12 Ocak 2014 Pazar

Üç Kuruşluk Yazı

İnsanın içinde kalan tutkuları, gerçekleştiremediği çocukluk hayalleri olur.
Bilirim...
Ne varsa, arzu ettiği şeyin peşinden yılmadan koşan yüreklerde var.
Ne varsa biraz kırgın, biraz kızgın, biraz gücenmiş, biraz harabe ama asla pes etmemiş kalplerde var.
O harabenin altından hazine çıkar kazmayı göze alabilirsen...

Hayat böyle. Ya düşerek, ya düşleyerek geçiyor.
Arada bir şaha kalkıyor istek ve heyecanlarımız. Rüzgarı arkasına alıp, arkasına bakmadan, şöyle bir durmadan, bir soluk almadan birşeyler gerçekleştiriyor. Bir de bakmışsın örmüşsün ömrünü...

Daha çalar saatimiz çalmadan birşeyler çalıyor hayat bizden...

Önüne geçmenin tek yolu hayallerimize, benliğimize sarılmak belki de.

Benim bir arkadaşım var.
Hayalleri vardı... Hani, büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında mühendis diye sıradan cevaplari kapsamayan, daha büyük, daha sıradışı, daha baştan çıkartıcı, daha yetenek odaklı, insanı daha bir kendisine hayran bırakan hayaller...

Ve bugün bu hayalleri gerçekleştirebilmiş oyuncu olmayı başabilmiş biri o.
Bugün Fransız oyuncularla beraber Fransızca oyunlar segiliyor Paris tiyatrolarında.
Ve ben bu azme, bu hayalleri asla bırakmama olayına bayılıyorum, saygı duyuyorum.

Bu haftaki konuk yazarım çok sevgili arkadaşım Mustafa.

Oyunculuk sevdası yok mu, işte o peşini hiç bırakmadı.
Eskilerin deyimiyle altın bileziğini de taktı bileğine, kariyerinin doruğuna da çıktı ama oyuncu da olmayı başardı.

Paris'te de Fuck l'Amour adlı bir oyunda sahne alıyor şubat ayının sonuna kadar, her cumartesi akşamı. Umuyorum canlı performansını da izleyeceğim.

Buyrun Mustafa Korkut'un kaleminden oyunculuğu okuyalım.



                                              ********************************



3 KURUŞLUK YAZI
Bu satırları uçakta yazıyorum. Hayır, belki hava alanındayım,  belki de evimdeyim. Ama uçakta yazıyorum dediğimde daha önemli biri oldum sanki. Ya da yazdığım konu çok önemli de yetiştirmem lazımmış gibi havalı. Kandırıyorum seni yani sevgili okuyucu.  Birazdan başkalarını kandırarak hayatını kazanmaktan bahsedeceğim. Yok konumuz politika  değil, konumuz olan  meslekte insanları kandırarak onlara birşeyler katabiliyor, paralarını öyle hak edebiliyoruz.
Konumuz oyunculuk. Tiyatro. Sinema. Güzel şeyler.
Oyunculuk üzerine onca kalın kitap varken, sevgili okuyucu, elbet bu satırlarda oyunculuğun gizemli sırlarına ulaşmayı bekleme, sadece kendi fikirlerimden bahsedeceğim. Ancak baban oyuncu olmanı istemiyorsa, ya da çocuğun oyuncu olacak da sen istemiyorsan ... Oku ve okut. Keşke benimkiler okusaydı zamanında.
Bana tiyatroyu sevdiren çalıştırıcı Cengiz Ağabey, dünyanın en zor mesleği madencilik, ondan sonra da oyunculuk derdi. Çok saçma değil mi? O kadar zor meslek var. En iyisini babası madenci olan 11 kardeşli Galler kaplanlarından Richard Burton bilir. Aç parantez. Gelmiş geçmiş en yaman hamlet yorumunu - dikkat dikkat 60 sene öncesinin videosu sayın okuyucular - youtube dan izleyebilirsiniz. Richard Burton Hamlet to be or not to be yaz , youtube a gönder. Hamlet evine gelsin. Kapa parantez.
Gallerden Oxford'a geldiğinde hala aksanı vardı. Saatlerce günlerce yıllarca diksiyonu ve aksanı üzerinde çalıştı. Tepelere çıkıp yüksek sesle şiir okudu. Eye of the tiger. Sonunda dünyanın sevgilisi oldu. Elisabeth Taylor ile 2 kez evlendi. Yok artık. Kıssadan hisse: Çalışan kazanır.
Cidden. Oyunculuk neden zor? Neden herkes yapamıyor? Bazı insanlar baştan iyi oynayamıyor, ama sonradan nasıl başarıyorlar? Yetenek bu işin neresinde? Nasıl oluyor da oluyor? Elisabeth Taylor kim? Ben yetenekliysem neden konservatuvar - konservatuvar vallaha da  böööle yazılır-? ... Cevaplar az sonra canım.
Kıvanç Tatlıtuğ. Oyunculuğu seçtim dediği şampuan reklamı ardına kolaj yapılan, arabanın içinde direksiyona vuraraktan hülooooğ diye bağırdığı klip halen internette vardır. Güldürürken düşündürtmezken bu adam ertesi senelerde Kuzey Güney'le , hastir dedirtmedi mi? Bu adam nasıl oldu da Russel Crowe'un tweetinde 'Türk oyuncular çok iyi' top 5 listesinde  karşımıza çıktı. Çalıştı da ondan!
Nasıl çalıştı bilemem, herkesin bir yolu var. Git Demirkubuz'un Kader'ini izle. Başrol oyuncusu Demirkubuz'un Bebek Kahvesi'nde keşfettiği bir adam. Adamın dünyasında zaten yaşayan bir adam. Kimisi de delilerle 6 ay yaşıyor. Herkesin farklı çalışma şekli var. Bu senin tekniğin oluyor. Bildiğin zanaat gibi yani. Bu  binlerce senelik bir meslek herşeyden önce.  Öğrenmek, daha iyi yapmak mümkün.
Peki bu iş neden zor? Bi düşünüyüm.  Senaryo yok. Yönetmen yok.  Normal hayatta 2 dakika sonra ne yapacağımızı, ne düşüneceğimizi, nasıl hissedeceğimizi bilmiyoruz. Bazılarımız ne hissediyor şu anda onu bile bilmiyor. Bazılarımız düşünmüyor bile. Oyuncu ise her akşam sahnede ne söyleyeceğini, ne yapacağını, 2 dakika sonra başına gelecekleri, uğraştırma sayın okuyucu, prova yapmış işte ki, biliyor. Ve her seferinde bilmiyormuş gibi oynamak zorunda. Yoksa paramı geri alırım. Aksiyon -,action, acting'in  kelime kökü , okuyucu önemli buralar! -  onun değil karakterinin yapacakları. Ama biz oyuncuyu değil karakterini izliyoruz. İnsan nasıl kendine ait olmayan hareketleri kendininmiş gibi yapabilir? Demek ki tam bir kontrol ve / ve ya  beden farkındalığı var. Diyelim ki sahnede oyuncu şu sorunsalları aklına getirdi:
-Ulan güzel  mi yaptım / güzel oldu be?
-Az önce yanlış yaptım / unuttum.
-Bugün de Spielberg izlemeye gelecekti...
Sevgili okuyucu, elbette bu sorular aşık usandırır. Sahnede ölümcül olabilir, çünkü bu sorular karakterin soracağı sorular değildir. İşleyen birşey, kendi işlevselliği üzerine  soru sorarsa işlemesi randımanlı olmaz. Araba motoru düşünmez.* Oyuncunun enerjisi bu durumda bölünür.  O zaman ne yapacak? Sineye çekecek. Bu sorulara karşı koymayacak ama cevap da aramayacak. Bir çeşit meditasyon. Sahnede heyecanlı olan birinin en önemli silahı bu heyecanın gözle görünmez oluşudur. BENCE. Onu görülür kılan oyuncunun yaptıklarıdır çünkü. Çünkü oyuncunun algısı ile seyirci algısı farklıdır. Her seyircinin algısı da birbirinden farklıdır. Oyuncu kasları ne kadar gergin, ne kadar rahat kontrol edebilmelidir. Vucuttaki aşırı gerginlik 2 kelime konuşturmaz canım. Al Pacino sahnede rahatlıktan bahseder. Bu rahatlıktan sonra gerisi geliyor der - ama o rahatlık nasıl geliyor, bu yazının konusu değil.
İstediğimiz şey yazarın fikirlerini oyuncunun anlatımı ile anlayabilmek. Bunun için oyuncu kaşına gözüne sahip olacak. Yaptığı aksiyonların hangisini çıkartırsa oyunu bozulur farkında olacak ve bunlar haricindekileri çıkartacak.
Ne zaman oyuncu kendine değil karaktere hizmet ederse o zaman hedefe yaklaşıyor. Yoshi Oida, ne zaman ki ben guzel yapma sevdasından vazgeçtim o zaman yaptıklarım güzel oldu der kitabında. Çünkü hareketin kalitesi hırs ile değil ölçü ile gelir. Oyuncu kendinin mühendisidir. Ölçer biçer yapar yıkar. Seyirci oyuncunun yaşadığını sandığı duyguları oyuncunun yaşamadığını bilmez. Oyuncu sadece uygular. Uygularken vücudu duygusal cevap verebilir, çok normaldir, böyle zamanların tadını çıkartmak lazım, ancak elbette bir katili oynayan oyuncu gerçekte bir katil değildir, dolayısıyla o duyguları ... işte anladınız siz gerisini.
Bendeniz 4 senedir Fransızlarla anadilimde olmayan oyunları çalışıyorum. Şiirlerini öğreniyorum. Profesyonel bir okuldayım yani bayağı bildiğin para veriyorum. Bu benim için önemli çünkü rekabet içinde olmak beni ileri götürüyor. Çok öğrenci tanıdım. Bildiğim sahnelerde yardımcı oldum, bazen yardım aldım. Gördüm ki yardımı kabul eden hep ileriye gidiyor. Çalışan hep ileriye gidiyor. Yeteneği yok dediğim niceleri bana yuh dedirtti. Tekniğin önemini kavradım. Açık olmak, kabullenmek, kendini aşmak bu paragrafta bahsetmeye çalıştıklarım sayın okuyucu. Zaten öğrenmenin düzeyleri vardır : Bildiğim tek şey varsa birşey bilmediğimdir, herşeyi öğrendim den daha sonra gelir.
11-12 yaşında çocuk oyunları oynayarak başladım tiyatroya, amatör tiyatro, müzik, tekrar tiyatro, müzikal, yarı zamanlı konservatuvar derken 20 seneyi geçirdim. Sürekli daha da zevk aldım. Hep öğrendim. Türkiye şartları mühendis çıktım. Üniversitedeyken babam ünlü olan arkadaşlarımı görünce oğlum yedi senedir üniversite okuyosun, bi baltaya sap olamadın, konservatuvar okusaydın şimdi ünlüydün dedi, baba öyle bir seçenek mi vardı diye kafamı duvarlara vurdum. Çoktan seçmeli bir hayatın yitik rüyası ; e ) hiçbiri şıkkı benim için oyunculuk ... 

Genç arkadaş, sana tavsiyem, bildiğin değil istediğin yolda git. Oyunculuk ya da başka birşey. Ne istiyorsan ucundan tut ve bırakma. Ömrüne ömür katılır. Ebeveynler, çocuklarınız sizden daha iyi bilir, karışmang gari! Çoğu oyuncunun maddi kazancının yüksek olmadığını, bu işin para değil, haysiyet işi olduğunu, ünlü olmanın popomun kenarı kadar önemli olduğunu son olarak bu naçizane ilk yazımın son ve aksak paragrafına iliştirmek isterim.
Bana köşesinde yer veren dünya güzeli Dilara Hanım'a teşekkürlerimi sunar, bu yazıyı henüz bir hafta önce doğan yeğenim Toprak'a, Allah'tan sabır dileyerek- çünkü babasını yakından tanırım- armağan ediyorum. Artık bir yanlışım var ise özür dilerim sevgili okuyucu.
* - Daha iyi bir örnek bulamazdım.

11 Ocak 2014 Cumartesi

Cirque du Soleil : KOOZA

Noel havası aralık ortalarında başlar ocak ortalarına kadar sürer bizim buralarda...
Noel hediyelerimizden biri de, işte tam noel zamanı Paris'e gelen Cirque du Soleil gösterisiydi. Kooza.

Perşembe akşamı Boulogne'daki Grand Chapiteau sirk alanına doğru yola koyuluyoruz.

Yerimiz şahane, hemen sahnenin önündeyiz.
Cirque du Soleil'in, Las Vegas'ta gördüğüm 4-5 gösterisinin ardından hayranı olduğumu, yaptıkları işi çok beğendiğimi söylemiştim.
Herşey Canada'daki ana evlerinde hazırlanıyor. Büyük bir çadır var, seçmeler orda yapılıyor, kareografiler orda belirleniyor ve hatta kostumler orada dikiliyor, orada deneniyor yani tüm oyun ilk defa orda oluşturuluyor.

Sonra bu gösteriler ya dünyaya satılıyor turneler halinde, ya da direk olarak Las Vegas'taki casinolara satılıyor, tabi ki de exclusitivity'si ile beraber.
Malum, her Cirque du Soleil gösterisi Vegas'taki en fazla gelir getirecek casinolara satılamıyor, hal bu olunca bazı gösteriler dünya turnesi odaklı tasarlanıyor.

Cirque du Soleil Kanadalı sokak sanatçısı Guy Laliberté'nin biri finansçı diğeri sanat yönetmeni iki arkadaşıyla beraber kurduğu bir sanat fabrikası... Klasik sirk anlayışının dışına çıkarak sirklerinde felsefe olarak hayvan kullanmayan, sadece insan performansina değer veren bir kurum.


KOOZA 

Kooza, Cirque du Soleil'in orijinal sirk anlayışına ve sirkin kökenine döndükleri bir gösteri.
Geleneksel sirk conceptinin iki dalını bu gösteriyle bünyesinde birleştiriyorlar:
Akrobatik Performans ve Palyaççoluk Sanatı

Concept: The Innocent

Cirque du Soleil gösterilerinden tecrübeliyiz, her gösterinin bir teması oluyor.
Kooza'nın teması "Masum". 
Bu dünyada yerini bulmaya çalışan, masum ve biraz aptal-komik bir karakterin gösteri boyunca akrobatlarla olan "komik", eglenceli yolculuğu...

Kooza'ya dair yapabileceğim en büyük eleştiri zaten gosterinin temelinde yani konseptinde.
Bir kere Kral gibi, soytarılar gibi, pickpoketçı ve bad dog gibi animasyon yaratması beklenen, akrobatlar ve esas göstericiler hazırlanırken sahneyi oyalaması beklenen figürlere gösteri dahilinde gereğinden ve haddinden fazla yer verilmiş olmasi.
Yani zaten son derece kısa süren bu gösteride kralın ve soytarısının o pek te komik olmayan performansını izlerken çoğu zaman sıkıldım ne yalan söyleyeyim.
Bence çok uzun ve gereksizdi.

Gösterinin içeriğine gelince...

Şimdi yiğidi öldür hakkını ver. 
Gösterideki en en en mükemmel bölüm benim için üç Çinli kızın o elastik gösterisiydi. O nasıl bir sırt öyle... Sanki kemik yok, kas yok tamamen her yöne kıvrılabilen, eğilip büküleblien bir lastik. 
Insan vücudunun esneklikte sınır tanımadığı dudak uçuklatan bir bölüm. 
Kostümleri de böyle asker desenli gibi alacalı bulucalı bir desen olunca kimin kolu, kimin bacağı, kimin sırtı nerde, kim kimin üzerinde eğildi, büküldü, büzüldü, kaybolduk bir ara resmen.
Olağanüstü bir performanstı.

Bu Çinli kızlardan sonra en beğendiğim tramplenden atlamalı akrobatik gösteriler oldu.  
Hemen hemen tüm akrobatların kullanıldığı havada bilmem kaç salto attıktan sonra birinin omzuna düştükleri gösteri. Ve hatta ayaklarında büyük sopalarla bile atladıkları gösteri. Gerçi çok ta hata yaptılar. Elbette çok zor hareketler ama söz konusu Cirque du Soleil olunca hatayı tolere etmekte zorlanıyor insan. Yine de çok iyiydi.

Bir ipte iki cambaz oynamaz diyen atalarımıza inat iki cambazın ip üzerinde segiledikleri gösteri ve
çemberlerle dans eden kızın özellikle transparan kıyafetiyle yaptığı gösteri fena değildi. Gösteriden çok kızın vücudunu izlemişiz hepimiz, çıkınca tek konuştuğumuz o oldu gösterisine dair.

Tek tekerlekli bisikletin üzerinde kızı evirip çeviren çeşitli akrobatik hareketlerle dans eden adamın gösterisi de en başta etkileyiciydi ama sonra fazla tekrarlara dayanan bir performanstı. Fena değildi.

Bunun dışındaki diğer performanslar şu ana kadarki tüm sirk tecrübelerime dayanarak söylüyorum çok ortalamaydı. Ama herkes benim gibi düşünecek diye birşey yok; benim çıtam yüksek, beklentilerim büyük...

Bir kere buradan Cirque du Soleil yöneticilerini içtenlikle kınıyorum, zira elimizdeki gösteri programından tam üç performans eksik sundular gösterilerini.

Yuvarlak şişme balonlar üzerinde yapılan gösteri yoktu.
Trapezden atlama gösterisi yoktu.
Ve her zaman bir sirk gösterisinde sona saklanan, ölüm tekerleği performansi yoktu. 
Ki bu ölüm tekerleği, bu tarz gösterilerin lokomotifi gibidir. Kapanış onunla yapılır ve herkes nefes nefese, soluğunu tutarak izler. Bundan mahrum kaldık. Neyse ki iki hafta önce Pinder Sirki'nde bu gösterilerden şahane bir tane izlemistik.

Üç bölümü eksik sundular.
Gösteri tam 20'de başladı. Tam 22'de bitti.
Bu 2 saate verdikleri 20 dakika ara ve esasen göstericiler hazır olana dek bizi oyalamak üzere orda bulunan palyaço animasonlarının uzun showları dahil.

Bu iki saatten benim çıkardığım sonuç Cirque du Soleil diye her gösteriye atlamamak, ya da büyük bir beklenti içine girmemek.
Ya da... Las Vegas'a tekrar yolum düşsün diye önüme çıkan her dilek ağacına bağlanacak çaputları şimdiden bir kenarı koymak.

Zira Kooza beni hiç kesmedi...

Ama yine de Cirque du Soleil yani, ne kadar kötü olabilir ki? 
Siz yine de bulmuşken kaçırmayın derim.

KOOZA

Cirque PİNDER 

Neredeyse Cirque du Soleil Water THE DREAM 

Cirque du Soleil Beatles : LOVE 

Cirque du Soleil Sensual . ZUMANITY

Cirque du Soleil Ppwer: MYSTERE

Cirque du Soleil Epic: KA 


3 Ocak 2014 Cuma

2013'te İz Bırakanlar

Geriye dönüp bakmamak, anı yaşamak son yıllarda öğrendiğim en önemli kavram.
Hani bazı laflar vardır, söylemesi kolaydır ama gerçek hayatta uygulaması zordur...
O an içinde mümkün olan en iyi "yaşam performansımı" sergileyip, o "an" itibariyle bu yapabileceğimin en iyisiydi demek ve arkasından şimdi ne yapıyoruz demek hayatıma son yıllarda oturdu.

Bir yıl daha geçip gitti hayatımızdan.
Yaşadıklarımın hangileri hücrelerime işledi ve hangi değişimleri tetikledi bunu zaman gösterecek.
Öyle yeni yıl kararları listesine falan da inanmıyorum ben. Dostlar alışverişte görsün kararları onlar.
Nasıl olsa olay hücrelere nüfus etmediyse, kafada temel şeylerin içine girmediyse, herkes fabrika ayarlarına geri dönüyor zamanla.

2013 çok güzel bir yıldı benim için.
Yaşadığım güzellikleri hayatıma kâr sayarak, hatalarımdan ders çıkarmış olduğumu umarak, sevdiklerime daha sıkı sarılarak, birbirinden çeşitli anılarla hayatımı donatarak bir yıl daha geride kaldı.

2013 yılını şöyle bir kolaj yapıp, seneyi film şeridi gibi gözlerimin önünden geçirdim.

Aylardan Ocak.
Ocak demek kayak demek bizim için. Dağları yara yara, en tepelerden kendimizi bıraka bıraka uçmak ayı.
7 senedir sevgilimin babasının kayak klübüyle kayıyoruz. Onlar 70'lik gençler. Her biri 70'lerinde ama sana bana taş çıkarırlar haaa. Hem dinamikler, hem eğlenceliler, hem de tutkulu...
Bu sene, ocak 2013'te bu kayak organizasyonunu yıllardır yapan Jacky yoktu...
Çünkü birkaç hafta önce vefat etmişti. Ve bu kayak onsuz aynı olmadı, aynı tadı vermedi....
Toprağın bol olsun Jacky...

Aylardan Şubat.
Sevgilimin en iyi arkadaşlarından birinin doğumgünü partisi için hafta sonu Grenoble'e gidiyoruz. Yeni ev almış Jean-Fi, ev mi malikane mi belli değil. Bir bahçe düşün ki uçsuz bucaksız sonu yok...
Bir havuz ki en muazzam otellerin havuzlarına taş çıkartır... İnanılmaz güzel insanlarla şahane bir gece geçiriyoruz. Bu hafta sonunun ne yazısını yazabiliyorum ne çektiğim fotoğrafları basabiliyorum. Jean'dan izin yok. Kendince haklı sebepleri var tabi ki...

Ve şubat ayı, sonunda 2011 yılında gerçekleştirdiğimiz dünya turunun notlarını yazmayı bitirebildiğim ay:
Dünya Turu Özel

Aylardan Mart.
Bu kış Paris'te o kadar sert geçti ki bitmek bilmedi ve hala bitmiyor... Dışarıda hala kar yağıyor.
Bir anda tatile çıkmaya ihtiyacımız olduğuna karar veriyoruz.
Bir yer olsun hem bilgiye doyalım, hem başka bir kültür keşfedelim, hem ufkumuz açılsın, hem de lütfen sıcak bir yer olsun yaaa....

 Nil Nehri üzerinde bir gemi seyahati harika fikir. Bütün önemli tapınakları görüyoruz, palas misali gemimizde şahane yiyip içiyoruz, dinleniyoruz. Bu tatili gerçekleştirdiğimiz için kendimizle gurur duyuyoruz. Zira Mısır'a gitmek önümüzdeki yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor sanki.
MISIR :   Hayalimde timsahlarla dolu bir Nil vardı...

Kalbiniz kuş tüyünden hafif olsun

Mısır'dan giderken: Gazele kaç deve?

Aylardan Nisan.
Şu doğumgünü çocuğu işini ailenin bütün bireylerine aşılamam pek iyi olmadı. Şimdi herkes özel birşeyler bekler oldu doğumgününde. 

STOMP yıllar sonra yeniden Paris'te. Anneye bundan daha güzel bir doğumgünü hediyesi düşünemiyorum.
Hemen 6 bilet alıyoruz. Ben yine büyüleniyorum. Bu gösteri kaçmaz. Hangi şehirdeyseniz, şehir rehberinize bir bakın bulunduğunuz şehirde STOMP'un gösterisi var mı diye, ve mutlaka izleyin. Benim izlediğim en etkileyici gösterilerin başında geliyor.

STOMP: Kaçırırsanız çok şey kaçırırsınız...


Aylardan Mayıs.
En sevdiğim yazarlardan Murathan Mungan'ın Aşkın Cep defteri adlı kitabını 1 yıl gecikmeli olarak daha yeni okuyorum. Aşka dair tüm bildiklerinizi ve bilmediklerinizi gözden geçireceğiniz harika bir kitap:  
Aşkın Cep Defteri

Ve mayıs ayında Paris'te bir sürü yeni yer keşfediyorum. Bir  tanesi burnumuzun dibinde, evimize yürüyerek 5 dakika. Yeniden gitmek için sabirsızlanıyorum. Bu mekanı gördüğüm anda karar veriyorum. Özüme dönüyorum. Herkesin gittiği kalabalık yerleri sevmiyorum. Gürültülü yerleri sevmiyorum.
Kaliteli, rafine ve insanların kendini göstermek amacıyla gelmediği hakiki yerleri seviyorum:
MAMA SHELTER

Ve öyle bir yer var ki küçük dilinizi yutacaksınız. Bel Canto. Biz yıldönümüzü kutlamak için gittik. Bence böyle özel günlere çok yakışacak bir mekan. Bir yer düşünün ki size yemek servisi yapanlar birer opera sanatçısı. Masa aralarında dolaşırken ve bize servis yaparken aynı zamanda Carmen'i seslendiriyorlar mesela canlı canlı... Müthiş bir deneyim.
BEL CANTO

Bir gün spor salonundayım, spor bittikten sonra en sevdiğim keyiferden biri saunada toksinlerden kurtulmak ve kendimi soğuk suyun altına bırakmak. Saunaya girdiğim anda kızlardan birinin kullandığı yeni bir ürünle tanışıyorum. Verdiği bir parça karite yağlı özel peelingi kullanıyorum. Bütün vücudumun kadife gibi olduğunu hissediyorum. Yumuşacık bir his. Ve o gece, bebek gibi uyuyorum. Bu nasıl muhteşem bir ürün böyle. Ertesi gün derhal gidip alıyorum: COPPACABANA.
Lush ile Coppacabanaya yolculuk


Aylardan Haziran.
Kimsenin hayatında bu ay birşey olmadı ve hiçbirimiz hiçbir zaman bu kadar korkmadık, endişe duymadık, tanımadığımız insanlarla aynı şeyleri hissedip onlar için ağlamadık...
Dünyanın neresinde olursak olalım Gezi olaylarına kilitlendik ve bir ülkenin nasıl böyle çıkmaza sürüklendiğini hele hele bunun kendi ülkemiz olduğunu bilerek acıyla izledik. Komşular bizim için neler diyor diye dış basını taradık. Her türlü ekranın başından ayrılamadık...

Aylardan Temmuz.
Temmuzun adı bile kulağıma bir başka hoş geliyor. Sadece 28 Temmuzu değil, bütün temmuz ayını sahipleniyorum sanki.
 HER YAŞTA DOĞUMGÜNÜ ÇOCUĞUYUM
 
Bu seneki doğumgünümde olağanüstü bir tesadüfle LAS VEGAS'tayız. Daha güzel bir doğumgünü hafta sonu düşünemiyorum. Hayatta en sevdiğim insanla dünyanın bir numaralı eğlence merkezinde bir doğumgünü haftasındayım...
Ayağımın tozuyla David Copperfıald'ı görmeye gidiyorum. Birşey diyim mi? Ben de o trenin içinde olabilirdim. Ama çok önemli birşey yapmam gerekir ve ben onu yapamam, adam herkesi kaybeder bir de bakmışsın ben sahnede kalmışım diye korktuğumdan çıkmadım sahneye...
Las Vegas again: DAVID COPPERFİELD

Aylardan Ağustos.
Ağustos ayında tatile çıkmam ben. Hatta hiç sevmem. Her yer çok kalabalık, hava aşırı sıcak ne gerek var, güzelim haziran ve eylül varken ağustosta tatile çıkana ya deli derler ya başka seçeneği yokmuş derler... Hem ben çok seviyorum Paris'i ağustos ayında. Şehir boşalıyor. Parisliler yerini turistlere, yeni gelen öğrencilere, expatlara bırakıyor. Hava tam kıvamında oluyor. Sokak konserleri, aktiviteleri artıyor. Ev partileri coşuyor. Sokak aperoları her gün bir yerde bitiyor. Bizim poker geceleri de birbiri ardına geliyor.    Poker geceleri
Anlayacağınız ağustosta Paris'te tatilde olmaya bayılıyorum ben...
Bu arada, Pop sanatını sevip sevmediğime tam karar verememişken Roy Linchtenstein sergisi çok iyi geldi bana. Londra'daki Tate müzesinde kaçırmıştık. Paris'e gelmişken kaçırmadık. Yağmurlu bir pazar sabahı erkenden kalkıp gittik...
Roy Linchetenstein Sergisi

Aylardan Eylül.
Kürkçü dükkanına döndük yine... En sevdiğim şehir... Beni dinlendiren, dillendiren, dinginleştiren, kendimi biriktirdiğim, hatıralarımı yenilediğim o efsane şehirdeyim yine, İzmir'deyim. İzmir'in yazı bir başka güzel kışı bir başka. Ben en çok eylülde seviyorum, hem sıcak hem serin, hem dinlendirici hem derin...
Eski defterlerim, anılarım, çocukluğum, gençliğim hepsi İzmir'de saklı. Bir hazine sanki taşı toprağı bir yıkılsa kaybedeceğim sanki tüm hayatımı, bütün kayıtlarımı...

Bu sene bir güzellik yaptık.
Yunan Adalarına aktık... Önce Rodos'u fethettik. Ardından Samos'u.
Ama o Rodos yok mu Rodos... Aklım kaldı, içimde kaldı. Tekrar dönmek farz oldu. Hem daha çıplaklar kampı var gitmediğim...
Nasıl olsa komşu kapısı. Yine gideriz... Ve yine gideceğiz...

Rodos: Kışkırtıcı bir kadın...
Lindos: Burada zaman durmuş
Faliraki. Kumlarına uzanmaya geldim.



Aylardan Ekim.
Ekim, iş, çalışma, üretme sezonunun tam olarak başladığı ay demek. Normal hayat tempomuzun
yerine geldiği, bol bol spor yapıldığı, hafta sonları arkadaşlarla yemekler yendiği, sinemaların, sergilerin arşınlandığı, filmlerin indirildiği bir ay. En mutlu olduğum anlardan birisi dışarıda kış kıyamet elimde bir fincan kahve, bir parça çikolata bir film indirip izlemek...
Başka Dilde Aşk
Aşk Tesadüfleri Sever
Benim Dünyam

Ekim ayının son günlerinde elime bir davetiye geçti. Gidemem... Ama gitmemezlik hiç edemem... Bir Nadal maçına kim nasıl sırt çevirebilir? Sırt demişken... neyse demiyim yazıyı okuyun. İş günüymüş. Gün içindeymiş... Bulunur bir yolu. Bu minare illa ki çalınacak, uydurulacak bir kılıf. Ve atlanılacak bu bilete, bir Nadal maçına. BNP Paribas Masters...
Gerçi bu Nadal'ı dünya gözüyle ikinci görüşüm. İlki tabi ki bir Roland Garros'ta...
Nadal'ı ikinci kez dünya gözüyle gördüm.

Bir sergi daha sıkıştırdık araya çok sevgili ressam arkadaşım Gökçe'yle. D'Orsay müzesindeki MASCULIN sergisi. Bilen biriyle sergi gezmek gibisi yok. Her durduğumuz tablonun önünde anlatıyor, bilgilendiriyor beni Gökçe'cim. Özel rehber gibi. Şans böyle birşey işte. Böyle güzel insanlarla kuşatılmış olmak. En beğendiğimiz eser Ron Mueck'inki oldu. Babasının, yerdeki çıplak ölü bedenini konu aldığı eseri.

Bu ay bir de Robin Hood müzikaline daveti edildim. Müzikalde bir konu vardı, ama yine de herkesin dansın zirvesinde olduğu, vücutlarını Cirque du Soleil akrobatı gibi kullandıkları bir showdu. Yerlerde sürünür gibi dans eden o iki zencinin gösterisi zirvedeydi. Bir de yine halata bağlanmış dans edenlerin gösterisi. Bir de baktım ipte dört kişi varmış... Gösteride baş dansçılardan olduğunu saydığım sarışın kıza da hayran oldum. birşey dikkatimi çekti çoğu yerde dansçılar diz boyunda hareket ediyorlar ayağa kalkmadan. Harika bir gösteriydi. Bu gösteriye beni davet eden sevgili arkadaşım Cedric'e teşekkürler.

Aylardan Kasım
Kasımin ilk hafta sonunun tatil olmasını fırsat bilip soluğu anında kendimizi çok iyi hissettiğimiz bir şehirde alıyoruz: AMBOİSE. Evlendiğimiz şehire, evlendiğimiz şatoya baka baka, soğuk bir kasım gününde sıcak çikolatalarımızı yudumlayarak birbirimize sarılıyoruz. Mtululuğun tarifi bu kadar basit aslında.
Fazla söze gerek yok...

Chateau de Chenonceau.



Kasım ayında birşey daha oldu...
Farkındalık; bu hayattaki en büyük hazinelerden biri.
Kibirli Gerçek

Bu devrin insanı değil o. Herkesten iyi kalpli. Herkesten hesapsız. Herkesten verici. Herkesten cömert...
O kadar tertemiz ve kirlenmemiş ki onun zihni, hiç kir tutmaz. Kin tutmaz...
En iyi arkadaşlarının hesapladığı onun aklının köşesine dahi uğramaz.
Yakın arkadaşım dediği herkesi kayıtsız şartsız mutlu etmek ister o, hayatlarına artı değer katmak ister. Ve bunu ondan daha iyi yapan da çıkmadı çıkmaz...
Sadece kendi arkadaşına değil dokunabiliyorsa yedi kuşak sülalesine yardım elini uzatır o.
Kocaman onun yüreği, çok zengin onun kalbi... Zenginliğin ne kadar sahip olduğunla değil ne kadar verebildiğinle ilgili olduğunu bir bilse, hadi bir bilse diyelim, yine de en zenginin kendisinin olduğunu, çevresindeki herkesin fakirlikten kuruduğunu anlamaz.
Hesapsızdır o. Güvenir. Ne söylersen inanır. Kendi gibi tertemiz sanar çünkü herkesi. Olmadığını bilmez.
İnsanlar bulanık, onun gibi dupduru değil. Onun kıyılarında çakıltaşı yok. Acıtmaz.
Bugün kime iyilik yapsam diye düşünür durur, bir yolunu bulur ve mutlaka yapar o. Birisi onun için birşey yapmış mı bu hayatta? O beklemez. Kimse onun gibi değil. O bilmez.
Onun arkadaşlığı çok değerli.
Çünkü onun dünya gözü herkesten açık. O herkesten zeki. Onun vizyonu herkesten geniş...
Vizyon... Bugün kimlere nasıl bir dünya vizyonu kazandırdığının ne alem farkında, ne kendisi farkında.
Ben farkındayım.
Onun dostluğu herkesinkinden değerli. En değerli. Bunu kendisi bile bilmez. Neden biliyor musunuz?
Çevresinde arkadaşlığı onunkisi kadar değerli bir kişi daha yok ta o yüzden...
"En değerli, en verici sensin" derim, ona bile kızar. Bu kadar da asildir...

Onun değeri de zaten buradan gelir. Tüm olağanüstü kişilik özelliklerinin onun için olağan olmasında...

Aylardan Aralık.
Aralığın ikinci günü sevgilimin doğumgünü...
Diyorum ya şu doğumgünü çocuğu meselesini abartıp tüm aileye bulaştırdım.
Sevgilimin doğumgünü bahane, bir hafta sonu İtalya kaçamağı şahane diyerek atladık NAPOLİ'ye uçtuk.
Napoli. İtalya'nın asi çocuğu...

Napoli'nin enfes Teatro di San Carlo sahnesinde canlı canli Aida operasını izledik. Nefesimizi tuttuk. Bıraktığımızda şöyle dedik:
Artık operadan zevk alıyoruz. Bence endişelenmeye şimdi başlasak iyi ederiz...
Teatro di San Carlo: Aida

Napoli bir yana Pompei bir yana... Ah küçükken seyretmeye doyamadığım Pompei'nin son günleri dizisi... O günden beri aklımda. Eski Yunan veya Roma hikayelerini seviyorsanız Pompei bunun kalbi. İnanılmaz etkileyici bir antik kent. Hele bir de kulağınızda bir autoguide varsa tarihin dehlizlerine iniyorsunuz resmen. Yeni bir volkan patlaması olmadan fırsatınız varsa gidin görün mutlaka.

Pompei'nin Son Günleri



Aralık ortası hem Prof. dahi arkadaşımı ziyarete, hem de Lille şehrini keşfe gittik. Burnumuzun dibindeki güzellikleri kaçırdığımıza yeni bir örnek daha. Lille Paris'ten sadece 1 saat uzakta ve biz ilk defa bu sene gittik. Düşünebiliyor musunuz? İnanılmaz... Ama çok beğendik. 1 saat içinde tamamen başka bir ülkedeyiz hissiyatı veriyor. Zira daha çok Flaman etkisinde bir şehir Lille.

Ne yazık ki Lille'in yazısı yarım kaldı. Nedeni Gezi olayları yüzünden haziranın boş geçmesi gibi.
Ülkede bir yolsuzluk iddiası. bir rüşvet skandalı... Hoooppp yine tüm gündemimiz siyaset. Yine ülkede ne olup ne bittiğiyle yatar onunla kalkar olduk. Ama burada ondan bahsetmeyeceğim. Zaten hepimiz herşeyi izliyoruz. Aralık ayım o kadar güzel ki, onu kirletmeyeceğim...


Aralık demek Noel demek. Yeni yıl heyecanı demek. Kime ne hediye alsam diye panik halde ordan oraya koşuşturmak, eve gelip onları paketlemekle uğraşmak demek. Noel bahanesiyle bir sürü yere davet edilmek, bütün ay sarhoş sarhoş dolaşmak demek... Noel'in o sımsıcak insani içine alıveren etkisine girmemek elde değil.
Noelde en çok Paris'in giyinmesini seviyorum.
Şehir resmen kıyafet değiştiriyor. Daha ışıltılı, pırıltılı, kırmızılarla bezenmiş harika bir tuvalet giyiyor. Ve biz Lunapark gibi bu şehirde lunaparktaki dans eden kızın eteğine binip şehri başımız dönerek ve uçarak izlediğimiz gibi izliyoruz. Seyretmeye doyamıyoruz.
Işıkların yanınca ve Noel süslerini giyince bir başka güzel oluyorsun Paris...

Noel Babanın var olduğuna ben hala inanıyorum...
Noel çocuğuyum
Noel Yemeği


Noel hediyelerimizden biri de bir sirk gösterisiydi.
Hayvanlı sirkleri sevmiyorum. Sadece hayvanları kullandıkları için prensip olarak karşı olmak değil olayım, sahiden eğlenceli de bulmuyorum hayvanlı gösterileri. Bende bir imajı olan güçlü, karizmatik hayvanların maymuna dönüştürülmesini, klasik koşullanmayla, bilhassa zayıf noktalarını bularak ödül yöntemiyle istediklerini yaptırmalarını görmeyi sevmiyorum. Hayvanlı gösterilerin onaylayabileceğim tek yanı çocukların bu hayvanları yakından ve gerçeğini görmelerinin hayalgüçleri açısından iyi olabileceği. O kadar.
Pinder Sirki en azından sadece hayvanlardan oluşmuyordu. Akrobatlar, trapezden atlayanlar sıçrayanlar, inanılmaz dansçılar, sihirbazlık gösterileri, jonglörler, ölüm çarkında dönene ve yuzlerce kişinin gözünü kapayarak izlediği gösteriler... Global olarak çok beğendim. Ama şu hayvanlar da olmasa...
Cirque Pinder


Aralık ayında erkes birilerini nasıl mutlu edeceğini düşünerek geziniyor. En yakın arkadaşlarımdan Emilia ve Paolo, Noel zamanı İtalya'ya gittiler, 26'sında Napoli'den o yöreye özgü büyük bir pastayla döndüler. Ve o pastayı küçük dilimlere ayırdılar. Yaldızlı simli tabaklar aldılar. Kestikleri her bir dilimi sarıp sarmalayıp üzerini süslediler. Büyük bir torbada en az 30 hediye paketiyle spor salonuna geldiler yılın son pazar günü. Ve herkesi hem şaşırtıp hem mutlu ettiler... Birşey diyeyim mi? Böyle birşey yapmak içim Akdesniz sularında büyümüş olmak lazım. Yine de Emilia bu konuda 7. seviye...
                                                   












Aralık ayının bomba olaylarından birisi de son günlerinde başımıza gelen güzel bir olay.

Ben onu aslında tanımıyorum. Yani aslında gayet iyi tanıyorum da tanımıyorum.
Ben ona hiç dokunmadım. Ama onu, dokunduğum birçok insandan daha çok seviyorum.
Ben ilk görüşte aşka inanıyorum. Her alanda...
Birşey hayatımıza düştüğü anda, içimize çektiğimiz ilk nefeste o şeye karşı ilk hissimiz oluşuyor.
O ilk his, ya da sezgi, ya da içgüdü var ya, o ilk his işte o bizim fenerimiz. Daha akıl devreye girmeden, onu tanımadan, ince eleyip sık dokumadan, en çok hangi rengi sever, hangi yemeği yemez bilmeden, daha sesinin rengini bilmeden...
Bir de bakmışsınız o kişi sizin arkadaşınız olmuş. Hem de az zamanda çok yukarılara tırmanmış.
Yürekler açılmış. En özel duygular, hayatlardan kesitler paylaşılmış. Filtresiz, dobra dobra...
Bütün bunları yaptıran işte o ilk hismiş...
Ben hayatımda kimi özel saydıysam hep o ilk nefesteki içgüdülerimle o ilk hissi duyduğum için...
Onu duyduysam, akla iş düşer, karar vermek düşmez.
O his çıkar şöyle der. Seni hiç tanımıyorum. Ama en iyi arkadaşlarımdan ilan ediyorum. Aklın buna karar vermesi zaman alacak. Çünkü o benim kadar hızlı değil. Ama gün gelecek o da dediğime varacak, ve bunu ilan edecek....

Benim bir arkadaşım var.
Ben onu tanımıyorum. Tanıyorum da tanımıyorum. 
Ve aralık ayının son güzel haberi onun doğum haberiyle geldi. Berlin'de güzel bir bebek dünyaya getirdi. Noel bebeği dedik ona...

Can bebek, daha uzun yıllar beraber oluruz inşallah, büyümene tanık olmak, sana oyuncaklar almak, hikayeler anlatmak, bitmeyen sorularına cevaplar bulmak nasip olur...
Çünkü bir gün sana şöyle demek istiyorum:
Senin değil dünyaya geldiğin günü, senin dünyaya gelme olasılığın üzerine yaptığımız sohbetlerde senin henüz bir "fikir" olduğun günleri biliyorum ben...

Yeni yıl hediyesi gibi geldin, yeni yıla hayat verdin Can bebek.

Hoşgeldin.



Yeniyıl dileklerim 2014



31 Aralık 2013 Salı

Yeni yıl dileklerim 2014

Yeni bir yıl geliyor. Yeni yıl demek yeni umutlar demek.
Umut... ne güzel kelime...

Kral Theoden gibi olasın, yüreğindeki gücü eline alasın güzel Türkiye'm.

Yüzüklerin Efendisi'ni hatırlar mısınız? İkinci bölüm: İKİ KULE

Rohan Kralı, güçlü, asil, büyük kral Theoden, Sarouman'ın, krallığının içine sızmış hafiye büyücüsü tarafından etkisiz hale getirilmiştir.

Güçlü Rohan Kralı Theoden'in gözlerinde ışık kalmamıştır.
Theoden'in kolunu kıpırdatacak hali kalmamıştır.
Theodon kafasının tepesinden ayrılmayan bu büyücüden kurtulamamaktadır.
Silkinip onu üstünden atamamaktadır. Eski gücüne kavuşamamaktadır.
İşin kötüsü, bu kötü kalpli büyücü ona ne derse sorgusuz süalsiz inanmaktadır.
Hatta Theoden'in iyiliğini isteyen, onu eski gücüne kavuşturmak isteyen insanlara karşı kralı dolduruşa getirmekte ve en yakınlarına karşı bile cephe almasını sağlamaktadır.
Güçlü kralın gücünü adeta emmiştir büyücü... Bir vampir gibi...
Kral Theoden çökmüştür, gözünün feri sönmüştür, ne yapsa da bu büyücüden kurtulsa bilememektedir.
Büyücü, güçlü kralın gücünü ondan almış ve kralın yerine krallığı yalan dolanla yönetmekte, ve mutlak surette Rohan krallığının iyiliğini, parlak geleceğini ve çıkarlarını gözetmemektedir.

Ancak... Ne demişler? Gün gelir, devran döner..
Döner...

Gün gelir kralın içindeki o durdurulamaz güç, ona inanan, ona koşulsuz yürekten bağlı insanların dirayeti sayesinde ortaya çıkar.
Rohan Krallığını kuşatmış, her birimini ele geçirmiş, ondan kurtulmanın mümkün olmadığı kötü kalpli büyücü gün gelmiş, krallığa ve krallarına sahip çıkan insanlar tarafından fes edilmiş. Ve orayı terk etmek zorunda kalmış.

Büyücü gidince kral Theoden'in yüzünün nasıl değiştiğini, yüzüne nasıl KAN geldiğini hatırlıyor musunuz?
Büyücü gider gitmez kral en az 30 yaş gençleşir. Pörsümekte olan cildi adeta yenilenir.
Mavi gözlerindeki ışık yeniden yanar. Gözlerindeki yenilmez güç yerine gelir.

Ve Rohan Kralı büyük Theoden eski gücünü kazanır ve kaldığı yerden devam eder...

İşte öyle bir mutlu son dilerim.

Zaman akıp gitmiyor. Akıp giden biziz...

Bir yıl daha sona erdi....
Bu yılda neler öğrendim, hangilerini hayata geçirebildim?
Kimlerin kalbini kırdım, kimlerin ömrüne ömür kattım?
Yerinde sayan neleri yerinden oynattım?
Miyadını doldurmuş neleri başka birşeye dönüştürdüm?
Hangi fikirle coştum, hangi amacın peşinden yorulmadan koştum?
Tanımadığım kaç kişinin yüzüne bir tebessüm kondurdum?
Kimlere iyi geldim, kimlerin hayatına, kalbine sımsıcak dokundum?

Yeni yılda hepimize,

Hayattan beklediklerimizle, gerçekleştirebildiklerimiz arasında minimum düzeyde fark,
Egomuzla anlaşıp onunla barışık yaşadığımız, hırs ve kibiri ruhumuzdan savuşturduğumuz bir duruş,
İstemediğimiz her ne varsa, kalp kırmadan, hor görmeden, iz bırakacak söz söylemeden halledebilme erdemi,
Hayatta her ne oluyorsa şu anda burada oluyor, onu yaşadın yaşadın, çok düşünüp yaşayamadın geçti gitti... An denilen şeyin içeriğini sahiden kavrayabilme bilgeliği...
Su gibi akma yetisi,
Zenginliğin ne kadar sahip olduğunla değil ne kadar verebildiğinle alakalı olduğunu anlama deneyimi,
O anda en doğru sözü bulamayıp söyleyemediysen iş işten geçtikten sonra birşey söylememe, susma metaneti,
Sevdiklerimize daha sıkı sıkı sarılmak, her gün en az iki kişiyi mutlu etme becerisi,


Tutuyla bizi ele geçirecek ve derhal harekete geçirecek yeni fikirler,
Heyecanlandan ayağımızı yerden kesen olaylar, kişiler, deneyimler, 
Baştan çıkartan yeni hedefler, dönüşümler, yepyeni bilgiler,
İçimizde büyük bir şeyi yerinden oynatan tesadüfen duyduğumuz bir söz,
Görür görmez hayatımızda değerli bir yeri kaplayacağını hissettiğimiz yeni tanıştığımız bir kişi,
Hem her gün olan, ama her gün aynı olmayan hayatın her anına dair farkındalık,
Sevmek ve üretmek ile beslenen mutlak pozitif bir yürek...

Ve umut...
Ve sevgi...
Ve aşk...
Ve tutku...
Ve mutluluk...
Ve bitmeyen bir yaşam enerjisi...

Ve hiçbir koşulda sarsılmayan bir yaşama sevinci dilerim.


29 Aralık 2013 Pazar

CIRQUE PINDER: Sirk müptelasıyım...

Dedim ya, Noel hemencik bitmez bizim buralarda.
Hadi 24'ünü, 25'ini geçirdik diyelim, eh sonra ocak ortasına kadar sarkan hediyeleri var bunun.

Her hediye öyle hediye paketinde gelmez.
Bazen süslü püslü güzel bir karta yazılmış bir davetiye şeklinde gelir.
Ya da direk adı konur.
Noel ağacının dallarına asılı, adınıza alınmış bir sirk bileti sallanır mesela...

Sirk benim için Fransa'da, Noel ve yeniyila girişle çok özdeşleşmiş, bağdağmış bir şeydir.
Zaten sirkçiler de bunu biliyor. En büyük sirkler aralık, ocak ayında konuşlanıyor Paris'e.
Cirque du Pekin , Cirque du Moscou, Cirque du Soleil...



CİRQUE PİNDER

Kuzen Caroline'in bu yılki şahane Noel hediyesi.

İzmir'de doğmuş, büyümüş ve Ankara'da okumuş biri olarak, ilk sirk deneyimimi Paris'e geldiğim yıl edindim.

Ki, o da bir Noel hediyesiydi... PEKİN Sirki.
Gösteriden o kadar büyülenmiştim ki, gözlerim yerlerinden fırlıyordu izlerken.
Çıkışta, tamam, dedim. Bugün, burada, ilk sirk deneyimimin ardından itiraf ediyorum:

BEN BİR SİRK MÜPTELASIYIM!

Pekin Sirki ertesi yıl Paris'e yeniden geldi; gidip kendi ellerimle aldım biletleri.
Pekin sirkini en son 3 yıl once tekrar izledim. Dördüncü kez ne zaman gideceğim diye bakıyorum.

İki yıl arayla iki kez Las Vegas'a gitme fırsatım oldu.
Ve orada evet insana küçük dilini yutturacak gösterileriyle dünyanın 1 numaralı sirki Cirque du Soleil ile tanıştım. Cirque du Soleil çıtanın boyunu belirlemişti benim için. Muhteşemdi, soylenecek soz yoktu.
Ne mutlu bana ki; Cirque du Soleil'in birbirinden etkileyici 4-5 gösterisini izleyebilme fırsatı buldum. Gösterilerin yazıları da var blogta.

Sonra yine geçen kış, yine hemen Noel ertesi sevgilimin Noel hediyelerinden birisi ozel bir sirkti.

Bu gösteri hem dudak uçuklatan bir show, hem de dünyanın en iyilerinin seçildiği bir gösteriydi.
Okullarından daha yeni mezun olmuş yeni yetenekler çeşitli dallarda tek, duo veya grup bir sirk gösterisi sunuyorlardı.
Ve dünyanın en büyük sirk yöneticileri jüri koltuğunda onları izliyor, ve ilk üçe imzalanacak kontratlar ve ödenecek rakamlar yarışmanın ödülünü oluşturuyordu.
Dünyanın çeşitli metropollerinde yapılan bu yarışmanın finali geçen sene Paris'te olmuştu ve tabi ki kaçırmamıştık.

Diyeceğim odur ki; 10 yılda kendime bir hayli sağlam bir sirk deneyimi yaptım.

Bir sirki diğeriyle karşılaştırabilecek, artı veya eksik yanlarını söyleyebilecek,
hedeflediği seyirci kitlesini analiz edebilecek,
bazi olmazsa olmaz numaraların hangi sirkte daha iyiydi diye bir "ranking" oluşturabilecek kadar deneyimli bir sirk izleyisine dönüştüm.

Ancak Pinder Sirki, "sirk izleyicisi deneyimi"mde bir ilke imza atmamı sağladı.

Diğer sirklerden farklı olarak bu sirkte ilk kez hayvanlar da vardı, gösterinin neredeyse yarısını oluşturan hayvan terbiyecilerinin vahşi sayılan hayvanlarla showunu izledim ilk kez.


PİNDER SİRKİ / Cirque du Pinder

En son söylenecek şeyi en önce söylemiş gibi olacağım ama bu yazıda bunu en başta söylemek uygun düşecek gibi...

Kuzen Caroline'in 5 ve 3 yaşlarındaki çocuklarıyla, hep beraber gideceğimiz bu sirkte hayvanların da olduğunu duyduğumda açıkçası biraz şüpheci yaklaştım olaya.

Benim sirkten anladığım bir takım insanların çıkıp, insan bedeninin güç, hareket, denge ve esneklik kapasitesine meydan okumasıdır...

Hayvani mayvanı karıştırmasaydınız keşke diye aklımdan geçirdim, ne yalan söyliyim, sonra da neyse dedim, bir de böylesini görelim. Eski usül sirk yani hayvan terbiyecili.. Artık böyle sirk anlayışı kalmadı, herkes gösteri izlemeye gidiyor.

Bence sirke hayvanları da dahil ederek izleyici kitlesini genişletmeyi, içine çocuklari ve çocuklu aileleri de almayı hedeflemişler. Başarılı da olmuşlar.
Bu kadar çocuğu aynı anda bir tek sirkte görebilirsiniz. Hani "Bu ne ya? Sirk mi burası?" boş bir laf değil.

En son söyleyeceğimi ilk önce söylüyorum:

Pinder sirki, hem de hayvanlı mayvanlı, aslanlı filli, develi, sihirbazlı, jonglörlü, strapezlerde uçuşanlı, akrobasinin dibine vuranlı tek kelimeyle harikulade...

Meğer bu Cirque Pinder, Cirque du Soleil'den bile daha çok bilinirmiş Fransa'da.
Meğer Pinder sirkine hayatında bir kere olsun gitmemiş biri bulunmazmış. Her çocuğun bir Pinder sirk deneyimi muhakkak varmış Fransa'da.
Pekin sirkine dördüncü kere gitmeyi hayal edinceye kadar burnumun dibindeki Pinder sirkine daha önce neden hiç gitmemişim ki acaba diye düşündüm birden...

1854 yılında William ve Georges PİNDER kardeşlerin İngiltere'de kurdukları Pinder sirki 1983'ten bu yana EDELSTEIN ailesinin.

Babalarının yanında yaz tatillerinde çalışarak sirk dünyasına girmiş olan Sophie ve Frédéric EDELSTEIN kardeşler bugün Pinder sirkini her yönüyle taşıyorlar.
En çok ta sahnede...

Show başlasın...

Sirk çadırına girip yerimizi buluyoruz.
Bu sirk çadırlarını nasıl yapıyorlar böyle devasa, içinde herşey düşünülmüş, herşey var ama portatif...
Bugün burda yarın başka yerde...
Tüm artistler sirk karavanlarında yaşıyorlar. Hem bize hayal kurduruyorlar, hem kendileri de gerçekliğin dışında yaşıyorlar.

Bir rüyada yaşamak ve bir rüya yaşatmak işiniz olsun ister miydiniz?

O aslanlar nasıl sus pus öyle ! Pes!!!

Aslanı nasıl biliriz?
Efendim oturduğu yerden oynamaz, keyfine düşkündür, vahşidir, isterse atiktir, yırtıcıdır ama göstermez. Oturduğu yerden mecbur değilse kımıldamaz.

Pavlov'un köpeğinden tut klasik koşullanmanın bütün halleri gözümüzün önünde.

İlk show 12 aslanı maymun eden, sirkin sahiplerinden Frederic Edelstein'ın.
En başta, işte hayvanlar çıktı aman ne olcak onu yap bunu yap sonra da kap et parçasını dedim.
Ama yok adama bak bir kafesin içine girmiş, 12 tane aslana ayağını oraya koy, buraya koyma, şimdi sen gel üzerimden geç, elini ver falan diyor.
Bu aslancıklar da hem de vahşi hallerini koruyarak, bunu da arada sırada göstererek yapıyorlar.
Aslanların boyun eğmedikleri zamanlar oluyor, işte adamın nasıl iyi bir aslan terbiyecisi olduğunu asıl bu zamanlardaki kriz yönetiminden anlıyoruz.
Onları sakinleştirirken showuna devam ediyor. Turunu atıyor. Eti bütün aslanlar değil, sakinleştirdiği aslan kapıyor.

Bir numara vardi ki çok etkileyici. Bu aslan terbiyecisi yere uzanıyor tamamen.
Ayaktayken, kullanmasa da elindeki kırbaçlarıyla pek bir güçlü görünüyordu. Ama yere uzanınca bir zayıflık haline girmiş oluyor ve tüm aslanlar hareketleniyor. Ancak, ne yapsalar beğenirsiniz? 3 aslan tüm cüssesiyle adamın üzerinde uzanıyor. İnanılmaz !!!

Aslanların biri saldırmaya kalksa diye bir grup kişi hamleye hazır kapının önünde bekliyor.
Ancak olası hamleleri aslancıkları öldürmek değil. Tazyikli su sıkıp etkisizleştirmek. Gezi işi yani.

O develer nasıl ermiş, nasıl olgun bir yüz ifadesi olan, ne güzel hayvanlar öyle.

Aslanlardan sonra sırada ortaya karışık var.
İşte her türlü hayvanla bir takım numaralar yapıyorlar. Zebralar, lamalar, develer, efendim o bu şu...
Ama ben develere hayran kaldım. En iyi arkadaşım olsun istedim birden.
Hiç develeri düşündünüz mü? Kanlı canlı deve gördünüz mü hiç?
Çocukken gittiğimiz hayvanat bahçelerini demiyorum. Daha iyi koşullarda ve mümkünse yakından hangi hayvanları gördünüz?
İçinde bulunduğunuz tünelin tepesinden bir aslan gelip uzandı mı mesela?
Avrupa'da yaşayan arkadaşlar bilirler, hayvanlarla içiçe bir sürü aktivite var burada.
Gören bilir, hayvanları bir belgeselde görmekle gerçeğini görmek aynı değil
Gördüğüm her hayvandan sonra bunu söyledim hep kendi kendime.

Develer çözmüş bu alemi...

Develer... Bir devenin o çirkin vücudunu, hörgücünü yakından gördünüz mü mesela?
Yüz ifadesini yakından incelediniz mi? Ben gözlerimi alamadım.
Hayvan sanki sürekli gülüyor. Hep mutlu, hep iyimser. Hayvan kibirsiz, sıfır ego.
Hayvanda ben neler yaşadım, neler gördüm geçirdim bir bilsen halleri...
Beni bir dinlesen bendeki hikayeler dipsiz kuyu tavırları. Deve aşmış. O çözmüş bu dünyanın hallerini, insanlığın kehanetini, nereden geldik nereye gidiyoruz, sanki develer biliyor...

Jonglör Seteven MUNOZ: Sopaları düşürdün diye bırakıp gitmek var mı?

Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, o kadar iyi değildin.
Başta bir iki şak şak aldın, bir iki sopayı yere düşürdün sonra konsantrasyonun dağıldı sopaları her numarada düşürmeye başladın.
Üstünde ateş yanan sopaları çevirmeye başladın, elin yandı acısından gidip suya bastın.
Esas büyük numaran, ateş yanan sopaları çevirirken havada salto atmayı başaramadın. Sahneyi bırakıp gittin. Ayıp olmasın diye o kadar alkışladılar ki seni geri dönüp saltolu numaranı tamamladın.
Pinder sirki eminim seni böyle de seviyor ama ben sevmedim.

Şu jonglör olayı dedin mi Dünya Turumuzun Bahamas Adaları bölümünde, gemideki o Jonglör çocuğu tek geçerim.
20'li yaşlarının başında olup sirk tecrübesi olmamasına rağmen nasıl yetenekli, nasıl başarılı ve yaratıcı bir gösteri sunmuştu bize...
En az 6 farklı objeyle jongling yapmıştı. Bunlardan biri ateş çıkartan sopalar değil kesiciliğini izleyicilere test ettirdiği bıçaklardı.

Üzülme Steven. Benim için jongling çıtasının boyu zaten çok yüksek. Şu ana kadar, gemideki o Amerikalı genç jonglörü geçen olmadı...

Magnifique Sophie EDELSTEIN ve Spartacus'ün klonlanmış 5 hali...

Sahneye bir takım adamlar çıkıp dans etmeye başlıyor.
Hayır onlar nasıl vücut öyle !!! Hani nasıl eski çaağlarda Afrodit'in güzelliğini görmeye giden halk bu güzelliği görebilmek için Afrodit'e hediyeler bırakırmış tapınağına, bu adamlar da öyle olabilir.
O nasıl bir cazibedir öyle... Tüm kasları tak tak tak çizilmiş gibi, hepsi gözüküyor.
Sırt kasları paramparça, harikulade. Ama ben size birşey diyeyim mi bunlar çikolata veya bir dondurmayı en son lise yıllarında yemişlerdir, yoksa nasıl korursun o kasları, definition kolay mı öyle?

Sophie Edelstein yukarıda da söylediğim gibi hem sirkin sahibi ailenin kızı, hem dünyaca ünlü bir sanatçı, hem de Pinder sirkinin Artistik Direktörü.
Aynı zamanda da bir femme fatale. Şahane bir kadın. Çok güzel.

Ben showunu da çok başarılı buldum. Çok beğendim. Bir illüzyon. Ancak sıradan bir illüzyon değil. O Spartacüsün klonları adamlar sürekli dans ediyorlar. Onlar zaten birer dansçı.
Sihirbazlık gösterisinde bazı numaralar var, sahiden şaşkın şaşkın bakıyor insan.

Sevgilim çıkışta sordu. Las Vegas'taki David Copperfield'ın gösterisi mi bu mu dedi?
Valla ne yalan söyliyim, David Copperfield'ın o trene insanları bindirip kaybettirme numarasından başka herşey artık adının şöhreti üzerinden gidiyor.

Ben Sophie'nin performansını çok beğendim.
Hayır yanındaki Spartacüslerle hiç ilgisi yok bu değerlendirmemin.



Akrobatie olmazsa ben ona sirk demem...

Evet şimdi gelelim ciddi meselelere...
Benim en beğendiğim gösteriler genelde bir klasik olan TWO MEN SHOW.
Yani iki adamın birbirini taşıyarak yerde ya iplerle ya halatlarla çekilerek havada bir takım akıl almaz denge, güç ve esneklik gösterileri yapması...
Genelde biraz daha yapılı olanın daha az hacimliyi tek eliyle hem kendini hem üzerinde taşıdığı diğer vücudu yerden havalandırması mesela...
Birbirlerine sadece omuzları değerek havada dengede kalmaları...
Bacaklarını zıt yönlere doğru paralel açarak tek birinin kolunun üzerinde taşınmaları mesela...
Üstün...
Bu Two Men Show için bu iki Ukraynalı adam sadece bu sezon için sirke alınmış. Umarım gelecek senelerde de kendilerini izleyebiliriz.

Bu hususta yine inanılmaz etkilenmiş olduğum Cirque du Soleil'in MYSTERE isimli gösterisindeki iki adamın aynı temalı showuydu. Burada ikisine de tam not veriyorum.
Daha mı iyi çalışıyorlar bilmem, iki adam showlarında hata payı çok zayıf oluyor. Her yaptıkları hayranlıkla izleniyor.

Kırmızı kordona dolanmış Valeri

Bir de böyle perde gibi birşeye kendini dolayarak, yere çakılacakmış gibi akrobatik hareketler yapılan bölüm var.
Ben buna düğüm atma sanatı diyorum.
Zira bu sanatçılara ilk önce iyi düğüm atması öğretiliyor bence, nasıl çat diye asılı kalacaksın havada tek ayağın perdeye düğümlü kalarak...

İşin şakası bir yana en sevdiğim gösteriler arasında da bu bölüm de vardır.
İnsan vücudunun ne haller alabileceğini en güzel görebileceğimiz durumlardan biri de budur.
Zaten bir klasiktir. Her sirk gösterisinde mutlaka vardır.
Sirk olmayan gösterilerde de vardır. Olmazsa olmazlardan.

Ölüm çarkında Crazy Wilson

Sirklerdeki en büyük kazalar en sona saklanan genelde bu ölüm çarkı denilen yerde çıkıyormus.
Hani şu büyük bir çark var, o döndükçe siz dönüyorsunuz, kolay görünüyor. İçeride herkes yapabilir sanıyorsunuz.
Ya dışarısında?
Çığlık çığlığa izlediğimiz bir gösteri oldu. Adam deli, taklalar atıyor, koşturuyor, ayağa bir kaysa bitti yerde, büyük ihtimalle ölür ya da ciddi bir yeri kırılır.
Bütun salonun adrenalinini tepeye fırlatan herkesin gözlerini kapayarak izlediği bir gösteri oldu bu.
Bayıldım...
En son Vegas'ta Cirque du Soleil'in Beatles gösterisi içinde izlemiştim. Ambians ve adrenalin düzeyi bu kadar yüksek olmamıştı. Zaten bu makina tepesinde fazla yaratıcı olamıyorsun.
Düşme yeter.



























Pinder Sirki'ni Fransa'da yaşayan, buralardan yolu geçen herkese tavsiye ederim.
Mesela seneye birilerine bir Noel hediyesi olarak düşünün. Bence harika bir hediye olur...

Ben Pinder sirkine artık her sene giderim.
Pekinler'de Canada'larda aradığımız olağanüstü şeyler bazen bir de bakmışız burnumuzun dibindeymiş...

Bu sene, Noel'de almış olduğum iki gösteri hediyesi daha var.

Dedim ya, bizim buralarda ocak ortasına kadar Noel...


THE DREAM


Cirque du Soleil: ZUMANITY