Beğendiğim Mekanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beğendiğim Mekanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2014 Salı

Viyana'da şeytanla sarmaş dolaş : FAUST

Opera saatinden önce operanın oralardayız. Etrafını tavaf ediyoruz, bir güzel bir güzel...
Bizim Paris Opera Garnier de bu kadar güzel ama STAATSOPER de harika.
Tabi en tepesinde yine büyük kralları Franz Joseph'in adı yazıyor.

Bu arada hani demiştim ya, opera akşam hoparlörlerle şehre veriliyor diye, işte akşam için yerini kapmaya gelmeye başlamış bile insanlar.
İçeride veya dışarıda herkes opera dinleyebilsin diye hükümetin ya da belediyenin aldığı bu insiyatifi ayakta alkışlıyorum.

























































Operanın içine girdiğimizde kafamızı aşağı indiremiyoruz o kadar muhteşem görünüyor her yer.
Her yerde bir yaşanmışlık, bir yıpranmışlık var. Bunun kokusu geliyor burnuma...
Burada her ne oluyorsa, 1 asır önce başka insanlarla da oluyordu kokusu. Muhteşem.



Opera hiç şühesiz sınıf farklılıklarını çok net görebileceğimiz nadir yerlerden biri.
İçeride gördüğüm her dört insandan 3'ü kraliyet mensubuymuş gibi bir görünüm içinde, o kadar kusursuz ve muazzam seçilmiş dış görünümlerine dair her detay...
Kadınların çoğu zaten kuaförden yeni çıkıp gelmiş, o denli özenilmiş.
Haydi dış görünümü geçtim. İyi bir dış görünüm, şık ve pahalı kıyafetlere bezenmek bugün cebinde harcayacağı son meteliği olan insanların dahi yaptığı bir şey.
Ama o asalet... O duruş. O yalnızca hiçbirşey yapmadan asil ve soylu duruşları insanların?
İşte ona paranın gücü yetmez...
Paranın alabileceği birşey değil...
Damarlarında akması lazım, ruhundan böyle bir asalet varsa çuval giysen farkedilmesi lazım.
Buradaki insanlarda bu vardı.
Etraftaki insanların her biri şirket sahibi veya birer CEO olup burada tanıdığı veya beraber iş yaptığı bir sürü insanla karşılaşıyordu sanki. Bazı grupların arasındaki bu bütünlük hemen fark ediliyordu.

Salona girip yerimizi alıyoruz. Opera başlamadan salonun fotoğraflarını çekiyoruz.
Çok çok büyük bir salon değil. Ancak akustik ses kalitesi dünyanın en iyi opera salonlarından biriymiş. Az sonra dinleyeceğiz, tanık olacağız. Sabırsızlanıyorum.




Bu arada, opera pahalı bir faaliyet evet ama, her yerde okumuştum da inanamamıştım, 5 Euro'ya dahi bilet bulmak mümkün, o günkü opera saatinden 2 saat önce gelip kuyruğa girmek koşuluyla.
Bu biletler internette satılmıyor. Başka hiçbir yerde satılmıyor. Orada olmak gerekiyor.

Veeee, perde açılıyor, Faust başlıyor...




























Günümüzün önemli bir problematiğine dikkati çekerek başlıyor oyun.

Kimse yaşlanmak istemiyor. Ve herkes korkuyor yaşlanmaktan...
Ve kime sorsan kendine göre hiç kimse yaşını göstermiyor.
Halbuki meselenin özü yaş değil. Yaş almak, yaşlanmak değil.
Belki, yaştan bağımsız olarak her zaman güzel olmak mesele olabilir... Ama o bile değil.
Bence ondan da öte, meselenin özü mutlu olmak. Mutlu olmak ve bu enerjiyi yaymak.
Zira, mutlu olan hiç kimse yaşlanmaz.
Ve mutlu olan herkes illa ki güzeldir.

Gençliğini geri almak için ruhunu şeytana satar mısın? : FAUST

Yaşamının son demlerini yaşayan, yaşlanmaktan yakınan, hayatı ıskaladığını düşünen ve genç olduğu günlere dönmek isteyen Doktor Faust'un, şeytanla yani Mephisto'yla olan anlaşmasını konu alıyor eser.
Ruhunu ona vermesi karşılığında Faust'a gençliğini geri vermeyi ve arzu ettiği herşeye kavuşması için ona yardım etmeyi vaat ediyor şeytan Mephistopheles...

İnsan önce aşkı özlüyor. Baştan çıkarma ve çıkartılma durumlarını yaşamak istiyor.
Ve Marguerite ile tanıştırıyor Faust'u Mephisto. Aşık oluyorlar. Ancak Marguerite'nin abisi karşı çıkıyor. Faust Valentine ile girdiği düalloda onu öldürüyor.
Marguerite Faust'tan hamile kalıyor. Ve tam bu esnada Faust onu terk ediyor. Ama aklı yine de Marguerite'te kalıyor.
Marguerite toplum baskısına dayanamayarak doğurduğu bebeğini öldürmek zorunda kalıyor.
Ve sonunda intihar ediyor. Faust bunu duyunca yıkılıyor.
Şeytanla yapılan anlaşmadan elde kalan, koskoca bir mutsuzluk...

Operanın konusundan ziyade elbette ki; sanatçıların performansları için gidiyoruz operaya.

Ve biletçi adam haklıymış.
Meğer Mephisto'yu oynayan Erwin SCHROTT sahiden dünya çapında bir sanatçı, bir sesmiş.
Aman aman o nasıl bir ses öyle, o nasıl gümbür gümbür, gürül gürül bir ses performansı öyle...
Mephisto sahnede yokken onun oynayacağı yerler gelsin diye dört gözle bekliyorum.
Salonu bir dolduruyor ki Schrott'un sesi, resmen inletiyor. Öyle güçlü bir ses.
Yer yerinden oynuyor. Öyle böyle bir performans değil. Olağanüstü...
Sadece ses de değil. Adam gerçek bir karizma. 
Şeytan tüyü var ne de olsa... 
Çok etkileyici, büyüleyici, çivileyici... Ağzım açık kalıyor. Hayranlıkla izliyor ve dinliyorum.

Opera sanatçıları hem tiyatrocu, hem ses sanatçısı. Kelimenin tam anlamıyla mücehverler aslında...
Düşünsenize bütün akşam 3 saat boyunca hem tiyatro oyunu sergiliyorlar, hem de konser veriyorlar.

Bu arada, yerimiz balkondan değil diye almakta tereddüt ettim ya bu bileti; aynı hatayı bir seyahatte ikinci kez yapmadığım için kendimi de kutluyorum.
Ayrıca iyi ki de balkondan değilmiş. Bir de salondan izleme deneyimi elde etmiş olduk.
Ve ne keşfettik biliyor musunuz?
Belki görsel olarak birşeyler kaçırıyoruz, orkestra şefini izleyememek gibi...
Ancak işitsel açıdan sanıyorum daha kazançlıyız.
Zira sanatçıların sesi salonun en sonuna kadar gidiyor, balkonları yalayarak geçiyor ve sahneye kadar gidip tekrar geri dönerek salonun ortasında dağılıyor, ve yavaşça kayboluyor.
Oysa ki balkonda sadece sizin oraya uğrayan sesi duyuyorsunuz, ve ses sizden geçtikten sonra inişe geçiyor.
İnanılmaz bir ziyafet.
Ruhunuz bayram ediyor, size teşekkür ediyor, şükrediyor.

Oyun bittiğinde sanatçılar selamlamaya çıkıyorlar.
Alkışlar yağmur gibi şarıl şarıl yağıyor. Dinmiyor... Susmuyor...
Ve Mephisto, Faust ve Marguerite son alkışlar bitinceye kadar defalarca gidip gidip selam vermeye tekrar geliyorlar. Muazzam bir saygı, bir beğeni ve teşekkür örneği.
Yorulmuyorlar. Bir avuç insan alkışlamaya devam ediyorsa, tekrar çıkıyorlar...

Herkes hem alkışlıyor, hem resimlerini çekiyorlar.
Herkes resim çekiyor, ben de çekiyorum tabi ki.

Mephisto özellikle benim kamerama mı bakıyor, yoksa ben kendi kendime gelin güvey mi oluyorum söyler misiniz?



 
Ve alkışlar sonunda diniyor. Salondan çıkıyoruz.
Bir bakıyorum bir grup insan aynı yöne duğru hızla ilerliyor. Peşlerine takılıyorum.
Meğer sanatçıların çıkacakları kapıya gidiyorlarmış. Çıkışlarını bekleyip imza isteme, resim çekme merasimi..

Sanatçılar birer birer çıkıyor. Ve onları tekrar alkışlıyorum ki her bir kişiye imza veriyorlar, beraber resim çektiriyorlar. Bu ne büyük bir mütevaziliktir böyle, hayran kalıyorum.

Veee, işte Mephisto yani Erwin görünüyor kapıda...

Aynı karede Mephisto'yla bir tane resim alsam yeter.
Sevgilim elinde fotoğraf makinası, beni çekmeye çalışıyor.

Ama o da ne !!!

Durumu fark eden Erwin'in gönlü izin vermiyor.
Ben onunla aynı karede olmaya uğraşırken bir el bana doğru uzanıyor ve beni omzumdan yakalıyor.

Bir de bakıyorum; Mephisto'nun kendisi bana sarılmış, benimle resim çektirmeye kendisi gelmiş...

Neymiş, belki de kendi kendime gelin güvey olmuyormuşum.

Viyana'da şeytanla sarmaş dolaş.

Allah'ım bu günleri de gördüm ya. Şükür...






























Teatro di San Carlo NAPOLİ : Anlatacak hikayelerim var. 


Doğumgünü pastası gibi sürprizlerle dolu Viyana

Fabergé yumurtaları bir bit pazarından çıkarsa...

Sahiden ya, Artemis nerde?

Saray hayatını reddeden sıradışı kraliçe Sisi ve muhteşem Schönbrunn Sarayı

Viyana'da şeytanla sarmaş dolaş: FAUST

Bu ne zenginlik böyle! : VİYANA


28 Haziran 2014 Cumartesi

Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Otelimizden çıkıp yürüyerek Liberty Köprüsü'nden geçip Gellert Tepesi'ne çıkıyoruz.
Gellert Tepesi hiç şüphesiz Budapeşte'nin olmazsa olmazlarından, sembollerinden...
Şehre tepeden bakabileceğiniz sayılı yerlerden Gellert Meydanı.
Gellert bir din adamıymış. 1046 yıllarında çıkan isyanlarda, tam bu tepede işkence görmüş ve çarmıha gerilmiş. Daha sonra da Tuna Nehri'nden aşağı atılmış.
Burada bulunan bronz heykel de Gellert'in işkence gördüğü yerdir.

Bu noktadan Budapeşte muhteşem görünüyor.





























1851 yılında, Avusturya'ya karşı Macar halkın ayaklanması üzerine Gellert Tepesi'nin en zirvesine kurulmuş bir Citadella var.
Her sene 20 ağustosta burada kralları 1. Etienne için havaii fişek gösterileri düzenleniyor.
Bir de diğer ünlü hamamları Gellert tam da burada.




























Dohany Caddesi üzerinde Avrupa'nın en büyük sinagogu olduğu iddia edilen Büyük Sinagog var.
Açıkçası içinde fazla bir numara yok, ama dışarıdan görünümü muhteşem.
Bir de, nice büyük ve dünyaca ünlü katedraller, camiler giriş ücreti istemezken bir Sinagog'un para istemesine fazla şaşırmıyoruz tabi ki.


Hava güzel güneşliyse, hele bir de tatil günüyse, ve şehrin her türlü altyapısı dışarıda yaşamı bu kadar eneteresan kılıyorsa, Budapeşte'de o gün gider Margit Adası'na kapağı atarım ben olsam.

Şehrin tam ortasında bir tatil köyü: MARGIT ADASI

Öyle bir yer düşünün, evinizden çıkıp iki kollu Margit Köprüsü'nden yürüyerek adaya gidebiliyorsunuz.
Trafik yok, şehirden mini otobüs ve tramvaylar geliyor adanın girişinde inebiliyorsunuz..
İçeride trenle ya da bisiklet gibi hafif ulaşım araçlarıyla dolaşabiliyorsunuz.
Her taraf yemyeşil, al kitabını çöreklen bir yere. Ya da içine mayonu giy gel.
Buda'ya karşı tam 20 000 kişiyi ağırlayabilen plaj ve havuz keyfiyle kendini tam olarak tatilde hisset. Gevşe.
Havuzdan çıkınca da çantanda akşam için kıyafetlerin olsun. Zira ilerideki amfi tiyatroda gösteriler olacak.
Ya da spor ayakkabılarınla gel. Havuzdan önce veya sonra uzunluğu 2.5 km olan adayı şöyle bir koşarak turla. Hem spor yap, hem görsel zenginlik yaşa. Sonra git duşunu al, hazırlan oracıkta.


Var ya, Paris'teki Saint Louis veya De la Cite Adaları'nı boşaltma projesi başlatmak istiyorum.

Böyle bir MARGIT Adası her yere lazım.

İnsan ölmez burda.




Ne demişler; yediğin içtiğin senin olsun bize gördüklerini anlat.

Efendim, o eskidenmiş...
Sosyal medyanın özellikle İnstagram ayağı herkesin önüne gelen tabak resimleriyle yıkılmıyor mu?
Gerçi benim İnstagram'ım yok. Yani vardı da, bir müddet sonra gereksiz buldum, artık yok.
Herkes birşeyleri, fotoğrafını çekip sosyal medyaya koyabilmek için yaşıyor sanki.
Yani yaşamaktan ziyade onu diğerlerine göstermek uğraşı...
Güzel bir yerdeyiz, hadi hop resmini çek koy İnstagram'a. Belki burda sıkıntıdan patlıyoruz ama herkes ne kadar eğleniyor desin, dostlar alışverişte görsün misali, aslında birşey almıyoruz belki...

Ben oldum olası yazıyı sevdim ve yazılana daha çok rağbet ettim.
Her gün aksatmadan okuduğum bloglar var. İnstagram'ım yok.
Haa görsele de rağbet edilir. Ressamsındır ya da fotoğrafçı ya da ne bileyim görsel bir yaratcılığın vardır ortaya koyduğun. O ayrı.
Bu şekilde görsel yaratcılık işleri yapan ve sıkı takipçisi olduğum arkadaşlarım da var.

Neyse... Diğer yazıda demiştim Gerbaud'da yemeğe bence hiç gerek yok diye.
Şehrin arka sokaklarına dalın, her taraf patisserie ve her taraf tatlıcı şu bu.
İki tatlı iki kahveye 30 euros vermiştik GERBAUD'da.
Budapeşte'nin İzmir'den ucuz bir şehir olduğunu düşünecek olursak isme para verdiğimizi söyleyebilirim.

Halbuki, örneğin, OCTOBER 6 sokağına gidin. Her taraf sağlı sollu hiç turistik olmayan sahici Budapeştelilerin takıldıkları mekanlar.
Burda bir patisserie bulduk.
İlk siparişimizde yediklerimim o kadar beğendik ki hızımızı alamayıp birer tane daha söyledik.
4 tatlı ve 2 kahveye de yemin ediyorum 6 Euro karşılığı para verdik.
Ve dedik ki, bu pasta Gerbaud'da olsaydı, Gerbaud'nun fiatıyla 10 euro ödemeye hazırdık.
Ancak burada sadece 1.5 Euro ödeyip bir de yediğimize bayıldık.

Anladım ki, herkesin bahsettiği, adı çok ünlü yerlerde hayalkırıklığına uğranıyor.
Şehrin en güzel yerlerinden biri sayılan bir yeri daha tavsiye etmeyeceğim.

O da tabi ki NEW YORK CAFE.

Erzebet Caddesinin üzerinde bulunan bu çok ünlü bina, bir Amerikan sigorta şirketi tarafından bir palas olarak kurulmuş. Ve 20. yüzyılın başlarında gazetecilerin, yazarların, şairlerin yani intellectüel kesimin buluşma noktası olmuş.

New York Cafe'ye gidelim, birer kadeh birşeyler içelim, ambiansı ve dekorasyona bakalım demiştim. Birden kendimizi şampanya, starter, main course, desert ve şaraptan oluşan tam tekmil bir akşam yemeğinde bulduk.







 
Evet, mekan harika. Bizim Paris'teki Cafe de la Paix'ye benziyor. Nezih ve rafine bir yer.
(Peçeteler kumaş değil kağıt, su şişeleri de cam değil plastik. Bu kalitede bir yer için büyük eksi )
Servis elemanları hiç te class, sempatik, güleryüzlü yani insana kendisini iyi hissettiren insanlar değil.
Gerçi genel olarak Macar'ların çok ta sevimli, sevecen insanlar olduğunu söyleyemeyeceğim.

Ne diyorduk evet, ben bir kadeh şampanya içip gitme taraftarı olmakta haklıymışım.

Bir kere goulash'ta hiçbir numara yok. Sinagoğun arkasındaki Dohany Caddesi'nde LADO Restaurant'ta yediğim goulash'ın yanında solda sıfır kalır.



























Ana yemeklerimiz budur.
Tamam yemek sunumlarında görsel sunum çok önemli ama, ben doymak ta istiyorum.




























Yalnız Macar şaraplarının çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Nerede hangi şarabı aldıysam çok memnun kaldım. Şiddetle tavsiye ederim.

New York Cafe'de ortam son derece sıkıcı ve kasvetli. Hiçbir ambians yok.
Kimse burada olmaktan veya burada yemek yemekten mutluymuş gibi bir dalga yaymıyor.
Ben şahsen sadece burayı deneyimlemek için gelip bir kadeh birşey içip yemeği daha sıcak bir yerde yemeyi tercih ederdim.

Olsun. Çarşıya uymayan en kötü hesap bu olsun...
Hesap demişken... Yalnız, böyle bir yer için hesap çok az geldi, inanamadık.
Yani entree + ana yemek + tatlı ve bir şişe şaraba 100 Euro hesap ödedik.

Yani New York Cafe, övdükleri kadar abartılacak bir yer değilmişsin ama en kötü günümüz böyle olsun.


Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Yaşadığım en keyifli 1 Mayıs

Zamanlar arası köprüler kuran şehir: BUDA

Tuna'nın gözbebekleri : Buda ve Peşte

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Vegas'ta Sevgilimle Striptease Club

13 Septembre 2011

Bu aksam Vegas'in baska bir semtine gitmek icin otobuse biniyoruz.
Gittigim yerlerde oranin toplu tasim araclarini kullanmayi seviyorum.
Orali gibi, herkes gibi metroya, otobuse binmeyi seviyorum.
Turist kimligimin yuzeyselligini minimuma indiriyor, orada yasayan biriyle bir sureligine de olsa esitleniyorum...
Hosuma gidiyor...
Bir de supermarketlerde hissediyorum bu duyguyu.
Ama Vegas'ta ne bir supermarket, ne bir posthane bulamadik.

FREEMONT STREET EXPERIENCE

Otobuse biniyoruz. Ver elini FREEMONT STREET...
Tabi THE STRIP kadar cafcafli olamaz ama burasi da kendi yagiyla kavrulmaya calisiyor. Yine sagli sollu casinolar...
Buranin olayi muzikli isik gosterisi: Freemont Street Experience.
Freemont Street ustu kapali uzun buyuk bir pasaj.
Her saat basi muthis bir animation var bu pasajda. Pasajin tepesi komple devasa bir ekrana donusuyor.
5 dakika boyunca cevredeki tum casinolar, her yer isiklarini kapatiyor.
Her yer muzigini, sesini kesiyor. Ortada cit cikmiyor.
Ve Freemont Street Experience basliyor!!! Bir anda! Bammm!
Pasaj sadece muzikle dans eden ozel isiklarla aydinlaniyor.
Bugunku tema efsanevî QUEEN sarkilari.
Herkesin gozu ekrana donusmus pasajin catisinda. Queen'in en bilinen sarkilari ortaligi inletirken yukaridaki ekranda derlenmis video klipler, Queen'e dair figurler bir bir geciyor.
En acaip olani da Queen'i bil, bilme, sev, sevme herkesin tek bir noktaya kilitlenmis olmasi.



Animasyondan sonra bir sokak konseri basliyor.
Sadece muzik te degil, dans show da var. Sarkilari soyleyenler ayni zamanda dansci. Inanilmaz egleniyor ve eglendiriyorlar.
Yalniz bu Vegas'ta birsey fark ettim:
Sahane bir vucudun yoksa ve bacaklarini 180 derece acamiyorsan burada adama is vermiyorlar.
Herkeste bir esneklik, bir esneklik, bir guzellik...

SEVGILIMLE STRIPTEASE CLUB'E GITTIM

Dunyaca unlu, eglencede son nokta sehir Las Vegas'a gelmisiz...
Striptease Club'e gitmeden olur mu? Burda gitmezsem nerde gidicem?
Freemont Street uzerinde kendimize guzel bir striptease club ariyoruz.
Malum, bu benim ilk striptease club deneyimim olacak.
Sevgilim gecen yaz en iyi arkadaslarindan birinin bekarliga veda partisi kapsaminda 5 erkek arkadasiyla, Paris'in en unlu, en guzel stripstease clublerinden birine gitmisti.
Bana da bayaa ayrintilariyla anlatmisti geceyi.
(Bana anlattigi kadari bana yeter, anlatmadigini irdeleyecek degilim.)

Her neyse, benim kafamdaki striptease club imaji haliyle sevgilimin bana anlattiklarindan ibaret.
Dolayisiyla, ben boyle, her birisi gordugun anda asik olacagin, gozlerini alamadigin, esnek, estetik, her hareketi erotik, mukemmel dans eden, adama dunyasini sasirtan, bir icim su kadinlar bekliyorum.
Iceri giriyoruz ve podyumun onunde bir locaya oturuyoruz.
Hatunlar striptease podyumunda gosterilerini yapmaya basliyorlar. Her birinin suresi var, o surede sergiliyor butun numarasini...
Eeeee hani bunlar tas gibi olacakti??? Bu kadinlar cirkin!
Bildigin sisman ve cirkinler yani...
Tamam guzellik goreceli bir kavram ama o kadar da goreceli degil hani... Hic oyle sevgilimin anlattigi gibi degil bunlar!
Bariz cirkinler, hem de kalas gibiler, ustune ustluk bir de dans edemiyorlar...
Bana da garip garip bakiyorlar. Ya da bana oyle geliyor.
Cift olarak gelinecek bir yer degil farinkindayim ama napiyim ben disarida mi bekliyim? Alisiyoruz...

Alismakla kalmiyoruz, sonra hatunlar beni bir seviyorlar...
Beni bir begeniyorlar...bir begeniyorlar...
Her gecen gelip bana bir dokunuyor, inanilmaz iltifatlar ediyor...
Biri barin obur tarafindan bana bagiriyor:
"Hey brown girl! You are sexy!!!"
Biri de ne dese begenirsiniz?
"Do you work here?"

Hayir tatlim burda calismiyorum. Iyi ki de calismiyorum...
Zira ben su podyumda yuruyup uzerine bir de dans edersem patronunuzun hepinizi isten kovmasi gerekir. Curly girl tek basina bir gecede hepinizin bir ayda yapamadigi hasilati yapti diye...
Isi bilmiyorsunuz, daha ogreneceginiz cok sey var...

Derken gosterisini tamamlayan hatunlara takiliyor gozum.
Localari, barda oturan adamlari gezmeye basliyorlar.
Onlarla sohbet ediyor, bir icki iciyor.
"Ozel oda" ya davet etmek veya edilmek icin...
Esas para orda. Ozel odada kisiye ozel dans edecekler...
(Sevgilim Paris'teki ozel oda prensibini anlatmisti, ozel odanin olayi nedir, az cok biliyorum, birsey oldugu yok, zaten kizlara dokunmak katî surette yasakmis)
Ama bu kalas gibi hatunlari kim izleyecek yahu...
Derken... sahneye sonunda guzel popolu, tas gibi bir hatun cikiyor...
Iste striptease'ci dedigin boyle olur, sahneye ciktigi anda kilitler adami.
Yuruyusu kedi gibi, butun hareketleri akiyor... Kiskirtici...
Bir de guzel dans ediyor, dikkatle onu izliyoruz...
Gosterisi bitince iniyor, ve ozel oda icin birini bulmakta hic zorlanmiyor.
O da zorlanmasin zaten...

Sonra da ordan ayriliyoruz, sarmas dolas otelimizin yolunu tutuyoruz...
Vegas'ta beraber striptease club deneyimi bize fazla fazla yetiyor.
Geceyi tamamliyoruz. 

Dusundum de, sevgilim istedigi zaman, istedigi arkadasiyla striptease clube gidebilir.

Ne de olsa o bilecek....

Stripteasecinin âlâsi evde....




Vegas'ta hapse giriyorduk
Vegas'ta Sevgilimle Striptease Club
Erotik, Sehvetli, Bastan Cikartici: ZUMANITY 
Vegas'ta Poker
Casinolar Caddesi: The Strip
Uyumayan sehir: Las Vegas