaları bence çok büyük bir cömertlik.

Taaa Paris'teyken, Singapur'a taşınacağımız belli olduktan sonra başladım Singapur'a dair bloglar okumaya.
İngiliz bir kızın bloğuna denk geldim. Ve bayıldım...
Yaşam tarzını, hayatı yaşayış biçimini ve zevk aldığı deneyimleri kendiminkine çok yakın buldum.
Ve her yazısını okumaya, her gittiği yeri "buraya gidilecek" "burası test edilecek" diye not almaya başladım.
Aslına bakarsanız benim Singapur'la tanışmam Rowan'la oldu diyebilirim.
Çünkü her tavsiyesinin hoşuma gideceğini anladım. Ve öyle de oldu.

Siz de Rowan'ın bloğuna göz atmak isterseniz adresi şöyledir :
Singlish Living : www.singlishliving.com


Lafla peynir gemisi yürüttük : Club 55 - Marina Bay Sands Hotel Tower 2

Rowan'ın ilk yazılarını okursanız şayet, Club 55 diye bir yerden sıkça bahsettiğini, çok büyük bir iştahla bahsettiğini, tekrar oraya gitmek için bahane aradığını görürsünüz.

Club 55 daha Paris'teyken gidilecek yerler listemin başında yer alıyordu ama bir türlü fırsat olmadı.
Taaa ki bu cuma akşamına kadar...

Club 55, Marina Bay Sands Hotel Tower 2'de 55. katta yer alan bir peynir ve çikolata büfesi..
Evet pek diyetetik sayılmaz, ama Rowan'a göre orası bir cennet ve benim de deneyimlerime dayanarak bunu confirme etmekten başka birşey gelmiyor elimden...

Saat 20.30'da açılıyor. Öncesinde dilerseniz 2 kat yukarıdaki Spago'da birer kokteyl içebilirsiniz.
Biz aynen öyle yaptık.

Spago, Singapur'un Eyfel Kulesi Marina Bay Sands Otelin o meşhur Infinity Pool'un tam önünde daha doğrusu arkasında yer alan çok nezih bir bar ve restaurant. Infinity Pool kanlı canlı önünüzde.
Ve o meşhur havuzdan Singapur'a bakabilmek, bütün sosyal medya hesaplarını çökertebilmek için ellerinde telefonlar her anın tadını çıkartan insanlar önünüzde...



Sevgilim sordu, aha işte gördün havuzu, daracık birşey, bu havuz için bir gece otel parası vermeye değer mi?
Tabi ki değer !!! Valla aşkım sen istersen gelme, Singapur'dan gitmeden evvel muhakkak yapacağım birşey bu havuzu deneyimlemek !

Spago'da ben Mojito aldım, sevgilim Caiprinha.
Benim kokteylim enfesti ancak sevgilim kendisininkini hiç beğenmedi.
Tabi Brezilya'da yaşamış kişi kendisi, öyle kolay beğenmez.
Derhal değiştirmeyi başka bir kokteyl hazırlamayı teklif etti barmen. Fransa'da başınıza asla gelmeyecek ancak Türkiye gibi iyi hizmet kalitesi olan bir ülkede başınıza gelebilecek türden bir davranış olduğu için hem şaşırdık hem de böyle şık bir yere çok yakıştı diyerek takdir ettik.
Yerine birşey almadık, zira Club 55'e inme zamanı gelmişti.


Club 55'te bize ayrılan window table'a yerleştik. Ve Singapur'da görebileceğim en güzel manzaralardan biri yanıbaşımdaydı.





Club 55 şahane peynirlerin yanında marmelat ve cevizin ve özellikle çikolata bazlı nefis tatlıların olduğu bir büfe. Tek sorun, bence çok geç bir saatte büfenin açılıyor olması.
Yani şunları hiçbir suçluluk hissetmeden öğle vakti yemeyi tercih ederdim ya. Neyse...
Bir de ertesi gün de Boris'in iş arkadaşının evinde barbekü partisine davetli olduğumuzu ve bunların ertesi gün de vücudumu terk edemeyeceğini düşünürsek kendimi frenlemeli miyim acaba?

Tabi ki hayır !
O güzelim Fransız peynirlerinin, çikolatalı macaronların, cheese cakelerin, vişneli-çikolatalı pastaların hepsinin tadına karşımda ışıkları yanmış, spectacular bir Singapur izleyerek baktım.

Sohbetimiz de o kadar keyifliydi ki; resmen lafla peynir gemisi yürüttük.







27 Nisan 2017 Perşembe

Singapur kaldığımız yerden...

İzmir'den döneli 1 ay oluyor. Hiç yazamadım bu aralar. Nisan ayı içinde herkesin gündemi başkaydı malum. Suların durulacağı nasılsa yok. Bari Singapur'a kaldığımız yerden devam edeyim dedim.

Boris'in annesi geldi bu arada Singapur'a. Gezdirdik gezdirmesine ama birşey fark ettim ben.
Burada muhakkak gezilmeye görülmeye değer birşey yok, müzesi, tarihi yerleri, ortaçağdan kalma sokakları, kaleleri yok.
Buranın müzeleri tanıştığımız ilham verici, farkli insanlar. Onların hayat hikayeleri, profilleri, eşsiz deneyimleri... Dünyalarına yapacağımız yolculuk...

Son haftalarda müthiş insanlarla tanıştım.
Hikayelerini dinlerken öyle derin bir yolculuğa çıktım ki; hemen dönmek istemedim, yolu uzattıkça uzatalım, "gerçek hayat" durağında hemen inmeyelim istedim.
Masal dinler gibi dinledim. Bazılarının gerçekliğinden bile şüphe ettim.
Çünkü gerçek olamayacak kadar masal gibiydi.
Ve onlar yalnızca masal olabilecek şeyleri gerçeğe dönüştürmüş insanlardı. Bayıldım.
Düşündüm.
Herkesin son dönemlerde kişisel gelişim kitaplarında okuduğu meselelerin somut haliydi onlar.
Hani öyle diyor ya bu kitaplar, bir insanın elde edebileceklerinin ölçüsü sadece kendisidir ve onu ne kadar istediğiyle, buna ne derecede bir kararlılık, adanmışlık ve istikrar yatırdığıyla alakalıdır, çünkü evren sizi duyar ve gerçekten istediklerinizin gerçekleşmesi için ne gerekiyorsa yapar.

Masal dinler gibi dinledim dedim ya, çok sevdiği bir masalı tekrar tekrar okutur, anlattırır ya çocuklar, bazı yerleri tekrar dinlemek istiyorum ben de.
Bir daha anlatsana, o eğitimi aldıktan sonra, o kişiyle tanıştıktan sonra, o ülkeye taşındıktan sonra ne olmuştu?

Singapur'da insanlardan sonra keşfedilmeye değer bir hiç şüphesiz de yeme içme yerleri, rooftop barları, otelleri ve şık restaurantları var. Deneyimlediğim yerleri, kendimce bloğumda paylaşacağımı da söylemiştim.

Le Comptoir

Singapur'a geldiğimden beri güzel Fransız peynirleri yemek için O Batignolles'e gitmek istiyordum.
O Batignolles'den önce O Comptoir'a gitmek varmış.
Bunların ikisi de Fransız mekanları.
O Comptoir'ı ben çok beğendim. Böyle barlar sokağı gibi bir sokakta, cıvıl cıvıl. Ortam gerçekten de Avrupa gibi. Küçücük bir masa ve etrafında yüksek tabureler. Şaraplar çok güzel. Müzikler güzel.
Tekrar gidebileceğim bir yer. Ama...
Adadada bu kadar gökdelen varken ve hepsinin tepesine çıkmayı azmetmişken sıra gelir mi bilmem.

TOWN - The Fullerton Hotel

Singapur'un en eski, en prestijli ve en görkemli otellerinin başında gelen Fullerton otelinde bir öğle yemeği organizasyonu için Town restaurantta buluştuk.
Binanın içindeki kemerli yapıların, köprülerin, Rönesans şatolarından esinlenmiş yuvarlak merdivenlerin arasından Town restoranına doğru ilerlerken doğrusu bir an için, yapay da olsa tarihin içinde sandım kendimi. Mimarisi ve dekorasyonu harika, çok elegan ve ince bir zevkle döşenmiş.

Yemekler ise "gourmand" a değil tam olarak bir "gurmet"ye hitap edecek cinsten.
Son derece rafine bir buffet. Buffet içinde İtalyan, Hint ve Japon esintileri bulunmakta, sushi, sashimi ve somon sevenler için biçilmiş kaftan.
Peynir ve tatlı bölümleri çok yaratıcı. Fransa'da bile iyisi kolay bulunmayan beaufort yedim. Ve enfesti. O kadar çok çeşit var ki hepsini deneyebilmeniz mümkün değil.
Ancak gitmeden ev yapımı dondurmanın tadına bakmanızı şiddetle tavsiye ederim.