Graben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Graben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Doğumgünü pastası gibi sürprizlerle dolu VİYANA.

Viyana'daki son günümüz. İstikamet Belvedere Sarayı.
Schönbrunn Sarayı'ndan farklı olarak burası eski hanedan yaşantısını sergilemek için kullanılmıyor. Burası artık bir resim müzesi. Özellikle yağlı boya tablo müzesi.

Alt Belvedere ve Üst Belvedere diye ikiye ayrılıyor.
Alt Belvedere, gören kimse tarafından tavsiye edilmediğinden bu son günümüzde zaman çok kıymetli olduğundan tavsiyelere uyuyoruz.































Upper Belvedere'deki tablolar çok etkileyici. Özellikle otoportreler olağanüstü etkileyici.

Artemis'in Viyana'da çıkması gibi çok enteresan bir tablo daha Viyana'dan çıktı. Herkes bilmez belki ama bütün Fransızlar bilir.

Jacques Louis David'in çok önemli bir tablosu vardır, Napolyon'un at üstünde şaha kalkmış bir tablosudur bu. Tüm Fransızlar'ın ve Fransız kültürünü yakından tanıyanların zihnine kazınmış bir tablodur. Bu tabloyu, Viyana'da Belvedere Sarayı'nda görünce inanılmaz şaşırdık.

Hey gidi Avusturyalılar hey, para basıyorlar tabi, bastırıp almışlar işte güzelim tabloyu.

Yasak olduğundan resmini çekemedik. İnternetten bulduğum bir resmini koyuyorum tablonun.


Aaaa evet böyle birşey var Belvedere Sarayı'nda.
İçeride resmen resim çekenleri iş üstünde yakalayıp derhal fotoğrafları silmekle mükellef, zabıta memuru gibi dolanan görevliler var. Nefes aldırmıyorlar, vızır vızır dolanıyorlar. Çok sertler.
Hafiye gibi ortalıkta geziyorlar.

Böyle yasaklı işler beni hep cezbettiğinden, böyle inanılmaz fırtınalı ve suları kabarmış bir denizin kayalara yakın kısmında devrilmeden ilerlemeye çalışan bir kayığın resmine bayılarak dakikalarca bakarken bu hafiyelerin bu odaya giriş çıkış zamanlarını ve sıklığını hesaplamaya çalışıyorum.
Kaşla göz arasında cep telefonumu çıkartıp resmi çekiyorum.
Çekmemle arkamda görevlinin bitmesi bir oluyor. Fırçayı yiyorum ama nafile, resim artık bende...































Hele hele Belvedere Sarayı'nın markası haline gelmiş Gustav KLIMT'in o dünyaca ünlü LOVERS- The Kiss isimli tablosunun önünde hiç ayrılmadan duran, tüm mesaisini bu tablo önünde yapan ve hatta bu tablonun fotosunu asla kimse çekmesin diye görevlendirilmiş birisi var, ve mütemadiyen burada duruyor.


Belvedere Sarayı'ndan çıktıktan sonra Kelebek müzesine girdik. İçeride birbirinden farklı renklerde ve boyutlarda kelebekler var. Görülmese de olur yerlerden bence, çok enteresan değil.
Ya da sevgilimin dediği gibi çiçek böcek kadınlarından olmadığım için böyle düşünüyorum.

(Lafı gelmişken, doğumgünümde nefis bir saksı Orkide hediyesi aldım. En az suyla yaşayabilen çiçeklerden biri olan Orkide bile ilgisizliğime dayanamayacak galiba..)

Buradan sonra RATHAUS yani belediye binasını geziyoruz. Belediye binaları bile bir zengin bir zengin. Hakikatten insanın hayranlığını uyandıran bir şehir Viyana. Bayıldım.




Şimdi size anlatamayacağım birşey anlatmaya çalışacağım. Zira sevgilim bloğunda bundan bahsetmezsen çok kırılırım dedi resmen.

Biz bu belediye binasından çıktık yürüyoruz, bir de ne görelim, yok bir de ne görsün, ben nerede görücem öyle birşey... Bir hackerspace...
Yıllardır ben Berlin'deki Pergamon Müzesi'ni, 2. Dünya Savaşı müzelerini, Nefertiti'nin kafasını hayal ederken, o da Berlin Chaos Computer Club diye sayıklıyor. Aha işte onun bir benzeri Viyana'da karşısına çıkıyor. Homeless vari bir saç baş ve giyim kuşam içindeki birbirinden değişik görünümlü gençlerin, birbirinden abuk aletler ve mekanizmalar yapıp net üzerinden dünyaya sattıkları bir club burası.

Hemen içeriye dalıyoruz.
Ayyy benim ne işim var burada... Yani içeri girdiğimde sevgilimin gözlerindeki parıltı, sorduğu sorular ve aldığı cevaplar... Anlar dinler gibi yapsam da konuya o kadar Fransızım ki...
Şu aşağıdaki parlayan şeyi, ki bu dandik şeyi 100 euroya satıyorlar, bu ne işe yarıyor ki, yani böyle birşeyi neden oluşturdunuz, gibi bir soru sorma gafletinde bulundum. Cevabı da "we did it, because we can..." oldu. İşte aynen beklediğim cevap. Yani son derece abuk subuk ve anlamsız aletleri sadece onları tasarlayabildikleri için yapan insanlar..
Valla konu beni aşar. Sevgilim mest olmuş halde. Hatta galiba bu abuk şeyi satın alacak. Yok artık !
Yaz dedin yazdım işte sevgilim....



Viyana gezimizin sonunda size bir önerim olacak.
Viyana'da Graben civarında kalın ama asla orada yemek yemeyin. Resmen gözünüzün içine baka baka kazıklıyorlar. 2 tabak Avusturya usulü Schintzel ve 2 kadeh şarap söyledik. 176 Euro hesap geldi.
Hayır, Budapeşte'de meşhur New York Cafe'de, 2 kişi şarap, şampanya, starter, ana yemek ve tatlı tam tekmil akşam yemeğine 100 euro ödedikten sonra şu iki tabak yemeğe 176 euro verince insan kendisini aptal yerine konmuş hissediyor.

Neymiş? Sofraya koydukları her ama her şey paralı ve de ucuz değil.
Ekmek sepeti ve zeytinyağı geldi en önce. Benim bidiğim sen sipariş etmediğin halde masaya konan herşey ikramdır. Masada su şişesi vardı. Bize sormadan su servisi yaptı garson. 
Efendime söyliyim, ekmek, zeytinyağı, su... hepsine 5'er euro yazıyorlar.
Daha da, biz sizi kazıklamak istiyoruz diye bağıran, Cover Charge.
Cover charge olayını hiç duymamıştım. Sadece restaurantta oturma ve servis açma parası. 

Ve bence en kurnazca olanı, bunlar menüde asla bakmayı akıl edemeyeceğiniz bir yerde ve yazılabilecek en küçük harflerle yazıyor.
Yani siz siz olun Graben'de yemek yemeyin. Cover charge'a dikkat.

Dogumgunu pastasi gibi Viyana

Viyana her türlü zenginliği, asaleti, sokakların sinmiş tarihi, kültürü, ve sanatıyla Mine'nin dediği gibi doğumgünü pastası gibi bir şehir. Hem süslü püslü, hem sürprizli..
Baksanıza, nerede olduğunu bilmediğimiz dünyaca ünlü eserler, heykeller Viyana'dan çıktı.
Bütün dinazorlar, balinalar, zırhlar, her binası ince ince zevkle dekore edilmiş yollar, sokaklar...

Ve bir hayli yaşlı bir şehir Viyana. 
Kaldığımız Kaiserin Elisabeth otelinde bile en genç bizdik ve genelde yaş ortalaması 60 üstüydü otelde.
Kaiserin Elisabeth tabi ki o meşhur SİSİ...





Seyahatnamemi bir sonraki durağa kadar kapatıyorum...
Ve bir sonraki durak çok uzak değil...


Doğumgünü pastası gibi sürprizlerle dolu Viyana

Fabergé yumurtaları bir bit pazarından çıkarsa...

Sahiden ya, Artemis nerde?

Saray hayatını reddeden sıradışı kraliçe Sisi ve muhteşem Schönbrunn Sarayı

Viyana'da şeytanla sarmaş dolaş: FAUST

Bu ne zenginlik böyle! : VİYANA


11 Temmuz 2014 Cuma

Bu ne zenginlik böyle ! : VIYANA...

Avrupa'nın tartışmasız en zengin ve en köklü şehirlerinden birine gidiyoruz.
VİYANA'ya.
Çok heyecanlıyım.

Viyana'yı, neden bilmem yıllardır bir abartmışım, bir ulaşılmaz yere koymuşum ki kafamda, sanki oraya gitmek büyük bir mertebeymiş, herkes önce başka başka Avrupa şehirlerine gidermiş te, en son Viyana'ya sıra gelirmiş, çünkü Viyana'ya öyle kolaycacık gidilemezmiş, gidilse bile kimsenin aklına önce gelmezmiş zaten Viyana...

Bizde de Viyana'ya sıra geldi sonunda...

Bratislava'dan bindiğimiz trenden 1.5 saat sonra iniyoruz tam merkezde.

Viyana'ya dair yaptığım tüm araştırmalarda şöyle bir sonuca varıyorum:
Viyana'da muhakkak Graben'de kalınmalı.

Şehrin tam göbeğinde, 4 yıldızlı Kaiserin Elisabeth adlı, son derece eski usül hatta antika mobilyalarla döşenmiş, her tarafta eski Avusturya İmparatorluğuna dair tablolar bulunan otelimize yerleşiyoruz.

Burası otelden çok, bizi tarihin derinliklerinde yaşatacak o döneme ait bir konak, bir ev, bir saraya benziyor.


Viyana deyince aklıma ne geliyor?

Her tarafına biraz tarih, biraz sanat, biraz asalet sinmiş, bir o kadar da modern ve görkemli bir metropol... Viyana beni yanıltmadığı gibi beklentilerimi beşe katladı.
Viyana resmen hem açık hava bir müze, hem de her tarafından, her yerinden sanat fışkırıyor..

Hem de bir zenginlik, bir zenginlik...
Bu zenginlik hem tarihsel, hem bakın nasıl büyük ve ihtişamlı bir imparatorluğun soyundan geliyoruz zenginliği, hem de modern, bugünün insanın sahip olduğu yaşam standartlarının zenginliği...

Sıradan binalar bile ince ince işlenmiş, dekore edilmiş sanki Viyana'da:





Dediğim gibi Viyana'da ne yapın edin Graben Caddesi'ne çıkan otellerin birinde kalın. Şehrin kalbi burada atıyor. Dolayısıyla her yer elimizin altında ve ulaşımla zaman kaybetmiyoruz.

Bu arada otelimize adını veren Kraliçe Elisabeth nam-ı diğer Sisi Avusturya tarihine damgasını vurmuş bir kadın. Onun için ayrı bir yazı yazmam gerek. Zira bir paragrafa sığdırılabilecek bir kadın değil.




Graben'in tam göbeğinde yükselen St Stephan Katedralini gözden kaçıramazsınız.
İçi de tam Avusturya İmparatorluğuna yaraşır şekilde bir zenginlik, bir zenginlik.
Ben böyle yapıları gerçi her zaman dışarıdan daha ihtişamlı bulurum..



 Her zamanki gibi katedrallerin tepesinde onu koruyan garguylar.





















































Graben'de turlamaya devam ediyoruz. Nereye gidiyoruz pek te bilmiyoruz.
Şehirde her yerden müzik sesi geliyor. Şehirde herkes sizi o akşamki operaraya davet ediyor.
Viyana tam bir sanat şehri...
Herkesin elinde bir tomar bilet sokaklardaki insanlara gösteriler satmaya çalışıyor.
Bazı ülkelere, şehirlere, mutfağı için, güneşli güzel havası için, bazılarına da dibine kadar intellectuel kültürel yapısı için gidilir. Viyana'ya gelip bir opera görmeden dönen kimse yok gibi...
Zaten olmamalı, o kadar çok seçenek var ki, ayrıca sevmese bile gitmeli herkes, bir ülkenin spesiyalitesini tadıyorsunuz varsayın...

Bir de bakmışız STATOSPER'deyiz. Yani Viyana Devlet Operası.



























Bu akşam Charles Gounot'nun Faust'u sergileniyor.

Operanın önünde bilet satan bir sürü insan. Aslında şehrin her yerindeler. O akşam veya birkaç gün sonrası için şehirde ne sergileniyorsa biletini satıyorlar.
Son anda bilet bulmak çok zor. Neyse ki Viyana'da 5 günümüz var.
İki gün önce, daha yeni Bratislava'da Carmen Operası'nı izlediğimiz için birkaç gün sonraya bilet arıyoruz.

Ama işte öyle, ver ordan iki çay gibi ısmarlama olmuyor bu işler.
Öyle her opera her gün yok. Her yerde her gün yok. Programı var.
Bunlar da opera sanatçısı yani, çıkar mı hiç o ses her gün aynı gürlükte, aynı saflıkta ?

Derhal bilet sırasına giriyoruz.
Her operada olduğu gibi önce balkonda yer arıyoruz. Bulamıyoruz. Tüm yerler satılmış.
Salonda son kalan yeri almak zorundayız. Bilet kesen adam 2. kategori, salondan, arkadan ama sahnenin tam ortasındaki yerleri gösteriyor bize.
Yerlerin tanesi 150 Euro...
İllaki gideceğiz operaya... Viyana'ya gelip operaya gitmeden dönmek mevz-u bahis değil.
Bu fiatı balkona vermeyi tercih ederdik. Şimdi orkestra şefini göremeyeceğiz. Benim derdim o...
Tereddüt ediyoruz...
Adam bize Mephisto'nun resmini gösteriyor.
Bu opera sanatçısı çok ünlüymüş. Herkes tanırmış. Her eserde tanınan bir sanatçı bulmak mümkün değilmiş... Adam bize yeri pazarlamaya çalışmıyor. Zira arkamızda bir kuyruk bir kuyruk, ve genelde yaşlı insanların oluşturduğu bir kuyruk. Yani illaki gider bu bilet te...
Ve bu hafta bir daha Faust yok. İki gün sonra Nabucco var.
Yok yok, Faust'un hikayesi güzel duruyor. Ayrıca GOUNOT'nun müzikal eseri. İlk defa Paris'te sahneye konulmuş 1859'da falan filan...

Bazen çok ani karar vermek lazım. Bratislava maratonunu kaçırınca bunu yasamistim...
Hayatta, karar alma pratiği, antrenmanı yapabilecek yerleri olmalı insanın.
Ben sırf bunun için poker oynuyorum.
Bazı kararlar fazla beklemeye gelmiyor, ve o anda ne kazanabileceğini, ne kaybedebileceğini çoğu kez bilmiyor insan. Kestiremiyor.
Ve çoğu zaman karar iki eylem arasında kalma şeklinde bırakmıyor insanı. Öyle olsa yine iyi.
Çünkü ne varsa yaşanmış olanda var, yaşanmamış olanda değil...
Ve bazen hayat insanı o şeyi yaşamak ve yaşamamak arasında bir seçim yapmak zorunda bırakıyor.  İşte zor olanı o...
Çünkü onu yaşamamayı seçmekte, ertelemeyi veya iptal etmeyi seçmekte, onun yaşanmasından ziyade ne gibi üstün bir taraf, ne gibi bir kazanç görüyor acaba insan?
Ve zaten çoğu zaman kazanılan birşey de olmuyor ortada.
İşte ondan diyorum, karar alma pratiği yapabileceğim yerler, oyunlar yaratıyorum ben kendime.

Tamam diyorum birden.
Alalım bu biletleri.
FAUST Operası bu akşam.
Balkondan olmayıversin. Bir de salondan izleme ve dinleme deneyimi edinmiş oluruz.

Bizden sonraki insanlara son biletlerin az önce satıldığını söyleyen biletçiyi de duyunca biraz daha seviniyoruz haliyle.

Ya da şöyle bir option var:  Operanın dışarısına dev ekran koyuyorlar ve hoparlörlerden de sesi dışarı veriyorlar. Piknik sepetinizle gelip bütün akşamı opera binasının önünde geçirebilirsiniz.

Ama tecrübeyle sabit söyleyebilirim ki, aynı şey değil, asla aynı ambians ve aynı keyif değil.

Mutlu mesut bir şekilde opera binasından ayrılıp otelimize doğru giderken bir de bakıyoruz, Budapeşte'deki Gerbaud gibi bütün Viyana şehir rehberlerinde yazan, HOTEL SACHER tam operanın köşesinde.

Bu toprakların en ünlü tatlısı da işte Sacher Torte. Ama orjinalı burasıymış. Burada çalışan aşçının eseriymiş.

Sacher torte'ye bir lafım yok. Çikolatalı şeyler seviyorsanız, çok ta enteresan birşey olmayan ama lezzetli bir tart işte.
Ancak, artık çok tavsiye edilen ve çok ünlü yerlerde yediğim şeyleri çok beğenmediğime kesin karar verdim. Hotel Sacher'in Sacher Torte'si gayet vasat....
Ama tabi operanın hemen karşısında, bütün şehir rehberlerinde yazan ve bilinen Hotel Sacher'de yedim demek istiyorsanız ki insan merak ediyor, ben de bu merakla girdim, beklentilerinizi yüksek tutmamanızı tavsiye ederim.

Benden söylemesi...




Doğumgünü pastası gibi sürprizlerle dolu Viyana

Fabergé yumurtaları bir bit pazarından çıkarsa...

Sahiden ya, Artemis nerde?

Saray hayatını reddeden sıradışı kraliçe Sisi ve muhteşem Schönbrunn Sarayı

Viyana'da şeytanla sarmaş dolaş: FAUST

Bu ne zenginlik böyle! : VİYANA