28 Temmuz 2013 Pazar

Her yasta doğumgünü çocuğuyum.


Bugun benim doğumgünüm.
Ve her yaşta doğumgünü çocuğuyum...

15'imi de kutladim, 85'imi de kutlayacağım...
Böyleyim ben, hayat doluyum, doğduğum andan beri mutluyum.
Doğumgünü cocuguyum....

Es geçemem, o da her gun gibi bir gun diyemem.
Çünkü değil.
Bugun benim gunum, benim icin yilin en ozel gunu. Bugun 28 temmuz...

Her yil tekrar tekrar yeniden dogarim...
28 temmuzlarda gune bir baska baslarim.
Kanim bile bir baska dolasir bugun benim. Bilirim...
Icim icime sigmaz, bir enerji bombasi olurum, patlar patlar yeniden dolarim, aldigim her yeni dogumgunu kutlamasiyla yeniden patlarim, durulur durulur yeniden patlarim.
Bombayim...

Hiç olmeyecek gibi hissederim....
Zaman içinde ilerlerim. Her yasimi cok severim.
Her sene ogrendiklerimle daha iyi birisi oldugumu hissederim.
Daha olgun degil. Daha agirbasli degil. Daha oturakli hiç degil.
Belki kendisine daha hakim, kendisini daha iyi anlayan, tutkuyla yasayan, hayati her gun daha cazip hale getiren, sevdiklerimin hayatinda da daha bir arti deger yaratan, yasami ertelemeyen birisi...

Dogumgunum bugun benim....
Sansli biriyim.
Hayatta muazzam insanlarla, harika dostluklarla cevriliyim...
Kim bilir kaç kutlama alacagim, kaç defa cosup cosup kendimden tasacagim...
Kac kisinin gonlune kaziliyim asagi yukari bilirim.
Kim muhakkak arayacak, mesaj atacak, beni asla unutmayacak bilirim.
Olmazsa olmazlarim da var benim.
Onlardan ses gelmezse gunu tamamlanmamis sayacagim...
Beklemedigim halde arayip beni sasirtan insanlar da olacak,
Butun gun bekledigim halde aramayip içimi buranlar da...
Kimin dogumgunu tarihimi ezbere bildigini de bilirim,
Kimin telefonuna kayitli oldugum icin beni arayacagini da...
Hepsi paketin icinde. Dogumgunum bugun benim...
Kutladigim her dogumgununu hatirlarim.
Bazilarini daha fazla...
Annecigimin kucukken hazirladigi efsane dogumgunu partilerim.
1 hafta hazirlik, butun arkadaslarim davetli, muzik, dans, limonata, pasta, borek...
30. yasgunum.. Kusadasi'nda, denizin dibinde, kumun uzerinde, gunbatimina karsi, sahane mezelerle donatilmis bir masa, magnum boy sampanya, yalinayak ve mutlu insanlar, biricik kardesim, Unzile'm...
Hayatimda iz birakan bir diger dogumgunum Fantasyland...
Ask ve mesk icinde, cocuklar gibi sen sakrak, bir oyuncaktan digerine atlayarak, bir cubuk uzerine dizilmis sonra erimis cikolataya bandirilmis cilekleri paylasarak, her anin tadina vararak, cok eglenerek, ve hediyemi bana ozel hazirlanmis bir define avi seklinde arayarak...

Bir kitap okudum: "Kendi Kutup Yildizini Bul"
Kitapta bir yerde soyle diyor:
Her gun iki kisiyi mutlu edin.
Insanlarin gozunun icine bakarak konusun.
Dogumgunu tarihini ezbere bildiginiz birileri olsun.
Haydi soyleyin, siz kaç kisinin dogumgunu tarihini ezbere biliyorsunuz?
Ben mesela...
5 nisani, o takmaz, ben takarim...
2 araligin her anini bizzat kendim hazirlarim...
15 temmuzu, neden bir kere bile beraber kutlayamadik diye sorarim...
4 Agustos'ta "iyi ki dogdun" un her harfini her hucremde yasarim...
5 Agustos'ta, onu dusunur, durup durup aglarim...
14 agustos'u, o bildigimi bilmez, ben onu mutlaka anarim.
21 nisan'i bilirim, 4 subat'i, 25 ocak'i, 9 aralik'i bilirim...
Daha bilirim de bilirim...

Bugun benim dogumgunum.
Bu sene Las Vegas'tayim.
Her ani aksiyon dolu bir filmin basrol oyuncusuyum. Hiç bitmesin, film agir çekimde ilerlesin...

Sampanya elbette olacak.
Dunyaca unlu Cirque de Soleil'in gosterisi olacak.

"Mutlu olmak" hayatin verebilecegi en guzel hediye.
Bundan nasibimi fazla fazla aldigim için her gun minnettarim.
28 temmuzlarda biraz daha fazla...

Dedim ya,
Doğumgunu çocuğuyum...

30 Mayıs 2013 Perşembe

Birsey söylemek ihtiyacindaysan, hiçbirsey söyleme daha iyi...

Bugünlerde bol bol düşünüyorum.

Sessizliğe dayanmak birçok kisi için zor is...
Konuşmasa, kendini, anlattıklarıyla pazarlamasa kimsenin umrunda olmayacak sanki, kimse sessizligine prim vermeyecek, onu enteresan saymayacak, birilerine laf atmasa, bir iletisim halinde olmasa kimse onu seviyor olmayacak...

Halbuki isin asli oyle degil.
Kurdugumuz her cumle yalnizligimizi buyutmeye yariyor sadece...
Agzimizda çikan her cumleyle kendimizi tuketiyoruz..

Cunku kafanin içindeki degerli...
Ne dusundugun, ne hissettigin degerli...
Kafanin içinden duygu ve dusunce olarak çikartip disariya salmayi kabul ettigin her cumle degerli...
Sessizlige tahammul edemedigin için, ya da daha fazla begeni, sosyallik kazanmak istedigin için harcamak, bu degerli hazineden yemek demek yalnizca...

Ve çogu zaman, soylediklerimizde degil, soylemediklerimizde sakli meselenin kalbi...
Aslinda çogu zaman hiçbirsey soylememek lazim.
Bu kadar sey soylemeye ihtiyacimiz yok. Herhangi bir seyi ifade etmek için bu kadar soze ihtiyacimiz yok. Uzerinde çok konusulan ne varsa sadece olumsuza yelken açiyor..
Zira hayat konusuldugu kadar degil, sadece yasandigi kadar var. 
Soylenen hersey yeni bariyerler kuruyor sadece, yapilmasi ve yapilmamasi gerekenler listesini olusturuyor. Limitler koyuyor, hayalgucunu sinirliyor.
Konusurken bu kadar soze ihtiyacimiz yok...

Yogacilar oyle diyor: "Hiçbir sey yapmamak, birsey yapmaktan daha iyidir."

Tepki vermek, bir olay, bir olgu karsisinda bir kararda, bir yargida bulunmak insana iyi gelmiyor.
Hiçbir sey yapilmadiginda, birsey soylenmediginde su yolunu buluyor, hersey halloluyor, pistikten sonra kendi sicakligiyla pismeye devan eden yemek misali gerçek tadini o zaman buluyor. Disaridan bir harekete, bir soze ihtiyaci yok hiçbirseyin...

Söylenen her söz zihnimizi dalgalandiriyor, dalgali bir zihin sağlıklı düsünemiyor, ne varsa yoluna koymaya çalistigi, onu yoluna koyamiyor...
Halbuki sessizlik....
Halbuki sessizlik, tepkisizlik, en onemlisi hiçbir sey soylememek butun dalgalari dindiriyor, ve herseyi yoluna koyuyor...

Ve bunu aslinda herkes biliyor.
Kilo vermek gibi... Yapilacak seyler zaten belli. Sebze, meyve, protein yiyeceksin. Sekerli yiyeceklerden, alkolden, aksamlari yagli ve nisastali besinlerden kaçinacaksin. Ve spor yapacaksin.
Hepsi bu kadar. Ve bu, bu kadar basit.

Uygulamak zor olanı.
Sessizlik gibi... Birsey söylememeye dayanmak gibi...






20 Mayıs 2013 Pazartesi

Hem her gün var, hem her gün yok.

Hayat...
Hem her gün var.
Hem her gün yok.
Hayat diye yaşıyoruz, her gün işe gidiyoruz, her gün yemek yiyoruz, uyuyoruz..
Hayatı hayat yapan bunların çok ötesinde...
Küçük anlarda, zamanlarda...

Hayat bir takım karelerden oluşuyor.
Her gün her gün birseyler olmuyor.
Oluyor da, olmuyor...
Küçük küçük adümlarla bir yerlere yürüyoruz.
Yolumuza birseyler çıkıyor. Seçimler yapıyoruz. Sağa sapıyoruz, sola sapıyoruz, kapılar açıyoruz, kapılar kapatıyoruz...
Bu kapılar önümüze her gün çıkmıyor.
Bu kapılardan her gün geçmiyoruz.
Çünkü bu kapılar, başka kapılar...

Hayatı hayat yapan, bir hayatı sahiden "yaşanmış" kılan kapılar...
Bu kapılardan geçmek an meselesi...
Ya da geçmemek...
Bir anı kocaman bir anı yapmak... karşımıza her gün çıkmıyor...
Nisan 2012..
Bir gün Paralel Evren aradı...
Hayatı sorguladığımız, irdelediğimiz, nereden geldiğimizden çok nereye gittiğimizi konuştuğumuz, her zamanki gibi olmazsa olmaz hayallerimizden, çıtalarımızı yüksek tutmalarımızdan, her ne olursa olsun önümüze bakmaktan şaşmadığımız bir andı...
Telefondaydık hatta...
Cılız bir sesle, ben dedim, yazmak istiyorum...
Ben dedim kafamda ne var, ne yok onu yazmadan bilemem, sıraya koyamam. Yazarsam dökülür duygular, düşünceler. Yoksa kaybolurlar...
Iste öyle bir andı...
Iste öyle bir kareydi..
Iste öyle bir kapıydı...
Ve açtım. Girdim içeri.

Önce kayboldum. El yordamıyla yolumu buldum. Tutundum.
Adımlarım minikti, zamanla güçlendi.

Hayatının dönüm noktaları olur insanın.
Bazen o nokta dönerken, onun dönüm noktası olabileceğini bile bilmez insan.

Bazen vaktinde anlar, bazen de çok geç olur...

Hayatı ıskalamaktır bu...

Kapılari açıkken fark edebilmek marifet.

Fark etmeli ki; kapının önündeki hayat bitmeden, hayatın ateşi sönmeden, hayatımıza hayat katabilecekken aldığımız her nefesi hayata çevirelim.
 
Çünkü bu hayatta, hayatın kendisinden gayri herşey boş...



19 Mayıs 2013 Pazar

LUSH ile Copacabana'ya yolculuk...

Geçen gun spor salonundayim, sporumu bitirdim, strechimi yaptim, dusumu aldim.
Yorgunluktan olup bitmisim, derhal saunaya attim kendimi.

Klasik hatun muhabbetlerinin en guzel dondugu yerlerden biri de bizim saunadir. Bayiliriz...
Hâlâ bikmadik usanmadik yillardir ayni kizlarla, hemen hemen ayni muhabbetleri yapmaya...
Detaya girmeyeyim, ama biz hâlâ çok keyif aliyoruz.
Eeee ne demisler, kazanan bir ekip ekip degistirilmez.
Fransizlar'in  dedigi gibi: On change pas une équipe qui gagne.

Herkes kendine gore bakim urunleriyle gelir. Ardindan gelen sauna ve dus keyfi vazgeçilmezimizdir.
Spor yaparken hakkini veririz. Son enerjimize kadar tuketiriz. Bu yuzden hepimiz, soylemesi ayiptir, tas gibiyiz. Ardindan da sauna ve dus bolumunu SPA'ya çeviririz.

LUSH: Copacabana & Ange à Fleur de Peau

Baktim, çok yakin bir Italyan arkadasim çok sevdigim bir markanin bir peelingini kullaniyor: LUSH 


 
LUSH tamamen el yapimi, ozellikle meyve ve sebze ozlerinin kullanildigi Bio kozmetik urunleridir. El yapimi oldugu için, bir makinadan seri uretim seklinde çikmadigi için son derece ozenle hazirlanan muthis urunler.
Ben de 3 sene once dogumdugumde bana bir sepet LUSH banyo urunleri hediye eden çok sevgili bir arkadasim Claire sayesinde tanistim. Hediye sepeti sadece banyo keyfi urunlerini içeriyordu.
Hani su kuveti doldur, kopuk kopuk olsun, içine gir kaybol, kopukler vucuduna ortu olsun, sen içinde uyu seklindeki banyo keyfi...
Ondan sonra da vucut bakimindan, yuz bakimina, el bakimindan saç bakimina her urununu aldim, kullandim.

Italyan arkadasimin kullandigi peeling yeni çikan bir urunleri olmali, tanimiyorum.
COPACABANA


Denemem için bana da verdi. Butun vucuduma masaj seklinde bu peelingi yaptim.
Aslinda tam bir peeling de degil. Bir suru bitkinin ozunden yagindan olusmus sabun seklinde bir peeling-crème bu Copacabana.
Saunda uyguladim ben. O ufacik, minicik, microscopik kum parçalarinin tenimi resmen kadife gibi yaptigini anlatamam.

Meger bunlar pirinç, fasulye ve badem ozu parçaciklariymis. Ne varsa bitkilerde var.
Ve Copacabana'nin içindeki cacao ve karite yagi da peeling etkisiyle açilan gozeneklere, nefes alan cilde derinlemesine isliyor ve cildi nemlendiriyor... Muthis.
Copacabana

Var yaaa... O gece, uzun zamandir hiç uyumadigim kadar guzel uyudum. Derin, deliksiz, bebek gibi hafif... Cildim yumusacik, kadife gibi puruzsuz.
Hatta ipek gibi...

Ertesi gun derhal LUSH'in yolunu tuttum.
Copacabana'dan bir adet satin aldim.
Satici kiz bu tarzda bir de yuz için olani var dedi. Denetti.
Ange à Fleur de Peau... Cildinizin melegi gibi...
 Ange à Fleur de Peau
Ortaçagdaki eski bir guzellik maskesinden esinlenerek olusturulmus bir urun. Ne varsa modern olmayan zamanlarin oncesinde var. Bayildim...
Bu urun de Bio, yine badem parçaciklari, gul ve lavanta esansi ve bir parça da toprak, evet toprak cilde çok iyi geliyor...
Bu peelingden elinize bir parça aliyorsunuz, sonra birkaç damla suyla avcumuzun içinde yogunlugunu açiyoruz ve yuzumuze masaj yapiyoruz.
Sonuç: Inanilmaz. Bebek gibi bir cilt ve puruzsuz bir ten. Ve içindeki lavanta ozu insani rahatlatiyor, ruhuna da iyi geliyor.
Hemen bu urunden de aldim, artik her aksam cildimi bununla temizliyorum.


 Uyku kalitemi bile yukari çekti bu urunler.
Ikisi de artik vazgeçilmezim...
Birer adet spor çantamdaki vanity'de, bir de evimdeki banyoda...
Her yerde LUSH

Haa bir de esantiyon verdiler.
Deniz tuzu ozlerinden ve minarellerinden yapilmis, saç diplerini harekete geçiren ozel bir saç maskesiymis.
Deneyelim. Gorelim...



14 Mayıs 2013 Salı

Fotograftaki o gözler kaldı aklimizda...

Pazar gunu oturdum bir anneler gunu yazisi yazayim dedim.

Yazamadim... Konu ağır geldi.

Evde bir iki tur attim.

Elime, eskiden altini çizerek okumus oldugum kitaplardan birini aldim.
Alti çizili yerler hep iyi gelir bana.
Zaten bildigim seyleri tekrar hatirlatir, uygulamada aksakliklar olsa da her seferinde bunyede biraz daha yerini saglamlastirir. Bana, ayni ben olmadigimi, buyudugumu, ogrendigimi, ilerledigimi çagristirir.

Kitaplar sarmadi bu sefer...
Fotograflara geçtim.
Eski fotograflara...

Hani bazilari insana zamanda yolculuk yaptiran, hey gidi gunler dedirten, gozlerinizden yaslar akitan, o ani sanki dunmusçesine arsivden çikartip hafizanizin en guncel yerine tasiyan, ayni sekilde bir kez daha yasamak arzusu duydurtan, insani alip goturen turden fotograflar...

Anilarimizi yeniden gozden geçirmemize neden olan, hatirladiklarimiz kadar unuttuklarimizin da farkina vardiran fotograflar...

Fotoğraf dediğin, bir anın, bir kişinin sureti...
Bir suretin böyle büyük bir düşündürebilme gücüne sahip olması ne tuhaf...
Fotograf uzakları çağırır, çok uzakları...
Artik dönemeyecegimiz, gidemeyecegimiz, gidip te aynisini goremeyecegimiz yerleri...
Kişileri, zamanları...

Akip giden zaman içindeki bir anin dondurulmus halidir fotograf.
Bir dolu an içinden birini seçmek ve bu anlardan birini olumsuzlestirmektir fotograf...
Oncesini, sonrasini, her detayini bildigimiz bir zaman diliminin tek bir kareye sigdirilmis hali.
Bu fotografa baktigimizda geçmisteki tum o sureç gelir aklimiza.
Biraz huzun vermesi bundandir...
O anin oncesini sonrasini, etkiledigi tum alani hafizamizin yuzeyine çikartiriz.
 
Fotograftaki insanin bakislari sabit kalir. Bu gozler yillarca degismez. Dondurulmus bir karedir.
O kisiyi o resimdeki haliyle hatirlariz. O imaji kazinir bellegimize. O hali esastir.
Bakanin gozleri yillanir, bakislari yillanir.

Fotograf çekildigi anda geçmiste kalir.
Ancak fotografla sabitlendigi o an sonsuza degin bir yer kazanmis olur kendine...

Yasam boyu hersey eskir, o an eskimez. Bir fotograf karesinde dipdiri yasar...

Anneler gunu yazisi yazacaktim yazamadim...

Yilmaz Ozdil'in kisacik anneler gunu yazisini okudum. Huzunlendim.

Anneler Gunu yazisi Yilmaz Ozdil

Adam hakli. Hazir yerinde duruyorken hadi kalk gidiver dedim, onu da yapamadim.

Elime fotograflari aldim. Baktim, baktim, baktim...

Hele bir tanesi var ki o kadar net hatirliyorum ki desem kimse inanmaz.
Ben 6 yasindayim. Kardesim 2.
Guzel annem demis, haydi kalkin fotograf çektirmeye gidiyoruz.
O zaman Karsiyaka sahilinde Anit fotografçisi var. Sanki baska da yok...
Fotograf makinesi gordugumde poz vermeye bayilirdim. 6 yasinda ayagimi one atmisim hemen, eller belde. Kardesim once uzun uzun aglamisti, isiklardan urkmustu, neredeyiz anlamamisti, korkmustu, sasirmisti. Annem her zamanki gibi çok guzel. Neredeyse beline kadar dumduz guzel saçlari. Hafif bir makyaj masmavi gozlerini ortaya çikarmis. Cok asil, çok guzel...
Ben çok mutluyum, yuzum guluyor, kardesim de mutlu ama o agliyor...

Nasil güzel dondurmuşuz o anı. Ne güzel bir resim...

Anneler günü yazisi yazamadim.

Aslinda hikayelerim de var.
Bir buket çiçek ve bugun bile bizimle butun yolculuklari yapmis, hâlâ hayatta olan ilk vazomuz var.
Kenarlari burum burum...

Dedim ya,

Konu agir...


Askin Cep Defteri