konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2017 Pazartesi

Guns N Roses Konseri

Guns N Roses...

1996 yılında, kurucu üyelerinin grubu terk etmesiyle sönmüş, ve tam 20 yıl sonra resmen küllerinden yeniden doğmuş efsane grup...

Bu, büyük ihtimalle çıktıkları son dünya turnesi. En azından, not in this life time.

Konsere giderken yolda kalbim güm güm atıyor.
Sanki 30 yıldır görmediğim birini göreceğim.
Ne değişmiş, ne aynı kalmış, o zamanlar bu şarkıların hangi anlamı varmış, yeniden hissedeceğim.
Şarkılar biraz öyledir ya ! Belli bir döneme tekavül ederler.
O şarkıları dinlerken o dönem yaşadıklarımız, hissettiklerimiz gelir aklımıza.. Öyle.

Sahnenin karşısında, ortasında yerimizi alıyoruz. Bekliyoruz.
Sahnedeki slaytta devamlı not in this life time tour ve Guns N Roses'ın grup amblemi geçip duruyor.
Güllerin dallarıyla namluları kapatılmış sağa ve sola bakan tabancalar...
Sahneye çıkmalarına az kala slayttaki tabancalar güllerden kurtuluyor ve birkaç el ateş ediyorlar.
Bu ateş bizleri ateşliyor ve alkış, ıslık seli yıkıyor ortalığı. Ama henüz çıkan yok.
Sonra bu animasyon devam ediyor. Bir iki el daha digital silah atışı oluyor.
Bu sefer kimse alkışlamıyor.
Kısa bir süre sonra yeniden iki el silah atışı oluyor. Yine kimse alkışlamıyor.
O an bir şey dank ediyor bana. Bir dakka bir dakka, şu anda burada bir şeyler oluyor..
Herkes bilinçli olarak alkışlamıyor.
Evet evet silahları alkışlamıyoruz. O anda içime umut doluyor. Dünya iyi bir yere gidecek, daha iyi...
Hem zaten kim müzik grubuna içinde Guns olan bir isim verir ki; diyeceğim ama bunlar iki kurucu, biri Axel Rose diğeri de Tracii Guns imiş...
Ben diyorum ki...
Tigres and Roses daha iyi olmaz mıydı?
Neyse canım, benimki sadece bir öneri. Zaten artık çok geç.
Ben silahları alkışlamayan bu seyircileri ayakta alkışlıyorum. Eee zaten ayaktayım, alkışlıyorum işte.
Derken... Sahnenin tepesinden digital gül yaprakları düşmeye başlıyor, ortalık kapkaranlık, sadece kırmızı gül yaprakları.
İşte o zaman yıkılıyor ortalık, herkes alkışlıyor, evet güller, güller alkışlanmaya değer.
Ve sahnenin ışıkları yanıyor.

























İşte oradalar !!! Axel Rose, Slash, Duff McKagan...

Axel Rose, şu son 10 yılda ne yaşamış olursa olsun, ne kadar değişmiş olursa olsun, o, bağırdığında şarkıları yırtan sesi aynı. İçimize işlemiş efsane şarkıların sözlerinin çoğu ona ait. Müthiş bir solist.
Şarkı seçimleri mükemmel. Nefesi kesilmiyor, sahnede ordan oraya koşuyor, yorulmuyor.

Slash...

Zamansız bir style. Kıvırcık saçları, şapkası, gözündeki güneş gözlüğü, kot pantalonuyla çok cool.
Slash'in yaptığı solo gitar performanslarda kilitlenip kalıyor herkes.
Dev ekranı yöneten kişinin gözleri sürekli Slash'in parmaklarında. Zoom ediyor.
Bu nasıl bir gitar çalış ? O eller, o parmaklar nasıl bu kadar hızlı hareket edebiliyor ? Hangi telden hangi tele geçeceğine bu kadar hızlı nasıl karar veriyor?
Slash... Boşuna tüm zamanların en iyi gitaristlerinden biri değil. Herkes hayran ona !
Değil hangi melodinin hangi akorttan çıkacağını, hangi akortun ne kadar titreyeceğini, titrerken yanındakine ne kadar değeceğini, değip ne kadar zamanda geri geleceğini biliyor.
Slash'i gitar çalarken izlemek bir ayrıcalıkmış ! Küçük dilimi yutacağım, inanılmaz.
Hiç bitmesin istediğimiz şeyler vardır ya öyle bir haldeyim, sonsuza kadar çalsın bu adam.
Düşündüm de, Slash tek başına konser verse giderim. Veriyormuş zaten... Biz söyleriz şarkıları. Bilmiyorsak ta öğreniriz. Sen gel, gitarı böyle coştur, böyle konuştur yeter !
Gitarın dili olsa neler söylerdi kim bilir...
Hele o gitarı kafasının arkasına alarak yani bakmayarak çalışı... Dev olmak böyle birşey herhalde. Birşeyleri iyi yapmak yetmiyor, imkansızı yap yapabiliyorsan...
Pek birşeye benzemeyen bu adam gitar çalmaya başladığında adeta Tanrı'yı oynuyor, evet evet tanrısal bir haller geliyor üzerine. Büyüleyici...
Tek başına solo performansından sonra Sweet Child O Mine'a girişiyle inliyor Singapur.
Çin'den duyulmuştur eminim.

Duff McKagan

Bassistler gitaristler kadar ünlü olmuyor ama McKagan'a ben bayıldım.
Bir kere adam Spartaküs gibi. Jilet gibi bir vücut, yıllar hiç dokunmamış. İnanılmaz yakışıklı. Karizmatik. Hani şu rock konserlerinde, onu görsün diye kadınların kendini yırttığı türden...
Sahnedeki duruşu, bacaklarını koyuşu, gitarı tutuşu, gitarla dans edişi, saçlarını geriye atışı, sahnede yer değiştirişi... Wow ! Hayranlıkla izliyorsunuz.

Anladım ki; ben, gitar çalan rock yıldızlarını hâlâ çok sexy bulan bir nesle aitim.
Benim yaşım kaç olursa olsun, sahnedeki adamların yaşı kaç olursa olsun...
Bizim zamanımızda rock öyle bir yere sahipti.
Rock yapan, hiçbir şey umrunda olmayan bu cool adamların dünyayı değiştirebileceğine, dünyayı kurtarabileceğine inanırdık biz.
Rock'un düşmeye başlamasıyla R&B'nin yükselişe geçmesi dünyanın bozulma süreciyle aynı.
Sorunu çok uzaklarda aramaya gerek yok. Bütün suç R&B'nindir kanımca.
























Dövmeler 

Saçı uzun olmayan, takıp takıştırmayan ve bir yerlerinde dövmesi olmayana rockçı denmiyor.
Yalnız var ya, Slash'ın sağ kolunun iç tarafında bileğiyle dirseği arasında bir kadın silüeti dövmesi var. Harika ! Uzun saçlı, ince belli, omuz başları belirgin, çizmeli, güçlü ve sexy bir duruşu olan bir kadın dövmesi. Boylu boyunca bir kadın. ama bir siluet. Bayıldım... Çok güzel yapılmış bir dövme.
Sonra yakın çekimde görüyorum, Axl Rose'un kolunda da bir kadın dövmesi var. Yine uzun saçlı, güçlü ve sexy bir duruşu olan bir kadın...
Mc Kagan'ın dövmelerini göremedim ama bas gitarının tam ortasında bir kadın figürü çizilmiş.
Aaaa uzun saçlı, uzun bacaklı, sexy bir duruşu olan bir kadın o da...

Bunların hepsi aynı dövmeciye mi gitmiş, hepsi aynı kadına mı vurulmuş anlayamadım.

Şu "not in this life time" meselesi var ya...

Düşündüm de; bunlar geçen sefer neden o kadar birbirine girmişler ki? Şu anda müthiş görünüyorlar.
Parayı mı kırışamamışlar acaba ?
Hiç sanmıyorum.
Bence sorun Slash ve Axel Rose arasındaki ego sorunu. Başka ne olacak ki?
Star kim? Sahne kimin?
Öyle görünüyor ki bu sorunu halletmişler.
İlk defa bir konserde sahneyi şarkı söyleyen yıldızla tamamen eşit paylaşan bir gitarist görüyorum. Axel'in hemen yanında, onun hizasında ve gitarı kameraların zoomunda bir Slash.
Evet evet star yalnızca Axel Rose değil, star Slash te. Eksiği yok, belki fazlası var.
Zira Slash takdim edildiğinde yıkılıyor ortalık... Ama doğruya doğru, böyle gitarist görmedim ben.

Guns N Roses dünya turnesinde.
Çocukluğumuz, gençliğimiz geçit yapıyor sanki.
Eğer yaşadığınız şehirden geçiyorsa mutlaka gidin derim. Bu fırsat kaçmaz.
Bir sene boyunca her gün yollarda, her gün bir şehirde çadırı kur, şarkı söyle...
Where do we go now? Where do we go sweet child o mine?

Guns N Roses ayağınıza kadar gelmiş, kalkıp gidin. Çünkü böyle bir turne bir daha olmaz.

Cause nothing lasts forever
And we both know hearts can change...



21 Şubat 2017 Salı

Not in This Life Time

Onları ilk kez ortaokul ve lise yıllarımda gittiğimiz Antalya Kındıl Çeşme Orman Kampı'nda tanıdım.
Kındıl Çeşme öyle bir yerdi ki, daha şahane bir tatil ortamı düşünemiyorum.
Genç olmaya başladığımız o eşsiz dönemde orada sayısız değerli anı biriktirmiş herkes bilir, ne demek istediğimi anlar benim.

Ben onları ilk kez orada tanıdım. Nasıl mı ?
Tabi ki o dönemlerde öyle yaşadığımız harika bir gençlik ortamında.
Antalya Kındıl Çeşme'nin plajında, ateşin etrafında, gitar çalıp şarkı söyleyen o Antalyalı gençlerin tınısında...
O zamanlar öyleydi. Öyle yaşanırdı gençlik...
Kızlı erkekli bir grup genç akşam oldu mu kumsala gider oturur gitar çalıp Akdeniz Akşamları'nı söylerdik.
Ya da... "Knock knock knockin' on heaven's door" u...

GUNS N ROSES - Not in This Life Time Tour -

Ben onları ilk defa Antalya'da bir kumsalda tanıdım.
Büyüdüm. Ankara'nın barlarında duydum diğer şarkılarını.
Biraz daha büyüdüm...

Şimdi Singapur'da kanlı canlı görmeye, mazinin tozunu attırmaya, 20 yıl önceki Dilara'nın pabucunu dama atmaya hazırlanıyorum.

"Not in this life time" meselesi...

Özellikle 90'lı yıllara damgasını vurmuş bu grup, bir müddet sonra her efsane grup gibi dağılır.
Sonra ısrarlara dayanamayıp tekrar birleşip konserler verirler ama bu sefer grubun içindeki tansiyon yüksektir. Anlaşmazlıklar, gerginlikler onları "ebediyen" ayırır.

Hatta 2012 senesinde grubun kurucusu Axel Rose, bir röpörtajında, kendisine yöneltilen grubun tekrar bir araya gelip gelmeyeceğiyle ilgili soruya aynen şöyle cevap verir:

"Not in this life time !"

Bu arada...
Her kim böyle büyük laflar ederse, böyle iddialı redler, keskin restler çekerse, hayat eninde sonunda o lafları bir güzel yalayıp yutturuyor ve o asla dediğiniz şeyi başınıza getiriyor.
Bu her zaman böyle !

Axel Rose'un bunu henüz öğrenememiş olmasına şaşırıyorum.
Bir daha toplanacak mısınız? Not in this life time !
Böyle cevap verilir mi yaw, yuh yani!
Ne bileyim, bakarız, pek mümkün gözükmüyor ama hayat bu falan diye yusyuvarlak bir cevap ver, nereden baksak elimizde kalsın, boşa koysak dolmasın, doluya koysak almasın...

Hayat böyle. Bazen iyi ki böyle. Yoksa Guns N Roses sahiden tarih olmuştu...

O efsane grup, 2016 yılının başında, hem de as mı as, has üyeleriyle, o bildiğimiz Guns and Roses olarak büyük ve müthiş bir dünya turnesi hazırladıklarını resmi olarak açıklıyor.

Bu dünya turnesinin adı ne mi?

Not in This Life Time Tour 

Ve Guns and Roses ilk defa Singapur'da konsere geliyor.

Bu cumartesi. 25 Şubat 2017.

Biletlerimiz aylar öncesinden alındı.

I just can't wait...





31 Ağustos 2012 Cuma

MADONNA olacakmış. Gülmeyin. Belki yarası var.

Madonna Avrupa turnesinde. Bilmeyen yok.
Diğer ülkelerde nasıl performans sergiledi bilmiyorum ama son zamanlarda Fransa'da Madonna konserleri hakkında sadece olumsuz seyler yazılıp çiziliyor.
Sözüm ona Paris'teki konseri sadece 40 dakika sürmüş, insanlar yuhalamış ve ödedikleri 200 euro civarı konser bileti parasını geri istemişler.
Sözüm ona playback yapıyormuş...
Yok efendim dinleyicilerle iletisim kurmuyormuş, hosgeldiniz, iyi aksamlar demiyormuş. (Yahu Madonna bu, sana selam verse nolur vermese nolur... çıkıp şarkısını söylesin yeter)

Gerçi bu Fransızlara da çok güvenmemek lazım. Yakınmak, şikayet etmek dedin mi en önde gelen bir toplumdan söz ediyoruz.

Nice'teyim. 20 Ağustos pazartesi.
Arkadaşım Benedicte'in telefonuna bir mesaj geliyor. 21 Ağustos sali Madonna konserine 50 euroya bilet var, ister misin? Sonia ile Sandrine daha biz tereddüt etme aşamasına dahi giremeden başlıyorlar. Aman efendim 2 sene önce gitmişler konserine, rezaletmiş, hiç zevk almamışlar, bu seneki konser yorumları zaten ortadaymis, hiç gerek yokmus. Şöyle güzel bir rosé alıp, balık yapıp Benedicte'in balkonunda aksam yemeği daha keyifli olurmuş. Madonna artık eski Madonna değilmiş... Bla bla bla...
Beynimiz yıkanıyor. Nutkumuz tutuluyor. Basiretimiz bağlanıyor.
Benedicte'le şöyle bir düşünmeye bile alamıyoruz meseleyi. Iyi diyoruz gitmeyelim. Gerçi sadece 50 euro hani, 50 euroyu nerelere vermiyoruz ki, kötü bile olsa bir Madonna konserine de verebilirdik ama.... neyse madem öyle...

Ertesi gün oluyor...
Aksam saat 18.00, markette alışveriş yapıyoruz yemek için.

Bana bir afaganlar basiyor. İnme iniyor. Içime başka biri giriyor...
Kontrolü 11 yasindaki Dilara aliyor.

Meydan okuyorum: "La isla bonita" 'da dans edeyim yeter..

Ilk okul 5. siniftayim. Cok başarılı, popüler ve sosyal bir öğrenciyim. 
23 Nisan'larda, 19 mayıslarda biri bir bayrak taşıyacaksa, o sopayı oraya buraya çevirecekse o hep benim.
Bir de folklör ekibindeyim. Yöresel kıyafetler giyip "Ege Kadin" oynuyoruz. Gözünü seveyim bu folklorik dansa adını verenin.
Ege Kadin... söylerken bile içi gidiyor adamin...
Bir de basket-ball takimindayim. 

Ilk okul mezuniyet gecesinde sergilenmek uzere bir dans topluluğunun kurulmakta olduğunu duyuyorum. Güzel sanatlar öğrencisi dansçı bir abla çalıştıracakmış topluluğu. Şarkı da Madonna'nın bir şarkısı olacakmis. O dansçi abla hayranmis ona. Cunku Madonna asiymiş, kendi bildiğini okuyan bir kadinmis, devrimciymis, provokatormus, onun gibi bir tane daha yokmus, o efsane olacakmis, dünyayi değiştirecekmiş...

Şarkı seçilmis "Las isla bonita". 10 tane de kız seçilmis. Benim haberim yok.
Bu ablayı görmeye gidiyorum. 11 yaşındayım. "Üzgünüm" diyor bana. "Grubu kurduk. Çalışmalara başladık, çok geç. Hem sen folklör ekibindesin, basketbol takımındasın. Başka öğrencilere de şans vermek lazım." diyor.

Reddediyor beni. 
Yok, kafaya koymuşum bir kere. Olacak bu iş.
Başlıyorum meydan okumaya.... Madonnalık var ruhumda.

Bir kere diyorum, bu kızların hiçbirisi güzel dans edemiyor, en iyi ben dans ediyorum. Bir dene beni, bir bak, göreceksin en iyi olduğumu. Ayruca diğer faaliyetlerde olmam mu seni rahatsız ediyor? Tamam diyorum, herseyi bırakıyorum. Basketbol takımından çıkıyorum. Folklor gösterisi için de yerime yedeklerden biri geçer. Ben senin grubunda Madonna şarkısında dans etmek istiyorum.... diyorum...

Abla etkileniyor...
Ne folklor ekibinden çikiyorum, ne basketball takimindan.
Ama ben yanilmiyorum. En iyi ben dans ediyorum. 
Gösteri gecesi 11 kisilik grubun en basinda, tek başıma dans ediyorum. Arkamda kizlar 5'erli iki sira oluşturuyor. Mavi-beyaz elbisemiz ve elimizdeki mavi beyaz ponponlarımızla şahaneyiz...

La isla bonita, bellegime islemis bir sarkidir.
25 yil sonra bugun o dansin kareografisini hala hatirliyorum. Ve hatta, eğer bir yerlerde La isla bonitayi duyarsam, olduğum yerde ben hala o dansı ederim. Asla unutmam. Yeri çok büyük...

Cinemalara "Who's that girl" gelmis. Kimse tutamaz beni...

Yil 1988. 12 yasindayim. Sinemaya Madonna'nin filmi gelmis.
Fimin adi sarkisinin adiyla meshur "Who's that girl?" Film Konak sinemasinda oynuyor. Biz Karsiyaka'da oturuyoruz. Hayatta bir hafta sonu annemler tek basima karsiya geçmeme izin vermezler. Ama, yok kimse tutamaz beni. Sinemaya Madonna gelmis. Gidicem tabi ki...
Annem "Hayır, bu yasta, bir hafta sonu, hem de Konak'a sinemaya gidemezsin."
Yerlere yatarak ağlıyorum, nasıl ağlamak ama, yırtınıyorum, komşular da duysun annem utansın diye iyice abartıyorum ağlamayi. Annemde zırnık yumuşama yok. Nuh diyor peygamber demiyor.
Babama gidiyorum bu sefer.: "Babacim, bak Sebnem de 12 yasinda ama onun ailesi izin veriyor sinemaya gitmesine." diyorum. Babam da "Sebnem'in ailesi kizlarini bizim kadar sevmiyorsa bizim sorunumuz degil. Gidemezsin Dilara'cim, lutfen israr etme." diyor.
Bende bir surat, bir tavir...
Böyle tavırlı tavırlı geziyorum ortalıkta bir süre.
Cok üzülüyorum filme gidemediğime... Hiç unutmuyorum.

Şu anda Madonna ile aynı şehirde nefes alıyorum.

Derken....

Simdiki zamana geri dönüyorum.
Bir de bakmışım bir markette domates dolduruyorum bir poşete.

Birden kendime geliyorum. "Sen şaşırdın mı? O biletleri nasıl reddedersin. Madonna bu, senin çocukluk idolun. Küçükken örnek aldığın, bütün şarkılarını, video kliplerini ezbere bildiğin kadın. Ve Madonna şu anda seninle aynı şehirde nefes alıyor. O burda. Ne yapıyorsun sen?" diye bir ses geliyor içimden gümbür gümbür...

Anında bırakıyorum domatesleri. Bénédicte'i buluyorum.

Bu konsere gitmeliyiz. Hemen simdi!!

"Bénédicte, o 50 euroluk biletleri geri çevirişimiz büyük hataydı. Madonna bu yahu, ne kadar kötü olabilir ki? O kötüyse bile şahane bir show izleyecegimiz suphesiz. Bu konsere gitmeliyiz, ve hemen şimdi." diyorum.
Bénédicte önce bir afalliyor, cevap veriyor:
"Iyi ama artık çok geç, biletleri kaçirdik, biletimiz yok. Ayrica şimdi orası nasıldır biliyor musun? Arabayi park edecek bir yer asla bulamayiz." diyor.

"Bénédicte, bu konsere mutlaka gitmeliyiz. Biliyorum geç oldu, biletleri kaçırdık ama önemi yok. Konserin önünde mutlaka karaborsa satıcılar vardir, onlardan alırız. Arabayi da nereye park edeceğimiz önemli değil, yürürüz. Bak, şimdi biraz isteksiz ve şüpheci yaklaşıyorsun. Biliyorum. Ama hersey çok güzel geçecek, görürsün. Iyi ki gitmisiz diyeceksin. Eminim buna. Hadi." diyorum.
"Tamam" diyor. Direnmiyor.

Bayılıyorum, değisen koşullara çok hızlı bir şekilde adapte olabilen insanlara. Bence çağımızın en önemli meziyetlerinden biri bu: Hızlı düşünüp, çabuk karar verebilmek.

Alışveriş torbalarını kızlara bırakıp öylece üzerimizdeki shortlarla atlıyoruz arabaya, gidiyoruz konsere. Herşey kaymak gibi akıyor. Arabayı çok yakına park ediyoruz. Kapının önünde karaborsacilar var. 50 euro diyorlar. 35 euroya aliyoruz biletleri. Boy avantajimizi da kullanip şahane bir yerde duruyoruz. "Madonna'yi göremezsiniz" diyordu kizlar, valla gayet te görüyoruz...
Sevinçten birbirimize sariliyoruz. Ani ve çok dogru bir karar verdik. Bénédicte bana tesekkur ediyor, ben ona. Ayni çizgide oldugumuz ve aynı şeyi istediğimiz için...

Onun şarkılarıyla büyüdük ve şekillendik. O küçük dev kadın.

Sahneye çikiyor. Tabi ki görkemli ve ihtişamli bir sekilde... 
O orda iste, Madonna bu. Efsanevî...
Kim demis playback yapiyor diye. Kim demis eskisi gibi degil diye. Diyenin alnini karislarim. 54 yasinda bu kadin. 2 saat 15 dakika sahnede kaldi... Catir çatir butun sarkilarini soyledi, dans etti...

Biraz hassasti sanki... dunyanin tolerans eksikliginden, insanî vasiflarin azalmakta oldugundan bahsetti. Bir daha Avrupa'ya gelmeyecegini soyledi.

Herseyiyle Madonna o. Sirtinda "No Fear" yazisiyla çikti sahneye. Kollarinda "Free Poussy Riot" yazisiyla bir devrimci o. Hepimize soyletti Free Poussy Riot, sonra da Rusya sizi duymadi daha çok bagirin dedi... Sonra ekledi:
"I like to live my mife dangerously. Otherwise it is not worth"
Iste o kadar.
"Are we gonna make a revolution? So start with yourself. Treat everyone in your life with dignity and with love"...

Bir de...

Madonna'nin dansçilari nedir öyle arkadaslar? Onlar insan mi?
Onlar nasil adamlar öyle? Aman aman her biri akillara zarar bu adamlarin, valla adami yoldan çikarir bunlar, her biri sex tanrisi sanki. Bu adamlardan her kadina bir tane lazim. Biz sahsen Bénédicte'le transa geçmis bir sekilde izledik her birini. En çok ta Brahim'i, dogruya dogru simdi, en çok o parliyor sahnede. Hem mukemmel dans ediyor hem de olaganustu bir sexapeli var. Bayildik... Hem zaten Madonna adamin iyisinden anlamayacak ta kim anlayacak...

Gecenin sonunda eve dönerken bizden mutlusu yok.
Kizlara da oyle bir anlattik ki, Madonna'yi o kadar kötüleyen kizlar "tüh keske biz de gelseydik" demesin mi? Eeee gelseydiniz...

Hayati spontane yaşamak kadar güzeli var mi?

"Hadi kalk gidelim" demek lazim bazen, oncesini, sonrasini, onunu, arkasini, nedenini, niçinini, olur mu, olmaz miyi, hatta... sonuçlarini.... dusunmeden "hadi" demek lazim.
Ve hemen harekete geçmek lazim... Hepsi o kadar..

Teşekkürler Madonna. Bu gece için...

Herseyin değişebilir, klişelerin kırılabililir, toplumun dayattıklarının reddedilebilir oldugunu, tehlikeyi ve riski göze almadan yaşanan hayatın anlamsız ve yüzeysel olduğunu, yıllardır şarkılarınla ve yasam biçiminle gösterdiğin için...

Cause after all
Nothing is indestructible