17 Haziran 2014 Salı

TUNA'nın gözbebekleri: BUDA ve PEŞTE

Yıllardır bir Budapeşte sevdasıdır gidiyor içimde. Nedir sevda?
Ulaşılmadıkça büyüyen bir ateş, bir sızı değil midir ?
Ne zaman başka bir Avrupa şehrini gezsem, ciğerimin bir köşesinde hep bu sızı vardı : Ama Budapeşte'ye ne zaman sıra gelecek?
Gelmiyordu işte...
Sonra bir gün, bir anda, ansızın romantik bir şehre gidip bir kaçamak yapsak, güzelliklere boğulsak, gözlerimizi alamasak... dedik.
Budapeşte sevdası bunca zamandır içimizde kaynamış ta kaynamış, patlamaya hazırmış ve gitme zamanı çoktan gelmiş.

Doğu Avrupa'nın Parisiymiş Budapeşte.
Ve hatta Budapeşte'yi gördükten sonra Paris'i neden bu kadar abarttıklarını anlayamayacakmışız.
Paris Budapeşte olmalıymış. Ya da Budapeşte Paris'ten geri kalmamalıymış.
Nasıl bir yer ki bu Budapeşte?

Birbirine tutkuyla bağlı ve kesinlikle kopamayacak iki sevgiliyi ayırmak ister gibi geçmiş ortalarından o dillere destan güzelim Tuna Nehri.
Ne hacet! Ayrılmamışlar Buda ve Peşte...
Uzaktan uzaktan karşılıklı bakışmışlar, en güzel yapılarını birbirinin karşısına dikerek flörtleşmişler.
Biri gözlerinizi alamayacağınız Kraliyet Şatosu'nu dikmiş ön sıralarına, diğeri ona inat bir içim su Parlamento Binası'nı sergilemiş birbirlerine seranat yapmak istercesine...
Ve hiç ayrılmamışlar...
Her zaman değil. Her yerden değil.
Köprüler kurarak birleşmiş arada, kaçamak kaçamak, Buda ve Peşte...

Buda olgun, ağırbaşlı, oturaklı, görmüş geçirmiş. Peşte ise enerjik, yerinde duramayan, dinamik...









Peşte tarafında Belvaros Bölgesi'nde bir otel seçiyoruz.
Buda tarafı daha çok tarihi yerlerin bolca olduğu taraf. Turist olmadığımız, Budapeşteli gibi takılmak istediğimiz zamanlar için Peşte tarafı daha uygun görünüyor bize.

Elisabeth köprüsünün hemen altında, Vaci Utca'yı kesen caddenin üzerinde, locationu şahane olan otelimize yerleşiyoruz, Eurostar Budapeşte Center.
Dört yıldızlı bu otelin odaları henüz renove edilmiş ve yataklar yenilenmiş.
Kahvaltısı beklentilerimizin çok altında kalıyor ama neticede güne aç başlamıyoruz. Hepsinden önemlisi bu otelde kalmak ulaşım açısından bize inanılmaz vakit kazandırıyor.

VACI UTCA : Buradaki dükkan sahiplerinin alnında resmen "sahtekar" yazıyor.

İlk günümüze Peşte'yi keşifle başlıyoruz. Ve otelimizin dibindeki Vaci Utca'ya atıyoruz kendimizi.
Bu sokak Budapeşte'nin en ünlü ve en popüler turistik ve alışveriş yerlerinden birisi.
Ve kesinlikle en sahtekarı... Buradan satın alacağınız he şeyde ama her şeyde kazık yediğinizden emin olabilirsiniz.

Hatta ben size direk bu sokaktan birşey almamanızı hatta burada birşey yememenizi öneriyorum.
Budapeşte'ye dair okuduğum yazılarda Vaci Utca'da insanların türlü türlü şekillerde kazıklanış hikayeleri vardı, dilim uçukladı. Oturduğunuz bir yerde yemek yedikten sonra hesap yemediğiniz en pahalı yiyecekleri almışsınız gibi gösterebilir ve bunu hiçbir şekilde ispat edemeyip beklediğinizin beş katı ödeyip çıkabilirmişsiniz.

Valla benim Vaci Utca'dan gözüm o kadar koktu ki; dükkanların yanından geçerken eşyalara bakmaya bile çekindim. "Bir kere baktınız, artık çok geç. Almak zorundasınız." falan diyerek peşimden koşarlar diye korktum.

Biraz cıvık cıvık ta olsa, yine de öyle cıvıl cıvıl bir sokak ki; bütün yollar Vaci Utca'ya çıkıyor Peşte'de. Boydan boya geçmesi çok keyifli. Yollarını aşındırın dükkanlarından uzak durun derim.

Onun yerine Özgürlük Köprüsü'nün ayaklarının hemen altında Vasarcsarnok, yani Kapalı Büyük Pazar'da dilediğiniz gibi alışveriş yapabilir, hatta kendinizi yerli halktan hissedebilir Peşte'li gibi bir gün geçirebilirsiniz.
Fiatlar hiç turist işi değil, gayet te yerel halka hizmet eden harika bir yer burası.
İçeriye girmeden önce gözlerinize bir ziyafet verin ve 19. yüzyılda neogotik tarzda inşa edilmiş bu mükemmel yapının tadını çıkarın.
Bir tren garına benzemiyor mu? Musée d'Orsay gibi...

Akşama yemek yiyebileceğimiz bir yer ararken harika bir meydana denk geliyoruz.
FÖVAM Meydanı'ymış burası. Sırp Kilisesi'nin hemen yakınında.
Zaten her taraf meydan Budapeşte'de. Minik minik, ya da kocaman kocaman sayısız meydan var.

Budapeşte görür görmez "ben burada yaşarım" dediğim birkaç şehirden birisi.
Şehrin en sevdiğim özelliği hayatın dışarıda çok rahat akması.
Nasıl ki Paris'te her taraf café, Budapeşte'de her taraf park, bahçe, meydan, oyun alanı.
Sanki hayat sokakta geçiyor; öyle güzel bir yaşam alanı var dışarıda, bayıldım.

Şehir o kadar şahane döşenmiş ki, iç dekorasyon yapar gibi dış dekorasyon yapılmış.
Sanki her taraf ince ince işlenmiş. Lahım kapaklarına bile nakış yapılmış, o derece zevkle bezenmiş bir şehir.



























Otelimizden çıkıp şehri yürüyerek keşfe devam ediyoruz.
Peşte Buda'ya nazaran şehrin daha modern daha gelişmiş bölümü, iş ve sosyal hayatın merkezi burası.
Biz de Peşte'nin yerlisi ve delisi olduk.

Meşhur Gresham Palas'ının önünden geçip Budapeşte'nin en önemli yapılarından St İstvan Basilikası'na doğru ilerliyoruz.

Bu arada hiç aklınıza geldi mi?
Kilise nedir? Katedral nedir? Bazilik nedir?
Yoksa siz de benim gibi bunların mimari veya yapının boyutuyla, ya da içinin veya dışının işlemelerinin zenginliğiyle mi ilgisi olduğunu düşünüyorsunuz?
Değilmiş.
Aradaki fark son derece siyasi imiş. Kilise hiyerarşisiyle yani orayı yönetenin mevkisinin büyüklüğüyle alakası varmış.
Son derece ihtişamlı duran bu St Etien ya da St Istvan Basilicası aslında çok ta yeni. 1851 yılında yapımına başlanmış. 1906'da tamamlamış.

 En tepeye çıkmanızı kat-i surette öneririm. Yukarıdan Budapeşte'ye bakmak muhteşem.


Tarihi şehirlerin tren garlarını gezip görmeye bayılıyorum.
Eskiden ulaşım böyle gelişmemişken ne yollar tepilmiş, ne vedalar edilmiş, ne kavuşmalar yaşanmış diye hayal ediyorum tren garlarında.

Ayrı bir mistik hava soluyorum tren garlarında ben, tam hayatından kalbinden...
Havaalanlarında olmayan bir aura...

Bir kere eskiden kol saati takmak sadece elit kesime nasip olurken, sıradan halkın saate bakabilecekleri yegane meydanların başında geliyor tren garları saatleri...







Yolumuza Budapeşte'nin en meşhur ve en glamour caddesi ANDRASSY Caddesi'nde devam ediyoruz.
Burası en lüks mağazaların bulunduğu geniş Champs-Elysées tarzı bir cadde.
Son derece nezih, sakin, sağlı sollu ulu ulu ağaçların olduğu bu cadde insana ferahlık duygusu veriyor.
Meşhur Opera binasıyla beraber şahane villalar, oteller ve her şehrin malum en nezih ve kalburüstü semtlerine mesken kuran büyükelçilikler yine Andrassy Caddesi'nde...

Sekiz caddeyi birbirine bağlayan OKTOGON kavşağındaki hareketliliğe bayılıyoruz.
OPERA Binası'nı gezerken sadece 1 gün arayla Mozart'ın Figaro'nun Düğünü operasını kaçırmış olduğumuzu görüp çok üzüluyoruz.

Malum, buralar müziğin ve sanatın tavan yaptığı bir coğrafya.
Sokakta öylesine bir yerde yürürken bile hissediyor insan. Sanki şehrin her köşesine bir parça sanat sinmiş, aldığınız nefesin içinde bile nota var, renkler var, sanat var sanki burda...

Andrassy Caddesi üzerinde bir de öyle bir yer var ki; ya asla girmeyin, ya da kesinlikle girmelisiniz diyor gezenler : TERÖR EVİ.
1944 Macar Nazisinin merkez binası olarak kullanılmış. Ve daha sonra da devrimcilerin yakalanıp işkence edildiği bir hapishane.
20. yüzyıldaki faşist ve komünist rejimlerin kurbanların yaşadıklarını tam da yerinde gösterebilmek için burası bir müzeye çevrilmiş ancak bugün dahi hala Macar halkının içeri girmeye çekindiği bir yer Terör Evi.

Andrassy çok uzun bir cadde. Kodaly Körönd yani 4 aslanlı kavşağa geldiğinizde biliniz ki artık caddenin cıvıl cıvıl ve hareketliliğinden çıkmış, artık daha sakin ve yerleşkelerin olduğu bol ağaçlıklı, şehir dışındaymışsınız hissi veren bölüme geçmişsiniz demektir.
Bu arada, Kodaly Körönd'teki dikilmiş bu heykellerin her biri Türkler'e karşı kazanılan zaferleri sembolize ediyor.
Buradan dümdüz devam ettiğinizde Budapeşte'nin olmazsa olmazı HÖSÖK TERE yani Kahramanlar Meydanı'na çıkacaksınız.
Meydana tam çıkmadan evvel kenarda Türkiye Büyükelçiliği'ni görebilirsiniz. Biraz küçük duruyor ama yeri şahane.



























Evet ne diyorduk Kahramanlar Meydanı.

Budapeşte, malum Kanuni Sultan Süleyman tarafınfan 1526'da fethedilmiş. Bizim Budin diye bildiğimiz Buda'da valimiz bile varmış. 160 yıl hükümdarlık sürmüşler bu topraklarda Osmanlılar. Eh durum bu olunca Kahramanlar Meydanı'nda kim varsa Türkler'e karşı herhangi bir savaşı kazanmış olmalı. Zira şehirde Türkler'e karşı ufak bir zafer kazanan heykelini dikmiş.





















































Kahramanlar Meydanı'ndan sonra istikamet arkasındaki VAROSLIGET Bölgesi.
Burada şahane bir park var, kocaman. Herkes çimenlerin üzerinde kitap okuyor, güneşleniyor.

Şehrin sokakta, dışarıda bu kadar çok ve keyifli yaşam alanı sunması bizi inanılmaz cezbediyor. Bunun için belediyelerini ayrıca kutlarım, insanların eve kapanmayıp, dışarıda gökyüzüne baka baka yaşamalarını sağlamaya bu kadar önem verdikleri için.
Yerleşiveresimiz geliyor Budapeşte'ye... Yerleşiriz belki, belli mi olur?

Kahramanlar Meydanı'nın etrafında enteresan bir bekarlığa veda partisi aktivitesi:
Araba şeklinde giden açık bir bira bar. Bangır bangır da müzik cabası. Gençler bir hayli eğleniyordu.



Varosliget Koruluğu'nda çok bahsedilmeyen muazzam bir ortaçağ şatosu var.
Yani dışarıdan görüntüsü muazzam ancak içinde birşey yok diyorlar biz de girmiyoruz. Ancak dışarıdan şöyle bir zamanınızı verip gözlerinizi doyurmanızı tavsiye ederim.




Londra gibi, Tokyo gibi şehirlerde kimse evinden şemsiyesiz çıkmaz ya, bize de dediler ki; Budapeşte'de de yanınızda her daim mayonuz olsun.
Malum, Budapeşte'nin şifalı thermal sularına kendinizi teslim etmeye bir anda karar verebilirsiniz...

Yine bu bölgede Budapeşte'nin en güzel thermal hamamlarından biri bulunuyor.
Ve hatta herkesin ortak paydada buluştuğu tesisler de Gellert veya Széchenyi.
Öyle sanıyorum ki; Széchenyi havuzların en büyüğü ve içinde en fazla seçeneği olanı.

Hazır buradayken ve ekipmanlarımız da tamken kendimizi derhal bu thermal tesise atıyoruz.
Biz soyunma odalı kasa optionunu alıyoruz. Küçük bir kabin kiralıyoruz yani, tam gün. Hem orada giyiniyoruz, hem de eşyalarımızı orada bırakıyoruz.



SZECHENYI ŞİFALI SU ve HAMAMLARI

Sadece Budapeşte'nin değil, Avrupa'nın da en büyük thermal hamamlarından biri aynı zamanda.
Barok tarzında yapılmış tarihi bir hastaneye benziyor. Hastane gibi de zaten. İnsanları şifalı sularla iyi ediyorlar. İyiyseniz bile, daha iyi oluyorsunuz.
Hamam deyince insanın aklına buharlı sular kapalı alanlar geliyor.
Ancak, sadece o değil.
İrili ufaklı sayamayacağım ve hatta göremeyeceğim kadar çok odacıktan oluşuyor tesis.
İçeride yani kapalı kısımda bir sürü büyük ve küçük havuz, yüzmek için değil içinde öyle durmak için.
Etrafında buhar odaları, klasik hamamlar ve saunalar var.
Her biri bir özelliğiyle birbirinden farklı tüm bu suların ve hamamların. Hiç olmadı, suyun ısısı farklı ve her havuzun başında bu yazıyor. 
Bazı sularda su jimnastiği yaplıyor, hatta bacaklarına ağırlıklar bağlayarak.

Dışarıda üç adet kocaman açık hava havuzu bulunuyor.
Bunların birisi tamamen yüzmek isteyenlere ayrılmış. Şifalı suların içinde hakiki spor yapmak isteyenlere birebir...

Dışarıdaki diğer havuzlarda yüzülmüyor. Yüzülmüyor ancak çeşitli atraksiyonlar söz konusu. Havuzun çeşitli yerlerinden alttan sular fışkırıyor, üzerine gidip duruyorsun her yerine şifalı sular masaj yapıyor. Harikulade bir deneyim.

Diğer havuzun çeşitli köşelerinde suyun içinde satranç takımları bulunuyor. Yani göğsüne kadar suyun içindesin ve satranç oynuyorsun. "Hayat güzel" dedirten karelerden biri işte...

Bir havuzun ortasında bir yerde yuvarlak bir alan var; herkes gidip orda bekliyor. Günün çeşitli zamanlarında oradan tek yöne doğru akan bir su akıntısına kapılıyor herkes ve aynı döne doğru suyun içinde hızlı hızlı yürümek ve hatta koşmak zorunda kalıyor.

Şunu söylemeliyim ki; günün sonunda epey bir yorulmuş, pestiliniz çıkmış şifalı sularda hem şifa bulmuş hem de epey bir hırpalanmış ve acıkmış olarak çıkıyorsunuz havuzdan.


Budapeşte'nin ulaşım ağı gayet gelişmiş. Her yerden her yere metro var, otobüs var ama en orijinali tramvaylar. Biz çok mecbur kalmadıkça ve vaktimiz da çok kısıtlı değilse şehirleri yürüyerek gezmeyi seviyoruz. Mümkün olduğu kadar birşeye binmiyoruz.

Bu şekilde Varosliget'ten Dohany Caddesi'ne kadar yürüyoruz.

Kendimizi rastgele denk geldiğimiz ancak inanılmaz memnun kaldığımız bir Macar restoranına atıyoruz.
Dohany Caddesi üzerinde LADO Restaurant.
Her akşam canlı jazz müzik varmış. Yemekleri muhteşem. Kesinlikle tavsiye ediyorum.


Derhal bir goulash söylüyorum.


Goulash sığır etinden ve özellikle patates, soğan ve havuç olmak üzere çeşitli sebzelerin karışımından yapılan yörenin en tanınan en bilinen yemeği. Türkler'in bu kadar hakimiyet sürdüğü bir bölgede yöresel yemeklerin çok farklı olması beklenemezdi tabi.

Yine de goulash daha çok soğuk iklim yemeği olduğundan Macaristan'da daha çok rağbet görmüş olmalı. Bu goulash normalde adamı tek başına doyuruyor. Ve fiatı 3 euro falan olduğundan sadece bunu yiyip kalkmaya utanıyor insan zira bu burada başlangıç olarak geçiyor.

Neyse ki bugün Széchenyi Termal Tesislerinde bir hayli yorulduk. Ve iyi bir yemeği hak ettik.

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Maç seyircisizmiş. Peki biz neyiz? Pınar Karşıyaka - Fenerbahçe Ülker

Bir Pınar Karşıyaka maçından daha evime yeni döndüm..
Maç seyircisiz oynanacakmış.
Bak bak bak kadınlar ve çocuklar gelebilir diyorlar bir de o maça seyircisiz diyorlar...
Biz neyiz o zaman?
Karşıyaka'mın bütün kadınları ve çocukları gelmiş. Salon hınca hınç dolu, herkes gelmiş. Kadınlar ve çocuklar deyip geçmeyin haaa, o salonu inletirler, gerekirse de başınıza yıkarlar...
Yıkmasına ama... yıkamadık işte bu sefer.

FENERBAHÇE ÜLKER - PINAR KARŞIYAKA

Playoff yarı final 3. maçı bu.
İlk iki maçı Fenerbahçe aldı, bu maçı kaybederse KSK eleniyordu. Ve elendi Karşıyakamız.
Maça mükemmel başlayıp farkı açsa da elendi işte. Doğruya doğru Fenerbahçe daha iyi oynadı. Ömer Onan'ın ve Kleiza'nın attığı her şut girdi yaw. Bir de muazzam savunma yaparak pota altına sokmadılar bizimkileri.

Kleiza demişken...

Ben bu Kleiza'yı ilk 2010 Dünya Kupası'nda İzmir'de oynadıkları zaman görmüştüm. Litvanyalılar böyle davullara Linas diye yazmışlar gelmişlerdi.
Bu adam o zamanlarda da kalas gibi birşeydi, aha kaç yıl sonra gördüm yine hantal kalın kalas bir şey. Hayır o saçları savura savura nasıl koşuyor ben merak ediyorum, yavaşlatmıyor mu diye sormak istiyorum. Isınma hareketleri yaparken gördüm böyle eğilip ayağına dokunamıyordu.
Hele o kollar... Valla bende bile ondan çok biceps vardır. Şu kollara bak hiç spor yapmamış gibi, lömbür lömbür. Kleiza olduğunu bilmesem, şu bizim spor salonuna gelsen de iki ağırlık kaltırsan, pek hantal görünüyorsun diyebilirim.

Maç başladı... Daha ilk yarılarda, Obradoviç  çok hata yapan Oğuz Savaş'ı kenarı aldı. Ve Fenerbahçe benchinin hemen arkasında oturduğumuz için öyle net duyabildik ki konuşmaları, çocuğu resmen fırçaladı, köpürdü bağırırken kıpkırmızı oldu, yazık bencin en ucunda oturmaya giden Savaş'ın arkadaşından gidip hala do you understand that diye bağırıyordu. Ayy valla içim gitti üzüldüm yaw, Oğuz Savaş ta bizim çocuk ne de olsa. Boynunu büküp gitti oturdu yerine garibim.

10 dakika Fenerbahçe bir faul yaptı. Bir de baktım panoda Savaş'a verilmiş faul yanıp sönüyor.
Anne dedim yahu şu Fenerbahçe benchinde oturan Oguz Savaş değil mi?
Valla o. Önce bir yanıp söndü yazdı. Salaklar yanlış yazmışlar, sonra sildiler değiştirdiler.
Faul Zoric'e kaldı.

Maçın en ateşli seyircilerinden biri annemdi.
Herkes takımları kişileri alkışlıyor. Annemse hakemleri. Bravo hakem ve yuh sana hakem...

Hani bu Fenerbahçe finale çıksın, şampiyon da olsun ama bu Mirsad'taki avamlık gitmez.

Ben söyliyim. Eskiden de böyleydi bu şimdi de böyle mal işte. Ayni bildiğin amele yani...
Sıfır karizma, sıfır kalite ortada böyle avanak avni gibi dolanan bir tip.

Yalnız adam Mirsad...
Ağzında bir sakız, bir umursamaz, bir vurdumduymaz tavırlar...
Adam orda oyunculara laf anlatıyor. Bütün takım tek bir noktada toplanmış maça odaklanmış. Bu tek başına ortalıkta geziyor, etrafa bakıyor.
Mirsad paraya falan mı sıkışmış acaba? Ki Fenerbahçe bunu işe almış. Onun yardımcı antrönörlüğünden nolcak yaw? Annemi al koy oraya yemin ediyorum takıma Mirsad'tan daha fazla faydası olur.
Ben şahsen anlayamadım ne işi vardı orda ve bu klüpte...
Maç bitince de elinde sigarası kapının önüne kendini ilk atan da o oldu, onunla bununla resim çektirmeler falan...
Ay seni kim napsın !

Bobby DİXON: Bence tango yaparak top sürebilir ve o topa sayıyı buldurtabilir.

Bu nasıl muazzam bir top hakimiyetidir. Adam dönerek, sekerek, vals ederek topu nasıl sürüyor, asla kaybetmiyor ve en zor koşullarda bile hiç zorlanmıyor..
İzlemesi büyük keyif.

Fenerbahçe bugün bu maçı kazandı.
Finalde Banvit'in veya Galatasaray'ın rakibi olacak.
Bakalım yenebileek mi?

Bizim aileye malolmuş bir Fenerbahçe karşıtlığı vardır. Özellikle anneme...

Hangi takımı tutuyorsunuz diye sorduklarında şöyle cevap veririz:

Tuttuğum takım yok ama tutmadığım takım var o da Fenerbahçe.

Bu husumetin nedeni taaaa 17-18 sene öncesine dayanıyor.
Vakt-i zamanında çok üzdün bizi Fenerbahçe, çoook...
Unuttuk ama aslında hiç tam unutamadık.
Üzerinden çok sular aktı ama okyanus aksa yetmez bir hüzün yaşattın bize..

Tutmuyoruz işte seni.
O kadar...

Karşıyaka'm bugün formda değildin.
Eğri oturup doğru konuşalım bugün onlar daha iyiydi.
Sağlık olsun.
Önümüzdeki maça bakalım...

Yaşadığınız yer değişir, Karşıyakalı olmak değişmez


18 Mayıs 2014 Pazar

En az 301 ölü, 76 milyon ağır yaralı var.

"Vay! Yine mi keder?
Ama artık yeter!
Yine başımda kara geceler..."


Soma başımıza gelen ilk felaket değil, maalesef son da olmayacak.
Zira ne bir gecede sayısını bile tam bilemediğimiz binlerce insanın öldüğü depremlerin, ne de memleketin dört bir yanından gelen şehitlerimizin tabutları başında kadrolar annelerin yüreğimizi sağladığı yıllar çok geride kaldı... Dün gibi aklımızda.

Toplu insan ölümlerinin kanıksandığı, normal kabul edildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Yaraya su serpemez ama, her felaketin ardından birbirine tutunarak, birbirine kenetlenerek ayakta durabilmesini bilmiş bir toplumuz. Aynı topraktan gelmiş olmak bizi tek bir çatı altında birleştirmiştir, her zaman...

Ateş düştüğü yeri yakar orası bir gerçek, ama, bizim de akıtacak göz yaşımız, nasıl yardım edebilirim diye atacak bir yüreğimiz vardı.
Yine var. Herkese, her şeye rağmen var.

Soma...
Aynı toprağın insanı olmanın acıları sarmaya yetmediği, devletin sizin manevi desteğinizi, varlığınızı kabul etmediği, sadece kendisinin oynamak istediği bir alan burası.

İçi kan ağlayan insanların yasını bile tutamadıkları, madenin başında boş gözlerle bomboşluğa bakıp canının ciğerinin ölüsünü bile bekleyemedikleri bir yer burası...
Evinize gitmezseniz tazminat alamazsınız diye korkutarak muma çevrilmiş, içindeki acı öfke olmuş, bir yuh çekmiş insanların devletten dayak yediği yer burası...
İçimizi dökercesine bir sinirlenemediğimiz, tazyikli suyla susturulduğumuz, bir koşup bağıramadığımız, sindirildiğimiz yer burası...

Ne aptalız, ne zayıfız. Çaresiziz...

Yasımızı dahi elimizden alıp, yasımızı da tutmadan, yasımız üzerine günlerdir konuşuyorsunuz.

Bir yuh çeksem ne olur hah, ne olur yutuversen bir kere...
Babamı, ağabeyimi, kardeşimi, karnındaki bebeğin babasını kaybetmişim ben.
Bir yuh çekiversem, dinmeyecek acıma versen, öfkemi hoş görsen, bir kerecik te çocuğun içi yanıyor benim egomun ne önemi var bırakalım desen ne olur hah ne olur!
Ne zaman bu denli her şeyin ama her şeyin, milli yasımızın bile üzerine geçti her şey?
Ne zaman bir kişinin egosu koca bir milletin acısından öfkesinden önemli, değerli oldu?
Hangi ara bu kadar nefret ettik birbirimizden? Ve neden?

Bir yerleşim yerinin neredeyse tüm erkekleri yok oldu.

İki yıldır mayıs ayında kara bulutlar dolaşıyor memleketimin üzerimde.
Biri bitti diyoruz diğeriyle yıkılıyoruz.

301 maden işçisi...
300 Spartalı gibi tarihe geçecek bir rakam o...

13 Mayıs 2014
301 ölü
76 milyon ağır yaralı var.


Başımız sağ olsun.



9 Nisan 2014 Çarşamba

Sağlıklı Yaşam (2) : La Méthode de Montignac

İnsanların neden kilo aldığı, neden veremediği ya da nasıl vereceği çağımız insanını en çok meşgul eden meselelerin başında geliyor.

Güzellik kaygısı, güzellik algısı, yaş algısı tamamen farklı bir çağda yaşıyor olup, kendimize iyi baktığımız takdirde yaşımızı dahi kendimizin belirleyebileceğini biliyoruz.

Sanılanın aksine çok yediğimiz için değil, yemesini bilmediğimiz için, yanlış seçimler yaptığımız için kilo alıyoruz.

Hayatımda hiç diyetetisyene gitmedim. Hiç diyet yapmadım.
Ancak doğru beslenmesini biliyorum.

Verdiğiniz kilolar size geri dönmeye çalışıyor.

Şuna inanıyorum:
Hani Yüzüklerin Efendisi filminde, biri yüzüğü parmağına takar takmaz atlıların dikkatini çektiğinde Gandalf şöyle bir laf eder : "Yüzük sahibine geri dönmeye çalışıyor."
Bence diyetle verilen kilolar da o hesap. Vücuttan çıkan her kilo sahibine geri dönmeye çalışıyor.

Hele 800 caloriden az diyetlerde kesinlikle durum bu.
Vücudun bir savunma mekanizması var.
Hayatta kalma içgüdüsüyle varlığını korumaya çalışan bir organizma o.
Velev ki; siz ona çok az yiyecek vermeye başlarsanız, bir anda, vücudumuz panikler. Bir daha yemek gelmeyecek sanır. Ya da bir daha ne zaman geleceğini bilmez.
Vücut bu durumu algılayana kadar kilo verirsiniz elbette. Ama sonra, bu, hayatta kalma içgüdüsü ve panikle vücudumuz ona azıcık verdiğimiz yiyecekleri bile depo etmeye başlar.
Yani çok az kalorili rejimlerle uzun vadede kilo vermek ASLA mümkün olmadığı gibi, daha fazla kilo artışına neden olduğu artık herkesçe bilinen bir gerçek.

Asıl şişmanlatan diyet kavramının ta kendisi.

Eğer kilonuzu istediğiniz seviyeye getirmek istiyorsanız ve/veya kilonuzu stabilize etmek, kontrol altına almak istiyorsanız doğru yiyecekleri seçerek beslenmeyi öğrenmek zorundasınız.
Yani ilke; daha az yemek değil daha iyi beslenmek olmalı.

Müthiş haber: MONTIGNAC bu konuda yıllar süren harika çalışmalar yapmış ve herhangi diyet listeleri olmadan nasıl kilo vereceğimizi ve kilomuzu nasıl koruyacağımızı bize anlatmış. Nasıl mı?

Miktarlarına bir sınırlama getirmeden yiyecekleri INDEX GLYCEMIQUE değerlerine göre seçerek... 
Kilo kaybetmek isteyenler index glycemique degeri 35'in altındaki yiyecekleri tüketerek...
Kilosunu korumak isteyenler de index glycemique değeri 70'i geçmeyen yiyecekler tüketerek...

Yemek yemesini Montignac'tan öğrendim. Ve kilomu şahane koruyorum.

Ben yemek yemesini, kaliteli ve doğru beslenme prensiplerini Paris'e yaşamaya geldiğim ilk yıllarda tanıştığım Montignac sayesinde öğrendim.
Hiçbir yerde okumamış, hiçbir yerde duymamış olduğum şeyler öğrendim. 
Bu pratik bilgileri beslenme alışkanlıklarıma, sporla dolu hayatıma yerleştirdim.
Ve herşeyi yiyorum, zaman zaman fazla kaçırdığım da oluyor. Ama ne de olsa yemek yemesini biliyorum. Ne zaman, ne yenilmesi gerektiğini biliyorum.Ve bilgi herşeydir.
Herşey kafada bitiyor, ama, doğru bilgilerle hayat daha kolay...

ORGANİZMAYA ENERJİ VEREN BESİNLER

  • Proteinler: Organizmanın hücre taşlarını oluşturan amino asitlerdir. Kas yapımızın oluşumu ve varlığının devamı için olmazsa olmaz yiyeceklerdir.
Hayvansal Proteinler: Kırmızı et, tavuk, balık, süt, yumurta, peynir
Bitkisel Proteinler: Soja, badem, fındık, yeşil mercimek, fasülye...

Buraya kadarını biliyoruz zaten.

Dengeli bir protein beslenmesi için bir insanın hem hayvansal, hem bitkisel proteine beraber ihtiyacı vardır.
Bir yetişkinin, bir günde 1gr / kg, yani kilosu ölçüsünde protein alması gereklidir.
Yani kadınlarda minimum 55 gr protein; erkeklerde 70 gr protein alınmalıdır.
Bu ihtiyaç duruma göre en fazla 1.5gr / kg olabilir, bu durumda sindirim sistemini rahatlatmak için daha fazla su içilmelidir.

Örneğin:
80 kg ağırlığındaki bir kişinin her gün 40 gr hayvansal, 40 gr bitkisel protein alması gereklidir.
Mesela 100 gr balıkta 18 gr hayvansal protein varken, 250 gr mercimekte 20 gr bitkisel protein vardır.

(Yok, tabi ki de yediğim proteinleri hesaplamıyorum. Ama artık bildiğim için günde ne kadar protein aldığıma dair aşağı yukarı bir fikrim var. Sizin de olsun. )

Protein ağırlıklı beslenme kilo verme döneminde etkili bir yöntemdir.
(Elbette ki alınacak proteinlerin doğru seçilmesi kaydıyla... Her öğünde kocaman bir entrecote yerseniz asla kilo veremezseniz.)
Çünkü proteinlerin enerjiye dönüşme ve metabolizmayı harekete geçirme hızı diğer yiyeceklere göre daha yüksektir. Ve aynı zamanda tokluk seviyesi de diğer yiyeceklere göre hızlı ve yüksektir.

  •  Glucides: Diğer bir deyişle karbonhidratlar ve şekerler.
Derhal harekete geçebildikleri için önemli bir enerji kaynağıdırlar.

İşte MONTIGNAC methodunu anlayabilmek için dikkat edeceğimiz esas bölüm burasıdır.

Zira Montignac şekerleri, hemen kana karışan hızlı şeker, yavaş şeker diye ayırmamakta, alınan glucide'in İndex Glycemique değerine bakmaktadır.

Glucide'lerin Glycemie 'yi tetikleyip tetiklememe potansiyeline göre değerlendirilmesi gerektiğini söyler.

GLYCEMIE nedir?

Glucose organizma için gereklidir, özellikle beynin çalışması için kanda mutlaka bulunması gerekir.
Normalde 1 litre kanda 1 gr glucose bulunur.

Şekerli birşey yediğimizde, özellikle aç karnına, ilk 60 dakikada çok hızlı bir glycemique artış meydana gelir. İlk saat hemen fırlar.
Ancak ilk saatin ardından hemen düşmeye ve normale dönmeye başlar.
Glycemie kanımızdaki şeker dengesidir.

Hiç konuşulmayan ama çok kıymetli bir organımız var: PANCREAS

Biz şekerli birşey yediğimiz anda Pancreasımız insülin hormonu salgılar.
İnsülin hormonu ise kandaki şekerin peşinde koşan, şekeri, bir zaman kullanılmak üzere bir yerlerde stock etme peşinde olan bir hormondur.

Yani bir sonraki şeker girişine kadar stockları kullandınız kullandınız, kullanamadınız üzerine yeni stocklar gelecek demektir.

INDEX GLYCEMIQUE

Evet efendim, Montignac yeme methodunun özünü bu Index glycemique meselesi oluşturuyor.

Mutlaka ama mutlaka bilinmesi gereken şey, glucide değeri olan yiyeceklerin hazırlanma ve pişme durumlarına göre glycemique değerlerinin değişmesidir.

Bu durumda glycemique değerlerine göre yiyecekleri ikiye ayırmamız gerekir.
Glycemique değeri düşük ve yüksek besinler...

Glycemique değerleri düşük besinler organizma tarafından hemen emilen ve kandaki şeker oranını yükseltmeyen yani Glycemie' yi tetiklemeyen yiyeceklerdir.


Index Glycemique değeri düşük yiyecekler:

Kara pirinç / basmati pirinç (50)
Bezelye (50)
Tatlı Patates (50)
Kepekli makarna (50)
Spaghetti/makarna al dente (45)
Yulaf (45)
Kırmızı fasülye (40)
Taze meyve suyu (40)
Tam çavdar ekmeği (40)
Kuru kayısı/kuru incir (35)
Quinoa (35)
ÇİĞ Havuç (35)
Siyah ve sarı mercimek (30)
Nohut (30)
Taze meyve (30)
Yeşil fasülye (30)
Soya (30)
Yeşil mercimek (30)
Siyah çikolata %70 cacao (22)
Taze kayısı (15)
Her türlü yeşil sebze, domates, kabak, patlıcan, soğan, sarımsak..... ( <15 p="">

İndex Glycemique değeri yüksek besinler:

Fırında patates (95)
Bal (85)
Beyaz ekmek (85)
PİŞMİŞ Havuç (85)
Pilav (80)
Karpuz (75)
Normal çikolata (70)
KABUĞU SOYULARAK HAŞLANMIŞ PATATES (65)
Pancar (65)
Muz / Kavun (60)
İyi pişmiş makarna (55)

  • Lipides: Hayvansal Yağlar / Bitkisel Yağlar 
Yağlar beslenmemizin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Sinir sistemimiz için elzemdir.
Ortalıkta mutsuz ve sinirli insanlar olarak dolaşmak istemiyorsanız lütfen yağlı yiyin. Doğru yağı seçmeniz yeterli.
Yanmış yağlardan, kızartmalardan tabi uzak durun. Ama salatanıza ve sebze yemeklerinize mis gibi zeytinyağı koymaktan asla korkmayın.
Ayçiçek yağı da olur. Colza yağı da. Ben bu aralar susam yağına merak saldım. O da çok güzel.

  • Lifli Besinler
 Bu besinlerin doğrudan enerji verme rolleri yoktur. Ancak enerji vermekle yükümlü yiyeceklerin sindiriminde, yani onların başarılı olmasında inanılmaz büyük rol oynarlar.

Yani YARDIMCI OYUNCU OSCARLARI LİFLİ GIDALARA GİTSİN...

Kilo vermemizi zorlaştıran glycemiyi düşürürler. Şekerin emilmesini sağlarlar.
Vitamin ve potasyum açısından zengindirler.  Mineral tuzlar açısından da önemlidir.
Lifli yiyecekler diğer yiyeceklerin toxique etkisini sınırlarlar.
Sindirimde muazzam bir rol oynarlar.

Hemen hemen bütün sebzelerde ve baklagillerde bulunur.
Kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı gibi gıdalarda bulunur.
Kabuğunu soymadan yediğimiz elma, armut başta olmak üzere, çilek, frambuaz gibi meyvelerde bulunur.

Ufacık beslenme tüyolarıyla sağlığınızı ve formunuzu koruyabilirsiniz.

Şimdii, efendim ne demiştim, Montignac metodu bana yemek yemesini ve doğru gıdalar seçmesini öğretmiştir. Bu konuya diğer yazılarda tekrar tekrar değineceğim.

Örneğin, en sevdiğim akşam yemeği menülerinden biri balık ve yanında bir tabak dolusu haşlanmış sebzedir. Sevgilim de bana ayak uyduruyor. Ama o akşamları da olsa patates te yiyor.
(Dışarıda yemekte veya kayakta değilsek ben akşamları patates yemem.)

Ben sebzeleri düdüklü tencereye koyarken bir de bakıyorum sevgilim patateslerin kabuğunu soyuyor, onlar da düdüklüye girsin diye.

İyi ama... Montignac metodunun özünde ne var?
Bazı yiyeceklerin pişme durumlarına gören değişen glycemique indexleri.
Eh patates te bunlardan birisi... Soyularak haşlanan patatesle kabuğuyla haşlanan patates arasındaki calori değeri çok çok farklı.
Eh o halde bu, patatesleri kabuğuyla haşlayıp sonra soymaya değmez mi? Değer.

Sen merak etme diyorum sevgilime, ben onları ayrı bir yerde haşlayacağım ve tamam kabuklarını da ben soyacağım. Seni sağlıklı beslemek istediğim için cezam bu olsun... !

Geçen haftalarda bir gün yakın arkadaşlarımızda yemekteydik.
Claire çok şahane bir et yemeği yapmış. Ama etin içinde sebze yok, sadece HAVUÇ pişirmiş...

Giriş bölümündeki ÇİĞ havuçta sınır tanımazken, etin yanındaki PİŞMİŞ havuçta aynı rahatlığı gösteremedim.
Misafirlikte hiçbir şey tamamen reddedilmez. Ayıptır. Claire üzülür. Yanlış seçim yaptığı için kendine kızar.
Ben de bir kaşık alıyorum sadece tabağıma.
Claire diyor, aman yahu havuç bu, birşey yapmaz.
Fazla bilmişlik taslamıyorum, ama, MONTİGNAC öyle demiyor.
Havuç piştikten sonra, o senin bildiğin havuç olmaktan çıkıyor. İndex Glycemique değeri yükseliyor.

Dediğim gibi...

Montignac'ın verdiği beslenme bilgileriyle yemek yemesini öğrendim.
Herkese tavsiye ederim.

Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar

Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.

Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu

Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.



8 Nisan 2014 Salı

Sağlıklı Yaşam (1)

Efendim, uzun zamandır sahnelerde değildim.
Bloğumu takip eden ya da uzun zamandır haberleşemediğim arkadaşlarımın, "hayırdır bloğa yazmıyorsun artık, ne oldu?" mesajlarının üzerine yazılara devam etme vaktinin geldiğini düşündüm ve yeniden buradayım.

Kim demiş kadınlar aynı zamanda birçok işi yapabilir diye... Eminim yapabilenler vardır ancak, ben o kadınlardan değilim malesef.
Aralık sonundan beri başka bir iş için çalışıyordum. İyi bir çalışma ortaya koyabilmek için bütün konsantrasyonumu bir süreliğine tamamen oraya kanalize etmek istedim.
Şimdi biraz rahatladığıma göre blog yazılarına devam...

SAĞLIKLI YAŞAM SERİSİNE GİRİŞ

Bu ne yahu !!!

25-30 yaşından sonra spora başlayan, kendi güzellik kaygılarıyla iki beslenme kitabı okuyup başımıza expert kesilen, hani eskilerin deyimiyle ağzı olan konuşuyor misali kitap çıkartan, son yılların en moda sporu Pilates yapıp, iki ağırlık kaldırıp başımıza spor uzmanı kesilenler...

Yeni kitap çıkartan insanlara veya internetteki sitelere bir göz atıyorum. Lütfen artık,
her gün mutlaka en az 40 dakika yürüyüş yapın,
günde en az 2 litre su için,
akşam 19'dan sonra yemek yemeyin,
şekerden uzak durun,
ne yerseniz o olursunuz,

gibi şeyler söylemek için kitap yazmayın, medyayı boşuna işgal etmeyin.

Ben her doktorun veya diyetetisyenin söylediklerine de prim vermem.

Biri diyor, çavdar veya tam tahıllı ekmek yiyin, öteki diyor asla ekmek yemeyin.
Biri diyor karbonhidratla proteini karıştırmayın, biri diyor her öğlen tavuklu pilav yerim, en iyisi.
Biri diyor yağdan uzak durun, biri diyor aslolan yağlardır, uzun vadede bize enerji verir.
Biri diyor bal, biri diyor bal yemeyin.
Biri diyor meyve sebze ağırlıklı beslenin, biri diyor asla meyve yemeyin meyve şekerdir.
Bir detox muhabbetidir gidiyor, biri diyor sırf yeşil sebze suları için, biri diyor çiğnemeden vücut açlık hissini yok etmez. Biri diyor 3 gün boyunca tek tip beslenmek iyi bir detoxtur biri diyor sağlık için çok yanlış, sağlığı tehlikeye atar.
Biri diyor 1 hafta sadece çiğ sebze meyve yemek lazım, biri diyor proteinsiz olmaz.
Bir de dünyadan et yemekten uzaklaşan bir trend başladı.
İşe her gün, ıspanak, muz, yeşil elma karışımlarıyla gelip kendini "güya" zinde hissedenler....

Bütün bu çabalar, hayatında bozulmuş bir dengeyi bulma veya kendisinde memnun olmadığı fiziksel görünümü başka başka yollar deneyerek düzeltme çabası.
Kimsenin sağlığı taktığı falan yok aslında.
Offfff....

YEMEK YEMESİNİ SİZDEN ÖĞRENECEK DEĞİLİZ  !!!

Eğer fazla kilonuz varsa veya kilo veremiyorsanız hayatınızdaki dengelerden biri veya birkaçı bozulmuş demektir.
Artık hepimiz biliyoruz ki çoğu zaman yemek yeme sebebimiz tamamen duygusal.
Hayatındaki dengeyi kurabilmiş hiçkimse kilo almaz.
Duygusal, ruhsal denge, ihtiyacı olan besinler, arzu ettiği yiyecekler, sosyal yaşantısı gereği yediği veya içtiği şeyler, fiziksel aktiviteler, uyku saatleri ve uyku süresi, mutlu ve huzurlu olmak....
Bu dengeleri kuran hiçkimse kilo almaz.
Önemli olan denge...
Ben mesela bu yazıyı yazarken yanımda kahvem ve bir parça sütlü bademli çikolatam var.
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeyin. Çünkü çikolata benim hayat dengemin bir parçası. Çikolata yemediğimde daha saçma sapan şeyler yiyorum ve dengem daha çok bozuluyor. Ve çikolatanın bana kilo aldırdığı veya yağ kazandırdığı henüz görülmemiştir.
Yani önemli olan dengeyi bulmuş olmak.

Bilinmesi gereken 3-5 mevzu var, gerisi teferruat.

Yürümeye başladığımdan beri spor yapan, çocukluğu yüzme ve daha sonra voleybol antremanlarında geçmiş biri olarak şu anda da haftada en az 5 gün spor yapıyorum.
Sağlıklı beslenme meselesiyle de, her günümüz kadını gibi yakından ilgileniyor ve bu konuda çıkan yazıları okuyorum.

Aslında var ya; bu kadar kafa patlatmaya hiç gerek yok.
Zaten mutlaka bilinmesi gereken 3-5 şey var, gerisi teferruat.
Ve zaten aslında herkes herşeyi biliyor. Önemli olan uygulamak.
Uygulamak ta harfi harfine kimse de aynı olamaz. Önemli olan kendi yaşam düzenine, yaşam dengesine entegre edebilmek.

Ben mesela, elinde bitki çaylarıyla gezen, kahve içmeyen, ağzına, karaciğerim yağlanacak diye şarap, şampanya koymayan, kırmızı et yemeyen, onu bunu reddeden sıkıcı bir insan asla olamam.
Şahsen bu kadar hijyenik yaşamaya çalışan insanlarla da uzun vadede arkadaş kalamam.
Ben mesela şarabımı da içerim, kırmızı et te yerim, peynir tabağına da hayır demem, tatlı da yerim, karbonhidrat ta yerim, her gün çikolatamı da yerim.

Çünkü herşey denge...

Bilen bilir. Vücudum hem güzel, hem kaslı, hem sağlıklıdır.
Yağ-kas oranım muazzamdır. Yağ oranım 14-15 arasında, kas oranım da 45 civarındadır.
Günde 2400 kalori yakıyorum. Düzenli spor yapıyorum ve iyi besleniyorum.

Sağlıklı Yaşam serisi adı altında bir yazı dizisi oluşturmaya karar verdim bloğumda.
Sağlıklı yaşam, beden ve ruh uyumu, dengesi...
Zaten hepinizin büyük ihtimalle bildiği ve benimle sağlamasını yapacağı, çok fazla bio ve diyetetik takılmadan, sadece kendi okuduğum, bildiğim ve uyguladığım pratik bilgileri paylaşacağım.
Ancak... Altını çiziyorum. Her hayatın dinamikleri başka, dengeleri başka...
Bunlar benim hayatıma uygun olanlar. Bana uyduğu için kendime izin verdiklerim...
Evet, ne yersek oyuz. Ve vücudun onları nasıl sindirdiği, ne kadarini harcadığı, ne kadarını stok edeceği önemli.

Diyet diye bir şey yok. Beslenme alışkanlıkları var.

Diyete inanmıyorum. Belli bir süre başka bir tarz beslenmeyle zayıflayan herkes er ya da geç o kiloları geri alacaktır. Bu artık bilinen birşey.
Önemli olan sürdürülebilir bir yemek yeme düzeni ve alışkanlıkları edinebilmek.
Bir takım alışkanlıkları hayatınıza entegre edip sonuç vermesini sabrederek bekleyeceksiniz. Ve daha sonra vücudun kilo dengesini koruduğunu göreceksiniz.

Bu nedenle 3 günlük sıvı detoxlara falan da prim vermiyorum.
Haydi diyelim ki 3 günde bağırsaklarını tamamen temizledin. Çiğnemediğin için vücudunu tembelleştirdin. Eeee sonra?

Yani önemli olan beslenme tarzını değiştirmek ve bunu artık yaşam tarzına adapte etmek.
Geçici olan hiçbirşey kalıcı sonuç vermez.
Yanlış beslenme vücutta asit üretilmesine neden oluyor ve alkali beslenme ile bunun üstesinden gelebiliriz. Ama alkali beslenme bir süre için değil, her zaman... Sağlıklı beslenen bir vücut ideal kilosunu bulacak ve bunu daima koruyacaktır.

Ve her gün en az 20 dakika hareket etmek şart.
Vaktim yok sadece bir bahanedir unutmayın. Spora vereceğiniz kısacık bir zaman ve enerji size katlanarak geri döner.
Siz daha mutlu biri olacağınız için çevrenize de ışık, neşe ve mutluluk saçarsınız.
Bunun için spor salonuna gitmek zorunda da değilsiniz. Evde bile kendi vücut ağırlğnızla yapabileceğiniz o kadar çok exercice var ki.
Ben mesela o gün spor yapamayacaksam sabah mutlaka 50 şınav ve 15 dakikalık bir circuit trainingle güne başlarım. Serinin ilerleyen zamanlarında evinizde 30 dakikalık exercice programları vereceğim.

Hangi yaşta olursak olalım her zaman yaşantımızla ilgili yeni bakış açılarına geçmek için şansımız olduğununa inanırım. Yaşama bakışımızda, iç dünyamıza yönelişlerde, kariyer ve özel hayat sorgulamalarımızda, evrenle bütünleşip derinliği yakalama çabasındayız. Hiçbir zaman ‘tam oldum’ diyemeyiz. Öğrenmek için hala çok yer var…
Çoğumuz doğayla barışık, evrenle bütünlük içinde yaşamıyoruz. O bütünlük için de fiziksel, ruhsal, zihinsel ve duygusal olarak arınmak durumundayız.
İşte bu bütünlük sayesinde dengemizi buluruz. Sağlığı yakalarız, comfort food denilen yiyeceklere ihtiyaç duymayız ve ideal kilomuzu koruruz.

Burada, vücudunu asla aç bırakma, öğün atlama, üç beyazdan uzak dur, fast food tarzı yiyecekler yeme, cips, kızartma yeme, abur cubur yeme, ayakta yemek yeme, her yere yürü, merdiven çık, suni tatlandırıcı kullanma, her zaman kırmızı et yeme, gazlı içecekler içme etc... gibi ezbere bildiğimiz şeylerden bahsetmeyeceğim.

Ben yemek yemesini kimden öğrendim biliyor musunuz? Güvendiğim birinci isim.

Michel MONTIGNAC

Verdiği bilgiler son derece pratik ve günlük yaşamda uygulanabilir, akılda tutulabilir, ve hemen hayata geçirilebilir bilgiler.
Je mange donc je maigris (Yiyorum, dolayısıyla zayıflıyorum); yeme alışkanlıklarımı değiştiren bir kitap.

Birçok diyetetisyenin bilgilerinin temeli olan Montignac'ın kitaplarını ben de okudum. Ve bir sonraki Sağlıklı Yaşam serisinde bunlardan bahsedeceğim.


Şimdilik uzun zaman süren sessizliğimi bozmuş olayım.

Hayatta bana dokunan yeni konular ve yeni yazılarla tekrar buluşmak üzere.


Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar

Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.

Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu

Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.