Gördüğüm Operalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gördüğüm Operalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2014 Salı

İzmir Elhamra Sahnesi'nde sergilenen ne varsa giderim...

En son İzmir seyahatim Budapeşte-Bratislava-Viyana gezimizin dönüşünde olmuştu.

Eh malum, bu şehirler sanatın, müziğin beşiği şehirler olunca, bu şehirlerde operaya gitmemek, Türkiye'ye gelip kebap yemeden dönmek gibi birşey oluyor.

Viyana'daki FAUST Operası yazısı 
Bratislava'daki CARMEN Operası yazısı
Napoli'deki AIDA Operası yazısı

Özellikle Bratislava ve Viyana'daki operaların ardından o kadar mest olmuş bir haldeydim ki; İzmir'e gelir gelmez yaptığım ilk iş İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin programını taramak oldu. Mayıs ortası olduğu için seçenekler azdı.

Ve sonunda,

13 Mayıs 2014 akşamına İzmir Devlet Opera ve Balesi Konak ELHAMRA Sarayı'nda sergilenecek olan BELLİNİ'nin La SONNAMBULA (Uyurgezer Kız) adlı eserini izlemek üzere yerimizi ayırttık.

La Sonnambula, bir Aida, Carmen ya da Figaro'nun Düğünü gibi dünya opera evlerinin repertuarlarında daimi olarak bulunan ve popülaritesiyle büyük kitleler çeken bir eser olmamakla beraber, en eski opera salonlarında opera izledikten sonra beklentilerimi yüksek tutmamam gerektiğine dair bir dürtü içinde olsam da, İzmir Elhamra Sahnesi'nde bu eseri izleyecek olmak neden bilmem beni çok heyecanlandırıyordu.



























İlk dikkatimi çeken seyircilerin kalabalıklığı oldu. Salon tamamen doluydu.
Küçük bir salon, balkon sadece sahnenin önünde. Yanlara doğru yayılan bir çerçevede değil.
Biz sahnenin hemen önünde ve ortasında bir yer alıyoruz.

Kısaca şunu söyleyebilirim ki; ses ve görüntü kalitesi açısından Elhamra Sahnesi dünyanın devlerini aratmıyor.

1912 yılında inşa edilen bu bina, eski adıyla Milli Kütüphane Sineması, daha sonraki Elhamra Sineması ve bugün Elhamra Sahnesi olarak İzmir'in en eski ve en orjinal tarihi binalarından biridir.

1980 yılında Kültür Bakanlığı tarafından kiralanarak operaya uygun bir şekilde restore edilen Elhamra Sahnesi İzmir Devlet Opera ve Balesi'ne verilmiş, Ekim 1982'de ilk eserlerini sergilemiş.

Mermerin bolca kullanıldığı Elhamra Sarayı'nın içi de de en az dışı kadar etkileyici.
Işıklandırması bir şahane. Şark tipi avizeler, duvarlarda Türk tarihine uygun nakışlar, panolar ve resimler mükemmel.

Bellini - La Sonnambula

Bu eser, aynen bu kadroyla dünyanın her sahnesinde oynayabilir ve sonunda kendilerini, elleri acıyana, kızarana kadar alkışlayan bütün seyircileri kendilerine hayran bırakabilir.

Bayıldım...
Bu kadar üstün bir kalitede bir opera dinlemeyi sahiden beklemiyordum.
Hayır, ne Napoli'de dünyanın en eski opera sahnesi olan Teatro di Carlo'da izlediğim Aida'dan aşağı kalır bir yanı vardı, ne Bratislava'daki Carmen'den, ne Viyana'daki Faust'tan...

Bayıldım...
Sanatçıların seslerinin gücüne, sahne performanslarına, sahneyi dolduruşlarına, vermek istedikleri tüm duyguları içimize nüfuz edişlerine, yine de ve illa ki o gümbür gümbür gür gürbüz seslerine...
Bayıldım...

Ve en iyi yer hem de sahnenin önünde ve ortasında sadece 20-25-30 YTL. (Emekli 10-12,5-15 YTL)
Dünya bu kalitede bir opera izlemek için fahiş rakamlar ödüyor...

Operaya gidin arkadaşlar.

İzmir Elhamra Sahnesi'nde sergilenen ne varsa gidin...

İzmir'li olup, Kemeraltı Çarşısı'nın hemen girişindeki bu muazzam sahnede bir kere bir opera izlemediyseniz bilin ki çok şey kaçırıyorsunuz.

Ben taaa deniz aşırı yerlerden takip ediyorum.
Ve hatta bu eylülde geldiğimde ne varsa programlarında içime çekmek, kendime katmak istiyorum.

Bu yazıyla buradan İzmir Devlet Opera ve Balesi'ne sesleniyorum.

2014-2015 sezonu programınızı henüz güncellememişsiniz. Acele ederseniz sevinirim.

Zira eylül ayında Elhamra Sarayı'na uğramadan dönmek istemem.

15 Temmuz 2014 Salı

Viyana'da şeytanla sarmaş dolaş : FAUST

Opera saatinden önce operanın oralardayız. Etrafını tavaf ediyoruz, bir güzel bir güzel...
Bizim Paris Opera Garnier de bu kadar güzel ama STAATSOPER de harika.
Tabi en tepesinde yine büyük kralları Franz Joseph'in adı yazıyor.

Bu arada hani demiştim ya, opera akşam hoparlörlerle şehre veriliyor diye, işte akşam için yerini kapmaya gelmeye başlamış bile insanlar.
İçeride veya dışarıda herkes opera dinleyebilsin diye hükümetin ya da belediyenin aldığı bu insiyatifi ayakta alkışlıyorum.

























































Operanın içine girdiğimizde kafamızı aşağı indiremiyoruz o kadar muhteşem görünüyor her yer.
Her yerde bir yaşanmışlık, bir yıpranmışlık var. Bunun kokusu geliyor burnuma...
Burada her ne oluyorsa, 1 asır önce başka insanlarla da oluyordu kokusu. Muhteşem.



Opera hiç şühesiz sınıf farklılıklarını çok net görebileceğimiz nadir yerlerden biri.
İçeride gördüğüm her dört insandan 3'ü kraliyet mensubuymuş gibi bir görünüm içinde, o kadar kusursuz ve muazzam seçilmiş dış görünümlerine dair her detay...
Kadınların çoğu zaten kuaförden yeni çıkıp gelmiş, o denli özenilmiş.
Haydi dış görünümü geçtim. İyi bir dış görünüm, şık ve pahalı kıyafetlere bezenmek bugün cebinde harcayacağı son meteliği olan insanların dahi yaptığı bir şey.
Ama o asalet... O duruş. O yalnızca hiçbirşey yapmadan asil ve soylu duruşları insanların?
İşte ona paranın gücü yetmez...
Paranın alabileceği birşey değil...
Damarlarında akması lazım, ruhundan böyle bir asalet varsa çuval giysen farkedilmesi lazım.
Buradaki insanlarda bu vardı.
Etraftaki insanların her biri şirket sahibi veya birer CEO olup burada tanıdığı veya beraber iş yaptığı bir sürü insanla karşılaşıyordu sanki. Bazı grupların arasındaki bu bütünlük hemen fark ediliyordu.

Salona girip yerimizi alıyoruz. Opera başlamadan salonun fotoğraflarını çekiyoruz.
Çok çok büyük bir salon değil. Ancak akustik ses kalitesi dünyanın en iyi opera salonlarından biriymiş. Az sonra dinleyeceğiz, tanık olacağız. Sabırsızlanıyorum.




Bu arada, opera pahalı bir faaliyet evet ama, her yerde okumuştum da inanamamıştım, 5 Euro'ya dahi bilet bulmak mümkün, o günkü opera saatinden 2 saat önce gelip kuyruğa girmek koşuluyla.
Bu biletler internette satılmıyor. Başka hiçbir yerde satılmıyor. Orada olmak gerekiyor.

Veeee, perde açılıyor, Faust başlıyor...




























Günümüzün önemli bir problematiğine dikkati çekerek başlıyor oyun.

Kimse yaşlanmak istemiyor. Ve herkes korkuyor yaşlanmaktan...
Ve kime sorsan kendine göre hiç kimse yaşını göstermiyor.
Halbuki meselenin özü yaş değil. Yaş almak, yaşlanmak değil.
Belki, yaştan bağımsız olarak her zaman güzel olmak mesele olabilir... Ama o bile değil.
Bence ondan da öte, meselenin özü mutlu olmak. Mutlu olmak ve bu enerjiyi yaymak.
Zira, mutlu olan hiç kimse yaşlanmaz.
Ve mutlu olan herkes illa ki güzeldir.

Gençliğini geri almak için ruhunu şeytana satar mısın? : FAUST

Yaşamının son demlerini yaşayan, yaşlanmaktan yakınan, hayatı ıskaladığını düşünen ve genç olduğu günlere dönmek isteyen Doktor Faust'un, şeytanla yani Mephisto'yla olan anlaşmasını konu alıyor eser.
Ruhunu ona vermesi karşılığında Faust'a gençliğini geri vermeyi ve arzu ettiği herşeye kavuşması için ona yardım etmeyi vaat ediyor şeytan Mephistopheles...

İnsan önce aşkı özlüyor. Baştan çıkarma ve çıkartılma durumlarını yaşamak istiyor.
Ve Marguerite ile tanıştırıyor Faust'u Mephisto. Aşık oluyorlar. Ancak Marguerite'nin abisi karşı çıkıyor. Faust Valentine ile girdiği düalloda onu öldürüyor.
Marguerite Faust'tan hamile kalıyor. Ve tam bu esnada Faust onu terk ediyor. Ama aklı yine de Marguerite'te kalıyor.
Marguerite toplum baskısına dayanamayarak doğurduğu bebeğini öldürmek zorunda kalıyor.
Ve sonunda intihar ediyor. Faust bunu duyunca yıkılıyor.
Şeytanla yapılan anlaşmadan elde kalan, koskoca bir mutsuzluk...

Operanın konusundan ziyade elbette ki; sanatçıların performansları için gidiyoruz operaya.

Ve biletçi adam haklıymış.
Meğer Mephisto'yu oynayan Erwin SCHROTT sahiden dünya çapında bir sanatçı, bir sesmiş.
Aman aman o nasıl bir ses öyle, o nasıl gümbür gümbür, gürül gürül bir ses performansı öyle...
Mephisto sahnede yokken onun oynayacağı yerler gelsin diye dört gözle bekliyorum.
Salonu bir dolduruyor ki Schrott'un sesi, resmen inletiyor. Öyle güçlü bir ses.
Yer yerinden oynuyor. Öyle böyle bir performans değil. Olağanüstü...
Sadece ses de değil. Adam gerçek bir karizma. 
Şeytan tüyü var ne de olsa... 
Çok etkileyici, büyüleyici, çivileyici... Ağzım açık kalıyor. Hayranlıkla izliyor ve dinliyorum.

Opera sanatçıları hem tiyatrocu, hem ses sanatçısı. Kelimenin tam anlamıyla mücehverler aslında...
Düşünsenize bütün akşam 3 saat boyunca hem tiyatro oyunu sergiliyorlar, hem de konser veriyorlar.

Bu arada, yerimiz balkondan değil diye almakta tereddüt ettim ya bu bileti; aynı hatayı bir seyahatte ikinci kez yapmadığım için kendimi de kutluyorum.
Ayrıca iyi ki de balkondan değilmiş. Bir de salondan izleme deneyimi elde etmiş olduk.
Ve ne keşfettik biliyor musunuz?
Belki görsel olarak birşeyler kaçırıyoruz, orkestra şefini izleyememek gibi...
Ancak işitsel açıdan sanıyorum daha kazançlıyız.
Zira sanatçıların sesi salonun en sonuna kadar gidiyor, balkonları yalayarak geçiyor ve sahneye kadar gidip tekrar geri dönerek salonun ortasında dağılıyor, ve yavaşça kayboluyor.
Oysa ki balkonda sadece sizin oraya uğrayan sesi duyuyorsunuz, ve ses sizden geçtikten sonra inişe geçiyor.
İnanılmaz bir ziyafet.
Ruhunuz bayram ediyor, size teşekkür ediyor, şükrediyor.

Oyun bittiğinde sanatçılar selamlamaya çıkıyorlar.
Alkışlar yağmur gibi şarıl şarıl yağıyor. Dinmiyor... Susmuyor...
Ve Mephisto, Faust ve Marguerite son alkışlar bitinceye kadar defalarca gidip gidip selam vermeye tekrar geliyorlar. Muazzam bir saygı, bir beğeni ve teşekkür örneği.
Yorulmuyorlar. Bir avuç insan alkışlamaya devam ediyorsa, tekrar çıkıyorlar...

Herkes hem alkışlıyor, hem resimlerini çekiyorlar.
Herkes resim çekiyor, ben de çekiyorum tabi ki.

Mephisto özellikle benim kamerama mı bakıyor, yoksa ben kendi kendime gelin güvey mi oluyorum söyler misiniz?



 
Ve alkışlar sonunda diniyor. Salondan çıkıyoruz.
Bir bakıyorum bir grup insan aynı yöne duğru hızla ilerliyor. Peşlerine takılıyorum.
Meğer sanatçıların çıkacakları kapıya gidiyorlarmış. Çıkışlarını bekleyip imza isteme, resim çekme merasimi..

Sanatçılar birer birer çıkıyor. Ve onları tekrar alkışlıyorum ki her bir kişiye imza veriyorlar, beraber resim çektiriyorlar. Bu ne büyük bir mütevaziliktir böyle, hayran kalıyorum.

Veee, işte Mephisto yani Erwin görünüyor kapıda...

Aynı karede Mephisto'yla bir tane resim alsam yeter.
Sevgilim elinde fotoğraf makinası, beni çekmeye çalışıyor.

Ama o da ne !!!

Durumu fark eden Erwin'in gönlü izin vermiyor.
Ben onunla aynı karede olmaya uğraşırken bir el bana doğru uzanıyor ve beni omzumdan yakalıyor.

Bir de bakıyorum; Mephisto'nun kendisi bana sarılmış, benimle resim çektirmeye kendisi gelmiş...

Neymiş, belki de kendi kendime gelin güvey olmuyormuşum.

Viyana'da şeytanla sarmaş dolaş.

Allah'ım bu günleri de gördüm ya. Şükür...






























Teatro di San Carlo NAPOLİ : Anlatacak hikayelerim var. 


Doğumgünü pastası gibi sürprizlerle dolu Viyana

Fabergé yumurtaları bir bit pazarından çıkarsa...

Sahiden ya, Artemis nerde?

Saray hayatını reddeden sıradışı kraliçe Sisi ve muhteşem Schönbrunn Sarayı

Viyana'da şeytanla sarmaş dolaş: FAUST

Bu ne zenginlik böyle! : VİYANA


6 Temmuz 2014 Pazar

Biz zaten geçiyorduk, uğradık : BRATİSLAVA

Budapeşte'den çıktık Viyana'ya gideceğiz. Bratislava tren yolumuzun üzerinde. Cumartesi akşamı varıyoruz.
Bratislava dediğin gayet te Avrupa Birliği'ne üye bir ülkenin, Slovakya'nın başkenti.
Ama, bir Avrupa başkenti demeye 1000 şahit ister. Haa ortalıkta 1000 kişi de bulamazsın burada, o ayrı.
Valla bomboş burası. Terk edilmiş şehirler gibi... Kimsecikler yok. Hiçbirşey yok.
Aslında Tuna Nehri buraya kadar uzanıyor ama burdaki Tuna başka Tuna sanki.
Nerde o Budapeşte'deki görkem...

Neyse, Tuna Nehri'ne nazır yer ayırttığımız Sheraton Hoteli'ne yerleşiyoruz.



Sheraton'un zaten ne kadar mükemel bir otel olduğunu söylemeye gerek yok.
Ancak 5 yıldızlı otel kalitesini, her türlü dekor ve konforuyla diğerlerinden ayıran hiç şüphesiz beşeri yani insanların sunduğu hizmet kalitesinin çıtasının o biçim yüksek olması.
Resepsiyon görevlilerine herhangi ama herhangi bir soru sor, otelle veya şehirle hiç alakası olmasa dahi, cevabı bulup, sen soruyu unutsan bile onlar sorduğunu unutmuyor ve odanı arayıp cevabı illaki bildiriyor.

Resepsiyon görevlisine "hayatın anlamı nedir?" gibi bir soru sormak istiyorum.
Gece saat 3'te de olsa bir cevapla bizi uyandıracağına eminim.

Şehirdeki sosyal, kültürel aktivitelerle ilgili bilgi istiyoruz.
Resepsiyon görevlisinin söylediği ilk şey.
"Yarın Bratislava maratonu var, katılmak ister misiniz? Koşarsınız bir 10-15 km."

Resepsiyon görevlisinin maraton önerisini, hepinizin bildiği gibi spor delisi bir insan olsam da reddediyorum. Zira ayağımdaki spor ayakkabıları uzun süre koşmaya uygun ayakkabılar değil.
Ancak...
Sonradan, bunun salt bir Bratislava maratonu olmadığını, dünyada ikincisi düzenlenen çok özel bir koşu yarışı olduğunu öğrenip (World Run - Wings for Life), katılmadığım için çok çok pişman oluyorum...
İçimde kaldığı için bunu bilhare tekrar anlatacağım.


Budapeşte'de Figaro'nun Düğünü Operasını talihsiz bir şekilde kaçırmıştık.
Figaro'nun Düğünü her pazar sahneleniyor. Biz Budapeşte'ye pazar akşamı varıp, cumartesi öğlen ayrılmıştık. Diğer sahnelenen konserler de ilgimizi çekmemişti.
Bu topraklara gelip operaya gitmemek te olmaz.

Biz de taaa Budapeşte'den Bratislava Devlet Operası'nda cumartesi akşamı sahnelenecek, ve herhalde dünyada en fazla seyirci karşısına çıkmış, BIZET'in CARMEN'i için, 1. kategoriden yerimizi ayırtıyoruz.

Opera saat 19'da, öncesinde şehri keşfetmek üzere atıyoruz kendimizi Bratislava sokaklarına.

Şöyle resimde göstereyim. Bir cumartesi akşamüzeri, Bratislava'nın tam da merkezinde. Opera Binası'nın önündeki durum, ortalıkta kimse yok dediğim budur:



























Koskoca Slovakya. Yani o kadar koskoca olacak bir tarafı olmasa da, bir kere Çek'lerden ayrılıp kendi kanatlarıyla uçmasını bilmişler. Efendime söyliyim daha sonra da Avrupa Birliği'ne kendilerini kabul ettirmişler.
Gel gör ki Bratislava bir Avrupa şehri olamamış. Şehrin ara sokaklarına dalıp keşfe devam ediyoruz.


Şehirlerin opera binaları her zaman prestijlidir. Ve şehirde görülecek başka birşey yoksa bile opera binası güzeldir. Frankfurt'ta yaşayan bir arkadaşımı ziyarete gittiğimde, "Burda görülmeye değer pek birşey yok, Opera Binası dışında." dediğini hatırlıyorum.
Yani opera binaları her zaman görülmeye değerdir.





















































Operaların dışı kadar içi de güzeldir. Şahane dekore edilmiştir. Tarihidir. Eskilik, yaşanmışlık kokar.

Mona Lisa misali Carmen...

Ne mutlu bize ki, bu akşam Bratislava Devlet Operası'nda en iyi yerden, balkondan (orkestra şefinin muhteşem hareketlerini görebilmek için, Napoli'de gördüğüm operadan sonra söylemiştim bunu), sadece iki kişilik bize özel bir locadan BİZET'in CARMEN eserini izleyeceğiz.

Carmen, aslında Mona Lisa tadında bir eser.
Yani, nasıl ki Mona Lisa'nın takvim sayfasından tutun, buzdolabı manyetine, anahtarlığına kadar her türlü imitasyonu yapıldı ve kadının suratı beynimize kazıldı, işte Carmen'in melodileri de biraz o hesap.

Carmen'in ateşli hikayesini de şarkılarını da bilmeyen yok.
Kâh filmini izledik, kâh küçükken pazar öğleye doğru TRT'nin yayınladığı opera programlarında göz ve kulak misafiri olduk.
En olmadı, bir tatil köyünde animasyon ekibinin gösterisiydi Carmen...

Bunlara ilaveten ben bir de Paris'te, BEL CANTO isimli, son derece orjinal, servis elemanlarının opera sanatçısı olduğu ve her akşam başka bir eseri seslendirdikleri bu özel restaurantta, yemeğimi yerken ve Carmen'nin elinden sunulan şampanyamı yudumlarken izlemiştim CARMEN'i.

Buyrun bu da yazısı, okumamış olanlar için.

Bir yer düşünün siz operaya gitmiyorsunuz, opera size geliyor: BEL CANTO

Minicik bir opera salonu var Bratislava'nın. O kadar küçük ki; orkestrayla beraber opera sanatçıları da sahnede görününce, sahnedeki kişi sayısı neredeyse seyirci sayısına eşit bir hal alıyor.

Bir yerde okumuştum, eğer seyirci sayısı sahnedeki sanatçı sayısından az ise o gösteri iptal edilirmiş.







Carmen'i oynayan kızdan gözlerimizi alamıyoruz. Muhteşem. Çok çok başarılı bir casting olmuş.

Salon ufak, Carmen ufak tefek ancak bir ses var kızda.... herkesten herşeyden büyük.
Kızın sesi resmen salonu giydiriyor. Kızın sesi tüm salona bir dokunup geri dönüyor sanki.
Bunların mikrofonsuz performanslar olduğuna inanmak sahiden çok zor. Böyle sesler nasıl çıkar bir insan bedeninden?



























Bratislava, Budapaşte'den Viyana'ya giderken trenle tam yolumuzun üzerinde olduğundan uğrayalım dedik. Bratislava'ya daha önce gitmiş arkadaşlarımızın çoğu, buraya bir öğleden sonra yeter de artar demişti. Biz, bir daha yolumuz düşmez, en azından bir komple gün geçirelim dedik ve pazar gününü Bratislava'ya ayırdık.

Şansımıza günlük güneşlik bir gün...
Hani Bratislava kötü olsa, gezecek, görecek hiçbir yeri olmasa, masmavi bir gökyüzünün olduğu ve güneşin parıl parıl parladığı herhangi bir yerde o gün her şekilde mükemmel geçmez mi? Geçer bence.

Wings for life WORLD RUN

Hayatta bazı kararları çok ani almak gerekiyor. Ve bazen durumun möhemmiyeti hemen idrak edilemiyor.
Bazen, sadece o andaki uygun ve uygunsuz koşullar göz önüne alınıyor, daha büyük tabloda bu koşulların, gerçekleşmesine izin vermediğimiz başka bir olayın karşısında aslında çok küçük kaldığı o anda görülemiyor.
Bir hayatın içinde yaşanmış olmasının, o karenin artık var olmasının ne kadar değerli olduğu, olacağı, o kararı almamız gereken anda belli olmuyor bazen.
Olsa, belki koşullarda oynama yapardık, koşulları zorlardık, belki de koşullar da neymiş der kendimize o şeyi illa ki yaşatırdık.
Hemen anlayabilsek değerini, önemini, yaşanmış olmasının bize katacaklarını...

Hemencecik o anda idrak edebilmek, bütünüyle kavramak olayı ve doğru davranışı sergilemek kolay mı öyle? Kolay olsa hiç hata yapmazdık, hiç pişman olmazdık.

Bratislava'ya geldiğimiz gün Sheraton'daki resepsiyon görevlisi sordu bize "Yarın maraton var koşmak ister misiniz? Hemen kaydolabilirsiniz. Hem de şanslısınız departure tam otelin arkasındaki meydanda öğlen 12'de."

Bratislava maratonunu niye koşayım, daha Paris maratonunu koşmamışım dedim kendi kendime.

Bütün dünya aynı gün, aynı saatte hep birlikte aynı anda koşacak...

Varış çizgisi olmayan, bunu koşucunun kendisinin belirleyeceği tek koşu...

Adam meseleyi güzel anlatamamış. Bir kere bu salt bir maraton değil. Hatta maraton bile değil.

Farklı bir concept bu. Çok özel. Hiçbir yere ait bir koşu, hatta tam anlamıyla bir yarış bile değil...
Yarış ta... yarış kimseyle değil, kendi kapasitenle, ve kim bilir dünyanın hangi başka ülkesinde bu koşuya katılan başka birinin kondüsyonuyla...

İçinde Türkiye'nin de olduğu (Antalya), dünyanın 34 ülkesinde düzenlenen bu koşu, dünyanın her ülkesinde aynı saatte başlayacak.
Koşunun orjinal saati sabah 10.
O ülkede saat kaça denk geliyorsa herkes o saatte koşacak.
Örneğin, Peru'da, Kaliforniya'da veya Güney Afrika'da yerel saatle gece yarısı 3'te koşuya başlıyor insanlar. Olayın özelliği, güzelliği, farklılığı burda. Herkes aynı anda koşacak.

Ve arkadan Wings for Life World Run arabaları, ilk koşucu hareket ettiği an belirlenmiş minimal bir hızda yola çıkacak. Ve çok hafif bir düzeyde hızını arttırarak koşucuları takip edecek.

Koşucuların da hızını ona göre arttırması gerekecek. Çünkü saatte 10 km hızla yaklaşık 4 saatte koşulan 42km'lik bir maraton bu koşu konseptinde mümkün değil. Zira dördüncü saatte arabalar çok hızlanmış olacak. Ve bir araba hızında hiçbir insanoğlu koşamayacağına göre bir yerde yarış bitecek. Ama nerede? Kişiye göre değişecek...



World Run arabaları sizi koşarken yakaladığı anda koşu sizin için bitmiş demektir...

"The only course where the finishing line crosses you."

Yani bitiş çizgisini World Run arabaları size getiriyor. 
Kaç km koşacağınızı belirleyecek olan tamamen sizsiniz...

Ve tüm dünyanın koştuğu bu çok özel organizasyonun başlangıç noktası, bir mayıs ayında, Bratislava'da kaldığımız Sheraton otelinin tam altında belirlenmiş. Slovakya yerel saatiyle tam 12'de. Daha kolay olamazdı yani.

Evet içimde kaldı...
Evet yanlış bir karar verdim. Evet kesinlikle bu yarışa katılmalıydım...
Evet bu deneyim hafızama kayıtlı olmalıydı.
Evet arabayı arkamda hissettiğim anda daha hızlı koşmaya çalışarak kendimi aşmalıydım...
Kendimi hırpalamalı, yıpratmalı, kendime meydan okumalıydım...
Yapmadım. Üzgünüm...

Ben de gittim o gün kendime şöyle bir t-shört aldım.



Bratislava'da bu özel koşuyu yapamadık, şehri son bir turlamaya çıkıyoruz.
Bugün güneşli olduğundan mı ne, çok daha güzel görünüyor her taraf.









Bratislava'ya dair söyleyeceklerim bu kadar.

Biz zaten, geçiyorduk, uğradık...

Biz zaten geçiyorduk, uğradık : BRATISLAVA

Budapeşte'den gitmeden evvel Szimpla Kert'e muhakkak uğrayın.

Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Yaşadığım en keyifli 1 Mayıs

Zamanlar arası köprüler kuran şehir: BUDA

Tuna'nın gözbebekleri : Buda ve Peşte

8 Aralık 2013 Pazar

Teatro di San Carlo: Anlatacak hikâyelerim var.

Avrupa'nin en eski opera ve tiyatrosu, dünyanin bile sayili tiyatrolarindan birisi Teatro Di San Carlo...

Göz kamaştırıcı, büyüleyici, çivileyici, olağanüstü bir tiyatro burasi.
Böyle zamanlarda kafamızın oynar başlıklı olduğuna şükredesim geliyor.
Sağa çevriliyor, sola çevriliyor, yukari kaldiriliyor, asağı indiriliyor, o şekilde öylece uzun süre kalabiliyor. Ne kadar başarılı bir dizayn şu kafatası sahiden bayılıyorum. Her yere bakabiliyorum. Dakikalarca öylece kalabiliyorum.

Tipki San Carlo Tiyatrosu'nda olduğu gibi, bunu yapabildiğimi bazen daha fazla fark ediyorum.


Tiyatroyu dışarıdan bir tavaf ediyoruz. Dışari çıkıp programa göz atıyoruz.
Bir de bakiyoruz ertesi aksama Verdi'nin AIDA Operasi'nin biletleri satiliyor.
(Aslinda bu, halka açik ve gösteriye denk son provalari. Ama hiç prova gibi degil, normal bir gösteri bu.)

Opera yüzyıllardır elit ve rafine bir sosyal aktivite. Gelen insanlarin zerafeti ve dış görünümlerine gösterdikleri özen, operayla neredeyse özdeşleşmiş.

Hiç hesapta yoktu. Giyecek kiyafetimiz bile yoktu...

Sirt çantamizi kapip Napoli sokaklarini sarmaş dolaş arşınlamaya, güzel Napolitaine yemeklerinden yemeğe, Vezüv'e çikmaya, Pompei'nin harabelerinin tozunu attırmaya geldik.

Şöyle saçımı başımı yapıp, üstüme jilet gibi bir siyah elbise, ayağıma siyah topuklu ayakkabılar geçirip Opera'ya gitmek vardi. Ama... artık üzerimizde ne varsa...

İnsan anlatacak hikâyeleri oraninda zengindir.

Hayatin sürprizleri ve spontane gelişmeler olmasa bu kadar çok anlatacak hikayemiz de olmazdi.

Hikâyeler...
Insan anlatacak hikayesi oldugu oranda zengindir.
Ve ben bir dolu zengin FAKIR insanlar biliyorum...
Benim gözümde en büyük zenginlik kayıtsız şartsiz, tartışmasız insanin hikayeleridir. Bazen biriyle tanisirsiniz, en pahali pabuçlar vardir ayaginda, ya da en pahali spor arabaya biniyor, sehrin en luxe semtinde oturuyordur. Ama, anlatacak hikayesi yoktur...
Bence anlatacak hikayesi olmayan bir kisiden daha fakir kimse yoktur.

Teatro di San Carlo'da AIDA Operasi (Verdi)

Opera izlemek için en iyi yer kesinlikle ve kesinlikle ikinci veya üçüncü kat balkon, mümkünse sahne karşısı. Ama zemin kat asla degil.
Neden mi?
Orkestra Sefi'nin o insana küçük dilini yutturan gösterisini kaçırırsınız da ondan.

Her melodinin her notasının çıkacağı aleti, çıkacağı şiddeti, vereceği duyguyu, yeri göğü inleteceği çapi, tınısının süreceği saniyeyi biliyor. Hem işitsel hem görsel bir şölen, orkestra şefini izlemek tarifsiz bir keyif...

Italyanlar ne kadar şanslı. Klasiklerin çoğunun Italyanca olduğunu düşünürsek konuyu anlamakta hiç zorlanmiyorlar. Sahnenin tam ortasinda bir yerde söylenen tum şarkilarin sözleri ayni anda yazili olarak geçiyor. Biz de işte aynı dil ailesinin bir çocuğu olarak nasıl olsa tüm kelimelerin kökleri ayni diye fazla zorlanmadan takip edebiliyoruz.

Aslinda Notre Dame de Paris'yi, yani Casimodo ve Esmeralda'yi taniyorsaniz konular birbirine çok benziyor. Hep buyuk bir ask, hep karmasik bir ask, hep umitsiz bir ask, hep politik veya askeri engeller...
Ve sonunda ask hem maglup, hem galip...

AIDA operasinin sonunda da oyle. Diyorsunuz ki, gerçek ask bu iste. Beraber olamiyorsak, beraber oluruz.

Eski zamanin sinemasi opera. Saatlerce, 4 saate yakin sürmesi ondan.

Cok boyutlu, çok konulu, çok mekanli ama gorsel olarak bunu sinema gibi gosteremiyor, bunu hayalinizde canlandirtiyor.
Hareketler birer dans kareografisi, dialoglar ise dunyanin en ozel sesli insanlarindan opera sarkilari.
Tum bunlar 2 saate sigmiyor. Hem nasil sigsin?
Mesela mesaj vermek gibi kaygisi yok. Bir hikaye anlatmanin da otesinde, ruhunuzun sinirlarini delip geçmek, zevk çitanizin boyunu yukariya çekmek.
Operanin bu kadar pahali bir aktivite olmasi da çok net açiklaniyor.
Sahnede gordugunuz her bir kisi bir sanatçi. Okuduklari okullar, konservatuarlar, AIDA Operasi'nin kadrosunda olabilmek için girdikleri yarislar, hepsi elit birer sanatçi, ses sanatçisi, balerin, muzisyen. Bize sunulan bu çok ozel opera gosterilerinin de bize kattigi zenginlik oraninda bir bedeli var.

Sevgili Sencer Hocam, benimle gurur duyuyor musunuz?
Sozunuzu dinliyorum, hatta operayi çok seviyorum, senede bir ya da iki kere gidebilmek istiyorum.

Bu da ikinci katta, sahnenin ortasina bakan kraliyet locasi

 O Italyan beyefendisi bana yerini vermeden rahat edemedi.

Balkondaki locamiza geldigimizde, on tarafta sandalyede 70-75 yaslarinda uç Italyan oturuyordu.
Sahneyi gormek için ayakta durmak zorundaydik, yerimiz çok ortada olmadigindan oturarak goremiyorduk.

O hayli yasli Italyan beyefendisi derhal kalkti ve bana yerini verdi. Oturmam için o kadar israr etti ki mahcup bir sekilde oturdum. Kendisi arkaya geçti. Ve 2 saat boyunca o yasta ayakta durarak operayi izledi.
Ben gencim, hem de sporcuyum. Saatlerce ayakta durmak bana viz gelir. Ama...

O Italyan beyefendisi, yaninda ayakta duran bir hanim varken oturmayi kendisine yediremedi, yakistiramadi.
Boyle buyumus, boyle gormus, boyle ogrenmis, hayati boyunca boyle yapmis. Simdi degisebilecek birsey degil. Mesele, benim için operayi ayakta izlemenin sorun olup olmamasi degil.
Mesele ben ayaktayken onun oturuyor olmasi. Ve bunun onun için normal olmamasi.

Bu eski usul adap, nezaket ve zerafet karsisinda saygiyla egiliyorum. Ve o Italyan beyefendiye huzurlarinizda tekrar çok tesekkur ediyorum.




























Teatro Di San Carlo: Anlatacak hikayelerim var

Ve Napoli buram buram tarih kokuyordu

NAPOLI: Italya'nin asi çocugu...