1 Mayıs 2015 Cuma

Bir hafta iki konser : Özgürlük söylemleri: Lynyrd Skynyrd vs Tiken Jah Fakoly

İzmir'den döner dönmez ayağımın tozuyla Paris'te iki konsere gittim bu hafta.

İlki, cumartesi akşamı gitmiş olduğum Lynyrd Skynyrd konseri.

1970'li yıllara damgasını vurmuş Amerikan bir rock grubu.
 Grubun hikayesi çok ilginç. Duyunca etkileniyor insan.

1968 yılında kesin olarak Lynyrd Skynyrd adını alan bu ünlü rock grubunun 3 ana üyesi 1977'deki bir uçak kazasında ölür.

Taaaa 1988'de grubun uçak kazasında ölen esas solistin en küçük erkek kardeşi, abisinin rolünü üstlenir ve orijinal grubun hayatta kalan diğer iki üyesiyle beraber Lynyrd Skynyrd ruhunu yeniden canlandırırlar.



Sweet Home Alabama ve Free Bird şarkıları grubun en bilinen parçaları.

Paris Palais des Sports'da gerçekleşen bu rock konserine gitmeden önce biraz şüpheliydim açıkçası sevip sevmeyeceğimden.
Zira, taaa ODTÜ öğrencilik yıllarımdan beri böyle sağlam bir rock konserine gitmemiştim. Ortam nasıl olacak falan merak ediyordum. Bir de aşağıda ayaktaydık.
Yaş ortalaması hayli yüksekti. Malum 70'li yıllara damgasını vuran bir grup olunca.
Ve herkeste tam bir rocker hava, yüzükler, bilezikler, upuzun saçlar, dövmeler, acaip kıyafetler...
Tabi bunlar Amerika'da herkesin şarkılarını ezbere söylemesine alışmış olduklarından burda biraz bocaladılar, yine de Parisliler de eşlik etmeye çalıştı işte, olduğu kadar...

Valla, ne yalan söyliyim, ben sevgilimi kırmamak için gittim. Malum kendisi iki yıldır gitar çalmaya başladı, bayaa da ilerleme kaydetti kendi kendine. Lynard Skynard'ın da bir sürü şarkısını çalınca biz de kalkıp gittik.

Özgürlük söylemleri çok tat vermedi.

Lynyrd Skynyrd fena değildi de, bana daha challenging birşeyler lazım onu anladım.

Hani o kuş gibi özgürüm, kimse beni değiştiremez, boyunduruğuna alamaz, kendi kararlarımı kendim veririm, iradem var benim söylemleri biraz bayat geldi bana artık.
Bunlarla büyüdük, Albert Camus'nün kitaplarını hatmettik özgür olucaz diye.
Bilmiyorum ne kadar başardık. 
Nedir özgürlük? diye bugün 100 kişiye sorsak 3 tane düzgün cevap gelmez, iddia ediyorum.

TIKEN JAH FAKOLY - Dernier Appel

Lakin çarşamba akşamı  Paris Zenith'te bir konsere gittik ki aman diyim konser miydi, bir Afrika manifestasyonu muydu anlamadım.
Sahnede müthiş bir enerji, yerlerinde duramayan, dünyayı yerinden oynatacakmış gibi dans edip şarkı söyleyen insanlar vardı.
Malum çoğunluğu zenci ve Afrikalı olan bir gruptu bu.
Reggea ezgileri, insanın içini kıpır kıpır eden müzikleriyle şahane bir konserdi.

Konserdeki her parçanın her sözü kışkırtıcı, batı kültürüne gönderme yapan türden.

Hani eğer, sevgilim beni terk etti, dünya başıma yıkıldı, ben ne yaparım, onsuz nasıl yaşarım, nasıl toparlanırım, dünyanın sonu mu bu, tarzı şarkılardan sıkıldıysanız, söyledikleriyle sizi biraz silkeleyecek şarkı sözleri arıyorsanız Tiken Jah Fakoly dinleyin.

Tamam Afrikalı değiliz, bizim meselemiz, bizim davamız, tarihimizden gelen bizim yaralarımız değil.

Ama dünyanın ayıbını sorgulama fırsatı bulacağımız müthiş ezgilerle bezenmiş kışkırtıcı şarkı sözleri.

Ouvrez les Frontieres - sınırları açın diye bir şarkı var mesela.

Ouvrez les frontières, ouvrez les frontières
Ouvrez les frontières, ouvrez les frontières

Nous aussi on veut connaître la chance d'étudier,
La chance de voir nos rêves se réaliser,
Avoir un beau métier, pouvoir voyager,
Connaître ce que vous appelez liberté.

Siz geliyorsunuz, bizim topraklarımızda istediğinizi yapıyorsunuz. Bize gelince, Afrika sen yerinde otur diyorsunuz, biz de sizin yaşadığınız zenginliği yaşamak istiyoruz, çocuklarımız burdan gitsin istiyoruz, sınırları kaldırın, aranıza bizi de alın.. diye haykıran şarkılar...

English Men in New York'un bir başka versiyonu, Africain a Paris de çok duygulu parçalardan.

Herkes cennete gitmek istiyor, ama kimse bedelini ödemek istemiyor, diğer enteresan parçalardan.
(Tout le monde veut aller au paradis, personne ne veut payer le prix)

Şarkıları dinlerken, seyircilerin coşkusunu yaşarken şarkı sözlerindeki derinliğe kapılmadan edemiyor insan, bir sosyolog için kaçınılmaz.

Üzülüyorsunuz. Onları haklı bulmak istiyorsunuz. Batının Afrika'yı tamamen gözden çıkarmış, ona duyarsızlaşmış, karantina bölgesi gibi kendi fakirliğinde çürümeye bırakmış haline sitem ediyorsunuz.

Ancak diğer yandan da bu kadar insan gelişmiş topraklara gelse, hem de üretimde yer almadan, bilgi, ürün veya hizmet gelişiminde yer almadan, batının yine de hakkını yemeyelim, çok ama çok çalışarak getirdiği bu düzen bir kaosa uğramaz mı? Kaynaklar hızla tükenmez mi?

Dünya adil değil. Evet hiç değil. Hiçkimse için değil, doğduğu toprakları seçme şansı olmayanlar için hiç değil.

Bir başka şarkıda kölelikten, kolonicilikten bahsediyor.

Ben, bu tür sosyal konulara kayıtsız kalamayacak bir alt yapıdan geldiğim için neredeyse kendimi bir an Afrikalı gibi hissetmeye başlıyorum.

Bir bakıyorum sevgilim kafasını iki yana sallıyor. Adamın gram umrunda değil.
Bayar onu böyle konular.
Müzik güzel de içindeki felsefe pek sarmadı onu.
Kolonici Fransız torunu işte, yapacak birşey yok.

Ama bir ara şey dedi çok güldüm.
"Stephen Hawking 1000 yıl içinde dünyayı boşaltın yoksa çok büyük tehlike bizi bekliyor diyor. Bunlar hala kölelik, kolonicilik diyor.."

Ne diyelim, herkesin derdi kendine ağır.

Tiken Jah Fakoly'nin Dermier Appel pour Vol Afrika albümü dinleyin, fırsatınız varsa konserine gidin.

Müthiş bir ambians garanti...

14 Nisan 2015 Salı

Benjamin Millepied: L.A. Dance Project

Aylardır dört gözle beklediğim gösteri sonunda geldi geçti bile...
Bu benim Noel hediyemdi. Demiştim ya, bu Noel hizmet hediyeleri verdim ve hizmet hediyeleri aldım.
Aralık ayında biletleri biten Benjamin Millepied'nin L.A. Dance Project 3 gösterisi.
Benjamin Millepied'yi biliyorsunuz, Nathalie Portman'a Oscar kazandıran Black Swan filminin koregrafı.

3 bölümden oluşan bu gösterinin Harbor Me adını taşıyan ilk bölümüne öldüm bittim. Sidi Larbi'nin koregraflığını yaptığı 20 dakikalık bu dans performansını daha önce hiçbir yerde görmedim.
Öyle yaratıcı...
Dansçıların akışkanlığı, evet evet sanki birbirlerinin üzerine ve birbirlerinin üzerinden akıyormuş havası veren performansları göz kamaştırıcı.
Çok dans gösterisi izlerim.
İtiraf etmeliyim ki son zamanlarda gördüğüm gösterilerdeki çoğu hareket birbirine benziyor, birbirini andırıyor ve hatta birbirinin aynısının farklı yorumlanışı oluyordu.
Ama Harbor Me öyle değildi. Enfesti.
İzlediğim hiçbir dans gösterisine benzemiyordu.
3 erkeğin muazzam performansı... İnsan vücudunun neler yapabileceğini ve yaratılığın sınırının olmadığını gösteriyordu bize. Bayıldım...

Dansçılar: Aaron Carr, Charlie Hodges, Morgan Lugo.


İkinci bölüm olan Acts for The Blind biraz daha theatral, konusu olan minik mir mise en scene in dans aracılığıyla sahneye konulması tarzında birşeydi. Fena değildi. Pek benim hoşlandığım bir tarz değildi. Ama dansçılar yine müthişti.

Son bölüm ise, bizzat Benjamin Millepied'nin kendi kareografisi.

Hearts and Arrow

Millepied zaten çok ünlü bir balet olup Paris ve İsviçre Devlet Opera ve Bale'lerinin idaresinde önemli bir kariyere sahip olan başarılı bir dansçı ve kareograf.
Haliyle onun gösterisi daha çok bale motifleriyle yaratılmış bir modern dans gösterisiydi.
Çok enfesti.
Biletlerin aylar öncesinden bitmiş olmasına şaşırmamak gerek.



Theatre du Chatelet'de gösteri izlemek ta ayrıca başka bir zevk.
Opera ambiansı, dekorasyonu ve asaletinden farkı yok.

Bakalım diğer gösterilere...


2 Nisan 2015 Perşembe

Görüyorum

Şimdi bana öyle geliyor ki; asla bir araya gelemeyecek parçalardan vazgeçmeyi göze alamamışım ben...
Hiç farkında olmadan o büyük kalabalıkla yaşamayı seçmişim.

İnsan bir düşü sevebilir mi? Belki de...

Kimlerin girebileceğini bile belirleyemediğiniz bir oyunda asla tekrar şansınız olmadan yer alıyoruz.
Hayatın bir yerinde verdiğimiz bir kararı değiştirip yeniden başlamak, rastlantılar zincirini değiştirmek...
Hiç değilse bir şans daha verilseydi, hiç değilse bir yol ayrımında bir kararı değiştirip yeniden yaşanabilseydi bazı şeyler...

Biliyorum, olmuyor...

Kahramanları sadece hayatımda oldukları zaman hatırlarım.
Dışına çıktıklarında hikaye bitiyor çünkü.

Güya karda yürüyüp iz bırakmiyorsun.
Saklandığını bilmiyorum, görmüyorum sanıyorsun.

Görüyorum...

19 Mart 2015 Perşembe

Ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun.

İnsanların konuşurken, kendilerini ifade ederken kullandıkları kelimelere dikkat ediyorum bir süredir.

Zira sürekli olarak seçtiğimiz kelimeler kim olduğumuzu belirler.

Yaşadığımız bir tecrübeyi, ya da hayattaki çıkarımlarımızı, ya da en basit bir fikri, bir olayı anlatırken iyi seçtiğimiz etkin kelimeler en güçlendirici duygularımızı harekete geçirirken, kötü seçtiğimiz kelimeler de bizi bir o kadar hızlı bir biçimde çökertir.

Çoğumuz kullandığımız kelimeleri bilinçli olarak seçmeyiz, düşünce akışımıza göre kullanırız...
Kullandığımız kelimeler nasıl düşündüğümüzü gösterir.
Ve onları yapıcı kelimelerden seçerek düşünce biçimimizi belirleyebiliriz.
Alışkanlıkla seçtiğimiz kelimelerin yaşadığımız tecrübeyi direk etkilediğini anlamayız çoğu zaman.
Ve bir tecrübeyi dile getirirken kullandığımız kelimeleri değiştirerek o tecrübeyi dahi değiştirebiliriz.

Örneğin, "olağanüstü" bir tecrübeyi "çok iyiydi" diye tarif edersek, o tecrübenin o zengin dokusu düzleşir, seçtiğimiz kelime yüzünden sıradan, sınırlı bir hal alır.

Kelime dağarcığı zengin ve güçlü insanların ruhsal yaşamları da aynı oranda zengin ve renklidir.

Sürekli olarak, bilinçli ya da bilinçsizce kullandığımız olumsuz içerikli kelimeler olumsuz duygusal yoğunluğumuzu arttırır, enerjimizi düşürür ve bizi güçsüzleştirir.

Robin Williams şöyle demişti bir filminde:

"Kim ne derse desin, fikirler ve kelimeler dünyayı değiştirir."

Kelimeler yalnız duygu ve düşünce yaratmaz. Eylem de yaratır.

Olumsuz bir duyguyu ya da tecrübeyi ifade ederken kullandığımız kelimeler eğer yapıcıysa o tecrübenin bizde bıraktığı izler; çıkardığımız derslere, öğrendiklerimize, kendimize kattıklarımıza ve daha fazla büyümek için yolumuza tutulan ışığa dönüşür. Hatta o kötü deneyim iyi ki başımıza geldi diye sevinebiliriz.

Çok sinirlendiğimiz veya hayal kırıklığına uğradığımız bir meseleyi hangi kelimelerle ifade edebiliriz ?
Öfkeden kudurdum. Çileden çıktım. İçim ezildi. Kan beynime sıçradı....

Halbuki "Biraz kızdım" veya "Bozuldum" dersek bu kötü tecrübenin etkisini katmer katmer azaltmış olmaz myız? Duygularımızı dile getirirken kullandığımız kelimeler aslında o ana kadar nasıl hissettiğinden tam da emin olamayan duygularımıza bir yön vermez mi? Verir.

Zorluk şurda: Bütün duygularımız bir sıvı gibi huniden geçip tarafımızdan kelime kalıplarına boşaltılıyor. Ve o kalıplar bizim hayat tecrübemizi belirliyor.
Mesela her olumsuz duyguyu "öfkeli", "üzgün", "pişman", "rezil olmuş", "başarısız", "kırılmış" olarak kelime kalıplarına dökmeye başladığımız zaman hissettiğimiz de tamamen bu oluyor.
Yani "biraz zorlayıcı" olan birşey kullandığımız kelime sayesinde "yıkıcı, çökertici" olabiliyor.

Herkes aynı tecrübeleri yaşıyor. Herkes aynı duyguları tadıyor. Ama onları sınıflandırış ve ifade ediş biçimimiz bizim tecrübemizin ta kendisi oluyor.
Kullandığımız kelime yaşadığımız tecrübenin şiddetini belirliyor.
Ve o kelimeleri değiştirmekle yaşadığımız tecrübeyi değiştirebiliriz.

Bu konuda bir araştırma yazısı okudum. Çok enteresan, olumsuz duyguları ifade eden kelimelerin sayısı olumlu duyguları ifade edenlere nazaran iki kat fazla.

İnsanların kendilerini iyi hissetmekten çok kötü hissetme eğiliminde olmalarına şaşırmamalı.

Dil uzmanları, bizi kültürel olarak biçimlendiren şeyin en başta ana dilimiz olduğunu söylüyor.
İngilizce'nin bu kadar çok fiile dönük bir dil olması mantıklı değil mi? Ne de olsa aktif ve kültür olarak eyleme geçme üzerine odaklanmış bir kültürden bahsediyoruz.

Buna karşılık Çin kültürü değişmeyen şeylere değer veren bir kültür. Onlarda ise isimler fiillerden çok fazla. Çünkü onlara göre isimler kalıcı şeyleri temsil ediyor, fiiller ise yani eylemler, bugün var, yarın yok...

Dolayısıyla kullandığımız kelimeler bizim değerlendirme ve düşünme biçimimizi belirliyor.

Mesela "can sıkıntısı" benim kelime dağarcığımda yoktur.
Çünkü benim canım hiç sıkılmaz. Öyle birşey bilmiyorum. Birim zamanı değerlendirecek birşeylerim mutlaka vardır.

"Hasta olmak" "yorgun olmak" "üzgün, mutsuz olmak" tanımıyorum bu kelimeleri, kullanmıyorum, kelime dağarcığımda yok.
Başıma gelmedikleri için mi kullanmıyorum, kullanmadığım için mi hiç başıma gelmiyorlar bilmiyorum.

Örneğin Yerli Amerika dillerinde "yalan" için bir kelime yokmuş.
Bu kelime onların düşünüş ve davranış biçimlerinin bir parçası değil.
O kavramı ifade edecek bir kelime olmayınca kavram da yok sayılır.

Mesela şu İngilizce'deki "leisure time", Fransızca'daki "loisir" kelimesi...
Türkçe'de karşılığı yok. "Boş vakit" diye geçiyor ama "loisir" boş vakit aktivitesinden çok daha öte bir anlam ifade ediyor.

Her neyse...

Konuştuğum insanların kelime seçimlerine dikkat ediyorum bu aralar.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken o kadar çok "çıkmaz bir durum", "çaresizim", "nefret ediyorum" ve "iğrenç" kelimelerini kullandı ki baş etmek zorunda olduğu bu durumlara bu kadar çok negatif enerjisini yatırması beni rahatsız etti. Kullandığı kelimeleri gözden geçirmesi, bazılarını dilinden çıkarması gerektiğini söyledim ona.

Düşündüm de...

"Ağzından çıkanı kulağın duysun", atalarımızın verdiği en önemli öğütlerden biriymiş.

Ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun.

Şayet duymazsa...

Söz vücut bulur.

15 Mart 2015 Pazar

Yeni oyun : Libertalia

Sabah kalktım, sporumu yaptım, duşumu aldım, giyindim.
En sevdiğim arkadaşımın son doğum günü hediyesi kolyemi taktım.
En sevdiğim arkadaşımın yenilerde göndermiş olduğu yeni başladığım kitabımı okudum.
En sevdiğim arkadaşımın kim bilir kaç yıl evvel ev hediyesi diye aldığı ekmek kızartma makinesinde simitleri kızarttım.
Ve en sevdiklerimi pazar kahvaltısına beklemeye koyuldum...

Son hafta sonlarımızın bir teması olsa adına "dostluk" derdim...
Her hafta sonu, hem cumartesi hem pazar en yakın dostlar...
Ya birinin 40. yaş doğum günü partisi
Ya birinin henüz 1 hafta önce doğmuş minicik bebeğinin ziyareti
Ya öğle yemeği ve oyun günü
Ya sabah kahvaltısı ve ardından home sinema film izlenimi (Imitation Game)
Hepsinde ama hepsinde bol sevgi, paylaşım, güvenle çevrilip sarmalanmış olmanın hafifliği...

Çok şanslıyım. Şahane insanlarla çevriliyim...

Oyun demişken...

Bu haftaki oyun : LIBERTALIA

Oyun karışık gibi görünüyor ama çok derli toplu.
Karakter oyunlarını seviyorum.
Herkese farklı güce sahip 9 kart dağıtılıyor.
Herkesteki kartlar aynı, ancak hangi turda hangi kartı kullanacağınız belli değil. Bu nedenle kartların birbirini etkisiz hale getiren özelliği sayesinde ataklara uğrayabilir, uğramaktan kaçabilir, saldırabilir ve her karedeki en çok puan getirecek hazineyi kazanabilirsiniz.
Kartların numaraları var. En yüksek numara hazineden ilk seçim yapma hakkına sahip.
Ama dikkat ! Kartların birbirini etkisiz hale getiren özellikleri oyunun esas önemli meselesi.

Bu oyunu ikinci kez oynuyorum. İlk defa iki sene önce oynamıştım başka arkadaşlarımızla.
Genelde bir oyunu ilk oynadığımda kaybediyorum. Meseleyi sona doğru anca anlamış oluyorum.
Ancak ikinci oynayışımızda herkes benden korksun !

Libertalia da öyle oldu !
Ben kazandım.
İyi bir kaybedenim. Benim için fark etmez. Ama bir oyunu defalarca oynamış iyi bilenlere karşı kazanmak ta pek bir tatlı oluyor doğrusu...

Sevgilim her zamanki gibi oyunun kurallarını bir çırpıda anlıyor, türlü stratejiler geliştiriyor ama bir türlü kazanamıyor. Nedenini kendisi de anlamıyor...

Libertalia'yı şiddetle tavsiye ederim.
Hızlı akan, en ideali 4 kişiyle oynanabilen şahane bir oyun.

Diğer oyun yazılarımı merak ediyorsanız :

DIXIT oyunu yazısı için buraya tık tık 
ABYSS oyunu yazısı için buraya tık tık