Begendigim Mekanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Begendigim Mekanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2014 Cumartesi

Eski dostlarla Paris geceleri : Les Trois Mailletz

Eski dostlarla yeni şeyler yaşamak kadar az şey böyle keyif verir insana...

Bir yandan eskinin gücü, güveni, istikrarı; diğer yandan yeninin bilinmezliği, spontaneliği, sihirli değneği...
Eskinin değişmeyecek olanlara olan hakimiyeti, yeninin mevcut olanları başka başka şeylere dönüştürebilme mucizesi...

Eski dostlar, yeni hikayeler...
Anıları biriktirmeye, üzerine koymaya devam etmek ve hayatın en güzel anlarını cımbızla çekip o anları fotoğraflayıp ölümsüz kılmak...

Bizi beklemeden akıp giden zamanin bir anını seçmek, ve "dur bu an akmasın, hep bizimle kalsın, gün gelip biz değişsek bile bu an hiç değişmesin" diye belgelemek...
Bazen görüntülerin yanından geçip gideriz ama ne fark eder...
O gün, o gece, o hafta, hafta sonu unutulmaz. Derimizin içindedir artık. Bir yere gitmez.

Yazmadığım zaman yaşadığım, yaşamadığım zaman yazdığım hayatıma eski dostlarımdan biri gelirse yaşanacaklar da yazılacaklar da peşinden kovalar insanı. Bir yere kaçamazsın...

Kaçan kim?
Böyle bodozlama dalarız işte.

Bir yer vardı, çok yıllar önce gitmiştim. Yıllar önce de inanılmaz eğlenmiştim. Hatta Paris'te buna eşdeğer bir yer de o günden beri bulamamıştım ama yolum bir daha düşmemiş işte...

Ne zamandır aklımdaydı, Türkiye'den biri gelse de felekten bir gece çalmak istediğimiz bir akşam gitsek diye. O gün bugünmüş işte.

LES TROİS MAILLETZ

Paris kabareleri meşhurdur, bilen bilir. Bilen de Lido'yu falan bilir işte anca...

Halbuki bir yer var; öyle bir yer ki, herkes bilmesin, görmesin, herkes gelmesin diye yerin altına yapmışlar.
İçeri giriyorsunuz öylesine alelade bir piyano bar. Aç kalmasın gelenler diye yiyecek te vermişler sanki, dışarıdan gören giriple girmemek arasında gider gelir, sonunda başka bir yere gider. Öyle silik bir yer.

Oysa ki yerin altında bambaşka bir dünyaya inen gizli, gizemli, olağanüstü bir gece sözü veren bir merdiven var kenarda. Müthiş bir Paris cabaresine sahne olacak bir mahzene inen...

İsterseniz yemekle başlayın, isterseniz sadece kabareye gelin, ama illa ki yerinizi ayırtın, hele hele hafta sonu geliyorsanız.
Az yer var, yerler kıymetli, bakmayın bilinmez olduğuna, hakiki Parisienler öyle bir biliyor ki...

Kabare akşam 23.00'da başlıyor. Ve sabah 5'te bitiyor.

Yerimizi ayırtıyoruz, diyoruz ki, biraz geç başlıyor ama n'apalım, gidelim, bir iki birşey içeriz, olmadi son metroyla döneriz.

Tabi tabi...
Eminim öyle olur.
Kepenkleri kapatıp çıkmadığımıza dua edelim.

23.00 gibi varıyoruz.
Kalabalıktan ve karamboldan faydalanıp, biraz da aptala yatıp ortada tam sahnenin önündeki uzun büyük masanın ortasında bir yerlere kuruluyoruz.
Hatta zeka küpü bu arkadaşım şahane aptal sarışın olduğunu söylüyor gerektiğinde...




























Sokaktan geçiyordum, buraya öyle bir şarkı söylemeye geldim havasinda bir sürü olağanüstü sesle dolu bir grup genç insan ilgimizi, neşemizi, ve tavan yapmış enerjimizi sabaha kadar bağlıyor.

Ama nasıl sesler... Ve nasıl sahne performansları; muazzam, şahane, olağanüstü.

Bir de inanilmaz çeşitli ve renkli... Inanilmaz genis bir yelpaze, geniş bir repertuar hayran kalıyor insan.
Hani bizim büyüdüğümüz her sahnede çalınan şarkılar var ya, eş değeri Fransızca ve Ingilizce şarkılar, hem geçmişten hem günümüzden en ünlü ve popüler şarkılar, Afrika ezgileri ve o gözümüzü ve kulağımızı alamadığımız Brezilyalı kızdan en ünlü Portekizce şarkılar ve Brezilya ezgileri...

Tüm bunlar, hem hepsi beraber sahneden, hem herkes sırasıyla solo geçit veya düet halinde...
Hem dans ediyor, hem şarkı söylüyorlar.

Ancak şekli şemali ne olursa olsun durmayan bütün gece bizi sarmalayan bir enerji ağına kendimizi bırakmış, bilir bilmez şarkılara eşlik ediyor ve dans ediyoruz...





























Ben zaten bütün gece yerimde oturmuyorum. Bir dans bir dans...

Ve hatta sabahın 3'ünde artık yorgun ve evine gitmek isteyen insanlar bile bir de bakiyorlar ben full enerji dans ediyorum, enerjimden nemalanıp geceye tam hız devam ediyorlar.


Bir ara ben kendi kendime masamizin yaninda dans ediyordum ki; o anda şarkı söyleyen genç, sahneden yanıma gelip beni elimden tutup sahneye götürüyor. Brezilyalı kızla dans ediyoruz.

Şarkı biter bitmez tüyüyorum tabi sahneden...



O gece diğer müşterilerin yanıma gelip söylediği sözleri buraya yazmayacağım.
Zaten egom tavan yapmış durumda, şimdi inişe geçme ve ayaklarımı yere basma zamanı...

Yani anlayacağınız benim gibi müşteri her patron başına. Üzerine bir de para veren iş geliştirici...

Durumu fark etmiş ve mest olmuş olacak ki; yanımıza servis ekibinden olmayan biri gelerek;
"Ne içersiniz, patronumuz size bir ikramda bulunmak istiyor." diyor.

Ne içelim? Böyle bir geceye ancak şampanya yakışır.

Hepinizin şerefine a dostlar !




19 Ağustos 2014 Salı

İzmir Elhamra Sahnesi'nde sergilenen ne varsa giderim...

En son İzmir seyahatim Budapeşte-Bratislava-Viyana gezimizin dönüşünde olmuştu.

Eh malum, bu şehirler sanatın, müziğin beşiği şehirler olunca, bu şehirlerde operaya gitmemek, Türkiye'ye gelip kebap yemeden dönmek gibi birşey oluyor.

Viyana'daki FAUST Operası yazısı 
Bratislava'daki CARMEN Operası yazısı
Napoli'deki AIDA Operası yazısı

Özellikle Bratislava ve Viyana'daki operaların ardından o kadar mest olmuş bir haldeydim ki; İzmir'e gelir gelmez yaptığım ilk iş İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin programını taramak oldu. Mayıs ortası olduğu için seçenekler azdı.

Ve sonunda,

13 Mayıs 2014 akşamına İzmir Devlet Opera ve Balesi Konak ELHAMRA Sarayı'nda sergilenecek olan BELLİNİ'nin La SONNAMBULA (Uyurgezer Kız) adlı eserini izlemek üzere yerimizi ayırttık.

La Sonnambula, bir Aida, Carmen ya da Figaro'nun Düğünü gibi dünya opera evlerinin repertuarlarında daimi olarak bulunan ve popülaritesiyle büyük kitleler çeken bir eser olmamakla beraber, en eski opera salonlarında opera izledikten sonra beklentilerimi yüksek tutmamam gerektiğine dair bir dürtü içinde olsam da, İzmir Elhamra Sahnesi'nde bu eseri izleyecek olmak neden bilmem beni çok heyecanlandırıyordu.



























İlk dikkatimi çeken seyircilerin kalabalıklığı oldu. Salon tamamen doluydu.
Küçük bir salon, balkon sadece sahnenin önünde. Yanlara doğru yayılan bir çerçevede değil.
Biz sahnenin hemen önünde ve ortasında bir yer alıyoruz.

Kısaca şunu söyleyebilirim ki; ses ve görüntü kalitesi açısından Elhamra Sahnesi dünyanın devlerini aratmıyor.

1912 yılında inşa edilen bu bina, eski adıyla Milli Kütüphane Sineması, daha sonraki Elhamra Sineması ve bugün Elhamra Sahnesi olarak İzmir'in en eski ve en orjinal tarihi binalarından biridir.

1980 yılında Kültür Bakanlığı tarafından kiralanarak operaya uygun bir şekilde restore edilen Elhamra Sahnesi İzmir Devlet Opera ve Balesi'ne verilmiş, Ekim 1982'de ilk eserlerini sergilemiş.

Mermerin bolca kullanıldığı Elhamra Sarayı'nın içi de de en az dışı kadar etkileyici.
Işıklandırması bir şahane. Şark tipi avizeler, duvarlarda Türk tarihine uygun nakışlar, panolar ve resimler mükemmel.

Bellini - La Sonnambula

Bu eser, aynen bu kadroyla dünyanın her sahnesinde oynayabilir ve sonunda kendilerini, elleri acıyana, kızarana kadar alkışlayan bütün seyircileri kendilerine hayran bırakabilir.

Bayıldım...
Bu kadar üstün bir kalitede bir opera dinlemeyi sahiden beklemiyordum.
Hayır, ne Napoli'de dünyanın en eski opera sahnesi olan Teatro di Carlo'da izlediğim Aida'dan aşağı kalır bir yanı vardı, ne Bratislava'daki Carmen'den, ne Viyana'daki Faust'tan...

Bayıldım...
Sanatçıların seslerinin gücüne, sahne performanslarına, sahneyi dolduruşlarına, vermek istedikleri tüm duyguları içimize nüfuz edişlerine, yine de ve illa ki o gümbür gümbür gür gürbüz seslerine...
Bayıldım...

Ve en iyi yer hem de sahnenin önünde ve ortasında sadece 20-25-30 YTL. (Emekli 10-12,5-15 YTL)
Dünya bu kalitede bir opera izlemek için fahiş rakamlar ödüyor...

Operaya gidin arkadaşlar.

İzmir Elhamra Sahnesi'nde sergilenen ne varsa gidin...

İzmir'li olup, Kemeraltı Çarşısı'nın hemen girişindeki bu muazzam sahnede bir kere bir opera izlemediyseniz bilin ki çok şey kaçırıyorsunuz.

Ben taaa deniz aşırı yerlerden takip ediyorum.
Ve hatta bu eylülde geldiğimde ne varsa programlarında içime çekmek, kendime katmak istiyorum.

Bu yazıyla buradan İzmir Devlet Opera ve Balesi'ne sesleniyorum.

2014-2015 sezonu programınızı henüz güncellememişsiniz. Acele ederseniz sevinirim.

Zira eylül ayında Elhamra Sarayı'na uğramadan dönmek istemem.

29 Haziran 2014 Pazar

Budapeşte'ye gelip SZIMPLA KERT'e gitmeden dönmeyin.

Bugün Budapeşte'deki son günümüz. Bratislava'ya geçiyoruz yarın.

Dışarıdan baka baka hayran kaldığımız Parlamento Binası'nı gezeceğiz bugün.

Tek işlevi müze olmayan, yalnızca turistlerin gösterdiği ilgiyle ayakta durmayan, kendisinin de günümüzde hâlâ bir işlevi olan yerler gezmeyi çok seviyorum.
Bizim Dolmabahçe Sarayı gibi.

Budapeşte'nin Parlamento Binası hiç şühesiz turistlerin en fazla ilgi gösterdiği yerlerden biri.
İçeriye gruplar halinde ve çok sınırlı sayıda ziyaretçi alıyorlar.
Ve gösterilen talep, arz edebildikleri günlük ziyaretçi sayısından kat be kat fazla.
Gezmek istenilen gün seçilip, biletleri en az 1 gün öncesinden almamız öneriliyor. Biz de öyle yapıyoruz.

Kurallar katı ve ziyaret şekli çok net.
Öyle kafanıza göre istediğiniz saatte gelip gezemiyorsunuz. Kendi başınıza gezemiyorsunuz.
Sabah 8'den itibaren her saat başı ziyaret var. İngilizce en fazla olmak üzere yaygın dillerin hemen hepsinde gün içinde ortalama 3 ziyaret olabiliyor.

1 Mayıs 2014 itibariyle Parlamento Binası ziyareti AB üyesi ülke vatandaşlarına 5 Euros, AB dışındaki ülke vatandaşlarına ise 10 Euros.

(En son böyle ayrı gayrı rakamı Efes'i gezerken vermiştik.
Benim ailem ve sevgilimin ailesi hep beraber Efes'e gitmiştik. Türk vatandaşlarına 3 TL olan Efes'e giriş yabancı uyruklu ziyaretçilere 15 TL. idi. Aynı aileyi, böyle siz osunuz, siz busunuz diyerek ikiye bölen farklı fiat uygulaması kısa bir an bizi şaşırtsa da, sonradan bu uygulamayı normal bulup oyunu kuralına göre oynamıştık. Şimdi, bir çift olarak, sen Avrupa Birliği üyesisin fiat budur sen Avrupa Birliği üyesi değilsin fiat budur diye ikiye bölünmek daha bir tuhaf geldi, neyse...)

Parlamento Binsası'nın içinde bir rehber ve askerler eşliğinde sadece 45 dakika kalmaya müsade ediliyor.
Tek başınıza, gruptan ayrılarak Parlamento içinde hiçbir yere gidemiyorsunuz.
O grubun dilini konuşan bir rehber, yanında bir asker onlar grubun en başındalar.
Onların önüne geçmek yasak, grup ortada ve grubun en sonunda yine bir asker. Anlayacağınız sıkı gözetim altında, herkes bir insan yumağı halinde 45 dakikada onların gösterdiği yerleri geziyor ve dışarı çıkarılıyor.


İçeriyi gezmeli mi? Kesinlikle gezmeli... Biz hayran kaldık. Dışarıdan görünümü muhteşem olup içi de insanı hayal kırıklığına uğratmayan çok az yapı vardır. Söyleyebilirim ki Budapeşte Parlamento Binası bunların en güzellerinden biri...































Burada tam 700 oda bulunuyormuş.
Rehberimizin anlattığına göre eskiden binanın soğutması şu şekilde yapılıyormuş:
Dışarıya kocaman bir buz dağı kurulup önlerine vantilatörler yerleştiriliyormuş. Ve vantilatörler bu buzlu suyu binaya üflüyor, su yolda buharlaşıp serin hava olarak pencerelerden içeri giriyormuş. Çok enteresan bir yöntem. İlk defa duyuyorum.















































































Budapeşte'den kareler...





























Szabadsag Ter / Özgürlük Meydanı

Budapeşte'de en sevdiğim, en beğendiğim yerlerden birisi.
Macar Ulusal Televizyonu ve Macar Ulusal Bankası da bu meydanda.

Özgürlük Meydanının adı, 1945'te şehrin serbest kalmasını sağlayan Sovyet Kızıl Ordu'suna ithafen konulmuş.

Tesadüf olamayacak kadar ironik bir şekilde bu meydanın hemen kenarında bir tane büyükelçilik var.
Hangisi dersiniz? Amerikan Büyükelçiliği.



























Parlamento Binası'nın hemen arkasında, Tuna Nehri kıyısında Yahudilerin anısına çakılmış bu bronzdan ayakkabılar da görülmeye değer karelerden birisi.


Şimdi size Budapeşte'ye dair son bir yerden bahsedeceğim.

Ve Budapeşte'ye yolunuz düşerse, hele hele gece dışarı çıkmayı, gecelere akmayı, değişik bir mekan keşfetmeyi seviyorsanız buraya mutlaka ama mutlaka gitmelisiniz.

SZIMPLA KERT - 14 Kazinczy Utca

Burası bir bar değil. Konser mekanı değil.

Burası bildiğin terk edilmiş, sıvaları dökülen, şehrin ortasında kocaman bir gecekondu, terk edilmiş bir depo, bir barınak, bir sığınak...

Kocaman, salaş, bakımsız, gizli kapaklı bir sürü çekmecesi olan sihirli bir kutu...

İçeri ilk adımınızı attığınızda sanki bir otomobil garajının önü...
Sağda bir bar. Solda yukarıdaki apartman dairelerine ilk çıkış merdiveni, kaçırırsanız ileride yine var.

İlerle, büyük bir avluya çık. Ve hop müzik değişik, ambians değişik, yaş grubu bile değişik...
İlerle sola dön.
Kenarda köşede, sanki kimse bulamasın diye gizli kalmış bir salon ve kaliteli canlı müzik yapan bir grup..
İlerle 5 adım at, tamamen başka bir ambiansın içindesin. Müzik değişik, barda satılan içkiler bile değişik.
İlerle, merdiveni bul yukarı çık. Aaaa burada müzik fazla duyulmuyor. Sohbet etmek isteyen buraya. Ve buradaki oturulacak hiçbir tabure, sandalye, koltuk birbirinin aynı değil.
Dedim ya, sanki terkedilmiş ve birileri tarafından çöreklenilmiş öylesine bir yer burası.

Devam et yukarıda. Birbirinden bağımsız irili ufaklı bir sürü oda. Aaa birinde hamburger yapıyorlar.
Odanın birisi şarap evi. Şarap bardakları, müşteri yelpazesi bile farklı. Burada sadece şarap var ve dünyanın her ülkesinden şarap var. Ama ben size Macar şaraplarını denemenizi tavsiye ederim.

Szimpla Kert'i tavaf ettik. Biz buraya bayıldık.
Gördüğüm en orjinal mekan diyebilirim.

Ve tüm cazibesi de bir mekan, bir yer, bir tarz, stil, hiç bir şey olmaya çalışmamasında...



Old fashion şeyleri çok seviyorum.
Hatta mümkün olduğu kadar öyle yaşamaya çalışıyorum.
Bunun içinde kartpostallar da var...
Mailler geldi, telefon mesajları geldi mertlik bozuldu.
Bozulmadı bende...
Ortaokul lisedeyken uzaktaki arkadaşlarımdan mektup beklerken yolunu gözlediğim postacıyı görür görmez 4 katı uçarak aşağı inişim dün gibi aklımda.

Hangi şehre gidersem gideyim kart attığım insanlar var benim hâlâ.
Ve hiçbir teknoloji pul yapıştırmanın ve el yazımın yerini tutamaz... 


Special Dedicace : Ece Sivri ZSEDÖ

Budapeşte seyahatimizi hazırlarken verdiğin tüm detaylı bilgiler için çok teşekkür ederim. Sen söylemeseydin Szimpla Kert'i asla keşfedemezdik.
Birbirimizi bir günle teğet geçtiğimiz için çok üzgünüm.
Ama içimden bir ses diyor ki; biz buraya yakında tekrar geleceğiz...

Budapeşte'den gitmeden evvel...

Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Yaşadığım en keyifli 1 Mayıs

Zamanlar arası köprüler kuran şehir: BUDA

Tuna'nın gözbebekleri : Buda ve Peşte


14 Şubat 2014 Cuma

Aşkın Gözü Kördür: Restaurant Dans le Noir

Sizden bir ricam var. 5 dakika gözlerinizi kapatır mısınız?
Sadece göz kapaklarınızı değil, ışık oradan içeri sızıyor, ellerinizle kapatın sıkı sıkı, kapkaranlık olsun içerisi...
Ve kalkın ayağa, yürüyün biraz. Sonra koltuğunuza oturun. Bir bardağa su doldurun ve için mesela...

"Karanlıkta ne kadar yasayabilirsiniz? Kaç dakika? Kaç saat? Kaç gün? Ben tam 40 yıl yaşadım" demişti Ela, Benim Dünyam filminde...

Benim Dünyam

Kör-sağır-dilsiz Helen KELLER'in hayat hikayesini okuduğumdan beri düşünüyorum bunu.
1900'lü yılların başına damgasını vurmuş, kafasının içindekileri konuşmadan, duymadan ve görmeden dışarı çıkarabilmiş, dışarıdaki dünyayı bizim yaşadığımız gibi algılayabilmeyi başarabilmiş ünlü edebiyatçı Helen KELLER...

Görme duyusuna o kadar çok yaslanmış bir hayatın içinde yaşıyoruz ki; görmemeye ne kadar tahammül edebiliriz ?
Ve ben bunu kendime nasıl yaşatabilirim?

Bir yer olsa, gündelik hayatımın en temel işlerini yapmaya çalışsam, ama hiçbirşey görmesem...

DANS LE NOIR / KARANLIKTA

Bir restaurant düşünün..

Görme duyunuz bir akşam yemeği boyunca geçici bir süre için elinizden alınıyor.
Kör insanlar sizi kendi dünyalarında ağırlıyorlar.
Ve orada kör olan sizsiniz, çünkü onlar zaten karanlıkta görüyorlar...

Kelimenin tam anlamıyla el yordamıyla yolunuzu, sandalyenizi, tabağınızı, çatalınızı buluyorsunuz.
Suyu bardağınıza görmeden koyuyorsunuz.
Tabağınıza gelen yemeği görmeden yiyorsunuz. Ne yediğinizi bile bilmiyorsunuz.

Yemeğinizi bitirip bitirmediğinizden dahi emin olamıyorsunuz. Tabağınız boşaldı mı, bilmiyorsunuz.

Yanınızdaki insan güzel görünüyor mu, kıyafetleri zevkli mi bilmiyorsunuz. 
Hiçbirşey görmüyorsunuz. Mutlak bir karanlıktasınız.

Ya da aslında değilmişsiniz, bunu fark ediyorsunuz...

Helen Keller'in hayatını okuyup, "Benim Dünyam" filminin ardından da bir fikre sahip olduktan sonra bizzat kendim gidip yaşamadan olmazdı.

Paris'in göbeğinde, Rue Quincampoix'da bulunan son derece gastronomik bu restaurant'ta hemen rezervasyon yaptırıyorum.

Körlerin bize servis yaptığı ve bir akşam için bizi kendi dünyalarında ağırladıkları, empati kurmamızı sağladıkları bir yer burası.

Kimse ne yiyeceğini önceden bilmiyor. Bir menüden yemek seçmiyor.

Tad alma duyumuza kendimizi teslim ettigimiz akşamdır bu.

Restaurant'tan içeri girer girmez çok rafine bir karşılamayla loby ve bar kısmına geçiyoruz.

Önce bir anahtar veriliyor bize. Aşağıya inip üzerimizdeki herşeyi spor salonlarındaki gibi bir dolaba kilitliyoruz. Cüzdan, cep telefonu, parlayan hiçbir şey olmayacak üzerimizde. Sadece biz, bedenimiz yani...
Sonra bara geri çıkıyoruz. Herhangi bir yiyeceğe karşı alerjimiz olup olmadığını soruyor siparişimizi alan görevli.
Zira kimse baştan ne yiyecegini bilmiyor. Sürpriz.
Aslında herkes aynı şeyi yiyor ancak ne kadar yiyeceğiniz menü paketlerine bölünmüş.
Ve akşam yemeği için seçtiğimiz paketi söylüyoruz.

Dans le Noir'in, çeşitli yemek otoritelerince de "gastronomik" olarak sınıflandırılan bir restaurant olduğunu bildiğimizden, (bir de özel bir akşamımız olduğundan) Menu Gastronomique Champagnes paketini aliyoruz.

Aperitif champagne, amuse bouche denilen minik yiyecekler, entrée, ana yemek, peynir tabağı, tatlı ve 3 kadeh şaraptan oluşan bir menü bu.

Lobide yaklaşık 20 kişiyiz ve ellerimizde apertif içkilerimiz yemek yiyeceğimiz salona geçmeyi bekliyoruz.
Kimse tedirgin değil. Tedirgin olacak birşey yok zaten şimdilik herşey normal.

Şu andan itibaren görsel algılarınız tamamen kapanacak, buna hazır mısınız?

Derken...
Kör 2 servis görevlisi geliyor. Sarah, bizim grubun lideri.
Çok eğlenceli, esprili genç bir kadın.
Hiç te yüzünde Beren Saat'in yapıştırdığı gibi eblek bir ifade yok. Gayet te kendinden emin, ne yaptığını bilen bir yüz ifadesi bu.
Çok ta güzel kokuyor. Hatta dayanamıyorum, parfümünün adını soruyorum. O da benimkini soruyor. O daha önce kullanmış benim parfümümü, nasıl tahmin edemedi diye kendisine kızıyor.

Böyle ayak üstü kadınsal bir sohbetin ardından rehberlerimiz tek sıra olmamızı söylüyor.
Herkesin bardağını sağ eline alması ve sol elini önündeki kişinin omzuna koyması gerekiyor.

Düz bir zemin üstündeyiz ve hiç basamak yok bilgisi veriliyor.
Masalarimiza kadar böyle tren şeklinde yürüyeceğiz ve birbirimize yolu göstereceğiz.
Bir perdeden geçip yola çıkıyoruz.

Önümde sevgilim var. "Küçük adımlar at, seni kaybedicem." diye kızıyorum ona. Sarah da önden bana kızıyor. "Korkaklık etme, alt tarafı görmüyorsun, büyük bir mesele değil." diyor.

Yemek salonuna girdiğimiz andan itibaren ortalık kapkaranlık...
Öyle bir karanlık ki bu gözlerinizin açık olmasıyla kapalı olması arasındaki farkı sıfirlıyor.

İlk dakikalar, ben bunu neden yapıyorum kendime, ne gerek vardı diye bir düşünce geçmiyor değil kafalardan.
Ancak... Bu olağanüstü duruma alışmak ta bir o kadar kolayca gelip yerleşiyor bünyeye.

Elzem dediğimiz görme duyusu dışındaki bütün duyularımız harekete geçiyor.
Bundan yoksun olsak dahi yaşamın devam edebileceğini, korkulacak birşey olmadığını bize gösterip bizi bir parça daha özgürleştiriyor duyularımız...

Alt tarafı görmüyoruz işte. Ne var? !!!

Masamıza geldiğimizde Sarah isimlerimizi söylüyor ve elimizi tutup sandalye ve masayla contact kurduruyor. Orada şöyle bir ders çıkarıyorum kendime: Dokunma duyusu körlerin gözü. 

Sandalyemize oturuyoruz oturmasına, ama masanın neresindeyiz? Bir kere masanın şekli ne? Yuvarlak mı, diktörgen mi?
Son derece doğal, akıcı ve içgüdüsel olarak masanın uçlarına dokunuyoruz. Şeklini ve nereye kadar uzadığını yani masanın boyutlarını, sınırlarını öğrenmeye çalışıyoruz.
Masa yuvarlak. Tamam öyleyse sandalyemizi yuvarlak bir masaya oturur şekilde yerleştiriyoruz.
Sonra öyle malak gibi durup bekliyoruz ne beklediğimizi bilmeden...

Bizi duymuş gibi Sarah geliyor. Ortaya su şişesini bırakıyor. Bize bardağımıza nasıl su doldurmamız gerektiğini anlatıyor.
Aaaa evet su doldurmak yaaa; sahi görmeden nasıl yapacağız?

Kelimenin gerçek anlamıyla el yordamıyla yolumuzu buluyoruz. 

Önce bardağımızı dokunarak buluyoruz sonra su şişesini. Sarah'nın anlattığına göre baş parmağımızı azıcık sokuyoruz bardağa. Yavaş yavaş dökmeye başlıyoruz suyu. Parmağımıza dokununca bırakıyoruz.

Ben o kadar bile doldurmuyorum. Bardağımda azıcık su olduğunu bileyim, bırakıyorum.
Ve aynı şişeyi tepeden sevgilime uzatıyorum. Alıyor. Suyunu koyuyor o da.
Kimsenin ne bardağı taşıyor, ne bir bardak yere düşüyor. Halbuki masamız her restaurant masası gibi kalabalık.
Bardağını yanlışlıkla çatalın üzerine bıraktın, devrildi... Ama olmuyor. Beceriyoruz.

Hatta bu arada fark ediyoruz ki; Sarah biten şampanya kadehlerimizi almış bile. Hangi arada aldı onları hiç anlamadık.

Gözlerin açık mı kapalı mı?

Birden sevgilim basit bir soru soruyor bana: "Gözlerin açık mı kapalı mı?"
Bilmem, açık galiba, seninkiler ? "Benimkiler kapalı, neden açık olsun ki, aynı şey?"

Doğru yaaa... Babamın bana araba kullanmayı öğretirken, araba dururken ayağını debriyajdan çek kızım, hem araba dinlensin, hem ayağın, demesi aklıma geliyor. Nedense araba dururken ayağımı debriyajda tutmak güven veriyordu bana. Gözlerim açık biraz o hesap.
Neyse ne âlâka...
Gözlerim açık olduğunda daha kendim gibi hareket edebiliyorum sanki. Normal gündelik yaşam ritmimde nasılsam öyle olmaya devam ediyorum. Gözlerimi kapattığımda kör moduna geçiyorum sanki.
Karanlık beni yutuyor, hareket alanımı daraltıyor. Bilmem. Açık işte gözlerim.
İyi, kapatayım hadi. Dinlerim sözünü sevgilimin. Scientific adam. Dedikleri hep doğru çıkar onun. Benim gibi deneme yanılma yoluyla bulmuyor yolunu, tak diye ilk seferde...
(Amaaaa yemek tahmininde sınıfta kaldın canım sevgilim.)
   
Derken, Sarah elimize birer şarap kadehi tutuşturuyor. Bu ilk amuse bouche dedigimiz minik yiyecekler ve arkadan gelecek entrée...

Bu arada, bu restauranta gelmeden once Fransiz basınında hakkında yapılan haberlere bir göz attım.
Şaraptan, tadlardan, yemekten anlarım diye geçinen insanlar daha kırmızıyla beyaz şarabı ayıramıyorlarmış birbirinden görmedikleri zaman.
Ve önlerine konan tabakta ne yediklerini tahmin edemeden yiyen bir sürü insan varmış.

Gelelim bizim deneyimlerimize...

Ayıptır söylemesi ilk içtiğimiz şarabın beyaz olduğunu değil, tak diye hangi bolgenin sarabi olduğunu söyledim.
Karşımdaki adam da bir de Fransız olacak, "ama ben de beyaz olduğunu anlamıştım" diyor.
Yok öyle gidiş yolundan puan istemek !

Önümüze gelen tabakta ne var? Kırmızı et mi? Balık mı? Tavuk mu?
Değişik pişirilme metodlarıyla bu tadların ne kadar çok birbirine benzeyebileceğini görmediğiniz zaman anlıyorsunuz.
Ben orda da iyi bir sınav veriyorum. Tabağımda ne var, az çok biliyorum.

Sevgilim bir ara şöyle diyor "şu anda karnıbahar yiyorum." Karnıbahar mı? Karnıbahar dedi adam yaaaa.
Hayır sen karnıbaharın ne olduğunu, neye benzediğini biliyor musun ki şu anda karnıbahar yediğini kestirebileceksin? Daha geçenlerde alışverişe giderken eline bir sebze listesi verdim, sebzelerin yarısını tanımadığı için alamayacağını söyledi.
Yani burada patlıcan gibi popüler bir sebzeden değil karnıbahardan bahsediyoruz.
Karnıbahar yiyormuş !!!
(Bu arada evet yediğimiz karnıbahardı ama bunu o nasıl bildi ben ona hayret ediyorum.)

Ellerinle mi yiyorsun? Çatal bıçak kullanıyor musun?

Sevgilimden bomba sorular.
"Nasıl yiyorsun? Ellerini kullanıyor musun? Ben tabağımda hala yiyecek birşey kaldı mı kalmadı mı diye anlamak için ellerimle dokunuyorum." 

Hayır ben kesinlikle ellerimle yemiyorum. Bir lady gibi yiyorum. Normalde nasıl çatal bicak kaşık kullanıyorsam aynı şekilde yiyorum. Zaten oyunun püf noktası bu değil mi?

Ayrıca....

Helen Keller'i düşün dedim sevgilime...  
KELLER elleriyle yemiyordu. Çatal kaşıkla medeni insanlar gibi yiyordu. Bunun için özel gayret sarfetti.

Ama dedi sevgilim...

Helen Keller bizim yaşadığımız dünyada var olmaya çalışıyordu. Yani bizim içinde yaşadığımız dünyanın yargılarıyla yargılanacaktı o da. Dolayısıyla elleriyle yiyemezdi. Çünkü biz onu görüyorduk.

Ama burda bizi kimse görmüyor. Yemeğimin bitip bitmediğini anlamak için ellerimi tabağımın içine sokup sokmadığımı, nezaket kurallarına uyup uymadığımı kimse görmüyor, bilmiyor...

Hımmm.... Yemegi bilmem de, zeki adamin tadi bir baska oluyor.
Sevgilimin bu yaklaşımı bana çok mantıklı ve tatmin edici gelse de, ben yapmiyorum.
Helen Keller bu çabayı bizim kurallarımıza uymak ve bizim değerlerimizle yargılanmak adına gösterdiyse, ben de gösterebilirim dedim kendi kendime.
Ellerimle asla dokunmadım. Tabağımı bitirmediysem de olsun, aç kalmadım ya...

Dans le Noir... Karanlıkta

Hayatımdaki en ilginç, en geliştirici, en zenginleştirici deneyimlerden biriydi.

İnsanın adaptasyon yeteneğininin ne kadar kısa bir sürede değişebileceğini ve her koşula hemen uyum sağlayabileceğini bir kez daha anladım.

Ayrıca...

Aşkın gözü kördür. Değil midir?
Aşıkken zaten gerçeği, gerçek olanı olduğu gibi görmüyoruz, zaten yolumuzu el yordamıyla, içgüdülerimizle içimizden geldiği gibi buluyoruz.

Tabağımızda ne olduğunu görmeden, bilmeden sadece tadarak deneyimleyerek anlamak gibi.

Aşkın gözü kördür.

Ve biz o gün tamamen kördük...


19 Ocak 2014 Pazar

Kadının sınırları zorlayan dişiliği: CRAZY HORSE

"15 Ocak akşamını rezerve et." diye adıma bir not asılıydı Noel ağacının üzerinde. 
Bir gösteri? Yeni şık bir restaurant? Bir sirk? Bir konser?

Uzun zamandır ünlü bir Paris Cabaret'sine gidesim var.
Dünyaca ünlü 3 Paris cabaresinden birine: Moulin Rouge, Lido veya Crazy Horse.

CRAZY HORSE






























Bu akşam gözlerimiz birşeye kesinlikle doyacak:  
Kadının, sınırları zorlayan dişiliği ve akıl almaz güzelliği...

Crazy Horse, 1951 yılında, kadınlara son derece düşkün, arzusu doymak bilmez, kazanova Alain Bernardin tarafından kurulur.
Bernardin Amerika'ya giderek buradaki striptease klüpleri keşfeder. Ve aklına harika bir fikir düşer:
Striptease klüplerdeki pole dance showlarını bir gösteriye dönüştürmek.

Türlü elemelerden geçerek Crazy Horse'ta sahne alabilmek için sadece esnek ve iyi dansçı olmak yetmiyor.

Herşeyden önce rüya gibi, kusursuz bir vücut lazım...

Crazy Horse'un birinci meselesi bu: Rüya gibi vücutlara sahip bir "dişi" ordusu, gece boyunca karşımızda inanılmaz sensuel hareketlerden oluşan bir gösteri sunacak.
Striptease klüplerdeki gibi pole dance yapacak. Bunu yaparken görsel bir şölen yaratacak.
Dişiliğin sınırlarını zorlayacak, içimizdeki kadını kışkırtacak, izleyeni "cürret" eder kılacak.
Arzuyu uyandıracak, en ilkel benliğimize dokunacak, alev alev yakacak...

Belleri hep incecik... Ve kıvrılacak, o kıvrım gidebileceği son raddeye kadar kıvrılacak.

Ve soyunacak...

Gösterinin ilk bölümünden itibaren göğüsleri ve popoları zaten açıkta dans eden, showlarını yapan o muhteşem vücutlu dişiler gösterinin ikinci bölümünde tamamen soyunuyorlar...

Crazy Horse'ün lansman sloganlarından biri bu: Biz kızları ışıklarla giydiriyoruz.

Vücutlarını korumaları onlardan beklenen birinci şey.
Ve hatta dansçı kızların kontratlarında bile şöyle bir ibare var.
Ofisyel olarak her gün tartılıyorlar ve belli bir kilonun üzerine çıkmaları kesinlikle yasak.
Çıktıkları anda kadro dışı kalabiliyorlar, işten atılabiliyorlar ya da duruma göre geçici olarak para almıyorlar.

Eh bu kadar laftan sonra izlediğimiz gösterinin adını tahmin ediyorsunuzdur. Çok yaratıcı değil.

DESIR

10 parçadan oluşan bu gösterinin her bir bölümü diğerinden farklı.
Zaman zaman kimi bölümler yenileniyor ya da misafir dansçılarla renkleniyor.

1. 1er numéro: Güzeller ordusu. 1989'dan beri Crazy Horse'ün sembolü olmuş açılış gösterisi. 

Uzun peluştan İngiliz askerlerinin taşıdıkları bir şapkayla ve ayaklarında botlarla, sert ve net hareketlerle sahnede asker gibi yürüyen yarı çıplak güzeller ordusu. İsim cuk oturmuş hani...






























2. Chouchottement: Fısıltılar

Kulise gizli bir bakış... Kızların rastgele ve alalade hareketlerinin büyüteçle sahneye yansıması.





























3. Good Girl

Hareli hareli gösteren perdelerin arasında salına salına, sensuellik hat safhada muhteşem bir dans gösterisi...





























4. Red Shoes: Kırmızı ayakkabılar

3 balerin; zarif ve vahşi, erotik ve asil... Bedenleri orda ama onlar sanki orada yoklar.

Crazy Horse'un en büyük özelliklerinden birisi de bu, ışığı çok iyi kullanmaları. Dans eden üç beden hafif karanlıkta kalırken kırmızı bale pabuçlarına yoğunlaşıyor dikkatimiz. Bu da kızların silüetini daha gizemli ve ateşli hale getiriyor.






























5. Final Fantasy

İplere asılı ve hatta düğümlenmiş bir kadın düştü sahneye.
Kostümü çok enteresandı. Göğüsleri açıktaydı, poposu açıktaydı ve geri kalan her yeri tamamen kapalıydı.
İpte asılı kaldı, iplerden kurtulmaya çalıştı, çalışırken son derece erotik hareketler sergiledi.


6. Scanner

Wow, izlerken kendimden geçtim, takip edemedim, izlerken kızların hareket hızına yetişemedim...
En beğendiğim, gösterinin en orijinal, en dikkat çekici, en baştan çıkarıcı bölümlerinin başındaydı.
Dilim uçukladı, böyle ağzım açık kaldı bu nasıl enerji böyle...

Hani Crazy Horse'ün en iddialı laflarından biri, biz kızları ışıkla giydiriyoruzdu ya... Gördük.

Kızlar şu anda tamamen çıplak. 
Bu sahneyi unutmam mümkün değil. İnanılmaz estetik hareketlerle üzerlerindeki son parçayı da fırlatıp attılar...
Ve o anda görsel efektler coştu ve kızları adeta giydirdi...






























7. Upside Down

Önce kırmızı ayakkabıları gördük sahnenin üzerinde, sonra sahneye yansımasını.
Sanki dört bacak vardı... Kızların sadece popolarını sahnenin üzerine çıkartıp bir sağa bir sola sensuel bir şekilde salladıkları sahne çok hoştu.
Gözünüzün önünde bir popo bahçesi. Ama ne popo... popoların fotosunu çekmek ne yazık ki yasaktı...






























8. Striptease while Jongling

Gece boyunca birbirinden güzel ve baştan çıkarıcı kadınlara, her bir parçası kusursuz vücutlara resmen hipnotize olmuşuz, dalmış gitmişiz..

Derken sahneye valizleriyle iki adam düşüyor...
Adam mı? Erkek yani.
Erkek te nereden çıktı, Crazy Horse'tayız. Burada sırf femme fatale var dediler bize...

Bir anda birbirlerine jongling sopası atıp tutmaya başlıyorlar. Başta biraz şüheci gözlerle bakıyoruz ama kızlar da yoruldu hani elbette biraz dinlenecekler diyerek nezaketen izlemeye devam ediyoruz.

Ama o da ne!!!
Adamların jongling gösterisi hayatımda gördüğüm en orjinal jongling gösterisi çıkıyor.
Müthiş theatral hareketler ve komik yüz ifadeleriyle öyle bir gösteri sergiliyorlar ki tüm dikkatimizi çekiyorlar.
Karşılıklı iki köşeye geçiyorlar. Ve birbirlerine o sopaları sanki kavga eder gibi, birbirlerini hataya zorlar gibi atmaya başlıyorlar.
Ve onlar birbirlerini jongling sopalarıyla döverken soyunmaya başlıyorlar.
Yemin ederim, iki sopa atışı arasında ceketlerini, kravatlarını, pantalonlarını, ayakkabılarını çıkartıp jongling sopalarıyla karşılıklı ayakkabılarını da birbirlerine atıyorlar. Ve daha sonra çıkardıklarını giymeye başlıyorlar.
O pantalonu giydi giyemedi, sopayı düşürdü düşürmeden giydi arasında salonda nasıl yüksek bir adrenalin salgılatmayı başardıklarına aklınız hayaliniz şaşar. Bir de sanki birbirlerini hataya zorluyormuş gibi, diğeri giyemesin diye uğraşıyormuş gibi inanılmaz bir gösteri oldu !!!
Resmen çığlık çığlığa izledik...

Pole dance ve striptease kadınlarıyla ünlü Crazy Horse'a gidip en çok iki adama hayran kalmak...
Nasıl desem... Teşekkürler.






























9. Crisis. What Crisis?

Sahnede ilk defa tamamen giyinik bir kadın... Bir büro tasarlanmış. Telefonlar çalıyor. Susmuyor. Önünde ekran, dosyalar. Kadın çıldırıyor. Resmen kriz geçiriyor.
Ve o kriz anında yine inanılmaz erotik hareketlerle kendini ordan oraya atıyor. Ve üzerindekileri teker teker çıkarmaya başlıyor.
Vücuttan en son parçanın çıkarıldığı sahneler hep çok spectacular tasarlanmış.
Stringleri sahne stringi, yanlardan çat çat diye açılıyor ve bir hamlede çıkıyor.
Bu özellik te dansçılara çok estetik hareketler sunma fırsatı veriyor. Ve soluksuz izliyoruz...






























 10. Legmania


Havada uçuşan ve birbirinin içine geçmiş hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bacaklar...
Tek kelimeyle enfes bir gösteri.





























Crazy Horse'taki her dansçının elbette ki bir de sahne adı var.
Zoula Zazou, Jade Or, Nouka Karamel, Diva Novita, Loa Vahina bunlardan bazıları.
Hani bizim tarihmizde bazı erkek çocuklarına birşey başarana kadar isim verilmezmiş ya, işte Crazy Horse kızları da o hesap. Sahne isimlerinin bir anectodu var, daha çok diğelerinin ona yakıştırdığı bir isim oluyor.

2008'den beri Philippe Decouflé ile çalışan cabaret'nin genel direktörü de uzun yıllar Cirque du Soleil'den tecrübeli Andrée Deissenberg.

Désir gösterisi Philippe Découflé ve Ali Mahdavi imzalı bir gösteri.

Bir dakika...

Ayakkabıları nasıl unuturuz ???

Gösteri boyunca kızların ayağında tabanı kırmızı olan ayakkabılar görüyorum.
Ayakkabı tabanı kırmızı deyince aklımıza hangi ayakkabı tasarımcısı gelir?

Tabi ki Christian Louboutin...

Christian Louboutin, kadın, dişilik ve şehvet kokan Crazy Horse gösterilerini izler izlemez, kendisinin de aynı temalardan beslendiğini düşünüyor ve ayakkabılarının bu concepte çok yakışacağını söylüyor.
Ve Crazy Horse kızları için özel, dans ve sahne ayakkabıları tasarlıyor.

Son bir şey...

Siz siz olun servis görevlilerinin tuzağına düşmeyin.

PETRUS şarabı tam kıvamında, servis yapmamı ister miydiniz?

Yerimize oturur oturmaz servis görevlileri ne içeceğimizi soruyor.
Bir anda garsonun şöyle dediğine tanık oluyoruz:
"Petrus tam ideal sıcaklığında hazır bekliyor. Servis yapmamı ister misiniz?" sorusuyla afallıyoruz.
Tabi ki de nazik bir şekilde reddediyoruz. Ancak bilmeyen birinin boş bulunup tongaya düşebileceği bu ucuz numarayı Crazy Horse ailesine hiç yakıştıramıyorum.

Efendim, bilmeyenler için minik bir açıklama yapmayı bir borç biliyorum.

Açık arttırmalarda boy gösteren, dünyaca ünlü PETRUS şarabı, Bordeaux Bölgesinin en prestijli ve en pahalı şarabıdır.
Sipariş vermeden önce fiatını menüden kontrol etmenizi tavsiye ederim.

Crazy Horse'ta bir şişe PETRUS şarabına biçilen rakam 3450 Euroydu. Evet 3450.

Petrus şarabını illa ki çok merak ediyorsanız Pomerol'ü tavsiye ederim.
Bordeau Bölgesinde Petrus ve Pomerol aynı bölgede üretiliyor. Yani üzümler güneşi aynı ölçüde görüyor. Dolayısıyla Petrus'ün en yakın olabileceği şarap Pomerol. Ve iyi bir Pomerol'ü 30 ila 50 euro civarında satın alabilirsiniz.


Crazy Horse, Paris'te gördüğüm en enteresan, en orjinal gösterilerden biriydi. Enfesti...

Yolunuz düşerse tavsiye ederim...


Event FRIZZ EASE Crazy Horse


8 Aralık 2013 Pazar

Teatro di San Carlo: Anlatacak hikâyelerim var.

Avrupa'nin en eski opera ve tiyatrosu, dünyanin bile sayili tiyatrolarindan birisi Teatro Di San Carlo...

Göz kamaştırıcı, büyüleyici, çivileyici, olağanüstü bir tiyatro burasi.
Böyle zamanlarda kafamızın oynar başlıklı olduğuna şükredesim geliyor.
Sağa çevriliyor, sola çevriliyor, yukari kaldiriliyor, asağı indiriliyor, o şekilde öylece uzun süre kalabiliyor. Ne kadar başarılı bir dizayn şu kafatası sahiden bayılıyorum. Her yere bakabiliyorum. Dakikalarca öylece kalabiliyorum.

Tipki San Carlo Tiyatrosu'nda olduğu gibi, bunu yapabildiğimi bazen daha fazla fark ediyorum.


Tiyatroyu dışarıdan bir tavaf ediyoruz. Dışari çıkıp programa göz atıyoruz.
Bir de bakiyoruz ertesi aksama Verdi'nin AIDA Operasi'nin biletleri satiliyor.
(Aslinda bu, halka açik ve gösteriye denk son provalari. Ama hiç prova gibi degil, normal bir gösteri bu.)

Opera yüzyıllardır elit ve rafine bir sosyal aktivite. Gelen insanlarin zerafeti ve dış görünümlerine gösterdikleri özen, operayla neredeyse özdeşleşmiş.

Hiç hesapta yoktu. Giyecek kiyafetimiz bile yoktu...

Sirt çantamizi kapip Napoli sokaklarini sarmaş dolaş arşınlamaya, güzel Napolitaine yemeklerinden yemeğe, Vezüv'e çikmaya, Pompei'nin harabelerinin tozunu attırmaya geldik.

Şöyle saçımı başımı yapıp, üstüme jilet gibi bir siyah elbise, ayağıma siyah topuklu ayakkabılar geçirip Opera'ya gitmek vardi. Ama... artık üzerimizde ne varsa...

İnsan anlatacak hikâyeleri oraninda zengindir.

Hayatin sürprizleri ve spontane gelişmeler olmasa bu kadar çok anlatacak hikayemiz de olmazdi.

Hikâyeler...
Insan anlatacak hikayesi oldugu oranda zengindir.
Ve ben bir dolu zengin FAKIR insanlar biliyorum...
Benim gözümde en büyük zenginlik kayıtsız şartsiz, tartışmasız insanin hikayeleridir. Bazen biriyle tanisirsiniz, en pahali pabuçlar vardir ayaginda, ya da en pahali spor arabaya biniyor, sehrin en luxe semtinde oturuyordur. Ama, anlatacak hikayesi yoktur...
Bence anlatacak hikayesi olmayan bir kisiden daha fakir kimse yoktur.

Teatro di San Carlo'da AIDA Operasi (Verdi)

Opera izlemek için en iyi yer kesinlikle ve kesinlikle ikinci veya üçüncü kat balkon, mümkünse sahne karşısı. Ama zemin kat asla degil.
Neden mi?
Orkestra Sefi'nin o insana küçük dilini yutturan gösterisini kaçırırsınız da ondan.

Her melodinin her notasının çıkacağı aleti, çıkacağı şiddeti, vereceği duyguyu, yeri göğü inleteceği çapi, tınısının süreceği saniyeyi biliyor. Hem işitsel hem görsel bir şölen, orkestra şefini izlemek tarifsiz bir keyif...

Italyanlar ne kadar şanslı. Klasiklerin çoğunun Italyanca olduğunu düşünürsek konuyu anlamakta hiç zorlanmiyorlar. Sahnenin tam ortasinda bir yerde söylenen tum şarkilarin sözleri ayni anda yazili olarak geçiyor. Biz de işte aynı dil ailesinin bir çocuğu olarak nasıl olsa tüm kelimelerin kökleri ayni diye fazla zorlanmadan takip edebiliyoruz.

Aslinda Notre Dame de Paris'yi, yani Casimodo ve Esmeralda'yi taniyorsaniz konular birbirine çok benziyor. Hep buyuk bir ask, hep karmasik bir ask, hep umitsiz bir ask, hep politik veya askeri engeller...
Ve sonunda ask hem maglup, hem galip...

AIDA operasinin sonunda da oyle. Diyorsunuz ki, gerçek ask bu iste. Beraber olamiyorsak, beraber oluruz.

Eski zamanin sinemasi opera. Saatlerce, 4 saate yakin sürmesi ondan.

Cok boyutlu, çok konulu, çok mekanli ama gorsel olarak bunu sinema gibi gosteremiyor, bunu hayalinizde canlandirtiyor.
Hareketler birer dans kareografisi, dialoglar ise dunyanin en ozel sesli insanlarindan opera sarkilari.
Tum bunlar 2 saate sigmiyor. Hem nasil sigsin?
Mesela mesaj vermek gibi kaygisi yok. Bir hikaye anlatmanin da otesinde, ruhunuzun sinirlarini delip geçmek, zevk çitanizin boyunu yukariya çekmek.
Operanin bu kadar pahali bir aktivite olmasi da çok net açiklaniyor.
Sahnede gordugunuz her bir kisi bir sanatçi. Okuduklari okullar, konservatuarlar, AIDA Operasi'nin kadrosunda olabilmek için girdikleri yarislar, hepsi elit birer sanatçi, ses sanatçisi, balerin, muzisyen. Bize sunulan bu çok ozel opera gosterilerinin de bize kattigi zenginlik oraninda bir bedeli var.

Sevgili Sencer Hocam, benimle gurur duyuyor musunuz?
Sozunuzu dinliyorum, hatta operayi çok seviyorum, senede bir ya da iki kere gidebilmek istiyorum.

Bu da ikinci katta, sahnenin ortasina bakan kraliyet locasi

 O Italyan beyefendisi bana yerini vermeden rahat edemedi.

Balkondaki locamiza geldigimizde, on tarafta sandalyede 70-75 yaslarinda uç Italyan oturuyordu.
Sahneyi gormek için ayakta durmak zorundaydik, yerimiz çok ortada olmadigindan oturarak goremiyorduk.

O hayli yasli Italyan beyefendisi derhal kalkti ve bana yerini verdi. Oturmam için o kadar israr etti ki mahcup bir sekilde oturdum. Kendisi arkaya geçti. Ve 2 saat boyunca o yasta ayakta durarak operayi izledi.
Ben gencim, hem de sporcuyum. Saatlerce ayakta durmak bana viz gelir. Ama...

O Italyan beyefendisi, yaninda ayakta duran bir hanim varken oturmayi kendisine yediremedi, yakistiramadi.
Boyle buyumus, boyle gormus, boyle ogrenmis, hayati boyunca boyle yapmis. Simdi degisebilecek birsey degil. Mesele, benim için operayi ayakta izlemenin sorun olup olmamasi degil.
Mesele ben ayaktayken onun oturuyor olmasi. Ve bunun onun için normal olmamasi.

Bu eski usul adap, nezaket ve zerafet karsisinda saygiyla egiliyorum. Ve o Italyan beyefendiye huzurlarinizda tekrar çok tesekkur ediyorum.




























Teatro Di San Carlo: Anlatacak hikayelerim var

Ve Napoli buram buram tarih kokuyordu

NAPOLI: Italya'nin asi çocugu...

15 Ağustos 2013 Perşembe

Uyumayan Şehir: Las VEGAS

Nevada Bolgesi'nde, çölün ortasında kurulmus bir sehir...
Tamamen yapay. Olsun...
Her yeri ışıl ışıl, her yeri kıpır kıpır..

12 saatlik yolculuktan geliyoruz. Biraz yorgunuz ama kaç yazar...
Las Vegas'ta vız gelir tırıs gider.

Ayağımızın tozuyla akıyoruz Vegas gecelerine...




Yine yeni yeniden TRUMP HOTEL

2 sene önceki dünya turumuzda da bu otelde kalmıştık. Hatta, çevredeki kanyonları gezdik, tozduk, döndük dolaştık Vegas'tan geçerken 2 gün yine bu otelde kaldık.

İnsanların kendilerini evlerinde gibi hissettikleri yerler vardır ya, yine oraya dönmek istersiniz. Kendinizi bildik tanidik ellerde rahat hissedersiniz.
Ne nerdedir, bu otelin usulü, adabı nedir, hangi katta ne vardir bilirsiniz ve seversiniz. Trump Otel de biraz öyle oldu bizim için.

2 sene sonra yolumuz yine Vegas'a düştüğünde nerede kalacağımızı hiç düşünmedik.
Derhal Trump Otel'de yerimizi ayırttık.
Doğumgünü kutlaması falan bahanesiyle yine upgrade olup Strip'e bakan suite odayı kaptık.
Vegas'taki bütün otel odaları zaten devasa, zaten hepsi birer küçük daire.
Ama suite oda tam bir ev.
Açık mutfak salonu ayrı, yatak odası ayrı... Strip'e bakan 20 metrekarelik banyosu ayrı...


Odaya adım atar atmaz "wow effect" maximumda..
Burası otel odası değil, resmen bir daire..
Bedeninizi yatağa bırakır bırakmaz, yastıkların içinde kaybolup uykuya teslim oluyorsunuz.
Sonra oturma odasına geçiyoruz. Bayaa bildiğimiz oturma odası. Oturma odasının içinde bir banyo daha var.
Yanında full ekipmanli bir mutfak...
Odanin en sonunda, STRIP'e bakan, tam boy ve tüm duvar büyüklüğünde pencere kaplama...
Akşam olup, şehrin olağanüstü ışıkları yandığında, bu devasa pencerenin önünde bir kadeh birşey içmek ömre bedel keyiflerden...
Ve banyo... bu banyo tarif edilmez, sahiden yaşanır.
Herkesin kendi alanı, 2 banyo... Büyük bir duş, ve jakuzzi...
Evet evet banyoda kocaman bir jakuzzi var. İnsanın banyodan çıkası gelmiyor.

Las Vegas: Casino, show ve party 



Las Vegas sadece casino degil, aynı zamanda show ve party sehri...
Insanlar buralara 18 yaşına girmeye, bekarlığa veda partilerine ve hatta filmlerdeki gibi evlenmeye geliyorlar...
Türkiye'de böyle bir partiye bir daha katılırsam Vegas'ta edindiğim şahane fikirlerim var.

Bir kere "bride team" veya "groom team" diye t-shortler bastırılacak, bu şart. (Yapan vardir belki ama ben çevremde görmedim.)


Dünyanın en güzel showları buradaki devasa otellerin gösteri salonlarında sergileniyor.
David Coperfield burada show yapıyor mesela. MGM Casinosu'nda.

Oteller casino zaten. Casino'lar otel. Içiçe herşey.
Büyük showlara ve gösterilere ev sahipliği yapan aynı zamanda içinde muhteşem casinolar barindiran oteller, en prestijli en luxe oteller. Bellagio, Ceasar Palace, Wynn, Venetian.
Zengin otellerin önünde her gün ücretsiz gösteriler oluyor.
Bu gösterilerin amacı insanları bu casinonun önünde toplamak, o casinonun reklamını yapmak, içeri girip para harcamalarını sağlamak.

Bu gösterilerden en ilgi çekici olanı TREASURE ISLAND Casino'su önündeki kadın ve erkek korsanların danslı müzikli savaş gösterisi.


Ya da BELLAGIO'nun dans eden suları...


Uyumayan sehir Las Vegas: Zamani unut, çıkışı unut...

Las Vegas'a gelir gelmez enerjisi katlaniyor insanın.
Adrenalin düzeyi tavan yapıyor. Yorulmuyor.
Çünkü Las Vegas uyumayan bir şehir. Ve ona ayak uydurmani bekliyor.


Sehrin cok farkli bir isleyisi var.
Casinolarda hicbir yerde saat asılı değil. Yok. Zamanı unut.
Hiçbir yerde çıkışı bulmaya yönlendirecek bir işaret yok. Çıkışı unut.
Casinolarin ışıklandırması da hep sanki akşamüzeri 19.00 kıvamında...
Gün ışığını unut, gece olduğunu unut. Saat hep 19.00...




Hersey insanları casinonun icinde kaldirmaya yönelik tasarlanmış.
Tuvaletlerin icinde, barda otururken bile önünde ekran var.
Dışarıda dolaşırken oturacak bir yer, bir bank yok.
Dışarıda olmaya değil, herşey içeride vakit geçirmeye itiyor insanı...

Unut... Zamani unut, çıkışı unut, dışarıyı unut...

Sadece casinoda ol, oyun oyna, para harca...


Ayagimin tozuyla David Copperfield

Vegas'ta az kalsin hapse giriyorduk

Vegas'ta Sevgilimle Striptease Club

Erotik, Sehvetli, Bastan Cikartici: ZUMANITY 

Vegas'ta Poker Turnuvasi

Casinolar Caddesi: The Strip