Gosteri - Konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gosteri - Konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2014 Pazar

Kadının sınırları zorlayan dişiliği: CRAZY HORSE

"15 Ocak akşamını rezerve et." diye adıma bir not asılıydı Noel ağacının üzerinde. 
Bir gösteri? Yeni şık bir restaurant? Bir sirk? Bir konser?

Uzun zamandır ünlü bir Paris Cabaret'sine gidesim var.
Dünyaca ünlü 3 Paris cabaresinden birine: Moulin Rouge, Lido veya Crazy Horse.

CRAZY HORSE






























Bu akşam gözlerimiz birşeye kesinlikle doyacak:  
Kadının, sınırları zorlayan dişiliği ve akıl almaz güzelliği...

Crazy Horse, 1951 yılında, kadınlara son derece düşkün, arzusu doymak bilmez, kazanova Alain Bernardin tarafından kurulur.
Bernardin Amerika'ya giderek buradaki striptease klüpleri keşfeder. Ve aklına harika bir fikir düşer:
Striptease klüplerdeki pole dance showlarını bir gösteriye dönüştürmek.

Türlü elemelerden geçerek Crazy Horse'ta sahne alabilmek için sadece esnek ve iyi dansçı olmak yetmiyor.

Herşeyden önce rüya gibi, kusursuz bir vücut lazım...

Crazy Horse'un birinci meselesi bu: Rüya gibi vücutlara sahip bir "dişi" ordusu, gece boyunca karşımızda inanılmaz sensuel hareketlerden oluşan bir gösteri sunacak.
Striptease klüplerdeki gibi pole dance yapacak. Bunu yaparken görsel bir şölen yaratacak.
Dişiliğin sınırlarını zorlayacak, içimizdeki kadını kışkırtacak, izleyeni "cürret" eder kılacak.
Arzuyu uyandıracak, en ilkel benliğimize dokunacak, alev alev yakacak...

Belleri hep incecik... Ve kıvrılacak, o kıvrım gidebileceği son raddeye kadar kıvrılacak.

Ve soyunacak...

Gösterinin ilk bölümünden itibaren göğüsleri ve popoları zaten açıkta dans eden, showlarını yapan o muhteşem vücutlu dişiler gösterinin ikinci bölümünde tamamen soyunuyorlar...

Crazy Horse'ün lansman sloganlarından biri bu: Biz kızları ışıklarla giydiriyoruz.

Vücutlarını korumaları onlardan beklenen birinci şey.
Ve hatta dansçı kızların kontratlarında bile şöyle bir ibare var.
Ofisyel olarak her gün tartılıyorlar ve belli bir kilonun üzerine çıkmaları kesinlikle yasak.
Çıktıkları anda kadro dışı kalabiliyorlar, işten atılabiliyorlar ya da duruma göre geçici olarak para almıyorlar.

Eh bu kadar laftan sonra izlediğimiz gösterinin adını tahmin ediyorsunuzdur. Çok yaratıcı değil.

DESIR

10 parçadan oluşan bu gösterinin her bir bölümü diğerinden farklı.
Zaman zaman kimi bölümler yenileniyor ya da misafir dansçılarla renkleniyor.

1. 1er numéro: Güzeller ordusu. 1989'dan beri Crazy Horse'ün sembolü olmuş açılış gösterisi. 

Uzun peluştan İngiliz askerlerinin taşıdıkları bir şapkayla ve ayaklarında botlarla, sert ve net hareketlerle sahnede asker gibi yürüyen yarı çıplak güzeller ordusu. İsim cuk oturmuş hani...






























2. Chouchottement: Fısıltılar

Kulise gizli bir bakış... Kızların rastgele ve alalade hareketlerinin büyüteçle sahneye yansıması.





























3. Good Girl

Hareli hareli gösteren perdelerin arasında salına salına, sensuellik hat safhada muhteşem bir dans gösterisi...





























4. Red Shoes: Kırmızı ayakkabılar

3 balerin; zarif ve vahşi, erotik ve asil... Bedenleri orda ama onlar sanki orada yoklar.

Crazy Horse'un en büyük özelliklerinden birisi de bu, ışığı çok iyi kullanmaları. Dans eden üç beden hafif karanlıkta kalırken kırmızı bale pabuçlarına yoğunlaşıyor dikkatimiz. Bu da kızların silüetini daha gizemli ve ateşli hale getiriyor.






























5. Final Fantasy

İplere asılı ve hatta düğümlenmiş bir kadın düştü sahneye.
Kostümü çok enteresandı. Göğüsleri açıktaydı, poposu açıktaydı ve geri kalan her yeri tamamen kapalıydı.
İpte asılı kaldı, iplerden kurtulmaya çalıştı, çalışırken son derece erotik hareketler sergiledi.


6. Scanner

Wow, izlerken kendimden geçtim, takip edemedim, izlerken kızların hareket hızına yetişemedim...
En beğendiğim, gösterinin en orijinal, en dikkat çekici, en baştan çıkarıcı bölümlerinin başındaydı.
Dilim uçukladı, böyle ağzım açık kaldı bu nasıl enerji böyle...

Hani Crazy Horse'ün en iddialı laflarından biri, biz kızları ışıkla giydiriyoruzdu ya... Gördük.

Kızlar şu anda tamamen çıplak. 
Bu sahneyi unutmam mümkün değil. İnanılmaz estetik hareketlerle üzerlerindeki son parçayı da fırlatıp attılar...
Ve o anda görsel efektler coştu ve kızları adeta giydirdi...






























7. Upside Down

Önce kırmızı ayakkabıları gördük sahnenin üzerinde, sonra sahneye yansımasını.
Sanki dört bacak vardı... Kızların sadece popolarını sahnenin üzerine çıkartıp bir sağa bir sola sensuel bir şekilde salladıkları sahne çok hoştu.
Gözünüzün önünde bir popo bahçesi. Ama ne popo... popoların fotosunu çekmek ne yazık ki yasaktı...






























8. Striptease while Jongling

Gece boyunca birbirinden güzel ve baştan çıkarıcı kadınlara, her bir parçası kusursuz vücutlara resmen hipnotize olmuşuz, dalmış gitmişiz..

Derken sahneye valizleriyle iki adam düşüyor...
Adam mı? Erkek yani.
Erkek te nereden çıktı, Crazy Horse'tayız. Burada sırf femme fatale var dediler bize...

Bir anda birbirlerine jongling sopası atıp tutmaya başlıyorlar. Başta biraz şüheci gözlerle bakıyoruz ama kızlar da yoruldu hani elbette biraz dinlenecekler diyerek nezaketen izlemeye devam ediyoruz.

Ama o da ne!!!
Adamların jongling gösterisi hayatımda gördüğüm en orjinal jongling gösterisi çıkıyor.
Müthiş theatral hareketler ve komik yüz ifadeleriyle öyle bir gösteri sergiliyorlar ki tüm dikkatimizi çekiyorlar.
Karşılıklı iki köşeye geçiyorlar. Ve birbirlerine o sopaları sanki kavga eder gibi, birbirlerini hataya zorlar gibi atmaya başlıyorlar.
Ve onlar birbirlerini jongling sopalarıyla döverken soyunmaya başlıyorlar.
Yemin ederim, iki sopa atışı arasında ceketlerini, kravatlarını, pantalonlarını, ayakkabılarını çıkartıp jongling sopalarıyla karşılıklı ayakkabılarını da birbirlerine atıyorlar. Ve daha sonra çıkardıklarını giymeye başlıyorlar.
O pantalonu giydi giyemedi, sopayı düşürdü düşürmeden giydi arasında salonda nasıl yüksek bir adrenalin salgılatmayı başardıklarına aklınız hayaliniz şaşar. Bir de sanki birbirlerini hataya zorluyormuş gibi, diğeri giyemesin diye uğraşıyormuş gibi inanılmaz bir gösteri oldu !!!
Resmen çığlık çığlığa izledik...

Pole dance ve striptease kadınlarıyla ünlü Crazy Horse'a gidip en çok iki adama hayran kalmak...
Nasıl desem... Teşekkürler.






























9. Crisis. What Crisis?

Sahnede ilk defa tamamen giyinik bir kadın... Bir büro tasarlanmış. Telefonlar çalıyor. Susmuyor. Önünde ekran, dosyalar. Kadın çıldırıyor. Resmen kriz geçiriyor.
Ve o kriz anında yine inanılmaz erotik hareketlerle kendini ordan oraya atıyor. Ve üzerindekileri teker teker çıkarmaya başlıyor.
Vücuttan en son parçanın çıkarıldığı sahneler hep çok spectacular tasarlanmış.
Stringleri sahne stringi, yanlardan çat çat diye açılıyor ve bir hamlede çıkıyor.
Bu özellik te dansçılara çok estetik hareketler sunma fırsatı veriyor. Ve soluksuz izliyoruz...






























 10. Legmania


Havada uçuşan ve birbirinin içine geçmiş hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bacaklar...
Tek kelimeyle enfes bir gösteri.





























Crazy Horse'taki her dansçının elbette ki bir de sahne adı var.
Zoula Zazou, Jade Or, Nouka Karamel, Diva Novita, Loa Vahina bunlardan bazıları.
Hani bizim tarihmizde bazı erkek çocuklarına birşey başarana kadar isim verilmezmiş ya, işte Crazy Horse kızları da o hesap. Sahne isimlerinin bir anectodu var, daha çok diğelerinin ona yakıştırdığı bir isim oluyor.

2008'den beri Philippe Decouflé ile çalışan cabaret'nin genel direktörü de uzun yıllar Cirque du Soleil'den tecrübeli Andrée Deissenberg.

Désir gösterisi Philippe Découflé ve Ali Mahdavi imzalı bir gösteri.

Bir dakika...

Ayakkabıları nasıl unuturuz ???

Gösteri boyunca kızların ayağında tabanı kırmızı olan ayakkabılar görüyorum.
Ayakkabı tabanı kırmızı deyince aklımıza hangi ayakkabı tasarımcısı gelir?

Tabi ki Christian Louboutin...

Christian Louboutin, kadın, dişilik ve şehvet kokan Crazy Horse gösterilerini izler izlemez, kendisinin de aynı temalardan beslendiğini düşünüyor ve ayakkabılarının bu concepte çok yakışacağını söylüyor.
Ve Crazy Horse kızları için özel, dans ve sahne ayakkabıları tasarlıyor.

Son bir şey...

Siz siz olun servis görevlilerinin tuzağına düşmeyin.

PETRUS şarabı tam kıvamında, servis yapmamı ister miydiniz?

Yerimize oturur oturmaz servis görevlileri ne içeceğimizi soruyor.
Bir anda garsonun şöyle dediğine tanık oluyoruz:
"Petrus tam ideal sıcaklığında hazır bekliyor. Servis yapmamı ister misiniz?" sorusuyla afallıyoruz.
Tabi ki de nazik bir şekilde reddediyoruz. Ancak bilmeyen birinin boş bulunup tongaya düşebileceği bu ucuz numarayı Crazy Horse ailesine hiç yakıştıramıyorum.

Efendim, bilmeyenler için minik bir açıklama yapmayı bir borç biliyorum.

Açık arttırmalarda boy gösteren, dünyaca ünlü PETRUS şarabı, Bordeaux Bölgesinin en prestijli ve en pahalı şarabıdır.
Sipariş vermeden önce fiatını menüden kontrol etmenizi tavsiye ederim.

Crazy Horse'ta bir şişe PETRUS şarabına biçilen rakam 3450 Euroydu. Evet 3450.

Petrus şarabını illa ki çok merak ediyorsanız Pomerol'ü tavsiye ederim.
Bordeau Bölgesinde Petrus ve Pomerol aynı bölgede üretiliyor. Yani üzümler güneşi aynı ölçüde görüyor. Dolayısıyla Petrus'ün en yakın olabileceği şarap Pomerol. Ve iyi bir Pomerol'ü 30 ila 50 euro civarında satın alabilirsiniz.


Crazy Horse, Paris'te gördüğüm en enteresan, en orjinal gösterilerden biriydi. Enfesti...

Yolunuz düşerse tavsiye ederim...


Event FRIZZ EASE Crazy Horse


8 Aralık 2013 Pazar

Teatro di San Carlo: Anlatacak hikâyelerim var.

Avrupa'nin en eski opera ve tiyatrosu, dünyanin bile sayili tiyatrolarindan birisi Teatro Di San Carlo...

Göz kamaştırıcı, büyüleyici, çivileyici, olağanüstü bir tiyatro burasi.
Böyle zamanlarda kafamızın oynar başlıklı olduğuna şükredesim geliyor.
Sağa çevriliyor, sola çevriliyor, yukari kaldiriliyor, asağı indiriliyor, o şekilde öylece uzun süre kalabiliyor. Ne kadar başarılı bir dizayn şu kafatası sahiden bayılıyorum. Her yere bakabiliyorum. Dakikalarca öylece kalabiliyorum.

Tipki San Carlo Tiyatrosu'nda olduğu gibi, bunu yapabildiğimi bazen daha fazla fark ediyorum.


Tiyatroyu dışarıdan bir tavaf ediyoruz. Dışari çıkıp programa göz atıyoruz.
Bir de bakiyoruz ertesi aksama Verdi'nin AIDA Operasi'nin biletleri satiliyor.
(Aslinda bu, halka açik ve gösteriye denk son provalari. Ama hiç prova gibi degil, normal bir gösteri bu.)

Opera yüzyıllardır elit ve rafine bir sosyal aktivite. Gelen insanlarin zerafeti ve dış görünümlerine gösterdikleri özen, operayla neredeyse özdeşleşmiş.

Hiç hesapta yoktu. Giyecek kiyafetimiz bile yoktu...

Sirt çantamizi kapip Napoli sokaklarini sarmaş dolaş arşınlamaya, güzel Napolitaine yemeklerinden yemeğe, Vezüv'e çikmaya, Pompei'nin harabelerinin tozunu attırmaya geldik.

Şöyle saçımı başımı yapıp, üstüme jilet gibi bir siyah elbise, ayağıma siyah topuklu ayakkabılar geçirip Opera'ya gitmek vardi. Ama... artık üzerimizde ne varsa...

İnsan anlatacak hikâyeleri oraninda zengindir.

Hayatin sürprizleri ve spontane gelişmeler olmasa bu kadar çok anlatacak hikayemiz de olmazdi.

Hikâyeler...
Insan anlatacak hikayesi oldugu oranda zengindir.
Ve ben bir dolu zengin FAKIR insanlar biliyorum...
Benim gözümde en büyük zenginlik kayıtsız şartsiz, tartışmasız insanin hikayeleridir. Bazen biriyle tanisirsiniz, en pahali pabuçlar vardir ayaginda, ya da en pahali spor arabaya biniyor, sehrin en luxe semtinde oturuyordur. Ama, anlatacak hikayesi yoktur...
Bence anlatacak hikayesi olmayan bir kisiden daha fakir kimse yoktur.

Teatro di San Carlo'da AIDA Operasi (Verdi)

Opera izlemek için en iyi yer kesinlikle ve kesinlikle ikinci veya üçüncü kat balkon, mümkünse sahne karşısı. Ama zemin kat asla degil.
Neden mi?
Orkestra Sefi'nin o insana küçük dilini yutturan gösterisini kaçırırsınız da ondan.

Her melodinin her notasının çıkacağı aleti, çıkacağı şiddeti, vereceği duyguyu, yeri göğü inleteceği çapi, tınısının süreceği saniyeyi biliyor. Hem işitsel hem görsel bir şölen, orkestra şefini izlemek tarifsiz bir keyif...

Italyanlar ne kadar şanslı. Klasiklerin çoğunun Italyanca olduğunu düşünürsek konuyu anlamakta hiç zorlanmiyorlar. Sahnenin tam ortasinda bir yerde söylenen tum şarkilarin sözleri ayni anda yazili olarak geçiyor. Biz de işte aynı dil ailesinin bir çocuğu olarak nasıl olsa tüm kelimelerin kökleri ayni diye fazla zorlanmadan takip edebiliyoruz.

Aslinda Notre Dame de Paris'yi, yani Casimodo ve Esmeralda'yi taniyorsaniz konular birbirine çok benziyor. Hep buyuk bir ask, hep karmasik bir ask, hep umitsiz bir ask, hep politik veya askeri engeller...
Ve sonunda ask hem maglup, hem galip...

AIDA operasinin sonunda da oyle. Diyorsunuz ki, gerçek ask bu iste. Beraber olamiyorsak, beraber oluruz.

Eski zamanin sinemasi opera. Saatlerce, 4 saate yakin sürmesi ondan.

Cok boyutlu, çok konulu, çok mekanli ama gorsel olarak bunu sinema gibi gosteremiyor, bunu hayalinizde canlandirtiyor.
Hareketler birer dans kareografisi, dialoglar ise dunyanin en ozel sesli insanlarindan opera sarkilari.
Tum bunlar 2 saate sigmiyor. Hem nasil sigsin?
Mesela mesaj vermek gibi kaygisi yok. Bir hikaye anlatmanin da otesinde, ruhunuzun sinirlarini delip geçmek, zevk çitanizin boyunu yukariya çekmek.
Operanin bu kadar pahali bir aktivite olmasi da çok net açiklaniyor.
Sahnede gordugunuz her bir kisi bir sanatçi. Okuduklari okullar, konservatuarlar, AIDA Operasi'nin kadrosunda olabilmek için girdikleri yarislar, hepsi elit birer sanatçi, ses sanatçisi, balerin, muzisyen. Bize sunulan bu çok ozel opera gosterilerinin de bize kattigi zenginlik oraninda bir bedeli var.

Sevgili Sencer Hocam, benimle gurur duyuyor musunuz?
Sozunuzu dinliyorum, hatta operayi çok seviyorum, senede bir ya da iki kere gidebilmek istiyorum.

Bu da ikinci katta, sahnenin ortasina bakan kraliyet locasi

 O Italyan beyefendisi bana yerini vermeden rahat edemedi.

Balkondaki locamiza geldigimizde, on tarafta sandalyede 70-75 yaslarinda uç Italyan oturuyordu.
Sahneyi gormek için ayakta durmak zorundaydik, yerimiz çok ortada olmadigindan oturarak goremiyorduk.

O hayli yasli Italyan beyefendisi derhal kalkti ve bana yerini verdi. Oturmam için o kadar israr etti ki mahcup bir sekilde oturdum. Kendisi arkaya geçti. Ve 2 saat boyunca o yasta ayakta durarak operayi izledi.
Ben gencim, hem de sporcuyum. Saatlerce ayakta durmak bana viz gelir. Ama...

O Italyan beyefendisi, yaninda ayakta duran bir hanim varken oturmayi kendisine yediremedi, yakistiramadi.
Boyle buyumus, boyle gormus, boyle ogrenmis, hayati boyunca boyle yapmis. Simdi degisebilecek birsey degil. Mesele, benim için operayi ayakta izlemenin sorun olup olmamasi degil.
Mesele ben ayaktayken onun oturuyor olmasi. Ve bunun onun için normal olmamasi.

Bu eski usul adap, nezaket ve zerafet karsisinda saygiyla egiliyorum. Ve o Italyan beyefendiye huzurlarinizda tekrar çok tesekkur ediyorum.




























Teatro Di San Carlo: Anlatacak hikayelerim var

Ve Napoli buram buram tarih kokuyordu

NAPOLI: Italya'nin asi çocugu...

19 Ağustos 2013 Pazartesi

"Neredeyse" Cirque du Soleil : THE DREAM


Tam bir Cirque du Soleil muptelasiyim.
Hatta zamanla, sirayla, yavas yavas butun gosterilerini gormek iddiasindayim.
Toplamda 19 gosterileri bulunuyormus. Hayat uzun. Acelem yok...

Simdiye kadarki performansim hiç te fena degil.
Cirque du Soleil'in sadece ve sadece Las Vegas'taki casinolarda sahne alan exclusive showlarini kaçirmadim.
Vegas'ta çikan, Cirque du Soleil'in 7 gosterisinden 4'unu gorme sansina eristim.
5.'si de "neredeyse" Cirque du Soleil...
  • Cirque de Soleil'in "sensual" yuzu Zumanity kuskusuz en orjinal olani
Erotik, sensuel, bastan çikarici: Zumanity
  • Cirque de Soleil'in enerjik ve akrobat yuzu Mystère (Treasure Island) 
  • Cirque du Soleil'in genç, çilgin, aykiri, hippi yuzu Love / Beatles (The Mirage) 
Hem acrobatik, hem trapez, hem sirk, hem dans...Tam bir gorsel solen..
Oyle bolumler var ki, odaklanabilecegimiz bir merkez yok. Sahnenin bir suru farkli farkli noktalarinda farkli seyler oluyor.
Dikkatiniz belli bir yerde toplanamiyor, zira ayni anda bircok sey sunuluyor.
Bir de oyle bolumler var ki, mesela 2 adamin birbirini tasiyarak yaptiklari insana kucuk dilini yutturacak tarz gosteriler... Iste o zaman degil baska bir yerde hareket olsun, sahnede cit bile cikmiyor...

Iki adam / hand to hand performance

Insan vucudunun bu kadar mukemmel ve kusursuz sekillere girip, neler yapabilecegine tanik oluyor, hayranlikla seyrediyoruz.

Hepsinin temel ozelligi insan bedenini insan ustu bir biçimde kullanmak olsa da her gosterinin kendine ait bir karakteri var.

Mesela KA daha çok kostumler, renkler, dovus ve dans kareografileri uzerine odakli...
Benim tercih ettigim bir tarz degil ancak begeneni çok.

LOVE / Beatles 

Cirque du Soleil'in Beatles'in sarkilariyla ve o hippi doneminin degerleri ve konseptiyle hazirlanmis enteresan bir gosteri.
Ornegin "ask", "baris" "savasma sevis" konseptlerine hayli yer verilmis. Baris içinde bir yerde bulunan grup gençlerin polis tarafindan kovalanmasi bolumu çok guzel. Gençler çesitli akrobatik hareketlerle ordan girip buradan çikiyorlar. Cok hos. Elbette Beatles'in hepimizin bildigi tanidigi sarkilariyla...
Itiraf etmek gerekirse çogu bolum biraz amatorce. Herkesin vucudunu hayranlik duzeyinde kullandigi soylenemez.

Cok fazla curcuna, hippiler, her yerden bir sey çikma durumu bazen biraz abartılmış.

Bana gore gosterinin en guzel bolumu Beatles'in "I don't want to loose you" adli sarkisiyla sahnenin 4 kosesinde havada asili 4 kadinin ve ortadaki tek erkekle yaptiklari gosteri.
Her kadin arada bir sahnenin ortasina iniyor, erkekle flirtlesiyor ve ardindan kayboluyor.
Erkegin performansi, hareketlerinin akiciligi ve ritmi sahiden ustun.

Veeee "almost" Cirque du Soleil: DREAM / WYNN



Gitmeden once arastirdim. Kritikleri okudum. Bilgilendim.
Vegas'ta sadece bir tane showa gitme firsatiniz varsa mutlaka "O" ya gidin, diyordu herkes.
Cirque de Soleil'in Vegas'i sallayan, en unlu, en gozde gosterisi.
Elbette su dansiyla unlu Bellagio'da....

Ama biz O'ya gitmedik.

Baska kritikler okudum. Cirque du Soleil'in konsept ureticilerinden bir adam çok basarili olunca Cirque du Soleil'den daha fazla para istemis ve boylece kapi disari edilmis.
O da Cirque du Soleil'in en buyuk produksuyonu O yani Fransizca su demek olan "Eau" 'ya en buyuk rakip olabilecek ve aynen O gibi suda geçen yeni bir gosteri yaratmaya karar vermis. Wynn casinosuna "bana aynen boyle bir salon yapin" demis ve Wynn bu adama inanip sadece bu gosteriye ozel bir salon yapmis.

O'nun pazarini çalmaya çalisan bu yarali ve hirsli adamin gosterisini daha çok merak ettim.
DREAM / Le Reve.
Tek kelimeyle muhtesemdi...



Butun gosteri suda geçiyor

Malum gosterinin temasi su.
Sahne, dekor suyun içinde. Akrobatlar bir agacin tepesinde veya ipe bagli sekilde gosterilerini tamamliyorlar. Ve suya dalip kayboluyorlar.
Bazen de suya dalip kayboldugunu, sahneyi baskasina biraktigini dusundugumuz dansçilar, akrobatlar bir de bakmisiz suyun içinde beklemisler ve bir anda sahneye geri donmusler.
Nasil bir organizasyon, nasil bir lojistik... Eminim suyun altinda ekibe oksijen maskesi getirip takan birileri var. Suyun içinde oyle bekliyorlar.
Sadece iyi bir jimnastikçi veya dansçi olmak yetmiyor. Iyi yuzeceksiniz, suya iyi atlayacaksiniz da...
Ve hatta çok ama çok yuksekten bile atlamaktan çekinmeyeceksiniz.



Geçen ekim ayinda Cirque du Soleil / ALEGRIA Istanbul'a gelmisti. Umarim gitmissinizdir. Ben çok istedim ama gidemedim. Nedenlerin basinda Istanbul'da hiçbir sey yapmasini sevmiyor olusum geliyor.
Alegria kasim ayinda Avrupa turnesine çikiyormus. Paris'e gelmiyor. Lille'de yakalarim belki...

Vegas'a gelmisken bir Ferrari alayim bari diyen var mi?

Herhalde var ki WYNN Casinosu'nun içinde kocaman bir Ferrari galerisi var. Arabaya binip begenip alip gidiyorsunuz yani gostermelik degil.
Ancak galeriye girip Ferrarileri gormek bile bedava degil. Galeriye giris parasi var.

Ancak Ferrari sahibiyseniz giris ucretsiz tabi. Kardasiniz...


Vegas'ta az kalsin hapse giriyorduk

Vegas'ta Sevgilimle Striptease Club

Erotik, Sehvetli, Bastan Cikartici: ZUMANITY 

Vegas'ta Poker Turnuvalari

Uyumayan sehir: Las Vegas

Disneyland'dan hallice: THE STRIP

Ayagimin tozuyla David Copperfield


31 Temmuz 2013 Çarşamba

LAS VEGAS: Ayağımın tozuyla David Copperfield

Hayat bazen cok sakaci oluyor. "Bu kiyagimi unutma hadi!" dercesine insana goz kirpiyor.

Las Vegas'a esas gelis nedenimiz tabi ki dogumgunum degil. Hatta asil amaç eglence bile degil. Sevgilimin is seyahati. Evet yanlis okumadiniz, Las Vegas'ta IT konferanslari...
Bu haftanin, benim dogumgunumu içine alan hafta olmasi ise tamamen tesaduf.
Dislerimin ayrik olmasinin bir nimeti. Hayatin zaman zaman bana kiyak geçmesi.


Hayat bana kiyak geçiyor, Air France'in yaptigina bak !!!

Efendim, 26 Temmuz cuma gunu itibariyle, hizmette sinir olmayan, servise sampanya ikramiyle baslayan, nefis bir Fransiz yemegi ve ardindan dondurma servisiyle devam eden, inanilmaz rahat koltuklarinda 12 saat suren son derece konforlu bir Air France seferiyle Las Vegas'a variyoruz.
Bu kadar uzun bir yolculuk yaptigimizi bile anlamiyoruz. Biyolojik saatimiz sabah 5'i gosterirken Vegas'ta aksam yeni basliyor ve biz gayet formdayiz.

Uçaktan indikten sonra bagajimizi beklerken, Air France'a ovgu ustune ovgu yagdirirken hiç beklenmedik bir surprizle karsilasiyoruz.
 
Air France benim valizimi Paris'te birakmis ! Bagajim çikmiyor, yok.
Alçak Air France !!! Bunu bana nasil yaparsin?
Evet sahane bir yolculuk yaptik, Air France olarak sahiden basarili bir havayolu sirketisiniz, evet bizi pamuklar uzerinde tasiyarak Vegas'a kadar getirdiniz ama...
Bavulumu getiremediniz kardesim !!! Ben simdi sizin hakkinizda nasil iyi seyler soyleyeyim?

2 gun sonra dogumgunum. Giyecegim elbise, ayakkabilarim, kolyelerim, kupelerim, yarinki 45 derece sicaklikta giyecegim shortlarim, bluzlarim, bikinilerim.... Hiçbirisi su anda burada degil. Uzerimdeki yol kiyafetlerimle kaldim ortada.

Ilgili birimle gorusuyoruz. Bavulunuz 2 gun sonra aksam otelinize teslim edilecek. Bu hata için çok ozur diliyoruz. Bu iki gun için ihtiyaciniz olan seyleri satin alabilir, faturasini bize getirip paranizi iade alabilirsiniz diyorlar.

Yani yarin için bir short, bir bluz, bir bikini, iç çamasiri, dogumgunum için guzel siyah bir elbise, zarif bir ayakkabi... Oooooo valla buradan Victoria's Secret'a kadar uzarim ben....
Fetis stringim Lacie'lerin her renginden 2'ser tane almazsam ne olayim ! Eeee Air France sponsor oluyor, ben ne yapayim?

27 Temmuz : Ayagimin tozuyla David Copperfield




Madonna için de ayni seyi soylemislerdi. Yok efendim yaslanmismis, eski performansi yokmus, son konserine gitmeye degmezmis de, bilmem ne. Az kalsin bu soylemlere kapilip Madonna konserine gitmiyordum. Ve hayatimin en guzel tecrubelerinden birini kaçiriyordum. Neyse ki içimdeki ses beni dogru yola getirdi. Geçen seneki yazimi okuyanlar hatirlayacaktir...

Madonna olacakmis, gulmeyin, belki yarasi var.


David Copperfield Show Tickets-2

Sevgilim pesin pesin soyluyor: "Benim David Copperfield'la hiç isim olmaz. Sen kendin git.."
Valla benim olur, kimse kusura bakmasin. Vegas'a kadar gelmisim. Dunyaca unlu Copperfield'i soyle dunya gozuyle bir gorsem ne kaybederim?

MGM Grand Casino'sunda haftanin 5 gunu saat 19 ve 21.30 olmak uzere iki sahne aliyor. Cumartesi gunleri Vegas'in kat be kat artan ziyaretçi kapasitesi uzerine, saat 16'da bir sahne daha aliyor. Cumartesi gunu 16.00 benim için biçilmis kaftan. Sevgilimle, Ceasar Palace'taki konferans çikisinda 18'de bulusacagiz. Hersey harika. Biletim bile yok daha. Olsun. Madonna konserinden beri son dakikaya kadar biletimin olmamasi durumu beni hiç rahatsiz etmiyor.

Trump Oteli'nden çikiyorum, resmi adi Las Vegas Bulvari olan, ama herkesin THE STRIP diye bildigi Vegas'in kalbi olan bulvarda MGM Casino'suna dogru yurumeye basliyorum.
Las Vegas'a bu ilk gelisim degil. Her yer tanidik, her yer bildik. Sanki Karsiyaka'da yuruyor gibi bir rahatlikla MGM'e dogru ilerliyorum. MGM, THE STRIP'in Trump Oteli'nden tamamen zit tarafinda.


Variyorum. O da ne? Biletler bitmis diyorlar.
15.00 gibi gelin belki rezervasyon iptalleri olur diyorlar. Eminim yer bulacagim, hem de en iyisinden. Tamam diyorum. Hiç panik yapmiyorum.
Vegas'taki her casinonun bir concepti var. Daha onceki postlarda casinolari anlatmistim ama bir sonraki postta yine anlatacagim. MGM'in sembolu aslan. Beklerken gidip su aslani goreyim bari diyorum.

15'te Hollywood Theater'in onundeyim.
Veeee 97 $ 'a 1. kategoride, 3. sirada, sahnenin tam ortasinda, kendim seçsem daha iyisini yapamazdim turunden bir bilet aliyor ve yerime yerlesiyorum.


HOLLYWOOD THEATRE: Oda tiyatrosundan hallice

Hollywood Theatre, nasil desem, Ankara'daki Oda Tiyatrosu kadar bir sey.
Haydi bilemedin en fazla, Karsiyaka Açik Hava Tiyatrosu kadar. Yok bile...
Mekan o kadar kuçuk ki, burada devlesemezsiniz, parlayamazsaniz, çagimizin en buyuk iluzyonisti tadinda tavirlara burunemezsiniz...
Yeni yetme stand up komedyenler bile daha sasaali yerlerde sahne aliyor... Koskoca David Copperfield burada mi çikiyor? Mekan hiç devasa ve etkileyici degil.
Ama çok sevimli. Herkes sahneye çok yakin. Cok ulasilabilir. Copperfield ve izleyiciler arasinda sahici bir iletisim hakim.



 

Zaten sahnede fazla durmuyor. Devamli izleyiciler arasinda dolasiyor. Dokunuyor. Şakalaşıyor. (Hatta arkamdan geçerken benim de sirtima dokunuyor.) Olay sadece magic bir showdan ibaret degil. Stand Up komedi tadinda. Hikayeler anlatiyor. Surekli espri yapiyor. Guluyoruz. Derken anlattigi hikayeyle ilgili hemen bir illuzyona basliyor.

Iste tam da bu interactif sahne performansi onu devlestiriyor.

Bir de gençlerden olusan 10-15 kisilik asistan bir ekibi var. Elindekileri aliyor, goturuyor. O kadar silik, yavas ve var olduklarini gostermeden hareket ediyorlar ki, hem varlar hem de yoklar.. Oyle talimat almislar yokmussunuz gibi var olacaksiniz.

Hayallerinizin peşinden gidin

En etkilendigim hikaye su oldu: Büyük babasiyla ilgili bir hikaye. Babasinin en buyuk hayali film oyuncusu olmakmis. Ancak buyuk babasi buna izin vermemis. David Copperfield ise daha 10 yasinda iluzyonist olmak istedigini soylediginde buyuk babasi yine karsi çikmis. Copperfield vazgeçmemis. Kararindan geri donmemis. 16 yasinda sahne almaya baslamis. Buyuk babasi onunla omrunun son 3 yilinda hiç konusmamis. Ancak gosterilerini hep takip etmis. Ona itafen bir show hazirlamis.
Rastgele freezbeeler atarak sahneden insanlari seçiyor.
Tamamen random, tamamen rastgele. Bazilari katilmak istemiyor freezbeeyi yine rastegele bir yere atiyor. Tamamen rastgele 3 kisi her biri ikiser tane olmak uzere 1'den 50'ye kadar rakamlar soyluyor. Bu rakamlari yanyana getiriyor. Onundeki kutuda kilitli olarak duran, dedesinin 2 arabasinin plakalari bulunuyor. Onlari çikariyor. Yanyana getiriyor.
Ve bu plakalardaki numaralar, az once tamamen tesadufi kisilerin agzindan çikan numaralar ve hatta soylenme sirasiyla...

Nasil yapıyor'u falan yok artik bu işin. Yapıyor işte !

Simdi.... onu bunu kaybetme illuzyonlarina gelince...

Efendim, hiç sakasi yok, karmasik bile degil, o kadar normal gorunuyor ki agziniz açik bile kalmiyor. Sahnede bile degil, yemin ediyorum tam 2 metre otemde, 2. sirayla 3. sira arasinda bir yerde genç bir çocugu aliyor ve sandalyenin tepesine çikariyor uzerine de bir ortu sariyor, çocugu uçuruyor, havadayken ellerini kollarini oynattigini da gosteriyor.

Yemin ediyorum 10 saniye bilemedin 15 saniye sonra ortu asagi dusuyor ve o gozumun onunde ortuye giren çocuk 10 saniye sonra tam arkamdan çikiyor... O kadar dogal bir sekilde...

Veeee... Su, meşhur, insanları kaybetme meselesi...
Sahnede oyunun bir parçası olmak mi? Oyunu izlemek mi? Zor karar...

Turkiye'ye geldiginde de çok konuşulmuştu. Hatırlıyorum.
Gözlerimle gördüm. Sahnede, hemencecik önümde, çok yakınımda. Hatta orda da olabilirdim...
Seyircilere balonlar atmaya basliyor. Herkes balonu bir ona bir buna atiyor. Tum sahnede dolasiyor. Bir anda muzik duruyor ve balon kimin elindeyse sahneye davet ediliyor.
Tam o esnada balon benim elimdeydi.
Sahneye gelmek ve oyunun bir parçasi olmak mi, yoksa oyunu gormek mi arasinda 2 saniye gidip geldim. Ve balonu baskasina firlattim.
Atıyorum. Tamamen korktuğumdan. Şimdi yapmam gereken birşey olur ve ben onu yapamam, adam herkesi kaybeder beni kaybdedemez bir de bakmışssın ben sahnede kalmışım...

Rastegele seçilen insanlar sahneye geliyorlar.
12 kisilik havada asili turan minik bir tramvay vagonu tarzi bir yere gelip oturuyorlar. Ellerine fener veriliyor. Ve israrla, hatta birkaç kere Ingilizce bilip bilmedikleri soruluyor. Ve ardindan yine uzerlerine ortu kapatiliyor.Vagon havalaniyor. Ortu uçusuyor, uçusuyor...
Derken....
10 saniyeden az bir zaman içinde bu 12 kisi ellerinde fenerler Hollwood Theater'in tam en arkasinda bir anda beliriyor.. Inanilmaz... Inanilmaz... Gozlerimle gormesem inanilmaz, gordum yine de inanilmaz...

Artik nasil yapiyordusu, nasil mumkun olabiliri falan yok bu isin.
Koskoca dunyaca unlu, zamanimizin en buyuk magicieni David Copperfield.
Yapiyor iste. O kadar. Otesi yok...

Soylediklerinin aksine David Copperfield o kadar da yaslanmamis. Son derece fit, uzun boylu, acaip genis omuzlu ve çok iyi gorunuyor. Sahne performansi, enerjisi gayet normal.
Ancak... bir parça yorgun oldugu gozden kaçmiyor.
Biraz yorgun, biraz huzunlu, biraz bikmis sanki ayni seylerden...
Ya da ne bileyim MGM Casinosu'nun en âlâ suit dairesinde yasiyor olsa da kendi evinde yasamiyor. Soyle arkadaslarini davet edip guzel bir yemek daveti veremiyor...
Biraz yorgun ama yine de o kadar dev, o kadar etkileyici bir Copperfield gordum.

Izledigim en mukemmel showlardan biri miydi? Degildi belki...
Ama yine de efsanevi David Copperfield'i dunya gozuyle gormus oldugum için son derece memnunum.

Hem sonra...

Hâyâllerinin pesinden gidebilmiş ve onu hayatin kendisine çevirebilmis insanlardan daha çok kimse beni kendisine hayran birakamaz...

 Vegas'ta az kalsin hapse giriyorduk

Vegas'ta Sevgilimle Striptease Club

Erotik, Sehvetli, Bastan Cikartici: ZUMANITY 

Vegas'ta Poker Turnuvasi

Casinolar Caddesi: The Strip

Uyumayan sehir: Las Vegas

10 Mayıs 2013 Cuma

Bir yer düşünün: Carmen gözlerinize bakıp şarkı söylerken size şampanya ikram ediyor.

ODTÜ'de öğrenciyken, bölüm başkanı, çok saygıdeğer bir hocam vardı: Sencer AYATA. Bir derste şöyle demişti:

"Çocuklar, hoşunuza gitse de, gitmese de yılda en az 3 kere operaya gitmelisiniz. Bunun zamanla sizi ne kadar geliştirdiğini, hayattaki zevklerinizi nasıl yukarı çektiğini göreceksiniz."

Tabi o zamanlar toy zamanlarımız, gençlik başımızda duman...

Herkes bir iki gitmistir, denemistir de, laf ola beri gele. Sonradan "Bütün aksam bunları mı dinleyeceğim" deyip soluğu sabahlara kadar dans edebileceğimiz mekanlarda almıştır. Herhalde...
En azından benim için öyle olmuştu.

Ama ben bu sözü hiç unutmadım.
Bir gün, hayattaki alışkanlıklarım listesine bunu da ekleyeceğim, dedim kendime.

Bir yer düşünün: Siz operaya gitmiyorsunuz, opera size geliyor...

Geçen ay Paris'te olağanüstü bir restaurant keşfettim. BEL CANTO
Seine Nehri'nin kenarinda, tarihi binalara nazır, eski Paris'in tam göbeğinde...


Bize servis yapan, yemeklerimizi getiren, şarabımızı koyan servis görevlileri aslında birer opera sanatçısı. Yaşları 22 ila 30 arasında.

Konservatuardan mezun olup hemen herkesin çabucak Devlet Opera ve Balesi'nde ya da benzeri özel kurumlarda iş bulması kolay olmadığına göre, ve bu sanatçıların bir şekilde hayatlarını idame ettirmeleri gerektiğine göre, BEL CANTO'nun restaurant concepti bence üstün. Şahane...

Içeri girer girmez dekorasyondaki rafinelik dikkatimi çekiyor.
Bize rezerve edilen masamıza yerleşiyoruz.
Piyanoya çok yakınız. Bütün gece müzik her hücremize işleyecek, tek bir notayı dahi kaçırmamız imkansız.
Başlamak için birer kadeh şampanya söylüyoruz.

Şampanya, hayattan aldığım zevkin katlandığı ortamlara çok yakışıyor...

Siparişimizi veriyoruz.
Sadece opera temalı değil aynı zamanda gastronomik bir restaurant. Menüdeki her yemek sanatsal bir sunum ve lezzetle geliyor.

Şampanyalarımızı yudumlarken ve ikram edilen lezzetli kanapeleri tadarken, bir anda, yan masaya servisini henüz tamamlamis sarışın garson kızın sesiyle afallıyoruz.
Tam ortada durup başlıyor şarkı söylemeye...

Ben şarkı diyorum da, klasiklerden, Mozart, Beethoven, öyle...
Hani şu ağzını açıp, kapayıp dudaklarını büzüp, şekilden şekile sokup aynı ağızdan 50 çeşit ses çıkartan türden şarkılar...

Bu kızın söyledigi "Figaro'nun Düğünü"ymüs.
Kusura bakmayın, o kadar hakim değilim daha olaya. Anca...
Sadece mest olmuş bir şekilde dinliyorum. O kadar.

Salonda çıt çıkmıyor. Hiçbir şey hareket etmiyor. Hayat resmen duruyor.

O anda o bir sanatçı. Ve sahnede...

Şarkısını bitiriyor. Müthiş bir alkış kopuyor.

Ve restauranın isleyişi kaldığı yerden aynen devam ediyor.

Az once Cinderella'ydi, şimdi Külkedisi... Servis yapmaya kaldığı yerden devam ediyor.

Olayın gizemi de tamamen bu.

Aramızda dolaşan bu olağanüstü insanların hangisinin, ne zaman Cinderella'ya dönüşeceğinden tamamen habersiziz...

Entrée'lerimiz, bu minik konserin hemen ardından geliyor.

O anda hersey normal bir restaurant atmosferine giriyor.
Sohbet eden insanlar, çatal kaşık sesleri, tokuşturulan kadehler...
Ve tabi ki piyanistin mükemmel eşliğinde...

Herkes kendi aleminde keyifli bir yemek yerken, yine aynı şey oluyor.

Ellerindeki tabakları servis yaptıkları masaya bırakıp, "opera sanatçısı"na dönüşen bir kadın ve bir erkek var şimdi aramızda, şarkı söyleye söyleye, bizlere dokuna dokuna dolaşan...

Bir dakka bir dakka bu seferkini tanıyorum ben.
Carmen bu yahu!!! Valla bildiğimiz Carmen!

Carmen'i canlandiran esmer güzeli hatundan gözünü alamıyor insan, sesi ve sesini kullanışı zaten muhteşem...
Böyle kaptırıp gidiyoruz mavi gözlerine.

Carmen deyince insanın aklına yanan birşey geliyor değil mi?

Işte bu kız da öyle. Yakıyor...

Hele duet yaptıkları bölümler, çok etkileyici.
Herşey doğal, herşey kanlı canlı, herşey gerçek...

Bir ses çıkıyor bir bedenden, hiç bitmeyecekmiş gibi.
O nefes sonsuza dek sürecek ve binbir çeşit ses daha çıkartacakmış gibi.

Hakiki opera sanatçılarının ağzından Carmen'i canlı dinliyorum. Çok ta keyif alıyorum. Yoksa ortam bu kadar hoş diye mi?

Derken ana yemeklerimiz geliyor, ortam yine yemek ortamına dönüşüyor.

Ardından 4 kişinin canlandırdığı bölümler başlıyor.
Salonun içinde 4 kafadan birbiriyle muazzam uyumlu sesler çıkıyor.
İnanılmaz...

Içlerinden biri zenci. Ama kizin sesinin gücü aşmış...
Birşey söyleyim mi? Malesef bu camiada iş bulmada en zoru onun yolculuğu olacak. Kimsenin suçu degil. Bu klasikler asillerin gözünden... Ve zenci karakter yok onun canlandırabileceği.
Hatırlıyorum bir keresinde bir sahne koyucu Otello'yu zenci birine oynatmıştı. Belki bu kızın sesinin büyüsüne kapılıp risk alan biri çıkar. Kim bilir...

Carmen'in elinden zehir olsa içerim diyen var mı?
Ben şampanya içenlerdenim...

Tatlı servisiyle beraber sanatçi-garsonlar herkese birer kadeh şampanya ikram ediyor.

Bana servis yapan Carmen'in ta kendisi...

Onlar da ellerinde şampanya kadehleri, aramızda gezerek, bütün herkesin teker teker gözlerinin içine bakarak kadeh tokuşturuyorlar.
Ve bir yandan da şarkılarını söylüyorlar.

Duygu yoğunluğu, ambiansın güzelliği hat safhada...

Her güzel şeyin bir sonu oluyor. Geceyi, tavan yapan bu son bölümle muhteşem bir şekilde tamamlıyoruz.

Carmen'le aramızda bir sinerji mi oluştu ne...

Masamızdan kalkıyoruz. Çıkışa kadar bize o eşlik ediyor.
Ve hatta gidip mantolarımızı o getiriyor.
Gözlerimizin içine bakarak bizi uğurluyor.

Hayır bunu bahşiş için yapmıyor. Çünkü özel bir sistem var burada.
Ödediğimiz hesabın 45%'i kadarı daha hesaba ekleniyor.
Sanatçılar için...

BEL CANTO

Paris'te yaşayan, Paris'e gezmeye gelen, değişik bir deneyim yasamak isteyen herkese tavsiye ederim.

"Anlatilmaz yaşanır" derler ya...
Bunun içinden "anlatilabilir" olanlarini seçmeye çalıştım.
Benim anlatabildiklerim bu kadar.

Gerisi ruhuma isleyenler, üzerine giyecek söz bulamayanlar...


Paris'te class bir brunch: Mama Shelter

Paris'te Jazz-Brunch: Le Reservoir

Tokyo'da "hucre" temali restaurant: THE LOCK UP

Memleketimin sofralari bambaska

La Cigale / Izmir

5 Mayıs 2013 Pazar

Paris'te Jazz-Brunch : LE RESERVOIR

Brunchy pazarlara devam...

Geçen haftaki Mama Shelter deneyiminin tadi damagimizda kaldi.
Hem mecazi hem gerçek anlamda tadi damagimizda kaldi.
Hizimizi alamadik. Bugun yine brunch'taydik.


JAZZ-BRUNCH : LE RÉSERVOIR

Buranin methini daha once duymustum.
Jazz-Brunch concepti Le Meridien Hotel'inde yillar once kesfettigimiz birsey. Canli muzik esliginde pazar sabahi kahvalti-ogle yemegi...

Her yerin en çok, evimden yuruyerek gidebilme mesafesinde olanini seviyorum. Hele bir de memnun kalirsam degmeyin keyfime...

Tam 11.45'te, Paris 11. bolgede, Rue de la Forge Royale sokaginda, Réservoir'dayiz.

Içerisi karanlik, gun isigi almiyor. Ama nasil olur? Gun isigi almayan karanlik bir mekani kahvaltiya hiç yakistiramiyorum.
Isin içinde jazz konseri olmasi durumu, bu açiyi bir parça yumusatiyor.
Yerimiz sahnenin tam onu, salonun ortasi.
Masasina yerlestikten sonra herkes hep birlikte ayni anda bufe kuyrugu olusturuyor.
Pazar pazar elimizde tabak kuyrukta beklemek te hosumuza gitmiyor. Ama napalim boyle.

Bufeye gelince... Geçen hafta Mama'daki muthis brunch tecrubesinin "recency effect"iyle bu konuda çok objectif bir yorum yapmak zor. Ancak yemek yemek için tekrar donmek isteyecegim bir mekan degil. Yiyecekler çok rafine degil.
Cok çesitli degil, ama çok ta fena degil.
Ben yediklerim içinde en çok tomates-mozarella-borulce salatasini, bol ananasli meyve salatasini ve somon fumeyi begendim.
Portakal suyu ve kahve çok basarisiz.

Ve 12.30'da beklenen Jazz konseri basliyor.

Her hafta baska bir grup, baska bir tarz muzik.
Bu pazarki... Bossanova yani Brezilya muzigi...
Bayilirizzzzzz.....
Cok severiz biz Bossanova muzik tarzini.
Organizasyonu ben yaptigim için sevgilim bana bakip bilerek mi burayi seçtin bugun diyor? Hayir, tamamen tesaduf...
Yani tesaduf diye birsey varsa...
Hani olumlu deneyimleri de olumsuz deneyimleri de kendimize biz çekiyoruz ya...


AGATHE IRACEMA : Sahane bir yorum

Bir gitaristle bir sarkici kiz sahne aliyor.
Cok profesyonel bir goruntuleri dahi yok.
Basliyorlar klasik Brezilya melodileriyle bildigimiz sarkilari soylemeye.


Gorunuse aldanmamak lazim derler ya, aynen oyle. Mukemmel bir kahvalti yasatiyorlar bize. Kizin elinde çiki çiki sallanan seyler tam Brezilya usulu. Sarki soylerken yuzundeki her kas hareket ediyor, gozleri kuçuluyor, agzi iki yana açiliyor, kapaniyor...
Sahane bir ses ama daha da otesi sahane bir yorum...
Mest oluyoruz.
Geldigimize degdi diyoruz.

Brunch'in sonunda Agathe ile konusma firsati yakaliyoruz.

8 haziranda Paris'in meshur jazz barlar sokagi Rue Lombards'da,
"Le Baiser Salé" de sahne alacakmis.

Bu konser kaçmaz !!!


 Paris'te brunchy pazarlar : Mama Shelter

Follow my blog with Bloglovin

29 Nisan 2013 Pazartesi

Kaçirirsaniz çok sey kaçirirsiniz : STOMP

Tencere tencere olali bir gun boyle bir isleve sahip olacagini hayal bile edemezdi...

Cop tenekesi, bir gun gelecek boyle hayranlik uyandiracagini, bu kadar saygi duyulacagini, boylesine goz kamastiracagini nereden bilebilirdi...

Yer paspasi... kimin aklina gelirdi, paspasin zemin uzerindeki dansi bir gun sahiden dans olacak, o yeri oksarken, kulagina fisildarken, bu, bir gun sahiden muzik olacak...

Pompa... Itiraf edin. Eline bir kere pompa alan herkes onunla oynamaktan keyif almamis midir? Lavaboyu açarken çikarttigi sesi eglenceli bulmamis midir?
Pompa'nin ruhu olsa, bu pis isleri birakip dunyaca unlu bir gosterinin parçasi olacagim bir gun dese kazma kurek ona gulmez miydi?
Gulerdi de kendilerini de ayni yer bekliyor, bilmezler miydi?
Pompanin dili olsa "nereden geldim degil, nereye gidiyorum, demeli" demez miydi?

Gazete, zaten teknoloji çagiyla yok olmaya yuz tutmus o gazete sayfalari... Cevirirken hasir husur eden, sessizligi bolen, yere carsaf gibi serilen, keyifli pazarlarin vazgeçilmezi gazete sayfalari... Bir gun birilerinin onlari muzik yapmak için kullanacagi kimin aklina gelirdi...

Bulasik eviyesi...
Cakmak...
Beyzbol sopasi...

STOMP

Buyuleyici.. Nefes kesen bir gosteri...
10 yil once ilk kez Paris'e geldigimde izlemistim.
Iki nefes alip verme arasinda birseyler kaçiririm diye çekinerek soluksuz izlemistim...
Her yerde anlattim. Gittigim her sehirde acaba ordalar midir diye onlari aradim.
Hatta bir gun Londra'da denk geldim, ama bilet bulamadim, hayalkirikligina ugradim.

10 yil once, suphesiz hayatimda gordugum en muhtesem gosteriydi.
Gittim, dunyayi dolastim, dans gosterileri, Tangolar, meshur Pekin sirki, sirkler, buz pateni showlari, buyuk spor musabakalari, star konserleri gordum, sadece ve sadece Las Vegas'ta sunulan dunyanin 1 numarali gosterilerini izledim.

Ama aklim hep STOMP'ta kaldi benim...
O gosteriyi hiç unutamadim...
Her yil umutla bekledim, yine gelseler, yine gitsem, gozumu kirpmadan soluksuz izlesem..

Amerikali isçilerin, çalisirken, is esnasinda bulduklari ne var ne yoksa ondan muzik yaptiklari, onlarla dans ettikleri çok eski zamanlardan çikma bir concept.
Ancak dunyaca unlu bir gosteriye donusmesinin adi STOMP.

Akliniza gelebilecek her aletle, her malzemeyle muzik yapiyorlar, muzik te degil aslinda bir ritim tutturuyorlar ve o ritmle beraber kasli ve mukemmel vucutlu gençler dans ediyorlar.
Bir harmoni harikasi...
Bu kadar original bir gosteri ben daha izlemedim. Mukemmel...
Alisagelenin çok disinda, çok siradisi, harikulade...

Nisan ayinda Paris'te turnede olduklarini duyunca deliye dondum.
Casino de Paris'te sahne alacaklarmis.
Derhal on siralardan bir bilet aldim.
Ve yine ayni buyulenmislikle, ayni keyifle izledim.

STOMP. Yazin bir kenara...

Yasadiginiz veya gezmeye gittiginiz bir sehire gelmislerse sakin kaçirmayin.

Kaçirirsaniz çok sey kaçirmis olursunuz...

Benden soylemesi...





31 Ağustos 2012 Cuma

MADONNA olacakmış. Gülmeyin. Belki yarası var.

Madonna Avrupa turnesinde. Bilmeyen yok.
Diğer ülkelerde nasıl performans sergiledi bilmiyorum ama son zamanlarda Fransa'da Madonna konserleri hakkında sadece olumsuz seyler yazılıp çiziliyor.
Sözüm ona Paris'teki konseri sadece 40 dakika sürmüş, insanlar yuhalamış ve ödedikleri 200 euro civarı konser bileti parasını geri istemişler.
Sözüm ona playback yapıyormuş...
Yok efendim dinleyicilerle iletisim kurmuyormuş, hosgeldiniz, iyi aksamlar demiyormuş. (Yahu Madonna bu, sana selam verse nolur vermese nolur... çıkıp şarkısını söylesin yeter)

Gerçi bu Fransızlara da çok güvenmemek lazım. Yakınmak, şikayet etmek dedin mi en önde gelen bir toplumdan söz ediyoruz.

Nice'teyim. 20 Ağustos pazartesi.
Arkadaşım Benedicte'in telefonuna bir mesaj geliyor. 21 Ağustos sali Madonna konserine 50 euroya bilet var, ister misin? Sonia ile Sandrine daha biz tereddüt etme aşamasına dahi giremeden başlıyorlar. Aman efendim 2 sene önce gitmişler konserine, rezaletmiş, hiç zevk almamışlar, bu seneki konser yorumları zaten ortadaymis, hiç gerek yokmus. Şöyle güzel bir rosé alıp, balık yapıp Benedicte'in balkonunda aksam yemeği daha keyifli olurmuş. Madonna artık eski Madonna değilmiş... Bla bla bla...
Beynimiz yıkanıyor. Nutkumuz tutuluyor. Basiretimiz bağlanıyor.
Benedicte'le şöyle bir düşünmeye bile alamıyoruz meseleyi. Iyi diyoruz gitmeyelim. Gerçi sadece 50 euro hani, 50 euroyu nerelere vermiyoruz ki, kötü bile olsa bir Madonna konserine de verebilirdik ama.... neyse madem öyle...

Ertesi gün oluyor...
Aksam saat 18.00, markette alışveriş yapıyoruz yemek için.

Bana bir afaganlar basiyor. İnme iniyor. Içime başka biri giriyor...
Kontrolü 11 yasindaki Dilara aliyor.

Meydan okuyorum: "La isla bonita" 'da dans edeyim yeter..

Ilk okul 5. siniftayim. Cok başarılı, popüler ve sosyal bir öğrenciyim. 
23 Nisan'larda, 19 mayıslarda biri bir bayrak taşıyacaksa, o sopayı oraya buraya çevirecekse o hep benim.
Bir de folklör ekibindeyim. Yöresel kıyafetler giyip "Ege Kadin" oynuyoruz. Gözünü seveyim bu folklorik dansa adını verenin.
Ege Kadin... söylerken bile içi gidiyor adamin...
Bir de basket-ball takimindayim. 

Ilk okul mezuniyet gecesinde sergilenmek uzere bir dans topluluğunun kurulmakta olduğunu duyuyorum. Güzel sanatlar öğrencisi dansçı bir abla çalıştıracakmış topluluğu. Şarkı da Madonna'nın bir şarkısı olacakmis. O dansçi abla hayranmis ona. Cunku Madonna asiymiş, kendi bildiğini okuyan bir kadinmis, devrimciymis, provokatormus, onun gibi bir tane daha yokmus, o efsane olacakmis, dünyayi değiştirecekmiş...

Şarkı seçilmis "Las isla bonita". 10 tane de kız seçilmis. Benim haberim yok.
Bu ablayı görmeye gidiyorum. 11 yaşındayım. "Üzgünüm" diyor bana. "Grubu kurduk. Çalışmalara başladık, çok geç. Hem sen folklör ekibindesin, basketbol takımındasın. Başka öğrencilere de şans vermek lazım." diyor.

Reddediyor beni. 
Yok, kafaya koymuşum bir kere. Olacak bu iş.
Başlıyorum meydan okumaya.... Madonnalık var ruhumda.

Bir kere diyorum, bu kızların hiçbirisi güzel dans edemiyor, en iyi ben dans ediyorum. Bir dene beni, bir bak, göreceksin en iyi olduğumu. Ayruca diğer faaliyetlerde olmam mu seni rahatsız ediyor? Tamam diyorum, herseyi bırakıyorum. Basketbol takımından çıkıyorum. Folklor gösterisi için de yerime yedeklerden biri geçer. Ben senin grubunda Madonna şarkısında dans etmek istiyorum.... diyorum...

Abla etkileniyor...
Ne folklor ekibinden çikiyorum, ne basketball takimindan.
Ama ben yanilmiyorum. En iyi ben dans ediyorum. 
Gösteri gecesi 11 kisilik grubun en basinda, tek başıma dans ediyorum. Arkamda kizlar 5'erli iki sira oluşturuyor. Mavi-beyaz elbisemiz ve elimizdeki mavi beyaz ponponlarımızla şahaneyiz...

La isla bonita, bellegime islemis bir sarkidir.
25 yil sonra bugun o dansin kareografisini hala hatirliyorum. Ve hatta, eğer bir yerlerde La isla bonitayi duyarsam, olduğum yerde ben hala o dansı ederim. Asla unutmam. Yeri çok büyük...

Cinemalara "Who's that girl" gelmis. Kimse tutamaz beni...

Yil 1988. 12 yasindayim. Sinemaya Madonna'nin filmi gelmis.
Fimin adi sarkisinin adiyla meshur "Who's that girl?" Film Konak sinemasinda oynuyor. Biz Karsiyaka'da oturuyoruz. Hayatta bir hafta sonu annemler tek basima karsiya geçmeme izin vermezler. Ama, yok kimse tutamaz beni. Sinemaya Madonna gelmis. Gidicem tabi ki...
Annem "Hayır, bu yasta, bir hafta sonu, hem de Konak'a sinemaya gidemezsin."
Yerlere yatarak ağlıyorum, nasıl ağlamak ama, yırtınıyorum, komşular da duysun annem utansın diye iyice abartıyorum ağlamayi. Annemde zırnık yumuşama yok. Nuh diyor peygamber demiyor.
Babama gidiyorum bu sefer.: "Babacim, bak Sebnem de 12 yasinda ama onun ailesi izin veriyor sinemaya gitmesine." diyorum. Babam da "Sebnem'in ailesi kizlarini bizim kadar sevmiyorsa bizim sorunumuz degil. Gidemezsin Dilara'cim, lutfen israr etme." diyor.
Bende bir surat, bir tavir...
Böyle tavırlı tavırlı geziyorum ortalıkta bir süre.
Cok üzülüyorum filme gidemediğime... Hiç unutmuyorum.

Şu anda Madonna ile aynı şehirde nefes alıyorum.

Derken....

Simdiki zamana geri dönüyorum.
Bir de bakmışım bir markette domates dolduruyorum bir poşete.

Birden kendime geliyorum. "Sen şaşırdın mı? O biletleri nasıl reddedersin. Madonna bu, senin çocukluk idolun. Küçükken örnek aldığın, bütün şarkılarını, video kliplerini ezbere bildiğin kadın. Ve Madonna şu anda seninle aynı şehirde nefes alıyor. O burda. Ne yapıyorsun sen?" diye bir ses geliyor içimden gümbür gümbür...

Anında bırakıyorum domatesleri. Bénédicte'i buluyorum.

Bu konsere gitmeliyiz. Hemen simdi!!

"Bénédicte, o 50 euroluk biletleri geri çevirişimiz büyük hataydı. Madonna bu yahu, ne kadar kötü olabilir ki? O kötüyse bile şahane bir show izleyecegimiz suphesiz. Bu konsere gitmeliyiz, ve hemen şimdi." diyorum.
Bénédicte önce bir afalliyor, cevap veriyor:
"Iyi ama artık çok geç, biletleri kaçirdik, biletimiz yok. Ayrica şimdi orası nasıldır biliyor musun? Arabayi park edecek bir yer asla bulamayiz." diyor.

"Bénédicte, bu konsere mutlaka gitmeliyiz. Biliyorum geç oldu, biletleri kaçırdık ama önemi yok. Konserin önünde mutlaka karaborsa satıcılar vardir, onlardan alırız. Arabayi da nereye park edeceğimiz önemli değil, yürürüz. Bak, şimdi biraz isteksiz ve şüpheci yaklaşıyorsun. Biliyorum. Ama hersey çok güzel geçecek, görürsün. Iyi ki gitmisiz diyeceksin. Eminim buna. Hadi." diyorum.
"Tamam" diyor. Direnmiyor.

Bayılıyorum, değisen koşullara çok hızlı bir şekilde adapte olabilen insanlara. Bence çağımızın en önemli meziyetlerinden biri bu: Hızlı düşünüp, çabuk karar verebilmek.

Alışveriş torbalarını kızlara bırakıp öylece üzerimizdeki shortlarla atlıyoruz arabaya, gidiyoruz konsere. Herşey kaymak gibi akıyor. Arabayı çok yakına park ediyoruz. Kapının önünde karaborsacilar var. 50 euro diyorlar. 35 euroya aliyoruz biletleri. Boy avantajimizi da kullanip şahane bir yerde duruyoruz. "Madonna'yi göremezsiniz" diyordu kizlar, valla gayet te görüyoruz...
Sevinçten birbirimize sariliyoruz. Ani ve çok dogru bir karar verdik. Bénédicte bana tesekkur ediyor, ben ona. Ayni çizgide oldugumuz ve aynı şeyi istediğimiz için...

Onun şarkılarıyla büyüdük ve şekillendik. O küçük dev kadın.

Sahneye çikiyor. Tabi ki görkemli ve ihtişamli bir sekilde... 
O orda iste, Madonna bu. Efsanevî...
Kim demis playback yapiyor diye. Kim demis eskisi gibi degil diye. Diyenin alnini karislarim. 54 yasinda bu kadin. 2 saat 15 dakika sahnede kaldi... Catir çatir butun sarkilarini soyledi, dans etti...

Biraz hassasti sanki... dunyanin tolerans eksikliginden, insanî vasiflarin azalmakta oldugundan bahsetti. Bir daha Avrupa'ya gelmeyecegini soyledi.

Herseyiyle Madonna o. Sirtinda "No Fear" yazisiyla çikti sahneye. Kollarinda "Free Poussy Riot" yazisiyla bir devrimci o. Hepimize soyletti Free Poussy Riot, sonra da Rusya sizi duymadi daha çok bagirin dedi... Sonra ekledi:
"I like to live my mife dangerously. Otherwise it is not worth"
Iste o kadar.
"Are we gonna make a revolution? So start with yourself. Treat everyone in your life with dignity and with love"...

Bir de...

Madonna'nin dansçilari nedir öyle arkadaslar? Onlar insan mi?
Onlar nasil adamlar öyle? Aman aman her biri akillara zarar bu adamlarin, valla adami yoldan çikarir bunlar, her biri sex tanrisi sanki. Bu adamlardan her kadina bir tane lazim. Biz sahsen Bénédicte'le transa geçmis bir sekilde izledik her birini. En çok ta Brahim'i, dogruya dogru simdi, en çok o parliyor sahnede. Hem mukemmel dans ediyor hem de olaganustu bir sexapeli var. Bayildik... Hem zaten Madonna adamin iyisinden anlamayacak ta kim anlayacak...

Gecenin sonunda eve dönerken bizden mutlusu yok.
Kizlara da oyle bir anlattik ki, Madonna'yi o kadar kötüleyen kizlar "tüh keske biz de gelseydik" demesin mi? Eeee gelseydiniz...

Hayati spontane yaşamak kadar güzeli var mi?

"Hadi kalk gidelim" demek lazim bazen, oncesini, sonrasini, onunu, arkasini, nedenini, niçinini, olur mu, olmaz miyi, hatta... sonuçlarini.... dusunmeden "hadi" demek lazim.
Ve hemen harekete geçmek lazim... Hepsi o kadar..

Teşekkürler Madonna. Bu gece için...

Herseyin değişebilir, klişelerin kırılabililir, toplumun dayattıklarının reddedilebilir oldugunu, tehlikeyi ve riski göze almadan yaşanan hayatın anlamsız ve yüzeysel olduğunu, yıllardır şarkılarınla ve yasam biçiminle gösterdiğin için...

Cause after all
Nothing is indestructible



23 Mayıs 2012 Çarşamba

Erotik, şehvetli, baştan çıkartıcı: ZUMANITY

12 Septembre 2011

Hayatımda seyrettiğim en nefes kesen showlardan biri...
Belki de en nefes keseni: ZUMANITY...
Tema: Arzu ve şehvet
Büyüleyici, çivileyici, baştan çıkartıcı...
İzlerken kendinizden geçiyorsunuz, kendinizi kaybediyorsunuz...

Hiç bitmesin istediğimiz kitaplar, filmler vardir ya, onun gibi...
ZUMANITY.... hiç bitmesin istedim, sabaha kadar izleyebilirdim...

Erotizm, gösteri salonuna girdigimiz anda basliyor.
New York New York Casinosu'nun gösteri salonunun önünde, show'un dansçilari karsiliyor bizi...
Ama ne karsilama...
Hepsi birer köseye dagilmis, son derece yavas, erotik ve "kiskirtici" bir sekilde hareket ediyorlar.
Fotoğraf çektirmek icin yanlarina gidiyoruz, hepsi, kendine has tarziyla bizlere dokunuyor, gozlerimizin icine bakiyorlar, en sexy, en erotik, en tahrik edici halleriyle...
O kadar gercek gibi ki oylece kalakalmamak mumkun degil...
Benim favorim o leopard bakisli zenci dansci...
O nasil sexy ve "hayvanî" bir bakiş oyle... Sahiden öyle.
Benliğimizin libidonun hakim oldugu "id" bölümünü temsil ediyor sanki...
Sosyal normlardan bi haber, öylesine hesapsiz, şehvetli ve arzulu...


Adeta az sonra izleyecegimiz gösterinin icine sokuyorlar bizleri...
Herkeste bir mayhosluk, bir sarhosluk agir adimlarla iceri girip yerimizi aliyoruz...

Aslında dans etmiyorlar, sevişiyorlar...

Zumanity, Cirque de Soleil'in en erotik produksionu.
Bu bir dans showu, bir dans soleni...
Kadin erkek butun danscilar yari ciplak, zaten hepsi üstsüz..
Altlarina giydikleri de minimum yer ortuyor, popolar açıkta...
Çıplaklık zaten temanın en temel parçası...

Kareografilerin hepsi birer sevişme ya da baştan çıkarma hikayesi.
Inanilmaz yaratıcı bir gösteri.
Evet evet, izledigimiz her dans figürü tanidik...
Bu insanlar dans ediyor gibi yapiyor ama aslinda sevisiyorlar...

Vücudumuzun her hali karşımızda

Farklı farklı sevişmelerde, bazen kendimiz olarak kaldığımız, bazen de bambaşka birine dönüştüğümüz, vücudumuzun her hali bir dans gösterisinin içinde karşımızda...

Bazen bir kadın bir erkek...
Bazen iki kadin, iki erkek...
Bahsettigimiz konu cinsel arzu olduğunda, karşınızda birbiriyle sevişen bir kadın, bir erkek, veya iki kadin, iki erkek görmüyorsunuz...
Iki vücut, tutku ve şehvet görüyorsunuz..

Maç izleyen 6 erkeğin önünde, dikkatlerini dağıtmak icin televizyonun yaninda, önünde, üzerinde dans eden o kizil sacli kadinin hem acrobatic hem sensual dans showunu unutamiyorum...
Tam bir Tanrıça...
Bayıldım...
(Bir yandan da fikirler edindim. Ben de playsation onunde boyle dans edicem bakalim ise yariyacak mi?)

Bir de iki kadinin sahneye getirilen yuvarlak, derin, minik bir havuzun icindeki dans showundan acaip etkilendim.
Bu show, tum gosterinin belki de en tahrik edici bolumu...
Iki kadin suyun icinde bir o yana bir bu yana kayiyor..
Ama resmen suyun icinde akiyorlar...
Vucutlari sanki bir sivi..., onlar birer deniz kizi...
O minik havuzun icine kendileri bir birakiyorlar vucutlari havuzun seklini aliyor suyun icinde..
Islak bedenler...
Bu disi ve erotik hareketler...
Gosterinin en etkileyici ve akillara kazinan bolumlerinden biriydi.

Az kalsin unutuyordum, gosteriyi izlemis olan ODTU'lu, Izmir'li cok sevgili arkadasim hatirlatti:
"Hapishanede dovusurken birden opusmeye baslayan iki adam ve her tarafı oynayan nerdeyse kemiksiz gibi adam için sunucunun 'I know what you're thinking... and yes, he can...' demesi kaldı benim de aklımda :)" Tesekkurler...

Gösterinin sonunda tum dansçılar sahneye geliyor.
Ortaya gecip oturuyorlar.
Sagindakine, solundakine, onundekine, arkadasindakine dokunuyorlar, hatta opusuyorlar...
Toplu sex gibi bir goruntu yaratiyorlar. Orgy...
Çok esprili, yari ciplak kadin sunucu seyircilerin arasinda dolasip sorular soruyor.
Sorulari tahmin edersiniz:
  • Bu aksam sevgilinizle nasil seviseceksiniz?
  • Bu aksam gördüğünüz yeni neyi deneyeceksiniz?
  • En son en erotik sevismeniz?
  • Daha once hic orgy denediniz mi?
gibi...

Biraz hassas bir konu oldugu için, nazikce, cevap vermeyi reddedenler, cesurca sahane cevaplar verenler, hatta konuyla alakali bir anisini anlatanlar...

Hayir, bize mikrofon uzatilmadi.
Yoksa cevabi yazmaz olur muydum?

Vegas'ta hapse giriyorduk

Vegas'ta Sevgilimle Striptease Club

Erotik, Sehvetli, Bastan Cikartici: ZUMANITY

Vegas'ta Poker 

Casinolar Caddesi: The Strip

Uyumayan sehir: Las Vegas


Dunya Turu (11) BALI

Dunya Turu (10) HONG KONG

Dunya Turu (9) JAPONYA : Kultur farki diye ben buna derim.

Dunya Turu (8) HAWAII

Dunya Turu (7) LOS ANGELES

Dunya Turu (6) SAN FRANCISCO

Dunya Turu (5) ROAD TRIP ( Grand Canyon, Zion Canyon, Bryce Canyon Monument Valley, Yosemite...)

Dunya Turu (4) LAS VEGAS

Dunya Turu (3) BAHAMAS

Dunya Turu (2) MIAMI

Dunya Turu (1) Balayi




22 Kasım 2009 Pazar

Curtis Stigers / Lost in Dreams

Cuma aksami bir jazz konserine gittim.
Duc de Lombard. Paris'in en iyi jazz clublerinden biridir.

Amerikali jazzci Curtis Stigers ve ona eslik eden 3 basarli muzisyen. Ozellikle solo yaptiklari anlarda piyanist te, contre basse'ci da, baterist te tek baslarina cok etkileyiciler. (Bu arada dikkat ettim, bateriler Turkiye'den geliyor:) Davulun uzerinde kocaman Istanbul yaziyor ve altinda da sirketin adi, yazamayacagim reklam olmasin:)

Stigers ayni zamanda saksafoncu. Ben sahsen saksafon performansini konser performansindan daha cok begendim. Zira kendisini bir gazetede "Paris'te bu hafta" kosesinde okuyup merak edip eve gelip deezer.com'dan dinledim. O kadar begendim ki Avrupa'da turnede olduklarini, cuma aksami Paris'te cikacaklarini gorunce hemen programimi yaptim. Sahnede izlemek evdeki kadar zevk vermedi ama kesfettigim icin memnunum.

Albumu Lost in Dreams gercekten basarili, jazz sevenlere tavsiye ederim.
I'm a jealous guy.. cok sevdim sarkiyi. Iceriginden dolayi degil, yanlis anlasilmasin:)




P.S. Bu arada birsey fark ettim.
Fransizca "loisir" yani Ingilizce "hobbies"in karsiligi Turkce'de tam olarak yok. Bugun sozluge baktim. Loisir icin: "bos vakit" yaziyor. Ama bos vakit tam olarak bu kavrami karsilamiyor ki!!! Yani bos vaktiniz olabilir ama o vakit illaki bir hoby ile doldurulacak diye birsey yok. Ya da isin disindaki sosyal aktivitelerle de dolu olup hic bos vaktim yok diyebilirsiniz.. burdan da anlasilacagi gibi isin disindaki tum zamani "bos" vakit olarak degerlendiren bir dilimiz var. Halbuki diger dillerde "hobbies", "loisirs" yani sosyal ve kulturel yasam, yasarken kullandigimiz zamanin icinde tanimlanmis. Herhangi bir kelimeye ihtiyac duymak o kulturun icindeki ihtiyaclara denk dusuyor. Ve "loisir" zaten zamanimiz bos ya da dolu olsun mutlaka hayatimizda var olan bir kavram ise, iste ozel olarak bir kelime de hak ediyor demektir...