Aylardır dört gözle beklediğim gösteri sonunda geldi geçti bile...
Bu benim Noel hediyemdi. Demiştim ya, bu Noel hizmet hediyeleri verdim ve hizmet hediyeleri aldım.
Aralık ayında biletleri biten Benjamin Millepied'nin L.A. Dance Project 3 gösterisi.
Benjamin Millepied'yi biliyorsunuz, Nathalie Portman'a Oscar kazandıran Black Swan filminin koregrafı.
3 bölümden oluşan bu gösterinin Harbor Me adını taşıyan ilk bölümüne öldüm bittim. Sidi Larbi'nin koregraflığını yaptığı 20 dakikalık bu dans performansını daha önce hiçbir yerde görmedim.
Öyle yaratıcı...
Dansçıların akışkanlığı, evet evet sanki birbirlerinin üzerine ve birbirlerinin üzerinden akıyormuş havası veren performansları göz kamaştırıcı.
Çok dans gösterisi izlerim.
İtiraf etmeliyim ki son zamanlarda gördüğüm gösterilerdeki çoğu hareket birbirine benziyor, birbirini andırıyor ve hatta birbirinin aynısının farklı yorumlanışı oluyordu.
Ama Harbor Me öyle değildi. Enfesti.
İzlediğim hiçbir dans gösterisine benzemiyordu.
3 erkeğin muazzam performansı... İnsan vücudunun neler yapabileceğini ve yaratılığın sınırının olmadığını gösteriyordu bize. Bayıldım...
Dansçılar: Aaron Carr, Charlie Hodges, Morgan Lugo.
İkinci bölüm olan Acts for The Blind biraz daha theatral, konusu olan minik mir mise en scene in dans aracılığıyla sahneye konulması tarzında birşeydi. Fena değildi. Pek benim hoşlandığım bir tarz değildi. Ama dansçılar yine müthişti.
Son bölüm ise, bizzat Benjamin Millepied'nin kendi kareografisi.
Hearts and Arrow
Millepied zaten çok ünlü bir balet olup Paris ve İsviçre Devlet Opera ve Bale'lerinin idaresinde önemli bir kariyere sahip olan başarılı bir dansçı ve kareograf.
Haliyle onun gösterisi daha çok bale motifleriyle yaratılmış bir modern dans gösterisiydi.
Çok enfesti.
Biletlerin aylar öncesinden bitmiş olmasına şaşırmamak gerek.
Theatre du Chatelet'de gösteri izlemek ta ayrıca başka bir zevk.
Opera ambiansı, dekorasyonu ve asaletinden farkı yok.
Bakalım diğer gösterilere...
14 Nisan 2015 Salı
2 Nisan 2015 Perşembe
Görüyorum
Şimdi bana öyle geliyor ki; asla bir araya gelemeyecek parçalardan vazgeçmeyi göze alamamışım ben...
Hiç farkında olmadan o büyük kalabalıkla yaşamayı seçmişim.
İnsan bir düşü sevebilir mi? Belki de...
Kimlerin girebileceğini bile belirleyemediğiniz bir oyunda asla tekrar şansınız olmadan yer alıyoruz.
Hayatın bir yerinde verdiğimiz bir kararı değiştirip yeniden başlamak, rastlantılar zincirini değiştirmek...
Hiç değilse bir şans daha verilseydi, hiç değilse bir yol ayrımında bir kararı değiştirip yeniden yaşanabilseydi bazı şeyler...
Biliyorum, olmuyor...
Kahramanları sadece hayatımda oldukları zaman hatırlarım.
Dışına çıktıklarında hikaye bitiyor çünkü.
Güya karda yürüyüp iz bırakmiyorsun.
Saklandığını bilmiyorum, görmüyorum sanıyorsun.
Görüyorum...
Hiç farkında olmadan o büyük kalabalıkla yaşamayı seçmişim.
İnsan bir düşü sevebilir mi? Belki de...
Kimlerin girebileceğini bile belirleyemediğiniz bir oyunda asla tekrar şansınız olmadan yer alıyoruz.
Hayatın bir yerinde verdiğimiz bir kararı değiştirip yeniden başlamak, rastlantılar zincirini değiştirmek...
Hiç değilse bir şans daha verilseydi, hiç değilse bir yol ayrımında bir kararı değiştirip yeniden yaşanabilseydi bazı şeyler...
Biliyorum, olmuyor...
Kahramanları sadece hayatımda oldukları zaman hatırlarım.
Dışına çıktıklarında hikaye bitiyor çünkü.
Güya karda yürüyüp iz bırakmiyorsun.
Saklandığını bilmiyorum, görmüyorum sanıyorsun.
Görüyorum...
19 Mart 2015 Perşembe
Ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun.
İnsanların konuşurken, kendilerini ifade ederken kullandıkları kelimelere dikkat ediyorum bir süredir.
Zira sürekli olarak seçtiğimiz kelimeler kim olduğumuzu belirler.
Yaşadığımız bir tecrübeyi, ya da hayattaki çıkarımlarımızı, ya da en basit bir fikri, bir olayı anlatırken iyi seçtiğimiz etkin kelimeler en güçlendirici duygularımızı harekete geçirirken, kötü seçtiğimiz kelimeler de bizi bir o kadar hızlı bir biçimde çökertir.
Çoğumuz kullandığımız kelimeleri bilinçli olarak seçmeyiz, düşünce akışımıza göre kullanırız...
Kullandığımız kelimeler nasıl düşündüğümüzü gösterir.
Ve onları yapıcı kelimelerden seçerek düşünce biçimimizi belirleyebiliriz.
Alışkanlıkla seçtiğimiz kelimelerin yaşadığımız tecrübeyi direk etkilediğini anlamayız çoğu zaman.
Ve bir tecrübeyi dile getirirken kullandığımız kelimeleri değiştirerek o tecrübeyi dahi değiştirebiliriz.
Örneğin, "olağanüstü" bir tecrübeyi "çok iyiydi" diye tarif edersek, o tecrübenin o zengin dokusu düzleşir, seçtiğimiz kelime yüzünden sıradan, sınırlı bir hal alır.
Kelime dağarcığı zengin ve güçlü insanların ruhsal yaşamları da aynı oranda zengin ve renklidir.
Sürekli olarak, bilinçli ya da bilinçsizce kullandığımız olumsuz içerikli kelimeler olumsuz duygusal yoğunluğumuzu arttırır, enerjimizi düşürür ve bizi güçsüzleştirir.
Robin Williams şöyle demişti bir filminde:
"Kim ne derse desin, fikirler ve kelimeler dünyayı değiştirir."
Kelimeler yalnız duygu ve düşünce yaratmaz. Eylem de yaratır.
Olumsuz bir duyguyu ya da tecrübeyi ifade ederken kullandığımız kelimeler eğer yapıcıysa o tecrübenin bizde bıraktığı izler; çıkardığımız derslere, öğrendiklerimize, kendimize kattıklarımıza ve daha fazla büyümek için yolumuza tutulan ışığa dönüşür. Hatta o kötü deneyim iyi ki başımıza geldi diye sevinebiliriz.
Çok sinirlendiğimiz veya hayal kırıklığına uğradığımız bir meseleyi hangi kelimelerle ifade edebiliriz ?
Öfkeden kudurdum. Çileden çıktım. İçim ezildi. Kan beynime sıçradı....
Halbuki "Biraz kızdım" veya "Bozuldum" dersek bu kötü tecrübenin etkisini katmer katmer azaltmış olmaz myız? Duygularımızı dile getirirken kullandığımız kelimeler aslında o ana kadar nasıl hissettiğinden tam da emin olamayan duygularımıza bir yön vermez mi? Verir.
Zorluk şurda: Bütün duygularımız bir sıvı gibi huniden geçip tarafımızdan kelime kalıplarına boşaltılıyor. Ve o kalıplar bizim hayat tecrübemizi belirliyor.
Mesela her olumsuz duyguyu "öfkeli", "üzgün", "pişman", "rezil olmuş", "başarısız", "kırılmış" olarak kelime kalıplarına dökmeye başladığımız zaman hissettiğimiz de tamamen bu oluyor.
Yani "biraz zorlayıcı" olan birşey kullandığımız kelime sayesinde "yıkıcı, çökertici" olabiliyor.
Herkes aynı tecrübeleri yaşıyor. Herkes aynı duyguları tadıyor. Ama onları sınıflandırış ve ifade ediş biçimimiz bizim tecrübemizin ta kendisi oluyor.
Kullandığımız kelime yaşadığımız tecrübenin şiddetini belirliyor.
Ve o kelimeleri değiştirmekle yaşadığımız tecrübeyi değiştirebiliriz.
Bu konuda bir araştırma yazısı okudum. Çok enteresan, olumsuz duyguları ifade eden kelimelerin sayısı olumlu duyguları ifade edenlere nazaran iki kat fazla.
İnsanların kendilerini iyi hissetmekten çok kötü hissetme eğiliminde olmalarına şaşırmamalı.
Dil uzmanları, bizi kültürel olarak biçimlendiren şeyin en başta ana dilimiz olduğunu söylüyor.
İngilizce'nin bu kadar çok fiile dönük bir dil olması mantıklı değil mi? Ne de olsa aktif ve kültür olarak eyleme geçme üzerine odaklanmış bir kültürden bahsediyoruz.
Buna karşılık Çin kültürü değişmeyen şeylere değer veren bir kültür. Onlarda ise isimler fiillerden çok fazla. Çünkü onlara göre isimler kalıcı şeyleri temsil ediyor, fiiller ise yani eylemler, bugün var, yarın yok...
Dolayısıyla kullandığımız kelimeler bizim değerlendirme ve düşünme biçimimizi belirliyor.
Mesela "can sıkıntısı" benim kelime dağarcığımda yoktur.
Çünkü benim canım hiç sıkılmaz. Öyle birşey bilmiyorum. Birim zamanı değerlendirecek birşeylerim mutlaka vardır.
"Hasta olmak" "yorgun olmak" "üzgün, mutsuz olmak" tanımıyorum bu kelimeleri, kullanmıyorum, kelime dağarcığımda yok.
Başıma gelmedikleri için mi kullanmıyorum, kullanmadığım için mi hiç başıma gelmiyorlar bilmiyorum.
Örneğin Yerli Amerika dillerinde "yalan" için bir kelime yokmuş.
Bu kelime onların düşünüş ve davranış biçimlerinin bir parçası değil.
O kavramı ifade edecek bir kelime olmayınca kavram da yok sayılır.
Mesela şu İngilizce'deki "leisure time", Fransızca'daki "loisir" kelimesi...
Türkçe'de karşılığı yok. "Boş vakit" diye geçiyor ama "loisir" boş vakit aktivitesinden çok daha öte bir anlam ifade ediyor.
Her neyse...
Konuştuğum insanların kelime seçimlerine dikkat ediyorum bu aralar.
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken o kadar çok "çıkmaz bir durum", "çaresizim", "nefret ediyorum" ve "iğrenç" kelimelerini kullandı ki baş etmek zorunda olduğu bu durumlara bu kadar çok negatif enerjisini yatırması beni rahatsız etti. Kullandığı kelimeleri gözden geçirmesi, bazılarını dilinden çıkarması gerektiğini söyledim ona.
Düşündüm de...
"Ağzından çıkanı kulağın duysun", atalarımızın verdiği en önemli öğütlerden biriymiş.
Ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun.
Şayet duymazsa...
Söz vücut bulur.
Zira sürekli olarak seçtiğimiz kelimeler kim olduğumuzu belirler.
Yaşadığımız bir tecrübeyi, ya da hayattaki çıkarımlarımızı, ya da en basit bir fikri, bir olayı anlatırken iyi seçtiğimiz etkin kelimeler en güçlendirici duygularımızı harekete geçirirken, kötü seçtiğimiz kelimeler de bizi bir o kadar hızlı bir biçimde çökertir.
Çoğumuz kullandığımız kelimeleri bilinçli olarak seçmeyiz, düşünce akışımıza göre kullanırız...
Kullandığımız kelimeler nasıl düşündüğümüzü gösterir.
Ve onları yapıcı kelimelerden seçerek düşünce biçimimizi belirleyebiliriz.
Alışkanlıkla seçtiğimiz kelimelerin yaşadığımız tecrübeyi direk etkilediğini anlamayız çoğu zaman.
Ve bir tecrübeyi dile getirirken kullandığımız kelimeleri değiştirerek o tecrübeyi dahi değiştirebiliriz.
Örneğin, "olağanüstü" bir tecrübeyi "çok iyiydi" diye tarif edersek, o tecrübenin o zengin dokusu düzleşir, seçtiğimiz kelime yüzünden sıradan, sınırlı bir hal alır.
Kelime dağarcığı zengin ve güçlü insanların ruhsal yaşamları da aynı oranda zengin ve renklidir.
Sürekli olarak, bilinçli ya da bilinçsizce kullandığımız olumsuz içerikli kelimeler olumsuz duygusal yoğunluğumuzu arttırır, enerjimizi düşürür ve bizi güçsüzleştirir.
Robin Williams şöyle demişti bir filminde:
"Kim ne derse desin, fikirler ve kelimeler dünyayı değiştirir."
Kelimeler yalnız duygu ve düşünce yaratmaz. Eylem de yaratır.
Olumsuz bir duyguyu ya da tecrübeyi ifade ederken kullandığımız kelimeler eğer yapıcıysa o tecrübenin bizde bıraktığı izler; çıkardığımız derslere, öğrendiklerimize, kendimize kattıklarımıza ve daha fazla büyümek için yolumuza tutulan ışığa dönüşür. Hatta o kötü deneyim iyi ki başımıza geldi diye sevinebiliriz.
Çok sinirlendiğimiz veya hayal kırıklığına uğradığımız bir meseleyi hangi kelimelerle ifade edebiliriz ?
Öfkeden kudurdum. Çileden çıktım. İçim ezildi. Kan beynime sıçradı....
Halbuki "Biraz kızdım" veya "Bozuldum" dersek bu kötü tecrübenin etkisini katmer katmer azaltmış olmaz myız? Duygularımızı dile getirirken kullandığımız kelimeler aslında o ana kadar nasıl hissettiğinden tam da emin olamayan duygularımıza bir yön vermez mi? Verir.
Zorluk şurda: Bütün duygularımız bir sıvı gibi huniden geçip tarafımızdan kelime kalıplarına boşaltılıyor. Ve o kalıplar bizim hayat tecrübemizi belirliyor.
Mesela her olumsuz duyguyu "öfkeli", "üzgün", "pişman", "rezil olmuş", "başarısız", "kırılmış" olarak kelime kalıplarına dökmeye başladığımız zaman hissettiğimiz de tamamen bu oluyor.
Yani "biraz zorlayıcı" olan birşey kullandığımız kelime sayesinde "yıkıcı, çökertici" olabiliyor.
Herkes aynı tecrübeleri yaşıyor. Herkes aynı duyguları tadıyor. Ama onları sınıflandırış ve ifade ediş biçimimiz bizim tecrübemizin ta kendisi oluyor.
Kullandığımız kelime yaşadığımız tecrübenin şiddetini belirliyor.
Ve o kelimeleri değiştirmekle yaşadığımız tecrübeyi değiştirebiliriz.
Bu konuda bir araştırma yazısı okudum. Çok enteresan, olumsuz duyguları ifade eden kelimelerin sayısı olumlu duyguları ifade edenlere nazaran iki kat fazla.
İnsanların kendilerini iyi hissetmekten çok kötü hissetme eğiliminde olmalarına şaşırmamalı.
Dil uzmanları, bizi kültürel olarak biçimlendiren şeyin en başta ana dilimiz olduğunu söylüyor.
İngilizce'nin bu kadar çok fiile dönük bir dil olması mantıklı değil mi? Ne de olsa aktif ve kültür olarak eyleme geçme üzerine odaklanmış bir kültürden bahsediyoruz.
Buna karşılık Çin kültürü değişmeyen şeylere değer veren bir kültür. Onlarda ise isimler fiillerden çok fazla. Çünkü onlara göre isimler kalıcı şeyleri temsil ediyor, fiiller ise yani eylemler, bugün var, yarın yok...
Dolayısıyla kullandığımız kelimeler bizim değerlendirme ve düşünme biçimimizi belirliyor.
Mesela "can sıkıntısı" benim kelime dağarcığımda yoktur.
Çünkü benim canım hiç sıkılmaz. Öyle birşey bilmiyorum. Birim zamanı değerlendirecek birşeylerim mutlaka vardır.
"Hasta olmak" "yorgun olmak" "üzgün, mutsuz olmak" tanımıyorum bu kelimeleri, kullanmıyorum, kelime dağarcığımda yok.
Başıma gelmedikleri için mi kullanmıyorum, kullanmadığım için mi hiç başıma gelmiyorlar bilmiyorum.
Örneğin Yerli Amerika dillerinde "yalan" için bir kelime yokmuş.
Bu kelime onların düşünüş ve davranış biçimlerinin bir parçası değil.
O kavramı ifade edecek bir kelime olmayınca kavram da yok sayılır.
Mesela şu İngilizce'deki "leisure time", Fransızca'daki "loisir" kelimesi...
Türkçe'de karşılığı yok. "Boş vakit" diye geçiyor ama "loisir" boş vakit aktivitesinden çok daha öte bir anlam ifade ediyor.
Her neyse...
Konuştuğum insanların kelime seçimlerine dikkat ediyorum bu aralar.
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken o kadar çok "çıkmaz bir durum", "çaresizim", "nefret ediyorum" ve "iğrenç" kelimelerini kullandı ki baş etmek zorunda olduğu bu durumlara bu kadar çok negatif enerjisini yatırması beni rahatsız etti. Kullandığı kelimeleri gözden geçirmesi, bazılarını dilinden çıkarması gerektiğini söyledim ona.
Düşündüm de...
"Ağzından çıkanı kulağın duysun", atalarımızın verdiği en önemli öğütlerden biriymiş.
Ağzımızdan çıkanı kulağımız duysun.
Şayet duymazsa...
Söz vücut bulur.
Libellés :
Hayata dair,
kelimeler,
ruhsal yaşam
15 Mart 2015 Pazar
Yeni oyun : Libertalia
Sabah kalktım, sporumu yaptım, duşumu aldım, giyindim.
En sevdiğim arkadaşımın son doğum günü hediyesi kolyemi taktım.
En sevdiğim arkadaşımın yenilerde göndermiş olduğu yeni başladığım kitabımı okudum.
En sevdiğim arkadaşımın kim bilir kaç yıl evvel ev hediyesi diye aldığı ekmek kızartma makinesinde simitleri kızarttım.
Ve en sevdiklerimi pazar kahvaltısına beklemeye koyuldum...
Son hafta sonlarımızın bir teması olsa adına "dostluk" derdim...
Her hafta sonu, hem cumartesi hem pazar en yakın dostlar...
Ya birinin 40. yaş doğum günü partisi
Ya birinin henüz 1 hafta önce doğmuş minicik bebeğinin ziyareti
Ya öğle yemeği ve oyun günü
Ya sabah kahvaltısı ve ardından home sinema film izlenimi (Imitation Game)
Hepsinde ama hepsinde bol sevgi, paylaşım, güvenle çevrilip sarmalanmış olmanın hafifliği...
Çok şanslıyım. Şahane insanlarla çevriliyim...
Oyun demişken...
Bu haftaki oyun : LIBERTALIA
Oyun karışık gibi görünüyor ama çok derli toplu.
Karakter oyunlarını seviyorum.
Herkese farklı güce sahip 9 kart dağıtılıyor.
Herkesteki kartlar aynı, ancak hangi turda hangi kartı kullanacağınız belli değil. Bu nedenle kartların birbirini etkisiz hale getiren özelliği sayesinde ataklara uğrayabilir, uğramaktan kaçabilir, saldırabilir ve her karedeki en çok puan getirecek hazineyi kazanabilirsiniz.
Kartların numaraları var. En yüksek numara hazineden ilk seçim yapma hakkına sahip.
Ama dikkat ! Kartların birbirini etkisiz hale getiren özellikleri oyunun esas önemli meselesi.
Bu oyunu ikinci kez oynuyorum. İlk defa iki sene önce oynamıştım başka arkadaşlarımızla.
Genelde bir oyunu ilk oynadığımda kaybediyorum. Meseleyi sona doğru anca anlamış oluyorum.
Ancak ikinci oynayışımızda herkes benden korksun !
Libertalia da öyle oldu !
Ben kazandım.
İyi bir kaybedenim. Benim için fark etmez. Ama bir oyunu defalarca oynamış iyi bilenlere karşı kazanmak ta pek bir tatlı oluyor doğrusu...
Sevgilim her zamanki gibi oyunun kurallarını bir çırpıda anlıyor, türlü stratejiler geliştiriyor ama bir türlü kazanamıyor. Nedenini kendisi de anlamıyor...
Libertalia'yı şiddetle tavsiye ederim.
Hızlı akan, en ideali 4 kişiyle oynanabilen şahane bir oyun.
Diğer oyun yazılarımı merak ediyorsanız :
DIXIT oyunu yazısı için buraya tık tık
ABYSS oyunu yazısı için buraya tık tık
En sevdiğim arkadaşımın son doğum günü hediyesi kolyemi taktım.
En sevdiğim arkadaşımın yenilerde göndermiş olduğu yeni başladığım kitabımı okudum.
En sevdiğim arkadaşımın kim bilir kaç yıl evvel ev hediyesi diye aldığı ekmek kızartma makinesinde simitleri kızarttım.
Ve en sevdiklerimi pazar kahvaltısına beklemeye koyuldum...
Son hafta sonlarımızın bir teması olsa adına "dostluk" derdim...
Her hafta sonu, hem cumartesi hem pazar en yakın dostlar...
Ya birinin 40. yaş doğum günü partisi
Ya birinin henüz 1 hafta önce doğmuş minicik bebeğinin ziyareti
Ya öğle yemeği ve oyun günü
Ya sabah kahvaltısı ve ardından home sinema film izlenimi (Imitation Game)
Hepsinde ama hepsinde bol sevgi, paylaşım, güvenle çevrilip sarmalanmış olmanın hafifliği...
Çok şanslıyım. Şahane insanlarla çevriliyim...
Oyun demişken...
Bu haftaki oyun : LIBERTALIA
Oyun karışık gibi görünüyor ama çok derli toplu.
Karakter oyunlarını seviyorum.
Herkese farklı güce sahip 9 kart dağıtılıyor.
Herkesteki kartlar aynı, ancak hangi turda hangi kartı kullanacağınız belli değil. Bu nedenle kartların birbirini etkisiz hale getiren özelliği sayesinde ataklara uğrayabilir, uğramaktan kaçabilir, saldırabilir ve her karedeki en çok puan getirecek hazineyi kazanabilirsiniz.
Kartların numaraları var. En yüksek numara hazineden ilk seçim yapma hakkına sahip.
Ama dikkat ! Kartların birbirini etkisiz hale getiren özellikleri oyunun esas önemli meselesi.
Bu oyunu ikinci kez oynuyorum. İlk defa iki sene önce oynamıştım başka arkadaşlarımızla.
Genelde bir oyunu ilk oynadığımda kaybediyorum. Meseleyi sona doğru anca anlamış oluyorum.
Ancak ikinci oynayışımızda herkes benden korksun !
Libertalia da öyle oldu !
Ben kazandım.
İyi bir kaybedenim. Benim için fark etmez. Ama bir oyunu defalarca oynamış iyi bilenlere karşı kazanmak ta pek bir tatlı oluyor doğrusu...
Sevgilim her zamanki gibi oyunun kurallarını bir çırpıda anlıyor, türlü stratejiler geliştiriyor ama bir türlü kazanamıyor. Nedenini kendisi de anlamıyor...
Libertalia'yı şiddetle tavsiye ederim.
Hızlı akan, en ideali 4 kişiyle oynanabilen şahane bir oyun.
Diğer oyun yazılarımı merak ediyorsanız :
DIXIT oyunu yazısı için buraya tık tık
ABYSS oyunu yazısı için buraya tık tık
28 Şubat 2015 Cumartesi
Eski dostlar
Bir masalın içinde unutmuş gibiyim evvel zaman içindeki uzak ülkeyi...
Ya da kaybettiğim birşeyi yeniden bulmuş gibi...
Herkes eski bir şarkıya dönüşmüş, fark ettirmeden.
Gri bir Paris var bugün; ama başka şeylerden bahsetmeli.
Güzel bir şarkıdan, ya da yeniden bulduğum eski dostlardan...
Eski kelimesi hiçbir şeye yakışmıyor, "eski dost"a yakıştığı kadar...
Küçücüktük. 11 yaşında geldik güzel okulumuzun sevimli barakalarına.
Sınıflarımızda soba vardı, çok yağmur yağarsa damımız da akardı. Mutluyduk biz. Huzurluyduk.
Mutluluğun halleri vardır ya hani; en saf hallerinden biri o barakalarda Fransızca öğrenmekti herhalde...
Çadırdan spor salonumuzda voleybol antrenmanlarında geçti çocukluğumuz.
Dizliklerimiz, voleybolcu sliplerimiz, maçlarımız, Atakan Hoca'nın özverili çabaları, nadiren bizi sevmeleri, çoğu kez bize sövmeleri, Ceki'nin antrenmanları, Halkapınar yolları, öğle tatili olsa da voleybol oynasak diye geçen ortaokul-lise yılları...
Sporcu kişiler bilir.
Bir insanın takım arkadaşlarıyla sorgulanmaz, kayıtsız şartsız, derin bir gönül bağı vardır. Takım arkadaşı normal bir arkadaşa benzemez. Bu yoğun sorumluluk ve paylaşım duygusuyla bir kişiye "takım arkadaşım" demek bile o kişinin yerini, önemini, değerini tanımlar; o kişiyi alıp çok tepelere koymaya yeter.
Değişmeyen şeyler ne güzeldir. Ne leziz bir huzur verir...
Dostlukta eskimek ne güzeldir...
Dün akşam buluştuk biz Paris'te. Söyleyecek ne çok şey vardı, yemekten kalktık bitiremedik...
Paris sokaklarında yürüdük, deli gibi güldük, döndük dolaştık, son metroya kadar ayrılamadık.
Şunu fark ettim; eski dostlarda beraber olduğunda sadece güzel şeyler geçer insanın aklından...
Bazen gülerek, bazen takmayarak, bazen dalga geçerek, bazen sorunu açıklarmış, bazen çözümü sunarmış gibi yaparak şahane bir geceye imza attık.
Düşünüyorum da..
Herşey olmasını istediğimiz gibi değil belki ama, herşey mükemmel değil mi?
Ya da kaybettiğim birşeyi yeniden bulmuş gibi...
Herkes eski bir şarkıya dönüşmüş, fark ettirmeden.
Gri bir Paris var bugün; ama başka şeylerden bahsetmeli.
Güzel bir şarkıdan, ya da yeniden bulduğum eski dostlardan...
Eski kelimesi hiçbir şeye yakışmıyor, "eski dost"a yakıştığı kadar...
Küçücüktük. 11 yaşında geldik güzel okulumuzun sevimli barakalarına.
Sınıflarımızda soba vardı, çok yağmur yağarsa damımız da akardı. Mutluyduk biz. Huzurluyduk.
Mutluluğun halleri vardır ya hani; en saf hallerinden biri o barakalarda Fransızca öğrenmekti herhalde...
Çadırdan spor salonumuzda voleybol antrenmanlarında geçti çocukluğumuz.
Dizliklerimiz, voleybolcu sliplerimiz, maçlarımız, Atakan Hoca'nın özverili çabaları, nadiren bizi sevmeleri, çoğu kez bize sövmeleri, Ceki'nin antrenmanları, Halkapınar yolları, öğle tatili olsa da voleybol oynasak diye geçen ortaokul-lise yılları...
Sporcu kişiler bilir.
Bir insanın takım arkadaşlarıyla sorgulanmaz, kayıtsız şartsız, derin bir gönül bağı vardır. Takım arkadaşı normal bir arkadaşa benzemez. Bu yoğun sorumluluk ve paylaşım duygusuyla bir kişiye "takım arkadaşım" demek bile o kişinin yerini, önemini, değerini tanımlar; o kişiyi alıp çok tepelere koymaya yeter.
Değişmeyen şeyler ne güzeldir. Ne leziz bir huzur verir...
Dostlukta eskimek ne güzeldir...
Dün akşam buluştuk biz Paris'te. Söyleyecek ne çok şey vardı, yemekten kalktık bitiremedik...
Paris sokaklarında yürüdük, deli gibi güldük, döndük dolaştık, son metroya kadar ayrılamadık.
Şunu fark ettim; eski dostlarda beraber olduğunda sadece güzel şeyler geçer insanın aklından...
Bazen gülerek, bazen takmayarak, bazen dalga geçerek, bazen sorunu açıklarmış, bazen çözümü sunarmış gibi yaparak şahane bir geceye imza attık.
Düşünüyorum da..
Herşey olmasını istediğimiz gibi değil belki ama, herşey mükemmel değil mi?
Libellés :
dostluk,
eski dostlar,
paris,
Paris'te hayat,
takım arkadaşı,
voleybol
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








