6 Temmuz 2014 Pazar

Biz zaten geçiyorduk, uğradık : BRATİSLAVA

Budapeşte'den çıktık Viyana'ya gideceğiz. Bratislava tren yolumuzun üzerinde. Cumartesi akşamı varıyoruz.
Bratislava dediğin gayet te Avrupa Birliği'ne üye bir ülkenin, Slovakya'nın başkenti.
Ama, bir Avrupa başkenti demeye 1000 şahit ister. Haa ortalıkta 1000 kişi de bulamazsın burada, o ayrı.
Valla bomboş burası. Terk edilmiş şehirler gibi... Kimsecikler yok. Hiçbirşey yok.
Aslında Tuna Nehri buraya kadar uzanıyor ama burdaki Tuna başka Tuna sanki.
Nerde o Budapeşte'deki görkem...

Neyse, Tuna Nehri'ne nazır yer ayırttığımız Sheraton Hoteli'ne yerleşiyoruz.



Sheraton'un zaten ne kadar mükemel bir otel olduğunu söylemeye gerek yok.
Ancak 5 yıldızlı otel kalitesini, her türlü dekor ve konforuyla diğerlerinden ayıran hiç şüphesiz beşeri yani insanların sunduğu hizmet kalitesinin çıtasının o biçim yüksek olması.
Resepsiyon görevlilerine herhangi ama herhangi bir soru sor, otelle veya şehirle hiç alakası olmasa dahi, cevabı bulup, sen soruyu unutsan bile onlar sorduğunu unutmuyor ve odanı arayıp cevabı illaki bildiriyor.

Resepsiyon görevlisine "hayatın anlamı nedir?" gibi bir soru sormak istiyorum.
Gece saat 3'te de olsa bir cevapla bizi uyandıracağına eminim.

Şehirdeki sosyal, kültürel aktivitelerle ilgili bilgi istiyoruz.
Resepsiyon görevlisinin söylediği ilk şey.
"Yarın Bratislava maratonu var, katılmak ister misiniz? Koşarsınız bir 10-15 km."

Resepsiyon görevlisinin maraton önerisini, hepinizin bildiği gibi spor delisi bir insan olsam da reddediyorum. Zira ayağımdaki spor ayakkabıları uzun süre koşmaya uygun ayakkabılar değil.
Ancak...
Sonradan, bunun salt bir Bratislava maratonu olmadığını, dünyada ikincisi düzenlenen çok özel bir koşu yarışı olduğunu öğrenip (World Run - Wings for Life), katılmadığım için çok çok pişman oluyorum...
İçimde kaldığı için bunu bilhare tekrar anlatacağım.


Budapeşte'de Figaro'nun Düğünü Operasını talihsiz bir şekilde kaçırmıştık.
Figaro'nun Düğünü her pazar sahneleniyor. Biz Budapeşte'ye pazar akşamı varıp, cumartesi öğlen ayrılmıştık. Diğer sahnelenen konserler de ilgimizi çekmemişti.
Bu topraklara gelip operaya gitmemek te olmaz.

Biz de taaa Budapeşte'den Bratislava Devlet Operası'nda cumartesi akşamı sahnelenecek, ve herhalde dünyada en fazla seyirci karşısına çıkmış, BIZET'in CARMEN'i için, 1. kategoriden yerimizi ayırtıyoruz.

Opera saat 19'da, öncesinde şehri keşfetmek üzere atıyoruz kendimizi Bratislava sokaklarına.

Şöyle resimde göstereyim. Bir cumartesi akşamüzeri, Bratislava'nın tam da merkezinde. Opera Binası'nın önündeki durum, ortalıkta kimse yok dediğim budur:



























Koskoca Slovakya. Yani o kadar koskoca olacak bir tarafı olmasa da, bir kere Çek'lerden ayrılıp kendi kanatlarıyla uçmasını bilmişler. Efendime söyliyim daha sonra da Avrupa Birliği'ne kendilerini kabul ettirmişler.
Gel gör ki Bratislava bir Avrupa şehri olamamış. Şehrin ara sokaklarına dalıp keşfe devam ediyoruz.


Şehirlerin opera binaları her zaman prestijlidir. Ve şehirde görülecek başka birşey yoksa bile opera binası güzeldir. Frankfurt'ta yaşayan bir arkadaşımı ziyarete gittiğimde, "Burda görülmeye değer pek birşey yok, Opera Binası dışında." dediğini hatırlıyorum.
Yani opera binaları her zaman görülmeye değerdir.





















































Operaların dışı kadar içi de güzeldir. Şahane dekore edilmiştir. Tarihidir. Eskilik, yaşanmışlık kokar.

Mona Lisa misali Carmen...

Ne mutlu bize ki, bu akşam Bratislava Devlet Operası'nda en iyi yerden, balkondan (orkestra şefinin muhteşem hareketlerini görebilmek için, Napoli'de gördüğüm operadan sonra söylemiştim bunu), sadece iki kişilik bize özel bir locadan BİZET'in CARMEN eserini izleyeceğiz.

Carmen, aslında Mona Lisa tadında bir eser.
Yani, nasıl ki Mona Lisa'nın takvim sayfasından tutun, buzdolabı manyetine, anahtarlığına kadar her türlü imitasyonu yapıldı ve kadının suratı beynimize kazıldı, işte Carmen'in melodileri de biraz o hesap.

Carmen'in ateşli hikayesini de şarkılarını da bilmeyen yok.
Kâh filmini izledik, kâh küçükken pazar öğleye doğru TRT'nin yayınladığı opera programlarında göz ve kulak misafiri olduk.
En olmadı, bir tatil köyünde animasyon ekibinin gösterisiydi Carmen...

Bunlara ilaveten ben bir de Paris'te, BEL CANTO isimli, son derece orjinal, servis elemanlarının opera sanatçısı olduğu ve her akşam başka bir eseri seslendirdikleri bu özel restaurantta, yemeğimi yerken ve Carmen'nin elinden sunulan şampanyamı yudumlarken izlemiştim CARMEN'i.

Buyrun bu da yazısı, okumamış olanlar için.

Bir yer düşünün siz operaya gitmiyorsunuz, opera size geliyor: BEL CANTO

Minicik bir opera salonu var Bratislava'nın. O kadar küçük ki; orkestrayla beraber opera sanatçıları da sahnede görününce, sahnedeki kişi sayısı neredeyse seyirci sayısına eşit bir hal alıyor.

Bir yerde okumuştum, eğer seyirci sayısı sahnedeki sanatçı sayısından az ise o gösteri iptal edilirmiş.







Carmen'i oynayan kızdan gözlerimizi alamıyoruz. Muhteşem. Çok çok başarılı bir casting olmuş.

Salon ufak, Carmen ufak tefek ancak bir ses var kızda.... herkesten herşeyden büyük.
Kızın sesi resmen salonu giydiriyor. Kızın sesi tüm salona bir dokunup geri dönüyor sanki.
Bunların mikrofonsuz performanslar olduğuna inanmak sahiden çok zor. Böyle sesler nasıl çıkar bir insan bedeninden?



























Bratislava, Budapaşte'den Viyana'ya giderken trenle tam yolumuzun üzerinde olduğundan uğrayalım dedik. Bratislava'ya daha önce gitmiş arkadaşlarımızın çoğu, buraya bir öğleden sonra yeter de artar demişti. Biz, bir daha yolumuz düşmez, en azından bir komple gün geçirelim dedik ve pazar gününü Bratislava'ya ayırdık.

Şansımıza günlük güneşlik bir gün...
Hani Bratislava kötü olsa, gezecek, görecek hiçbir yeri olmasa, masmavi bir gökyüzünün olduğu ve güneşin parıl parıl parladığı herhangi bir yerde o gün her şekilde mükemmel geçmez mi? Geçer bence.

Wings for life WORLD RUN

Hayatta bazı kararları çok ani almak gerekiyor. Ve bazen durumun möhemmiyeti hemen idrak edilemiyor.
Bazen, sadece o andaki uygun ve uygunsuz koşullar göz önüne alınıyor, daha büyük tabloda bu koşulların, gerçekleşmesine izin vermediğimiz başka bir olayın karşısında aslında çok küçük kaldığı o anda görülemiyor.
Bir hayatın içinde yaşanmış olmasının, o karenin artık var olmasının ne kadar değerli olduğu, olacağı, o kararı almamız gereken anda belli olmuyor bazen.
Olsa, belki koşullarda oynama yapardık, koşulları zorlardık, belki de koşullar da neymiş der kendimize o şeyi illa ki yaşatırdık.
Hemen anlayabilsek değerini, önemini, yaşanmış olmasının bize katacaklarını...

Hemencecik o anda idrak edebilmek, bütünüyle kavramak olayı ve doğru davranışı sergilemek kolay mı öyle? Kolay olsa hiç hata yapmazdık, hiç pişman olmazdık.

Bratislava'ya geldiğimiz gün Sheraton'daki resepsiyon görevlisi sordu bize "Yarın maraton var koşmak ister misiniz? Hemen kaydolabilirsiniz. Hem de şanslısınız departure tam otelin arkasındaki meydanda öğlen 12'de."

Bratislava maratonunu niye koşayım, daha Paris maratonunu koşmamışım dedim kendi kendime.

Bütün dünya aynı gün, aynı saatte hep birlikte aynı anda koşacak...

Varış çizgisi olmayan, bunu koşucunun kendisinin belirleyeceği tek koşu...

Adam meseleyi güzel anlatamamış. Bir kere bu salt bir maraton değil. Hatta maraton bile değil.

Farklı bir concept bu. Çok özel. Hiçbir yere ait bir koşu, hatta tam anlamıyla bir yarış bile değil...
Yarış ta... yarış kimseyle değil, kendi kapasitenle, ve kim bilir dünyanın hangi başka ülkesinde bu koşuya katılan başka birinin kondüsyonuyla...

İçinde Türkiye'nin de olduğu (Antalya), dünyanın 34 ülkesinde düzenlenen bu koşu, dünyanın her ülkesinde aynı saatte başlayacak.
Koşunun orjinal saati sabah 10.
O ülkede saat kaça denk geliyorsa herkes o saatte koşacak.
Örneğin, Peru'da, Kaliforniya'da veya Güney Afrika'da yerel saatle gece yarısı 3'te koşuya başlıyor insanlar. Olayın özelliği, güzelliği, farklılığı burda. Herkes aynı anda koşacak.

Ve arkadan Wings for Life World Run arabaları, ilk koşucu hareket ettiği an belirlenmiş minimal bir hızda yola çıkacak. Ve çok hafif bir düzeyde hızını arttırarak koşucuları takip edecek.

Koşucuların da hızını ona göre arttırması gerekecek. Çünkü saatte 10 km hızla yaklaşık 4 saatte koşulan 42km'lik bir maraton bu koşu konseptinde mümkün değil. Zira dördüncü saatte arabalar çok hızlanmış olacak. Ve bir araba hızında hiçbir insanoğlu koşamayacağına göre bir yerde yarış bitecek. Ama nerede? Kişiye göre değişecek...



World Run arabaları sizi koşarken yakaladığı anda koşu sizin için bitmiş demektir...

"The only course where the finishing line crosses you."

Yani bitiş çizgisini World Run arabaları size getiriyor. 
Kaç km koşacağınızı belirleyecek olan tamamen sizsiniz...

Ve tüm dünyanın koştuğu bu çok özel organizasyonun başlangıç noktası, bir mayıs ayında, Bratislava'da kaldığımız Sheraton otelinin tam altında belirlenmiş. Slovakya yerel saatiyle tam 12'de. Daha kolay olamazdı yani.

Evet içimde kaldı...
Evet yanlış bir karar verdim. Evet kesinlikle bu yarışa katılmalıydım...
Evet bu deneyim hafızama kayıtlı olmalıydı.
Evet arabayı arkamda hissettiğim anda daha hızlı koşmaya çalışarak kendimi aşmalıydım...
Kendimi hırpalamalı, yıpratmalı, kendime meydan okumalıydım...
Yapmadım. Üzgünüm...

Ben de gittim o gün kendime şöyle bir t-shört aldım.



Bratislava'da bu özel koşuyu yapamadık, şehri son bir turlamaya çıkıyoruz.
Bugün güneşli olduğundan mı ne, çok daha güzel görünüyor her taraf.









Bratislava'ya dair söyleyeceklerim bu kadar.

Biz zaten, geçiyorduk, uğradık...

Biz zaten geçiyorduk, uğradık : BRATISLAVA

Budapeşte'den gitmeden evvel Szimpla Kert'e muhakkak uğrayın.

Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Yaşadığım en keyifli 1 Mayıs

Zamanlar arası köprüler kuran şehir: BUDA

Tuna'nın gözbebekleri : Buda ve Peşte

29 Haziran 2014 Pazar

Budapeşte'ye gelip SZIMPLA KERT'e gitmeden dönmeyin.

Bugün Budapeşte'deki son günümüz. Bratislava'ya geçiyoruz yarın.

Dışarıdan baka baka hayran kaldığımız Parlamento Binası'nı gezeceğiz bugün.

Tek işlevi müze olmayan, yalnızca turistlerin gösterdiği ilgiyle ayakta durmayan, kendisinin de günümüzde hâlâ bir işlevi olan yerler gezmeyi çok seviyorum.
Bizim Dolmabahçe Sarayı gibi.

Budapeşte'nin Parlamento Binası hiç şühesiz turistlerin en fazla ilgi gösterdiği yerlerden biri.
İçeriye gruplar halinde ve çok sınırlı sayıda ziyaretçi alıyorlar.
Ve gösterilen talep, arz edebildikleri günlük ziyaretçi sayısından kat be kat fazla.
Gezmek istenilen gün seçilip, biletleri en az 1 gün öncesinden almamız öneriliyor. Biz de öyle yapıyoruz.

Kurallar katı ve ziyaret şekli çok net.
Öyle kafanıza göre istediğiniz saatte gelip gezemiyorsunuz. Kendi başınıza gezemiyorsunuz.
Sabah 8'den itibaren her saat başı ziyaret var. İngilizce en fazla olmak üzere yaygın dillerin hemen hepsinde gün içinde ortalama 3 ziyaret olabiliyor.

1 Mayıs 2014 itibariyle Parlamento Binası ziyareti AB üyesi ülke vatandaşlarına 5 Euros, AB dışındaki ülke vatandaşlarına ise 10 Euros.

(En son böyle ayrı gayrı rakamı Efes'i gezerken vermiştik.
Benim ailem ve sevgilimin ailesi hep beraber Efes'e gitmiştik. Türk vatandaşlarına 3 TL olan Efes'e giriş yabancı uyruklu ziyaretçilere 15 TL. idi. Aynı aileyi, böyle siz osunuz, siz busunuz diyerek ikiye bölen farklı fiat uygulaması kısa bir an bizi şaşırtsa da, sonradan bu uygulamayı normal bulup oyunu kuralına göre oynamıştık. Şimdi, bir çift olarak, sen Avrupa Birliği üyesisin fiat budur sen Avrupa Birliği üyesi değilsin fiat budur diye ikiye bölünmek daha bir tuhaf geldi, neyse...)

Parlamento Binsası'nın içinde bir rehber ve askerler eşliğinde sadece 45 dakika kalmaya müsade ediliyor.
Tek başınıza, gruptan ayrılarak Parlamento içinde hiçbir yere gidemiyorsunuz.
O grubun dilini konuşan bir rehber, yanında bir asker onlar grubun en başındalar.
Onların önüne geçmek yasak, grup ortada ve grubun en sonunda yine bir asker. Anlayacağınız sıkı gözetim altında, herkes bir insan yumağı halinde 45 dakikada onların gösterdiği yerleri geziyor ve dışarı çıkarılıyor.


İçeriyi gezmeli mi? Kesinlikle gezmeli... Biz hayran kaldık. Dışarıdan görünümü muhteşem olup içi de insanı hayal kırıklığına uğratmayan çok az yapı vardır. Söyleyebilirim ki Budapeşte Parlamento Binası bunların en güzellerinden biri...































Burada tam 700 oda bulunuyormuş.
Rehberimizin anlattığına göre eskiden binanın soğutması şu şekilde yapılıyormuş:
Dışarıya kocaman bir buz dağı kurulup önlerine vantilatörler yerleştiriliyormuş. Ve vantilatörler bu buzlu suyu binaya üflüyor, su yolda buharlaşıp serin hava olarak pencerelerden içeri giriyormuş. Çok enteresan bir yöntem. İlk defa duyuyorum.















































































Budapeşte'den kareler...





























Szabadsag Ter / Özgürlük Meydanı

Budapeşte'de en sevdiğim, en beğendiğim yerlerden birisi.
Macar Ulusal Televizyonu ve Macar Ulusal Bankası da bu meydanda.

Özgürlük Meydanının adı, 1945'te şehrin serbest kalmasını sağlayan Sovyet Kızıl Ordu'suna ithafen konulmuş.

Tesadüf olamayacak kadar ironik bir şekilde bu meydanın hemen kenarında bir tane büyükelçilik var.
Hangisi dersiniz? Amerikan Büyükelçiliği.



























Parlamento Binası'nın hemen arkasında, Tuna Nehri kıyısında Yahudilerin anısına çakılmış bu bronzdan ayakkabılar da görülmeye değer karelerden birisi.


Şimdi size Budapeşte'ye dair son bir yerden bahsedeceğim.

Ve Budapeşte'ye yolunuz düşerse, hele hele gece dışarı çıkmayı, gecelere akmayı, değişik bir mekan keşfetmeyi seviyorsanız buraya mutlaka ama mutlaka gitmelisiniz.

SZIMPLA KERT - 14 Kazinczy Utca

Burası bir bar değil. Konser mekanı değil.

Burası bildiğin terk edilmiş, sıvaları dökülen, şehrin ortasında kocaman bir gecekondu, terk edilmiş bir depo, bir barınak, bir sığınak...

Kocaman, salaş, bakımsız, gizli kapaklı bir sürü çekmecesi olan sihirli bir kutu...

İçeri ilk adımınızı attığınızda sanki bir otomobil garajının önü...
Sağda bir bar. Solda yukarıdaki apartman dairelerine ilk çıkış merdiveni, kaçırırsanız ileride yine var.

İlerle, büyük bir avluya çık. Ve hop müzik değişik, ambians değişik, yaş grubu bile değişik...
İlerle sola dön.
Kenarda köşede, sanki kimse bulamasın diye gizli kalmış bir salon ve kaliteli canlı müzik yapan bir grup..
İlerle 5 adım at, tamamen başka bir ambiansın içindesin. Müzik değişik, barda satılan içkiler bile değişik.
İlerle, merdiveni bul yukarı çık. Aaaa burada müzik fazla duyulmuyor. Sohbet etmek isteyen buraya. Ve buradaki oturulacak hiçbir tabure, sandalye, koltuk birbirinin aynı değil.
Dedim ya, sanki terkedilmiş ve birileri tarafından çöreklenilmiş öylesine bir yer burası.

Devam et yukarıda. Birbirinden bağımsız irili ufaklı bir sürü oda. Aaa birinde hamburger yapıyorlar.
Odanın birisi şarap evi. Şarap bardakları, müşteri yelpazesi bile farklı. Burada sadece şarap var ve dünyanın her ülkesinden şarap var. Ama ben size Macar şaraplarını denemenizi tavsiye ederim.

Szimpla Kert'i tavaf ettik. Biz buraya bayıldık.
Gördüğüm en orjinal mekan diyebilirim.

Ve tüm cazibesi de bir mekan, bir yer, bir tarz, stil, hiç bir şey olmaya çalışmamasında...



Old fashion şeyleri çok seviyorum.
Hatta mümkün olduğu kadar öyle yaşamaya çalışıyorum.
Bunun içinde kartpostallar da var...
Mailler geldi, telefon mesajları geldi mertlik bozuldu.
Bozulmadı bende...
Ortaokul lisedeyken uzaktaki arkadaşlarımdan mektup beklerken yolunu gözlediğim postacıyı görür görmez 4 katı uçarak aşağı inişim dün gibi aklımda.

Hangi şehre gidersem gideyim kart attığım insanlar var benim hâlâ.
Ve hiçbir teknoloji pul yapıştırmanın ve el yazımın yerini tutamaz... 


Special Dedicace : Ece Sivri ZSEDÖ

Budapeşte seyahatimizi hazırlarken verdiğin tüm detaylı bilgiler için çok teşekkür ederim. Sen söylemeseydin Szimpla Kert'i asla keşfedemezdik.
Birbirimizi bir günle teğet geçtiğimiz için çok üzgünüm.
Ama içimden bir ses diyor ki; biz buraya yakında tekrar geleceğiz...

Budapeşte'den gitmeden evvel...

Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Yaşadığım en keyifli 1 Mayıs

Zamanlar arası köprüler kuran şehir: BUDA

Tuna'nın gözbebekleri : Buda ve Peşte


28 Haziran 2014 Cumartesi

Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Otelimizden çıkıp yürüyerek Liberty Köprüsü'nden geçip Gellert Tepesi'ne çıkıyoruz.
Gellert Tepesi hiç şüphesiz Budapeşte'nin olmazsa olmazlarından, sembollerinden...
Şehre tepeden bakabileceğiniz sayılı yerlerden Gellert Meydanı.
Gellert bir din adamıymış. 1046 yıllarında çıkan isyanlarda, tam bu tepede işkence görmüş ve çarmıha gerilmiş. Daha sonra da Tuna Nehri'nden aşağı atılmış.
Burada bulunan bronz heykel de Gellert'in işkence gördüğü yerdir.

Bu noktadan Budapeşte muhteşem görünüyor.





























1851 yılında, Avusturya'ya karşı Macar halkın ayaklanması üzerine Gellert Tepesi'nin en zirvesine kurulmuş bir Citadella var.
Her sene 20 ağustosta burada kralları 1. Etienne için havaii fişek gösterileri düzenleniyor.
Bir de diğer ünlü hamamları Gellert tam da burada.




























Dohany Caddesi üzerinde Avrupa'nın en büyük sinagogu olduğu iddia edilen Büyük Sinagog var.
Açıkçası içinde fazla bir numara yok, ama dışarıdan görünümü muhteşem.
Bir de, nice büyük ve dünyaca ünlü katedraller, camiler giriş ücreti istemezken bir Sinagog'un para istemesine fazla şaşırmıyoruz tabi ki.


Hava güzel güneşliyse, hele bir de tatil günüyse, ve şehrin her türlü altyapısı dışarıda yaşamı bu kadar eneteresan kılıyorsa, Budapeşte'de o gün gider Margit Adası'na kapağı atarım ben olsam.

Şehrin tam ortasında bir tatil köyü: MARGIT ADASI

Öyle bir yer düşünün, evinizden çıkıp iki kollu Margit Köprüsü'nden yürüyerek adaya gidebiliyorsunuz.
Trafik yok, şehirden mini otobüs ve tramvaylar geliyor adanın girişinde inebiliyorsunuz..
İçeride trenle ya da bisiklet gibi hafif ulaşım araçlarıyla dolaşabiliyorsunuz.
Her taraf yemyeşil, al kitabını çöreklen bir yere. Ya da içine mayonu giy gel.
Buda'ya karşı tam 20 000 kişiyi ağırlayabilen plaj ve havuz keyfiyle kendini tam olarak tatilde hisset. Gevşe.
Havuzdan çıkınca da çantanda akşam için kıyafetlerin olsun. Zira ilerideki amfi tiyatroda gösteriler olacak.
Ya da spor ayakkabılarınla gel. Havuzdan önce veya sonra uzunluğu 2.5 km olan adayı şöyle bir koşarak turla. Hem spor yap, hem görsel zenginlik yaşa. Sonra git duşunu al, hazırlan oracıkta.


Var ya, Paris'teki Saint Louis veya De la Cite Adaları'nı boşaltma projesi başlatmak istiyorum.

Böyle bir MARGIT Adası her yere lazım.

İnsan ölmez burda.




Ne demişler; yediğin içtiğin senin olsun bize gördüklerini anlat.

Efendim, o eskidenmiş...
Sosyal medyanın özellikle İnstagram ayağı herkesin önüne gelen tabak resimleriyle yıkılmıyor mu?
Gerçi benim İnstagram'ım yok. Yani vardı da, bir müddet sonra gereksiz buldum, artık yok.
Herkes birşeyleri, fotoğrafını çekip sosyal medyaya koyabilmek için yaşıyor sanki.
Yani yaşamaktan ziyade onu diğerlerine göstermek uğraşı...
Güzel bir yerdeyiz, hadi hop resmini çek koy İnstagram'a. Belki burda sıkıntıdan patlıyoruz ama herkes ne kadar eğleniyor desin, dostlar alışverişte görsün misali, aslında birşey almıyoruz belki...

Ben oldum olası yazıyı sevdim ve yazılana daha çok rağbet ettim.
Her gün aksatmadan okuduğum bloglar var. İnstagram'ım yok.
Haa görsele de rağbet edilir. Ressamsındır ya da fotoğrafçı ya da ne bileyim görsel bir yaratcılığın vardır ortaya koyduğun. O ayrı.
Bu şekilde görsel yaratcılık işleri yapan ve sıkı takipçisi olduğum arkadaşlarım da var.

Neyse... Diğer yazıda demiştim Gerbaud'da yemeğe bence hiç gerek yok diye.
Şehrin arka sokaklarına dalın, her taraf patisserie ve her taraf tatlıcı şu bu.
İki tatlı iki kahveye 30 euros vermiştik GERBAUD'da.
Budapeşte'nin İzmir'den ucuz bir şehir olduğunu düşünecek olursak isme para verdiğimizi söyleyebilirim.

Halbuki, örneğin, OCTOBER 6 sokağına gidin. Her taraf sağlı sollu hiç turistik olmayan sahici Budapeştelilerin takıldıkları mekanlar.
Burda bir patisserie bulduk.
İlk siparişimizde yediklerimim o kadar beğendik ki hızımızı alamayıp birer tane daha söyledik.
4 tatlı ve 2 kahveye de yemin ediyorum 6 Euro karşılığı para verdik.
Ve dedik ki, bu pasta Gerbaud'da olsaydı, Gerbaud'nun fiatıyla 10 euro ödemeye hazırdık.
Ancak burada sadece 1.5 Euro ödeyip bir de yediğimize bayıldık.

Anladım ki, herkesin bahsettiği, adı çok ünlü yerlerde hayalkırıklığına uğranıyor.
Şehrin en güzel yerlerinden biri sayılan bir yeri daha tavsiye etmeyeceğim.

O da tabi ki NEW YORK CAFE.

Erzebet Caddesinin üzerinde bulunan bu çok ünlü bina, bir Amerikan sigorta şirketi tarafından bir palas olarak kurulmuş. Ve 20. yüzyılın başlarında gazetecilerin, yazarların, şairlerin yani intellectüel kesimin buluşma noktası olmuş.

New York Cafe'ye gidelim, birer kadeh birşeyler içelim, ambiansı ve dekorasyona bakalım demiştim. Birden kendimizi şampanya, starter, main course, desert ve şaraptan oluşan tam tekmil bir akşam yemeğinde bulduk.







 
Evet, mekan harika. Bizim Paris'teki Cafe de la Paix'ye benziyor. Nezih ve rafine bir yer.
(Peçeteler kumaş değil kağıt, su şişeleri de cam değil plastik. Bu kalitede bir yer için büyük eksi )
Servis elemanları hiç te class, sempatik, güleryüzlü yani insana kendisini iyi hissettiren insanlar değil.
Gerçi genel olarak Macar'ların çok ta sevimli, sevecen insanlar olduğunu söyleyemeyeceğim.

Ne diyorduk evet, ben bir kadeh şampanya içip gitme taraftarı olmakta haklıymışım.

Bir kere goulash'ta hiçbir numara yok. Sinagoğun arkasındaki Dohany Caddesi'nde LADO Restaurant'ta yediğim goulash'ın yanında solda sıfır kalır.



























Ana yemeklerimiz budur.
Tamam yemek sunumlarında görsel sunum çok önemli ama, ben doymak ta istiyorum.




























Yalnız Macar şaraplarının çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Nerede hangi şarabı aldıysam çok memnun kaldım. Şiddetle tavsiye ederim.

New York Cafe'de ortam son derece sıkıcı ve kasvetli. Hiçbir ambians yok.
Kimse burada olmaktan veya burada yemek yemekten mutluymuş gibi bir dalga yaymıyor.
Ben şahsen sadece burayı deneyimlemek için gelip bir kadeh birşey içip yemeği daha sıcak bir yerde yemeyi tercih ederdim.

Olsun. Çarşıya uymayan en kötü hesap bu olsun...
Hesap demişken... Yalnız, böyle bir yer için hesap çok az geldi, inanamadık.
Yani entree + ana yemek + tatlı ve bir şişe şaraba 100 Euro hesap ödedik.

Yani New York Cafe, övdükleri kadar abartılacak bir yer değilmişsin ama en kötü günümüz böyle olsun.


Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Yaşadığım en keyifli 1 Mayıs

Zamanlar arası köprüler kuran şehir: BUDA

Tuna'nın gözbebekleri : Buda ve Peşte