İzlediğim Gösteriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzlediğim Gösteriler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2015 Salı

Siz tiyatroya gitmiyorsanız, tiyatro evinize gelsin

Cumartesi akşamı çok enteresan bir tiyatro gecesine davet edildim.

Yakın bir arkadaşım, "24 Ocak akşamını rezerve et. Evde bir tiyatro gecesi düzenliyorum. Bir tiyatro grubu gelecek ve evde bir oyun sergileyecekler. Gazeteci ve fotoğrafçı olacak. Seni de mutlaka bekliyorum." deyince tiyatroyu de oldum olası sevdiğim için tereddütsüz kabul ettim.

Ancak, o akşam, arkadaşımın evine varıncaya kadar ne denli özel ve orijinal bir akşama şahitlik etmek üzere olduğumun farkında değildim...

Siz tiyatroya gitmiyorsanız tiyatro evinize gelsin.

Şahane bir konsept. Hatta dahiyane...

Vakti olmayanlara, olup ta tiyatroya ayırmayanlara, üşenenlere...
Sandalye tepesinde 1.5 saat geçirmek istemeyenlere...
Elinde şarap, şampanya kadehiyle bir tiyatro oyununu keyifle seyretmek isteyenlere...
Herhangi bir günü, geceyi, eve arkadaşlarını toplayıp daha özel, daha heyecanlı, unutulmaz, daha farklı kılmak isteyenlere...

Eve servis yapan profesyonel tiyatro grupları var Paris'te. Hem de sayıları her geçen gün artmakta.

Bayaa bildiğiniz, para verip izlemeye gittiğiniz, hatta belki kendi çapında tanınmış tiyatro oyunlarını, tiyatro oyuncularını evinize davet edip bir oyun sergiletmek mümkün.

Önce gelip evinizi ziyaret ediyorlar.
Oynayacakları oyun için yerleştirecekleri minimum dekor, ışık ve küçük objeler için yer var mı diye  bakıyorlar.
Oynayacakları alanda size ait bulunan eşyaları çekip yerine kendi dekorlarını koyuyorlar.

Bu kişiye özel şahane hizmetin çok ta yüksek olmayan bir bedeli var.
Bu bedeli ya ev sahibi kendisi karşılıyor.
Ya da bir sepet hazırlıyor ve gelenler 8-10 euro gibi bir rakamı sepete atıyor.

Evde, rahat bir kanapede, tiyatro sanatçılarının eşsiz performanslarını, yüz ifadelerini ve mimiklerini en ince ayrıntısına kadar görebiliyor, kulağınızda çınlayan ses tonlarında gidip gelen en ufak değişikliği çok net bir şekilde duyabiliyorsunuz.

Oyun 2 metre ötenizde oynanıyor, hem de arada sırada gözlerinizin içine bakarak...

Buna ilaveten, oyun bittikten sonra ev sahibi tarafından kurulan büfe etrafında yiyip içerken oyun hakkında ve tam da o oyunun oyuncularıyla sohbet ediyorsunuz.

Yani, siz kulise gitmiyor veya sanatçıların çıkışını beklemiyorsunuz. Kulisin bizzat içindesiniz.

PYJAMA POUR SIX (Altı kişilik pijama)

24 Ocak cumartesi akşamı arkadaşım Claire'in evinde "Les Enfants Terribles" tiyatro topluluğunun sergilediği "Altı Kişilik Pijama" adlı oyunu izledim.

Sanatçılar birkaç saat önceden gelmişler, evin bazı eşyalarını çekip dekorlarını ve ışıklarını yerleştirmişler, son tekrarlarını yapmışlar ve ev sahibinin tahsis ettiği evin bir odasına yani "kulis"lerine çekilmişler, seyircilerinin yani bizlerin gelmesini bekliyorlardı.

Herşey tam anlamıyla bir tiyatro salonundaki gibi...

10 kişi civarı bir avuç seyirciydik. Tanıdığım ve tanımadığım diğer davetlilerle biraz sohbet ettikten sonra bir kadeh şarabımı alıp yerime oturdum.

Ve Vincent Messager'in sahneye koyduğu, Marc Camoletti'nin eseri Pyjama Pour Six başlıyor.

Xavier Devichi, Vincent Messager, Christelle Furet, Gaelle Redon ve Melissa Gobin-Gallon sunar.

Temmuz ayındaki tiyatro festivaliyle ünlü Avignon festivalinde bu yaz inanılmaz başarı elde etmiş, seyirci akınına uğramış bir oyun Pyjama Pour Six.

Her anı aksiyon, espri ve müthiş bir oyunculuk performansıyla dolu, dikkatinizi bir an bile kaybetmenize izin vermeyen, son derece eğlenceli, bir an bile sıkılmadan izlenilen çok dinamik bir oyun.

Oyunun tanıtım sloganı şöyle:

Beni aldatıyor
Biraz
Çok
Tutkulu bir şekilde
Deliler gibi
Ben de...

Karısını aldatan Eric, sevgilisinin doğum günü hafta sonunu onunla geçirebilmek amacıyla Natacha'yı da evlerine davet eder.
Ancak Natacha'nın kim olduğunu maskelemek amacıyla en yakın arkadaşları Raoul'u da evlerine çağırır ve Raoul'dan Natacha'nın nişanlısı rolünü oynamasını ister.
Raoul kat-i surette bu fikre karşı çıkar ve reddeder.
Zira, Raoul de Eric'in karısı Karine'in sevgilisidir...
O hafta sonu ev işlerinde yardımcı olması amacıyla Karine bir temizlikçi ayarlar ve gelen genç kadının adı da Natacha'dır.
Böylelikle küçük bir yalanla başlayan olaylar içinden çıkılmaz duruma girer...

Oyun 1.5 saat boyunca bir an bile tekrara düşmüyor ve seyircinin ilgisini en yukarıda tutmayı başarıyor.

Altını çizmek isterim ki temizlikçi Natacha rolündeki Mélissa Gobin-Gallon'un oyunculuğundan özellikle çok etkilendim. Son derece doğal ve içten yeteneği, etkili beden dili, gereken yerde abartı sanatını en iyi şekilde kullanması bana kalırsa onu çok büyük bir tiyatro sanatçısı yapacak.

Christelle Furet'nin performansına da bayıldım. Sahne hakimiyetine, vücudunu, mimiklerini, yüz ifadesini kullanma yetisine hayran kaldım. Onun sahnede olduğu her bölümü de büyük bir beğeniyle izledim.

Pyjama Pour Six, Laurette Tiyatrosu'nda (36 Rue Bichat 75010 Paris) her perşembe akşamı 21h30'da sergileniyor.
Tiyatroseverlere duyurulur ve kesinlikle tavsiye edilir.

Oyun bittikten sonra sanatçılar sahne kıyafetlerini değiştirip aramıza karıştılar.

Biz sanatçılarla tanışırken ve oyunun kritiğini yaparken Claire müthiş misafir ağırlama sanatıyla hazırladığı büfeyi kurdu.

Yeni şaraplar ve şampanyalar açıldı.

Ve büfenin etrafında yiyip içerek, gülüp eğlenerek, sohbet ederek bu muhteşem gece son buldu.

Tadı damağımda kaldı...

(bir oyunun, bir de peynir tabağındaki kuru incirin...)




5 Aralık 2014 Cuma

Dansla dalga geçen bir dans gösterisi : TUTU

Dün akşam Paris'te çok enteresan bir dans gösterisine gittim.
Hani böyle bazı korku filmleri olur ya, diğer korku filmlerinin effectleri ve klişeleriyle dalga geçen, korku filmiymiş gibi yapıp aslında bizi güldüren...
İşte bu da dans dünyasıyla dalga geçen, muhteşem bir dans performansı ortaya koyarken aynı zamanda bizi gülmekten kırıp geçiren bir gösteri.

TUTU de Philippe LAFFEUİLLE

Her şekle giren, bebek te olabilen, kadın da olabilen 6 dansçı.
Özünde hepsinin bale kökenli olduğu çok belli.

Baleyle dalga geçen bir yaklaşımla başlıyor gösteri.
Özellikle balerinlerin parmak ucunda yürümesi öylesine ti'ye alınıyor ki balerinlerin kendilerini sahiden dev aynasında gördükleri sonucunu bile çıkartabiliriz. Sanki sessiz sessiz bir yere gitmek ister gibi yürüyor dansçılar parmak ucunda. Çok komikler.

Balerinlerin kariyer meselesi meşhur Kuğu Gölü balesi, TUTU'de oluyor Kaz Gölü balesi...

Sonra Dirty Dancing'in o herkesin hafızasına kazınan dans kareografileriyle dalga geçilip yeniden yorumlanıyor. Müthiş komik...

Sonra hepsinin upuzun elbiseler ve bellerine kadar peruk taktıkları bölüm, aman aman...
O nasıl dişilik öyle !

Tango adımlarıyla, gymnastik performanslarıyla dalga geçtikleri bölümler çok yaratıcı.
Bu arada topuklu ayakkabı en dişi olmayanı bile dişi yapabilir, yürüyüşünü ve endamını değiştirebilir.
Bir erkeği bile...
Topuklu ayakkabıları içinde sundukları Tango gösterisinde ince, uzun, düzgün, kaslı bacakları muhteşem ve son derece dişi görünüyordu...

Ben içlerinden özellikle Loic Consalvo ve Julien Mercier'yi inanılmaz yetenkli buldum.
Consalvo'nun her türlü yüz mimiği inanılmaz komik ve etkileyici. Mercier'de de nasıl vücut var aman allahım, bir bölüm sadece onun sırtının hareketlerinden oluşuyordu. Evet 5 dakika bir adamın sırtına bakarak sıkılmadık. (Gerçi en son bunu Nadal maçında da söylemiştim, sırt fantezim mi var nedir?)

TUTU

Paris'e gelirseniz, onlar sizin oralardan geçerse kaçırmayın derim.
Dans teknikleri tam not alacak seyivede ancak dans performansı sergilemekten ziyade güldürmek gibi bir amaçları var.
Ve bence amaçlarına da ulaşıyorlar.


STOMP: Kaçırırsanız çok şey kaçırırsınız...

19 Ocak 2014 Pazar

Kadının sınırları zorlayan dişiliği: CRAZY HORSE

"15 Ocak akşamını rezerve et." diye adıma bir not asılıydı Noel ağacının üzerinde. 
Bir gösteri? Yeni şık bir restaurant? Bir sirk? Bir konser?

Uzun zamandır ünlü bir Paris Cabaret'sine gidesim var.
Dünyaca ünlü 3 Paris cabaresinden birine: Moulin Rouge, Lido veya Crazy Horse.

CRAZY HORSE






























Bu akşam gözlerimiz birşeye kesinlikle doyacak:  
Kadının, sınırları zorlayan dişiliği ve akıl almaz güzelliği...

Crazy Horse, 1951 yılında, kadınlara son derece düşkün, arzusu doymak bilmez, kazanova Alain Bernardin tarafından kurulur.
Bernardin Amerika'ya giderek buradaki striptease klüpleri keşfeder. Ve aklına harika bir fikir düşer:
Striptease klüplerdeki pole dance showlarını bir gösteriye dönüştürmek.

Türlü elemelerden geçerek Crazy Horse'ta sahne alabilmek için sadece esnek ve iyi dansçı olmak yetmiyor.

Herşeyden önce rüya gibi, kusursuz bir vücut lazım...

Crazy Horse'un birinci meselesi bu: Rüya gibi vücutlara sahip bir "dişi" ordusu, gece boyunca karşımızda inanılmaz sensuel hareketlerden oluşan bir gösteri sunacak.
Striptease klüplerdeki gibi pole dance yapacak. Bunu yaparken görsel bir şölen yaratacak.
Dişiliğin sınırlarını zorlayacak, içimizdeki kadını kışkırtacak, izleyeni "cürret" eder kılacak.
Arzuyu uyandıracak, en ilkel benliğimize dokunacak, alev alev yakacak...

Belleri hep incecik... Ve kıvrılacak, o kıvrım gidebileceği son raddeye kadar kıvrılacak.

Ve soyunacak...

Gösterinin ilk bölümünden itibaren göğüsleri ve popoları zaten açıkta dans eden, showlarını yapan o muhteşem vücutlu dişiler gösterinin ikinci bölümünde tamamen soyunuyorlar...

Crazy Horse'ün lansman sloganlarından biri bu: Biz kızları ışıklarla giydiriyoruz.

Vücutlarını korumaları onlardan beklenen birinci şey.
Ve hatta dansçı kızların kontratlarında bile şöyle bir ibare var.
Ofisyel olarak her gün tartılıyorlar ve belli bir kilonun üzerine çıkmaları kesinlikle yasak.
Çıktıkları anda kadro dışı kalabiliyorlar, işten atılabiliyorlar ya da duruma göre geçici olarak para almıyorlar.

Eh bu kadar laftan sonra izlediğimiz gösterinin adını tahmin ediyorsunuzdur. Çok yaratıcı değil.

DESIR

10 parçadan oluşan bu gösterinin her bir bölümü diğerinden farklı.
Zaman zaman kimi bölümler yenileniyor ya da misafir dansçılarla renkleniyor.

1. 1er numéro: Güzeller ordusu. 1989'dan beri Crazy Horse'ün sembolü olmuş açılış gösterisi. 

Uzun peluştan İngiliz askerlerinin taşıdıkları bir şapkayla ve ayaklarında botlarla, sert ve net hareketlerle sahnede asker gibi yürüyen yarı çıplak güzeller ordusu. İsim cuk oturmuş hani...






























2. Chouchottement: Fısıltılar

Kulise gizli bir bakış... Kızların rastgele ve alalade hareketlerinin büyüteçle sahneye yansıması.





























3. Good Girl

Hareli hareli gösteren perdelerin arasında salına salına, sensuellik hat safhada muhteşem bir dans gösterisi...





























4. Red Shoes: Kırmızı ayakkabılar

3 balerin; zarif ve vahşi, erotik ve asil... Bedenleri orda ama onlar sanki orada yoklar.

Crazy Horse'un en büyük özelliklerinden birisi de bu, ışığı çok iyi kullanmaları. Dans eden üç beden hafif karanlıkta kalırken kırmızı bale pabuçlarına yoğunlaşıyor dikkatimiz. Bu da kızların silüetini daha gizemli ve ateşli hale getiriyor.






























5. Final Fantasy

İplere asılı ve hatta düğümlenmiş bir kadın düştü sahneye.
Kostümü çok enteresandı. Göğüsleri açıktaydı, poposu açıktaydı ve geri kalan her yeri tamamen kapalıydı.
İpte asılı kaldı, iplerden kurtulmaya çalıştı, çalışırken son derece erotik hareketler sergiledi.


6. Scanner

Wow, izlerken kendimden geçtim, takip edemedim, izlerken kızların hareket hızına yetişemedim...
En beğendiğim, gösterinin en orijinal, en dikkat çekici, en baştan çıkarıcı bölümlerinin başındaydı.
Dilim uçukladı, böyle ağzım açık kaldı bu nasıl enerji böyle...

Hani Crazy Horse'ün en iddialı laflarından biri, biz kızları ışıkla giydiriyoruzdu ya... Gördük.

Kızlar şu anda tamamen çıplak. 
Bu sahneyi unutmam mümkün değil. İnanılmaz estetik hareketlerle üzerlerindeki son parçayı da fırlatıp attılar...
Ve o anda görsel efektler coştu ve kızları adeta giydirdi...






























7. Upside Down

Önce kırmızı ayakkabıları gördük sahnenin üzerinde, sonra sahneye yansımasını.
Sanki dört bacak vardı... Kızların sadece popolarını sahnenin üzerine çıkartıp bir sağa bir sola sensuel bir şekilde salladıkları sahne çok hoştu.
Gözünüzün önünde bir popo bahçesi. Ama ne popo... popoların fotosunu çekmek ne yazık ki yasaktı...






























8. Striptease while Jongling

Gece boyunca birbirinden güzel ve baştan çıkarıcı kadınlara, her bir parçası kusursuz vücutlara resmen hipnotize olmuşuz, dalmış gitmişiz..

Derken sahneye valizleriyle iki adam düşüyor...
Adam mı? Erkek yani.
Erkek te nereden çıktı, Crazy Horse'tayız. Burada sırf femme fatale var dediler bize...

Bir anda birbirlerine jongling sopası atıp tutmaya başlıyorlar. Başta biraz şüheci gözlerle bakıyoruz ama kızlar da yoruldu hani elbette biraz dinlenecekler diyerek nezaketen izlemeye devam ediyoruz.

Ama o da ne!!!
Adamların jongling gösterisi hayatımda gördüğüm en orjinal jongling gösterisi çıkıyor.
Müthiş theatral hareketler ve komik yüz ifadeleriyle öyle bir gösteri sergiliyorlar ki tüm dikkatimizi çekiyorlar.
Karşılıklı iki köşeye geçiyorlar. Ve birbirlerine o sopaları sanki kavga eder gibi, birbirlerini hataya zorlar gibi atmaya başlıyorlar.
Ve onlar birbirlerini jongling sopalarıyla döverken soyunmaya başlıyorlar.
Yemin ederim, iki sopa atışı arasında ceketlerini, kravatlarını, pantalonlarını, ayakkabılarını çıkartıp jongling sopalarıyla karşılıklı ayakkabılarını da birbirlerine atıyorlar. Ve daha sonra çıkardıklarını giymeye başlıyorlar.
O pantalonu giydi giyemedi, sopayı düşürdü düşürmeden giydi arasında salonda nasıl yüksek bir adrenalin salgılatmayı başardıklarına aklınız hayaliniz şaşar. Bir de sanki birbirlerini hataya zorluyormuş gibi, diğeri giyemesin diye uğraşıyormuş gibi inanılmaz bir gösteri oldu !!!
Resmen çığlık çığlığa izledik...

Pole dance ve striptease kadınlarıyla ünlü Crazy Horse'a gidip en çok iki adama hayran kalmak...
Nasıl desem... Teşekkürler.






























9. Crisis. What Crisis?

Sahnede ilk defa tamamen giyinik bir kadın... Bir büro tasarlanmış. Telefonlar çalıyor. Susmuyor. Önünde ekran, dosyalar. Kadın çıldırıyor. Resmen kriz geçiriyor.
Ve o kriz anında yine inanılmaz erotik hareketlerle kendini ordan oraya atıyor. Ve üzerindekileri teker teker çıkarmaya başlıyor.
Vücuttan en son parçanın çıkarıldığı sahneler hep çok spectacular tasarlanmış.
Stringleri sahne stringi, yanlardan çat çat diye açılıyor ve bir hamlede çıkıyor.
Bu özellik te dansçılara çok estetik hareketler sunma fırsatı veriyor. Ve soluksuz izliyoruz...






























 10. Legmania


Havada uçuşan ve birbirinin içine geçmiş hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bacaklar...
Tek kelimeyle enfes bir gösteri.





























Crazy Horse'taki her dansçının elbette ki bir de sahne adı var.
Zoula Zazou, Jade Or, Nouka Karamel, Diva Novita, Loa Vahina bunlardan bazıları.
Hani bizim tarihmizde bazı erkek çocuklarına birşey başarana kadar isim verilmezmiş ya, işte Crazy Horse kızları da o hesap. Sahne isimlerinin bir anectodu var, daha çok diğelerinin ona yakıştırdığı bir isim oluyor.

2008'den beri Philippe Decouflé ile çalışan cabaret'nin genel direktörü de uzun yıllar Cirque du Soleil'den tecrübeli Andrée Deissenberg.

Désir gösterisi Philippe Découflé ve Ali Mahdavi imzalı bir gösteri.

Bir dakika...

Ayakkabıları nasıl unuturuz ???

Gösteri boyunca kızların ayağında tabanı kırmızı olan ayakkabılar görüyorum.
Ayakkabı tabanı kırmızı deyince aklımıza hangi ayakkabı tasarımcısı gelir?

Tabi ki Christian Louboutin...

Christian Louboutin, kadın, dişilik ve şehvet kokan Crazy Horse gösterilerini izler izlemez, kendisinin de aynı temalardan beslendiğini düşünüyor ve ayakkabılarının bu concepte çok yakışacağını söylüyor.
Ve Crazy Horse kızları için özel, dans ve sahne ayakkabıları tasarlıyor.

Son bir şey...

Siz siz olun servis görevlilerinin tuzağına düşmeyin.

PETRUS şarabı tam kıvamında, servis yapmamı ister miydiniz?

Yerimize oturur oturmaz servis görevlileri ne içeceğimizi soruyor.
Bir anda garsonun şöyle dediğine tanık oluyoruz:
"Petrus tam ideal sıcaklığında hazır bekliyor. Servis yapmamı ister misiniz?" sorusuyla afallıyoruz.
Tabi ki de nazik bir şekilde reddediyoruz. Ancak bilmeyen birinin boş bulunup tongaya düşebileceği bu ucuz numarayı Crazy Horse ailesine hiç yakıştıramıyorum.

Efendim, bilmeyenler için minik bir açıklama yapmayı bir borç biliyorum.

Açık arttırmalarda boy gösteren, dünyaca ünlü PETRUS şarabı, Bordeaux Bölgesinin en prestijli ve en pahalı şarabıdır.
Sipariş vermeden önce fiatını menüden kontrol etmenizi tavsiye ederim.

Crazy Horse'ta bir şişe PETRUS şarabına biçilen rakam 3450 Euroydu. Evet 3450.

Petrus şarabını illa ki çok merak ediyorsanız Pomerol'ü tavsiye ederim.
Bordeau Bölgesinde Petrus ve Pomerol aynı bölgede üretiliyor. Yani üzümler güneşi aynı ölçüde görüyor. Dolayısıyla Petrus'ün en yakın olabileceği şarap Pomerol. Ve iyi bir Pomerol'ü 30 ila 50 euro civarında satın alabilirsiniz.


Crazy Horse, Paris'te gördüğüm en enteresan, en orjinal gösterilerden biriydi. Enfesti...

Yolunuz düşerse tavsiye ederim...


Event FRIZZ EASE Crazy Horse


31 Ağustos 2012 Cuma

MADONNA olacakmış. Gülmeyin. Belki yarası var.

Madonna Avrupa turnesinde. Bilmeyen yok.
Diğer ülkelerde nasıl performans sergiledi bilmiyorum ama son zamanlarda Fransa'da Madonna konserleri hakkında sadece olumsuz seyler yazılıp çiziliyor.
Sözüm ona Paris'teki konseri sadece 40 dakika sürmüş, insanlar yuhalamış ve ödedikleri 200 euro civarı konser bileti parasını geri istemişler.
Sözüm ona playback yapıyormuş...
Yok efendim dinleyicilerle iletisim kurmuyormuş, hosgeldiniz, iyi aksamlar demiyormuş. (Yahu Madonna bu, sana selam verse nolur vermese nolur... çıkıp şarkısını söylesin yeter)

Gerçi bu Fransızlara da çok güvenmemek lazım. Yakınmak, şikayet etmek dedin mi en önde gelen bir toplumdan söz ediyoruz.

Nice'teyim. 20 Ağustos pazartesi.
Arkadaşım Benedicte'in telefonuna bir mesaj geliyor. 21 Ağustos sali Madonna konserine 50 euroya bilet var, ister misin? Sonia ile Sandrine daha biz tereddüt etme aşamasına dahi giremeden başlıyorlar. Aman efendim 2 sene önce gitmişler konserine, rezaletmiş, hiç zevk almamışlar, bu seneki konser yorumları zaten ortadaymis, hiç gerek yokmus. Şöyle güzel bir rosé alıp, balık yapıp Benedicte'in balkonunda aksam yemeği daha keyifli olurmuş. Madonna artık eski Madonna değilmiş... Bla bla bla...
Beynimiz yıkanıyor. Nutkumuz tutuluyor. Basiretimiz bağlanıyor.
Benedicte'le şöyle bir düşünmeye bile alamıyoruz meseleyi. Iyi diyoruz gitmeyelim. Gerçi sadece 50 euro hani, 50 euroyu nerelere vermiyoruz ki, kötü bile olsa bir Madonna konserine de verebilirdik ama.... neyse madem öyle...

Ertesi gün oluyor...
Aksam saat 18.00, markette alışveriş yapıyoruz yemek için.

Bana bir afaganlar basiyor. İnme iniyor. Içime başka biri giriyor...
Kontrolü 11 yasindaki Dilara aliyor.

Meydan okuyorum: "La isla bonita" 'da dans edeyim yeter..

Ilk okul 5. siniftayim. Cok başarılı, popüler ve sosyal bir öğrenciyim. 
23 Nisan'larda, 19 mayıslarda biri bir bayrak taşıyacaksa, o sopayı oraya buraya çevirecekse o hep benim.
Bir de folklör ekibindeyim. Yöresel kıyafetler giyip "Ege Kadin" oynuyoruz. Gözünü seveyim bu folklorik dansa adını verenin.
Ege Kadin... söylerken bile içi gidiyor adamin...
Bir de basket-ball takimindayim. 

Ilk okul mezuniyet gecesinde sergilenmek uzere bir dans topluluğunun kurulmakta olduğunu duyuyorum. Güzel sanatlar öğrencisi dansçı bir abla çalıştıracakmış topluluğu. Şarkı da Madonna'nın bir şarkısı olacakmis. O dansçi abla hayranmis ona. Cunku Madonna asiymiş, kendi bildiğini okuyan bir kadinmis, devrimciymis, provokatormus, onun gibi bir tane daha yokmus, o efsane olacakmis, dünyayi değiştirecekmiş...

Şarkı seçilmis "Las isla bonita". 10 tane de kız seçilmis. Benim haberim yok.
Bu ablayı görmeye gidiyorum. 11 yaşındayım. "Üzgünüm" diyor bana. "Grubu kurduk. Çalışmalara başladık, çok geç. Hem sen folklör ekibindesin, basketbol takımındasın. Başka öğrencilere de şans vermek lazım." diyor.

Reddediyor beni. 
Yok, kafaya koymuşum bir kere. Olacak bu iş.
Başlıyorum meydan okumaya.... Madonnalık var ruhumda.

Bir kere diyorum, bu kızların hiçbirisi güzel dans edemiyor, en iyi ben dans ediyorum. Bir dene beni, bir bak, göreceksin en iyi olduğumu. Ayruca diğer faaliyetlerde olmam mu seni rahatsız ediyor? Tamam diyorum, herseyi bırakıyorum. Basketbol takımından çıkıyorum. Folklor gösterisi için de yerime yedeklerden biri geçer. Ben senin grubunda Madonna şarkısında dans etmek istiyorum.... diyorum...

Abla etkileniyor...
Ne folklor ekibinden çikiyorum, ne basketball takimindan.
Ama ben yanilmiyorum. En iyi ben dans ediyorum. 
Gösteri gecesi 11 kisilik grubun en basinda, tek başıma dans ediyorum. Arkamda kizlar 5'erli iki sira oluşturuyor. Mavi-beyaz elbisemiz ve elimizdeki mavi beyaz ponponlarımızla şahaneyiz...

La isla bonita, bellegime islemis bir sarkidir.
25 yil sonra bugun o dansin kareografisini hala hatirliyorum. Ve hatta, eğer bir yerlerde La isla bonitayi duyarsam, olduğum yerde ben hala o dansı ederim. Asla unutmam. Yeri çok büyük...

Cinemalara "Who's that girl" gelmis. Kimse tutamaz beni...

Yil 1988. 12 yasindayim. Sinemaya Madonna'nin filmi gelmis.
Fimin adi sarkisinin adiyla meshur "Who's that girl?" Film Konak sinemasinda oynuyor. Biz Karsiyaka'da oturuyoruz. Hayatta bir hafta sonu annemler tek basima karsiya geçmeme izin vermezler. Ama, yok kimse tutamaz beni. Sinemaya Madonna gelmis. Gidicem tabi ki...
Annem "Hayır, bu yasta, bir hafta sonu, hem de Konak'a sinemaya gidemezsin."
Yerlere yatarak ağlıyorum, nasıl ağlamak ama, yırtınıyorum, komşular da duysun annem utansın diye iyice abartıyorum ağlamayi. Annemde zırnık yumuşama yok. Nuh diyor peygamber demiyor.
Babama gidiyorum bu sefer.: "Babacim, bak Sebnem de 12 yasinda ama onun ailesi izin veriyor sinemaya gitmesine." diyorum. Babam da "Sebnem'in ailesi kizlarini bizim kadar sevmiyorsa bizim sorunumuz degil. Gidemezsin Dilara'cim, lutfen israr etme." diyor.
Bende bir surat, bir tavir...
Böyle tavırlı tavırlı geziyorum ortalıkta bir süre.
Cok üzülüyorum filme gidemediğime... Hiç unutmuyorum.

Şu anda Madonna ile aynı şehirde nefes alıyorum.

Derken....

Simdiki zamana geri dönüyorum.
Bir de bakmışım bir markette domates dolduruyorum bir poşete.

Birden kendime geliyorum. "Sen şaşırdın mı? O biletleri nasıl reddedersin. Madonna bu, senin çocukluk idolun. Küçükken örnek aldığın, bütün şarkılarını, video kliplerini ezbere bildiğin kadın. Ve Madonna şu anda seninle aynı şehirde nefes alıyor. O burda. Ne yapıyorsun sen?" diye bir ses geliyor içimden gümbür gümbür...

Anında bırakıyorum domatesleri. Bénédicte'i buluyorum.

Bu konsere gitmeliyiz. Hemen simdi!!

"Bénédicte, o 50 euroluk biletleri geri çevirişimiz büyük hataydı. Madonna bu yahu, ne kadar kötü olabilir ki? O kötüyse bile şahane bir show izleyecegimiz suphesiz. Bu konsere gitmeliyiz, ve hemen şimdi." diyorum.
Bénédicte önce bir afalliyor, cevap veriyor:
"Iyi ama artık çok geç, biletleri kaçirdik, biletimiz yok. Ayrica şimdi orası nasıldır biliyor musun? Arabayi park edecek bir yer asla bulamayiz." diyor.

"Bénédicte, bu konsere mutlaka gitmeliyiz. Biliyorum geç oldu, biletleri kaçırdık ama önemi yok. Konserin önünde mutlaka karaborsa satıcılar vardir, onlardan alırız. Arabayi da nereye park edeceğimiz önemli değil, yürürüz. Bak, şimdi biraz isteksiz ve şüpheci yaklaşıyorsun. Biliyorum. Ama hersey çok güzel geçecek, görürsün. Iyi ki gitmisiz diyeceksin. Eminim buna. Hadi." diyorum.
"Tamam" diyor. Direnmiyor.

Bayılıyorum, değisen koşullara çok hızlı bir şekilde adapte olabilen insanlara. Bence çağımızın en önemli meziyetlerinden biri bu: Hızlı düşünüp, çabuk karar verebilmek.

Alışveriş torbalarını kızlara bırakıp öylece üzerimizdeki shortlarla atlıyoruz arabaya, gidiyoruz konsere. Herşey kaymak gibi akıyor. Arabayı çok yakına park ediyoruz. Kapının önünde karaborsacilar var. 50 euro diyorlar. 35 euroya aliyoruz biletleri. Boy avantajimizi da kullanip şahane bir yerde duruyoruz. "Madonna'yi göremezsiniz" diyordu kizlar, valla gayet te görüyoruz...
Sevinçten birbirimize sariliyoruz. Ani ve çok dogru bir karar verdik. Bénédicte bana tesekkur ediyor, ben ona. Ayni çizgide oldugumuz ve aynı şeyi istediğimiz için...

Onun şarkılarıyla büyüdük ve şekillendik. O küçük dev kadın.

Sahneye çikiyor. Tabi ki görkemli ve ihtişamli bir sekilde... 
O orda iste, Madonna bu. Efsanevî...
Kim demis playback yapiyor diye. Kim demis eskisi gibi degil diye. Diyenin alnini karislarim. 54 yasinda bu kadin. 2 saat 15 dakika sahnede kaldi... Catir çatir butun sarkilarini soyledi, dans etti...

Biraz hassasti sanki... dunyanin tolerans eksikliginden, insanî vasiflarin azalmakta oldugundan bahsetti. Bir daha Avrupa'ya gelmeyecegini soyledi.

Herseyiyle Madonna o. Sirtinda "No Fear" yazisiyla çikti sahneye. Kollarinda "Free Poussy Riot" yazisiyla bir devrimci o. Hepimize soyletti Free Poussy Riot, sonra da Rusya sizi duymadi daha çok bagirin dedi... Sonra ekledi:
"I like to live my mife dangerously. Otherwise it is not worth"
Iste o kadar.
"Are we gonna make a revolution? So start with yourself. Treat everyone in your life with dignity and with love"...

Bir de...

Madonna'nin dansçilari nedir öyle arkadaslar? Onlar insan mi?
Onlar nasil adamlar öyle? Aman aman her biri akillara zarar bu adamlarin, valla adami yoldan çikarir bunlar, her biri sex tanrisi sanki. Bu adamlardan her kadina bir tane lazim. Biz sahsen Bénédicte'le transa geçmis bir sekilde izledik her birini. En çok ta Brahim'i, dogruya dogru simdi, en çok o parliyor sahnede. Hem mukemmel dans ediyor hem de olaganustu bir sexapeli var. Bayildik... Hem zaten Madonna adamin iyisinden anlamayacak ta kim anlayacak...

Gecenin sonunda eve dönerken bizden mutlusu yok.
Kizlara da oyle bir anlattik ki, Madonna'yi o kadar kötüleyen kizlar "tüh keske biz de gelseydik" demesin mi? Eeee gelseydiniz...

Hayati spontane yaşamak kadar güzeli var mi?

"Hadi kalk gidelim" demek lazim bazen, oncesini, sonrasini, onunu, arkasini, nedenini, niçinini, olur mu, olmaz miyi, hatta... sonuçlarini.... dusunmeden "hadi" demek lazim.
Ve hemen harekete geçmek lazim... Hepsi o kadar..

Teşekkürler Madonna. Bu gece için...

Herseyin değişebilir, klişelerin kırılabililir, toplumun dayattıklarının reddedilebilir oldugunu, tehlikeyi ve riski göze almadan yaşanan hayatın anlamsız ve yüzeysel olduğunu, yıllardır şarkılarınla ve yasam biçiminle gösterdiğin için...

Cause after all
Nothing is indestructible