1 Mart 2018 Perşembe

My Favorite Afternoon High Tea Place : Brasserie Les Saveurs

Afternoon High Tea concepti deyince Singapur'da kuskusuz akla ilk gelen adres Landing Point.
Ama ben bugun size bana gore çok daha iyi bir yerden bahsedecegim. O da Brasserie Les Saveurs..

Brasserie Les Saveurs - The St. Regis Hotel

Bana gore dedim cunku Brasserie Les Saveurs tamamen Fransiz bir ambians ve gastronomi. 
Yani salona girdiginiz andan itibaren gordugunuz ve tattiginiz hersey Fransiz kulturunden.
Afternoon Tea boyunca piyanonun basinda Edith Piaf sarkilari çalan bir piyanist esliginde karsilaniyorsunuz. Daha sonra gordugunuz tum detaylar sizi alip 17. yuzyil Fransa'sina goturuyor.
Tepedeki avize XIV. Louis'den kalmis olabilir, yerdeki o halilar Versailles Satosu'ndan gelmis olabilir. 
Ve hatta ve hatta bana kalirsa...
Bize bu ziyafeti yasatan orkestra sefi bas asçi bir.... Vatel olabilir...

Hersey olaganustuydu Vatel, seçtigin o enfes peynirler, yaptigin macaronlar, Fransiz usulu pastalar, cikolatalar, orani muhtesem tutmus krepler, envai çesit tartlar..

Bu ogleden sonra tam bir solendi, ziyafetti. Hersey çok basariliydi Vatel, sen kusursuzlugu seçtigin için oyle yaptin.. Ah neden yaptin Vatel?? Buna gerek var miydi?

Evet ne diyorduk, Afternoon High Tea. Bence Brasserie Les Saveurs sehrin en iyi High Tea yeridir.
Cita o kadar yuksek ki bunu kim geçebilir, merak ediyorum.

Haaa bir de benden size bir tavsiye. Sakin scones mudur nedir onlara dokunmayin. Scones ta ne yahu? Bir de abartiyorlar, yok en iyi sconeslar surdaymis burdaymis, en iyisi British Scones'mus. Scones'un iyisinden ne olacak ! Bildigin saf hamur. Yani kilo alacaksak bari afilli degecek bir seylerden olsun degil mi?



(Bu arada yemeyin dedigim scones budur)

Landing Point - Fullerton Bay Hotel

Sehrin en culte oteli Fullerton'un bir parçasi olmasi itibariyle bile Landing Point her zaman tekrar tekrar gidilebilecek bir yerdir. Ona suphe yok.

O Osmanli Saraylarini andiran kanapelere kurulup denize baka baka afternoon high tea keyfini sur.
Landing Point'te sadece yiyecek cesitliligi ve seçimi beklentilerimin altindaydi.
Bir kere tuzlu seçenekleri çok azdi, olanlar da benim damak tadima hitap etmedigi için guzel degildi.
Peynir hiç yoktu. Local, Asya tarzi yiyeceklere daha çok agirlik verilmisti.

Dedigim gibi, Landing Point son derece class, culte ve ozellikle business bulusmalar için son derece uygun bir yerdir.

Bir Afternoon Tea adresi daha var aklimda, en kisa zamanda gideyim yazacagim.


28 Şubat 2018 Çarşamba

Chinese New Year

Bir Dragondur gidiyor...

Singapur'un en onemli organizasyonu Chingay 2018'te gerçeklesecek dragon dans performansi için gonullu araniyor ilanini gordugum anda gonulden yazdirdim adimi dragona..

Bir Dragondur gidiyor. Guce dair ne biliyorsak yukledik dragona...
Game of Thrones'a fazla mi kaptirdik kendimizi acaba? Khalessi'nin gucu basimizi dondurdu, bizi bizden aldi, almadi mi?
Yoksa zaten dragon senesinde dogarak bir gonul bagi mi kurduk, bu gerçek olamayacak kadar masalsi, yakip yikan, kendinden baska bir guç tanimayan bu yaratikla?

Bir Dragondur gidiyor...
Sanki butun yollar ona çikiyor.
Spor musabakalarina olan ilgimi, sevgimi herkes bilir.
Su donemdeki aktif tum profesyonel sporcular içinde oyle biri var ki bayiliyorum ona, olup bitiriyorum, sirf onun için o kadar istedim ki Avrupa Sampiyonu olmalarini... Tarihlerinde bu bir ilk. Oldular!.
(Bir seferinde soylemistim, butun dileklerim gerçeklesir benim. Bunu en iyi ugur bocekleri bilir..)
Sen bir adam sev, ve onun da lakabi Dragon olsun. Bilmiyordum. Sampiyon olduktan sonra ogrendim.
Yuh!!! derler adama. Ama demiyorum. Dragon çagiriyor sadece. Biliyor.

Dragon çagirdi. Chingay 2018 geçidinde onu tasiyanlardan biri olmami istedi.
Mesakkatliydi biraz, 2 ay boyunca her hafta çalismasi vardi. Gittik, geldik.
Benden baska yabanci yoktu. Ve hatta butun çalismalar Cince oluyordu, sadece benim için Ingilizce konusuyorlardi. Onemi yoktu. Dragon ordaydi. Butun bunlar zaten onun için degil miydi?

Gun geldi çatti.
One Nation, One Singapore anonsu altinda, bizler dragonun vucudunun altinda basladik yurumeye.
Herkes alkisliyor, biz elimizde sopalar dragonu tasiyoruz, yuruyoruz. Isiklar yaniyor, sonuyor, muzikler degisiyor. Biz yuruyoruz. Gosteri alani yikiliyor, belli ki herkes çok egleniyor.

Ozlemin cemresi ilk o aksam dustu kalbime...
Singapur'a geldigimden beri Paris'i hiç ozlemedim, burada mutluyum diyordum.
Mutluyum mutlu olmasina ama... Cok ozlemisim...
Stad yikiliyor. Biz yuruyoruz. Herkesin yuzunde tebessum, pasparlak bir gurur...
Benimse aklimda baska yerler, baska dusunceler vardi.
Neredeydim, burasi neresiydi, bu insanlar kimdi, ben su anda ne yapiyordum, bu Dragon da neyin nesiydi?... Elimdeki sopayi orada oylece birakip gitmek, kosmak geldi içimden. Koskoca dragon bu, sirf ben bir sopayi biraktim diye yikilacak hali yok ya? O degil mi tas ustunde tas birakmayan?  Vazgeçtim.
Dragon'un kafasinin hemen altindaki sopaydi tuttugum. Birakip gidemezdim, soz vermistim bir kere sonuna kadar tasiyacaktim. Oyle de yaptim. Insanlar verdikleri sozler, onlara duyduklari sorumluluk kadar olçulur. Bu, bugun olmasa, bir gun bir baska yerde ayaginiza dolanir. Onemli olan kuçuk çalimlari atmak degil.

Bir Chinese New Year canli canli yasayarak gelip geçti.
Bende çok daha coskulu buyuk duygular uyandiracak sandim, oyle olmadi. Onun yerine baska duygular uyandi.

Uyanan Dragon degil. Aman onu elemeyin.
Uyanmasin...



15 Ocak 2018 Pazartesi

ZUU Class - Virgin Active

Gittiğim spor salonunda bir grup dersi var, özellikle sloganından dolayı hep ilgimi çekmiştir.
Geçen günkü İngiliz boxu dersinin hocası epey geç kalınca, o zaman benim için ders düşer, alternatif ne var diye bakıp, hep niyet ettiğim bir türlü giremediğim şu derse bir gireyim dedim.

ZUU CLASS : Let loose your wild side !

Emin misiniz? Bir daha düşünün isterseniz.
Yani vahşi tarafımı ortaya çıkarmamı istediğinizden emin misiniz?
Sonra gördüğünüz şeyden memnun olmazsanız benden günah gitti, kendiniz kaşındınız.

Bu giriş yeterince  sağlam değilmiş gibi bir de şöyle demişler:

Discover your inner beast !

Yok artık !!

Valla bakınız, gün geçtikçe ayıların sayısının arttığı bir ülkeden geliyorum.
Üstelik sevgilim, benim içimde, ne zaman uyanacağı belli olmayan bir Dragon yaşadığını söylüyor.
Şimdi siz bu sloganlarla onu uyandırmak istediğinizden emin misiniz?

Hem bence hiçbir Türk kadınına ve Latin kadınlarına böyle, yok efendim içindeki canavarı keşfet, vahşi yanını bırak çıksın falan sloganlarıyla gelmemeli. Zira bence bünye cok müsait de, siz buna hazir misiniz?
Bunca yıllık Latin kadınıyım, biliyorum ki o bünyelerden civciv çıkmaz, kuş çıkmaz. Ona gore.

Zuu class aslında gerçekten de hayvanların fiziksel hareketleri baz alınarak oluşturulmuş çok etkili bir HIIT work out. Bol bol yere yakın, eller ve ayaklarla yürüme, koşma, sürünme ve zıplama var.
20 dakinanın sonunda bütün bacak kaslarınızın cayır cayır yanması işten bile değil.

Çok güzel bir ders ama yine de pek keyif almadım, ben gidip boxumu yapayım.
Hem yumruklar ve tekmeler kasları şahane çalıştırıyor, hem belli mi olur, memleketteki ayılardan birini dövmek gerekebilir bir gün...






12 Ocak 2018 Cuma

Singapur analı kızlı

"Dilara hareketlense de yazılar geri gelse artık" dedi, blogdan geçen ayak izini görmezsem yazının eksik kalacağı, "kimse okumazsa o okur" dediğim çok sevdiğim arkadaşım...

Hareketlenme maşallah dolu dizgin, olmasına ama...
"hiç vaktim yok" palavrasının arkasına da yatacak değilim.
Rahmetli Aydın Boysan'ın dediği gibi "Sahip olduğumuz zaman az değil, çoook. Az olan zaman, ondan yararlandığımız zaman."
Yani vakti olmadığını söyleyen kişi, hangi zamandan gerçekten yararlanacağını pek bilmeden, bütün zamanını ondan fayda sağlayabilme olasılığı uğruna debelenip, neticede büyük bir çoğunu boşa harcayan kişi gibi geliyor bana.
Yani işin sırrı, hangi zaman aralığından istediğimiz sonuçları elde edebileceğimizi analiz edebilme becerisine sahip olmak sanırım.
"Hiç vaktim yok" diyene soyle bakmak lazim, hayır vaktin tabi ki var, ya onu kullanma becerisine sahip değilsin ya da ben onceliklerin arasinda degilim.

Benim neden aylardır yazmadığıma gelince...
Kelimeleri bir araya getiremedim sanırım. Sihirli cümleler kuramadım.
Koca bir yazı yazarsınız, iki cümle kalır ya okuyanın aklında, öyle bir cümlem yoktu cebimde.
Sonra dedim ki kendi kendime; yaz öylesine, neler yaptın bu aralar, elinin pası gitsin..

Size de olur mu? Bir yerde karşılaştığınız bir cümle, bir fikir çok yakın bir zamanda başka bir yerde yeniden çıkar karşınıza.

Bir arkadaşımın bir yazısını okudum birkaç ay önce. Şöyle bir ibare vardı:
"Tam iki yıl oldu, bu ülkeye yerleşeli, tam iki yıl oldu ismimdeki noktalardan vazgeçeli..."

15 yıldır yurt dışında yaşayan biri olarak hiç aklıma gelmemiş, hiç dikkatimi çekmemiş bu.

Yakın bir zamanda Elif Şafak'ın Araf'ını okumaya başladım. (Henüz bitirmedim)
Şöyle diyor kitabında:

"İnsan memleketini geride bıraktı mı kendinden en az bir parçayı feda etmeye hazır olmalıdır. Eğer hal böyleyse Ömer Özsipahioğlu neyi feda ettiğini biliyordu : isminin noktalarını."

"Yabancı, işte ilk bu fireyi vermeyi öğrenir. Yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabı, insanın en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır. Yabancı, isminin bir ya da birçok bölümü gölgede kalan insandır."

Fire..
Burdaki sihirli kelime fireydi benim için.
Düşündüm. Ben memleketimi geride bırakarak hangi fireleri verdim? Neleri feda ettim? Fazla bir şey gelmedi aklıma. Tek bir şeyden başka...
Ben en sevdiğimi fire verdim. En sevdiğimin her daim bilfiil yanında olmamayı feda ettim.
Buna değdi mi sorusunu soramıyorum kendime; zira tartının bir ucu çok ağır.
Diğer ucunu doldurmaya çalışmak, verdiğim fireye paha biçmek gibi geliyor, ki o uç "paha"sız.
Her şey bir arada olmuyor. Mutluyum yine de. Şükrediyorum.

Annem Singapur'da. Bol bol geziyoruz.
İnsanın yaşadığı yeri turist olarak görmesi için deniz aşırı birilerinin gelmesi gerekiyor. Singapur malum bir Paris bir Londra değil şöyle karış karış arşınlayasın, tarihi içine çekesin, her metrekarede insanı büyüleyecek birşeyler bulabilesin. Burada varsa yoksa devasa gökdelenler, Amazon ormanları misali parklar, Sentosa'nın plajları, yoğun ağaç dolu yerlerde asma yollar...
Bunlardan Mc Ritchie en sevdiğim. Ve Mount Faber üzerindeki Souther Ridges, Handerson Waves ve 9 km'lik havadaki yürüme parkuru. Çek içine bol oxygeni, havada asılı, bir ayağın yerde biri gökte yürü yürüyebildiğin kadar... Hele bir de yanında iyi muhabbet varsa yeme de yürü.




Ya da benim en sevdiğim; rooftop barlar, ladies night'la



17 Ağustos 2017 Perşembe

Yolun neresindeyim?

Son yillarda yerimi kaybettim sanki. Bulunduğum yerdeyim, sonra başka bir yerdeyim ve yaşadığım zamandayım sonra başka bir zamandayım. Yani hem ordayım, hem burdayım...

Sanki hayatım boyunca kalabalık havaalanlarında, otobus ve tren garlarinda elimde bavulumla ordan oraya koşturuyorum.
Birileri geliyor, birileri gidiyor... 
Sanki herkes kaçta nerede olacağını, nereye gideceğini çok iyi biliyor.
Bense sadece gitmek istiyorum, bu gitmeler gelmeler besliyor beni, zamanlar arası, ülkeler, kıtalar arası yolculuklarda bulacağım sanki hayatın anlamını, ki öyle bir anlam da yok aslında.

Elimde bavulumla oturuyorum yine.
Sürekli açılan, sonra yeniden toplanan bir bavul.

İnsan yalnızca giysilerini koymuyor bavulun içine bir yerden ayrılırken...
Bütün o zamanın içinde birikmiş duygularını, hüzünlerini, mutluluklarını, acılarını, anılarını ve her seferinde kendi kendine sorduğu ama cevabını pek te bulamadığı bir sürü soruyu da doldurup gidiyor.

Herhangi bir yolculuktan geldikten sonra hemen bavulumu boşaltamazdım eskiden.
Benimle yaşamış olanlar bilir, o bavul günlerce sürünürdü evde, en az bir hafta hatta bir ay...
Boşaltamazdım. Tembellik sanırdım eskiden. Ama değilmiş, bunu yıllar sonra anladım.
Geldiğim yerin anılarını hazmetmek, bavulun yerleşmesiyle bir anda uçup gitmesine izin vermemekmiş; bulduğum cevapları sindirmek, bulamadıklarımı belki bavulun içinde saklıdır diyerek aramaya devam etmekmiş.

5 haftalık Türkiye tatilimden 2 hafta önce döndüm.
Sırt çantamın içindeki son nesne de içinden nihayet çıkarak çantayı yerine yerleşmeye davet etti.
Ve ben bu tatilde bulduğum bütün cevapları yerlerine henüz yerleştirdim.
Yine de en büyük sorularım cevapsız kaldı. Tam buldum derken en beklemediğim yerden vurdu.
Belki de soru sormayı bırakmalıyım artık. Ama işte o iş öyle olmuyor...

Dört yanlışın bir doğruyu götürdüğü bir çağın çocuğuyum.
Şimdiyse bir yanlış dört doğruyu götürüyor. Hem de hiç acımadan...
Bu neden, diye sorma hiç, yanlışın merhameti yok. Kafasının tepesini attırırsan bütün doğrularını bile götürebilir. Hal böyle olunca doğru yapası gelmiyor insanın bazen, nasıl olsa bir yerde illaki yanlış ta yapacağım, bütün inşa ettiklerim bir anda tepetaklak olsun diye mi uğraşacağım...
Ama işte, o iş te öyle olmuyor. Doğru davranışı yakalayabildikçe mutlu oluyor insan. 

Bavullar yerleşti.
Tüh ya, nerden girdik bu konulara, ben Türkiye tatilimi anlatacaktım sözde.
Şimdi 5 haftalık Türkiye tatilimden cımbızla tek bir parçasını seçip anlatacağım.
Gördüğüm yerler kadar en sevdiğim diğer konu da beni etkileyen insanları anlatmaktır biliyorsunuz.

BİR KADINLA TANIŞTIM

İtiraf ediyorum: Ben Kuşadası'na onunla tanışmak için gittim. Tatil bahaneydi.

"Yazılarımda yazılanlardan ibaret olmadığım gibi, onlardan farklı da değilim." derdi hep bloğunda.

Ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım. Taa ki onunla tanışana kadar...

Doğruymuş.
Yazılarında okuduğumuz kadın o. Kendisini çok iyi ifade eden tescilli bir blogger.
Etkileyici birisi. Büyük başarılar tesadüf değil. Kitleleri peşinden sürüklemesi tesadüf değil.

Ancak... yazılarından ibaret de değil o.
Biz tüm hayatını gözlerimizin önüne seriyor saniyorduk, oysa bize anlatmadığı o kadar çok şey varmış ki...

Söke'ye yakın bir outlette bir cafede buluştuk.
2.5 saat sohbet ettik belki de nefes almadan, gözümüzü birbirimizden ayırmadan, başımızı sağa sola çevirmeden, telefonumuza asla bakmadan...
Onunla ilgili doğru anlamamış olabileceğim şeyler olduğunu düşünüyordum, haklıymışım.
Konuştukça katman katman derinleşen, boyut değiştiren, yaşamışlıklarına, öyle hiç de sıradan olmayan, hemen herkesin başına gelmeyen hayat deneyimlerine giydirdiği kelimelerle, metanetiyle insanı büyüleyen birisi o.

İtiraf ediyorum. Ona kızdığım zamanlar oldu. Sosyal medya üzerinden kendisine karşı fikir beyan edenlere, sataşanlara, belki hakaret edenlere ya da en basitinden onu eleştirenlere laf yetiştirdiği, zaman zaman onlar kadar hatta daha agresif cevaplar verdiği için, söylediklerine içerlediğim durumlar oldu.
Gerçi...
Boru değil, bugüne bugün sosyal medyada en çok okunan blog yazarlarından biri o.
Başarısı tartışılmaz.

Onunla tanıştıktan sonra birşeyin farkına vardım: Çok fazla cephede savaşıyor.
Bloğunda anlattıkları yaşadıklarının sadece küçük bir kısmı.
Bu nedenle şimdi farklı düşünüyorum.
İnsanlar bu kadar acımasız olmaya utanmıyorsa, o niye vereceği cevaptan utansın, ki, tekrarlıyorum, hiç de sıradan olmayan, hemen herkesin başına kolay kolay gelmeyen birbirinden farklı bir sürü olumsuz hayat deneyimlerine sahipken...
Ama o çok güçlü bir kadin ve en büyük şansı da böyle bir anneye ve ablaya sahip olması.

Onun zaten tek derdi var.

Yolun neresinde olduğunu bulmaya çalışıyor...

"Dibe vurduysam ya da hâlâ düşüyorsam" noktasının neresinde olduğunu arıyor.

Çok ilginç, bu kadar huzunlu ve  derin konulardan bahsederken konu bir anda çantalara geliyor.
Fosil çantalara olan merakını bilmeyen yok. Bana Fosil çantalarından bahsediyor.
Almak istediği yeni modelden...

Üniversitedeyken bir kitap okumuştum.
"Gülden Kale Düştü"
Kitabın sonunda çok etkileyici bir intihar yazısı var.
Gülden yaşadığı çeşitli talihsiz olayların sonunda intihar etmek üzere çatıya çıkıyor.
O anda kendi kendine konuşuyor.
"Şimdi bırakıversem bedenimi bu boşluğa herşey sona erecek, tüm acılarım dinecek ama, buradan aşağıya düşene kadar hayatım bir film şeridi gibi geçmez mi gözlerimin önünden, pişman olmaz mıyım atladığıma, daha yaşanacak güzel şeyler olabileceği gelmez mi aklıma?...
Şimdi buradan bırakıversem bedenimi tüm acılarım, herşey sona erecek ama, pazartesi gunu gidip kulağıma bir delik daha deldirsem daha güzel olmaz mıyım acaba?"

Bu 2.5 saat bana yetmedi, bir bu kadar daha konuşabilirdik şayet benim gitmem gerekmeseydi.
Onu kesinlikle tekrar göreceğim. Belki Türkiye'de, belki Japonya'da, kim bilir belki Singapur'da...

Serrose'yi tanıdığıma, onu anladığıma, onu kendime kattığıma çok memnun oldum.

Ama en çok neye memnun oldum biliyor musunuz?

Fosil çantalarıyla kulağına bir delik daha deldirmiş olduğuna...


@serrose
www.yolunneresindeyim.blogspot.com