Türkçe, Fransızca, İngilizce beğenerek takip ettiğim bloglar var.
Bunların başında Scott Adams'ın dilbert.com adlı bloğu geliyor.
Scott Adams bloğunda hayatın her alanına uygulanacak willpower diye bir conceptten bahsediyor.
Nedir willpower? Türkçeye çeviremeyeceğim; bu nedenle willpower olarak kullanmaya devam ediyorum.
(Willpower: the ability to delay gratifications, resisting short-term tentations in order to get long-term goals.)
Scott Adams, her kişinin sınırlı willpower'a sahip olduğunu ve willpower rezervimizi doğru yere doğru miktarda aktarmamız gerektiğini, aynı anda birden fazla alana willpower aktarırsak bunlardan birinde büyük ihtimalle kötü seçimler yapacağımızı söylüyor.
Çünkü mücadele ettiğimiz her alanın bir "steep price" ı var. Başka bir yerden çıkma ihtimali var.
Dolayısıyla, hayatımızda, willpower aktarmamız gereken yerler üzerinde iyileştirme yapmalıyız.
Yani ihtiyacımız olan düzenli bir diet sisteminin willpower'a ihtiyaç duymaması gerekiyor.
İnsanların başaramamasındaki sorun şurda: Yiyecekleri, lezzetli yiyecekler - az kalorili tadsz yiyecekler, carbonhidrat - protein gibi sınıflara ayırıp, belirli bir süre kendilerini bir grubun yiyeceklerini tüketmek zorunda hissedip, diğer grubun yiyecekleri için hala ölüp bitmeleridir.
İnsan, kendisiyle, bu kadar uzun süre mücadele halinde yaşayamaz...
Diğer bir deyişle yaşam kalitemizi arttırmak için willpower kullanmak zorunda kaldığımız alanlar üzerinde değişiklik yaratabilirsek sınırlı willpowerımızı başka alanlara çevirebiliriz.
Kalıcı değişiklikleri ancak artık willpower kullanmadığımız anda gerçekleştirebiliriz.
İnsanlar yıllarca bana şöyle dedi:
"Her gün spora nasıl gidiyorsun? Bana çok zor geliyor, sen bu motivasyonu nasıl buluyorsun?"
Ne cevap vereceğimi genelde bilemezdim. Benim için bu durum o kadar natüreldi, o kadar hayatımın bir parçasıydı ki; "Bilmem ki; ben yürümeye başladığımdan beri spor yapıyorum, alışkanlık herhalde" tarzı birşeyler gevelerdim.
Ama şimdi biliyorum cevabı.
Her gün spor yapıyorum, bu bana hiç zor gelmiyor, hatta bunu hiç düşünmüyorum bile.
Çünkü spor yapmak için willpower rezervimden hiç kullanmıyorum.
Peki ya sağlıklı beslenme için kullanılan willpower?
Şimdi burada bir parantez açmak istiyorum.
Anthony Robbins'in kitaplarından öğrendiğim birşey var: Bütün eylemlerimizi sadece iki duygu yönetir. Acı ve Zevk.
Biz, herşeyi ya acıdan kaçmak için yaparız, ya zevke ulaşmak için...
Öyleyse kalıcı çözümler üretmek için ne yapmamız lazım?
Acıyı nereye, zevki nereye bağladığımızı kendimize öğretmemiz lazım.
Esas sorun insanların kısa dönemde acıdan kaçıp zevke ulaşma yolunda eğilim göstermesi ve dolayısıyla uzun vadedeki zevki yaşayamamasıdır.
Daha ince ve fit olmanın potansiyel zevki, sağlıklı beslenme adına bir takım yiyeceklerden mahrum olma acısının karşısında yenilgiye uğrar.
Yoksa insan, kendisine zararı olacağını bildiği halde neden pastaları börekleri yutar, çikolataları, dondurmaları yer?
İnsan acıdan kaçmak için daha çok şey yapar, zira zevke ulaşmak için yapılacaklar daha zahmetlidir.
İşte bu yüzden diyete inanmıyorum.
Diyet yapıp acımızı kısa dönemde kontrol altına almak başarılı olmayacaktır.
Çünkü hala acıyı o şişmanlatıcı güzel yemekleri yiyememeye bağlıyoruzdur.
Sağlam ve sağlıklı insanlar, hiçbirşeyin tadı, kendini zayıf hissetmek kadar güzel değildir derler.
Zevki sağlıklı yiyeceklere bağlarlar.
Bu değişikliğin kalıcı olabilmesi için, acıyı o yiyecekleri yemeye bağlamalıyız ki bir daha onları hiç arzulamayalım.
Zevki de bizi besleyen, bize enerji veren ve vücudumuza gereğinden fazla kalori olarak girmeyecek yiyecekleri tüketmeye ve akabinde fit bir vücuda sahip olacağımız düşüncesine bağlamalıyız.
Vücudumuzu ne isteyip ne istemeyeceğimize programlayabiliriz. Bu mümkün.
Acıyla zevkin yerini değiştirebiliriz. Kısa dönemli zevklerden kaçabiliriz.
Ve vücudumuzun değerini anlayıp ona saygı duymayı, ona zarar veren hak etmediği yiyeceklerle onu doldurmaktan vazgeçmeyi öğrenebiliriz. Bu vücut bizim...
Enerji seviyemiz, hislerimiz dahi ne yediğimizle yakından alakalı.
Bazı yiyecekleri tükettikten sonra kendimizi inanılmaz dinamik, enerjik, hafif ve mutlu hissediyoruz. Oysa ki, eminim hepinizin başına gelmiştir, bazı yiyecekleri tükettikten hemen sonra enerji seviyemiz düşüyor, kendimizi yorgun, ağır ve mutsuz hissediyoruz.
Mesela basit karbonhidratların bunu yaptığını hissetmişsinizdir.
Öğle yemeğinde iş yerinde şöyle yanık peynirli güzel bir fırında patates, veya peyaz pirinç, ekmek yedikten sonra halbuki enerjinizi yani besininizi henüz almışken uykumuzun geldiği, kendimizi yorgun ve halsiz hissettiğimiz olmuştur.
Tabi, bunların dışında, yerken hiç hesaba katmadığımız ama yedikten sonra pişmanlık duygusuyla bir anda agresivleştiğimiz, mutsuzlaştığımız durumlara hiç girmiyorum bile...
Çikolatayı ceviz ve badem sayesinde bıraktım.
Çevremdeki arkadaşlarım bazen bana bakıp, günde nasıl iki paket çikolata yediğime inanamazdı.
Bazen 200'er gr'dan iki paket. Hem de siyah çikolata falan da değil, bayağa bildiğiniz pralineli, karamelli, ballı, bademli sütlü çikolatalar...
Haydi bir şekilde aldığım kaloriyle yaktığım enerji arasında bir denge var diyelim peki ya vücuduma depoladığım şeker?
Bugün artık şekerin zehir olduğunu, insanın ömründen çaldığını, yemesi çok keyifli ama vücudunuza akıllara zarar zararlar verdiğini bilmeyen yok. Haydi şimdi genciz yedik, sindirdik. Ya sonra? Ya sonra çıkarsa yıllarca vücudumuza depo ettiğimiz gereksiz şekerin acısı?
Bir gün böyle imana geldim birden. Tak diye bıraktım çikolatayı. Evde paket paket duran çikolatalara baktım ve dedim ki; evet çok tatlısınız, çok keyiflisiniz ama getirdiğiniz zevk, vücuduma verdiğiniz zararı karşılamıyor..
Dolayısıyla acıyı çikolatayı yemeğe bağladım.
Ve zevki şekerden uzak durarak kendime ne kadar iyi bir şey yaptığım duygusuna...
Ancak...
Scott Adams'ın anlattığı gibi, çikolatayı hayatımdan çıkartmak için willpower rezervimden bir miktar aktarmak zorunda kaldım. Ve anladım ki; çikolatanın yerine birşey koymam lazım.
Koymazsam; ya bu kararlılığım kısa sürecek ve bir süre sonra çikolata yeme alışkanlığım tekrar geri gelecek... Ya da birden fazla cephede etkili savaşamayacağım için başka birşeye yenik düşeceğim.
Çikolatanın yerine bademi koydum. Cevizi, fındığı, kuru inciri, kuru kayısıyı koydum.
Sabahları kahvemin yanında koca bir avuç badem yiyorum. Bazen bir paketin tamamını yiyorum.
Badem de kalori açısından hiç masum değil.
Ama en azından faydaları saymakla bitmiyor. Cildime yarıyor, saç uzatıyor, antioxydant, E vitamini içeriyor...
Ama bir de öyle birşey yapıyor ki... : İştahımı dengeliyor.
Sırf badem yediğim için fazla acıkmıyorum, kendimi her zaman dinamik hissediyorum ve bir sonraki öğünlere çok aç oturmadığım için karnımı tıka basa doldurmuyorum.
Tabi işin bir de "sosyal yiyici" kısmı var. Eğer herhangi bir yerde tatlı yememiz gerekiyorsa reddetmek olmaz. Ancak porsiyonun büyüklüğünü seçmek bizim elimizde.
Cindy Crawford'un en yalın diyet reçetesi bu: Bir kare çikolataya evet demek, ikincisini reddetmek.
Sağlıklı yiyecekler neler hepimiz biliyoruz.
Sadece onlardan yemek istemeye kendimizi programlayabiliriz.
Sağlıklı yiyeceklerdeki genel kanı tadlarıyla ilgili. Yeterince zevk vermediği için insanlar uzun süre bu tadlara dayanamıyorlar. Ancak bu tadları siz değiştirebilirsiniz.
Mesela badem gibi gayet kalorili olan peynir de yemeklerimin vazgeçilmez bir parçası benim.
Size faydası olan yiyeceklerle aralarındaki tad arasında doğru bir korelasyon yakalamak sizi başarıya götürecekse, o halde tadını istediğinizi seviyeye getirmek için yağ, tuz ve peynir eklemekten çekinmeyin. Basit carbonhidratlardan ve şekerden uzak durun yeter.
Sonra bir gün bir de bakmışsınız canınız pizza, makarna, börek değil bir tabak brokoli çekmeye başlamış...
Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar
Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.
Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu
Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.
Sağlıklı Yaşam Serisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlıklı Yaşam Serisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Kasım 2014 Pazartesi
2 Kasım 2014 Pazar
Sağlıklı Yaşam (4) : Personal trainer'ın gözünden kilo veremeyen insanlar...
Dün akşam @reddit sayfalarında gezinirken, Amerikalı bir personal trainer'ın bir yazısına rastladım.
Yazının linkini veriyorum, belki okumak istersiniz: Why people do not succed in loosing weight?
İnsanların, haftada birkaç gün spora giderek ve beslenmelerinde gerekli değişimleri yapmayarak rüya gibi bir vücuda sahip olmayı beklediklerini, ancak bunun imkansız olduğunu, sağlıklı ve fit bir vücuda sahip olmanın bütün bir yaşam biçimini değiştirmek, düzenlemek ve doğru alışkanlıkları edinmekle alakalı olduğunu söylüyor.
Ve spor yapan insanlar arasında dahi bunu sadece %1 başaran bulunduğunu söylüyor.
İnsanların beslenmelerinde gerekli değişiklikleri yapmadan personal trainerlardan çok büyük beklenti içine girdiklerini ama aslında bu insanların bir koça değil, terapistlere ve psikiyatristlere ihtiyacı olduğunu söylüyor. Hayatlarinda yolunda gitmeyen herseyin acisini yemekten çikarip personal trainerlardan mucize yaratmalarini beklediklerini soyluyor.
Zira, aç olmadığımız halde boşluktan yenilen yemeğin kesinlikle bir davranış bozukluğu olduğunu, daha iyi görünen bir bedene sahip olmak isteyip aynı zamanda gerekli beslenme değişikliklerini yapamayacak kadar zayıf olduklarını söylüyor. (Son yazıda bunu ben de söylemiştim)
Ve bu insanlar aslında sadece yiyecek bağımlısı. Daha da kötüsü bu insanlar herhangi bir eroin bağımlısından daha iyi bir yerde degil diyor. Ve "junk food"u, eroinle aynı kefeye koyuyor.
Ve bunu sadece "yemek yemeyi seviyorum" olarak açıklıyorlar, sigara içmeyi sevdiğini söyleyen biri gibi.
Ben önce size, ne yediğimi değil ne yemediğimi söyleyeyim:
İnsanlar bazen girdiğim ortamlarda bana ne yediğimi sorar.
Herkes doğru besinleri alma çabasında. Herkes o doğru besinlerin neler olduğunu da biliyor aslında.
Ben de bu durumda derim ki; ben önce size ne yediğimi değil, ne yemediğimi söyleyeyim.
Zira sağlıklı ve fit bir vücuda sahip olmak için daha fazla sağlıklı yiyecek, daha fazla sporda geçirilen zaman, daha fazla uyku, daha fazla yeşil çay eklemeniz gerekmiyor.
Tam tersi.
Yukarıdaki spor koçunun söylediği gibi, hayatınızdan fazlalıkları çıkarmanız gerekiyor.
Yani vücuda giren yiyeceklerin kontrolünde bitiyor bütün mesele.
Spordan da çok büyük medet ummamak gerekiyor. Vücudu güzelleştirdiği ve kaslı bir görünüm getirdiği tartışılmaz ancak sporda sanıldığı kadar büyük kaloriler yakmıyoruz.
Sağlıksız yiyeceklerin vücuda bastan girmemesini sağlamanız gerekiyor ilk önce.
Beyaz pirinç, beyaz makarna, ekmek ve her türlü kötü karbonhidrat yemiyorum ben mesela asla.
Akşamüstü 5 çayının yanında bisküvileri yiyip sonra neden kilo veremiyorum demiyorum.
Baklava, börek, hamur işi yemiyorum. Ve hatta direk sevmiyorum.
Tek zaafım çikolataydı. Biliyor musunuz? Onu da bıraktım. Şimdi kırk yılda bir...
Ben rejime inanmıyorum.
Rejimde olmak diye birşey yok, beslenme alışkanlığı diye birşey var.
Kilo verme hedefi, uzun vadede hayatımızda uygulamayacağımız değişiklikler gerektiriyorsa eğer, bilin ki o giden kilolar er ya da geç size dönecektir.
Bir değişiklik yaptınız. Bilin ki bu artık hep böyle olacak, sadece bir dönem değil. Sistem ancak o zaman doğru çalışır. Yoksa kendinize uzun vadede tutamayacağınız bir söz vermiş olursunuz.
Benim tercih ettiğim beslenme alışkanlığı son derece basit bir mantığa dayanıyor:
İstediğim şeyden, istediğim zaman, istediğim kadar yiyorum.
Ancak yemeği istediğim şeyler neler? Bütün mesele burada bitiyor.
Bir kere, yemek istediğiniz doğru yiyeceklerin listesini hayatınıza oturtturursanız, size zararı olacak yiyecekler aklınızdan bile geçmez, canınız bile istemez.
Benim sınırsız yemek listemde neler var, neler yok?
Bir sonraki yazıya...
Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar
Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.
Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu
Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.
Yazının linkini veriyorum, belki okumak istersiniz: Why people do not succed in loosing weight?
İnsanların, haftada birkaç gün spora giderek ve beslenmelerinde gerekli değişimleri yapmayarak rüya gibi bir vücuda sahip olmayı beklediklerini, ancak bunun imkansız olduğunu, sağlıklı ve fit bir vücuda sahip olmanın bütün bir yaşam biçimini değiştirmek, düzenlemek ve doğru alışkanlıkları edinmekle alakalı olduğunu söylüyor.
Ve spor yapan insanlar arasında dahi bunu sadece %1 başaran bulunduğunu söylüyor.
İnsanların beslenmelerinde gerekli değişiklikleri yapmadan personal trainerlardan çok büyük beklenti içine girdiklerini ama aslında bu insanların bir koça değil, terapistlere ve psikiyatristlere ihtiyacı olduğunu söylüyor. Hayatlarinda yolunda gitmeyen herseyin acisini yemekten çikarip personal trainerlardan mucize yaratmalarini beklediklerini soyluyor.
Zira, aç olmadığımız halde boşluktan yenilen yemeğin kesinlikle bir davranış bozukluğu olduğunu, daha iyi görünen bir bedene sahip olmak isteyip aynı zamanda gerekli beslenme değişikliklerini yapamayacak kadar zayıf olduklarını söylüyor. (Son yazıda bunu ben de söylemiştim)
Ve bu insanlar aslında sadece yiyecek bağımlısı. Daha da kötüsü bu insanlar herhangi bir eroin bağımlısından daha iyi bir yerde degil diyor. Ve "junk food"u, eroinle aynı kefeye koyuyor.
Ve bunu sadece "yemek yemeyi seviyorum" olarak açıklıyorlar, sigara içmeyi sevdiğini söyleyen biri gibi.
Ben önce size, ne yediğimi değil ne yemediğimi söyleyeyim:
İnsanlar bazen girdiğim ortamlarda bana ne yediğimi sorar.
Herkes doğru besinleri alma çabasında. Herkes o doğru besinlerin neler olduğunu da biliyor aslında.
Ben de bu durumda derim ki; ben önce size ne yediğimi değil, ne yemediğimi söyleyeyim.
Zira sağlıklı ve fit bir vücuda sahip olmak için daha fazla sağlıklı yiyecek, daha fazla sporda geçirilen zaman, daha fazla uyku, daha fazla yeşil çay eklemeniz gerekmiyor.
Tam tersi.
Yukarıdaki spor koçunun söylediği gibi, hayatınızdan fazlalıkları çıkarmanız gerekiyor.
Yani vücuda giren yiyeceklerin kontrolünde bitiyor bütün mesele.
Spordan da çok büyük medet ummamak gerekiyor. Vücudu güzelleştirdiği ve kaslı bir görünüm getirdiği tartışılmaz ancak sporda sanıldığı kadar büyük kaloriler yakmıyoruz.
Sağlıksız yiyeceklerin vücuda bastan girmemesini sağlamanız gerekiyor ilk önce.
Beyaz pirinç, beyaz makarna, ekmek ve her türlü kötü karbonhidrat yemiyorum ben mesela asla.
Akşamüstü 5 çayının yanında bisküvileri yiyip sonra neden kilo veremiyorum demiyorum.
Baklava, börek, hamur işi yemiyorum. Ve hatta direk sevmiyorum.
Tek zaafım çikolataydı. Biliyor musunuz? Onu da bıraktım. Şimdi kırk yılda bir...
Ben rejime inanmıyorum.
Rejimde olmak diye birşey yok, beslenme alışkanlığı diye birşey var.
Kilo verme hedefi, uzun vadede hayatımızda uygulamayacağımız değişiklikler gerektiriyorsa eğer, bilin ki o giden kilolar er ya da geç size dönecektir.
Bir değişiklik yaptınız. Bilin ki bu artık hep böyle olacak, sadece bir dönem değil. Sistem ancak o zaman doğru çalışır. Yoksa kendinize uzun vadede tutamayacağınız bir söz vermiş olursunuz.
Benim tercih ettiğim beslenme alışkanlığı son derece basit bir mantığa dayanıyor:
İstediğim şeyden, istediğim zaman, istediğim kadar yiyorum.
Ancak yemeği istediğim şeyler neler? Bütün mesele burada bitiyor.
Bir kere, yemek istediğiniz doğru yiyeceklerin listesini hayatınıza oturtturursanız, size zararı olacak yiyecekler aklınızdan bile geçmez, canınız bile istemez.
Benim sınırsız yemek listemde neler var, neler yok?
Bir sonraki yazıya...
Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar
Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.
Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu
Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.
Libellés :
fit görünmek,
Sağlıklı Beslenme,
Sağlıklı Yaşam Serisi
28 Ağustos 2014 Perşembe
Sağlıklı Yaşam (3) : Bırakın leptin hormonu formunuzu korusun.
Efendim, asla geri çeviremeyeceğim çok sevdiğim canım arkadaşımın özel isteği üzerine Sağlıklı Yaşam serilerine devam ediyoruz.
Daha önce de söylediğim gibi, zaten herkes herşeyi biliyor. Yemek yemesini benden öğrenecek değilsiniz.
Ben burada, kendi okuduğum, yıllar içinde deneyerek keşfettiğim, kendi yaşam biçimime, metabolizmama, kendi bünyeme uyan şeyleri paylaşıyorum.
Daha önceki yazıda yazmıştım. Yıllar önce Montignac diye bir Fransız doktorun bir kitabını okumuştum. Özellikle, düşük glisemik indexli yeme düzeninden bahsediyordu. O zaman kafamda bir ışık yanmıştı. Demiştim ki, evet, insanlar çok yediği için değil, yemek yemesini bilmediği için kilo alıyor veya veremiyor veya ulaştığı kiloyu koruyamıyor.
Ve yemek yemesini öğrenmek te o kadar da derya deniz değil. Yeme alışkanlıklarınızda yapacağınız ufak değişikliklerle birkaç haftada bile inanılmaz sonuçlar alacağınızdan şüpheniz olmasın.
Benim çok sevdiğim cümlelerden biri de şudur:
Goals are for loosers, systems are for winners.
Yani "şu kadar kilo vermeyi hedefliyorum" diye yola çıkan uzun vadede baştan kaybetmiştir arkadaşlar.
Ancak, yeme alışkanlıklarımı değiştirecek yeni bir beslenme sistemi kuracağım diyenler, işte onlar kazananlardır. Çünkü hedefler birkaç kaçamakta tepetaklak olabilir. Ama beslenme alışkanlıklarına yani sisteme birşey olmaz.
Ortalık güçlü kadınlarla dolu ama 4 saat yemek yemeden duramıyoruz.
Bunu da yıllar önce öylesine bir dergide okumuştum. Ve bilimsel olarak vücudumda ne olduğunu tam olarak bilmesem ve açıklayamasam da bunun böyle olması gerektiğini fizyolojik olarak biliyordum.
Dergide özetle şu vurgulanıyordu: Öğün atlamayın. Ne kadar yerseniz yiyin. Yemeklerden çok size yemek aralarında yedikleriniz kilo aldırır. Bu nedenle ne yiyecekseniz o öğün içinde hepsini birden yiyin. Ve ondan sonra bırakın vücudunuz yakma işlemine geçebilsin. Çünkü siz ağzınıza bir lokma birşey attığınızda dahi o destokage işlemi duruyor ve stocage süreci başlıyor. Vücut diyor ki, ah mideye yeni bir girdi var, hem stockage hem destocage yapamayacağıma göre öncelik yeni girdinin yani stocage işleminin...
Yani siz bu vucudunuzun bu ritmini bozmus oluyorsunuz.
Ağzınıza bir lokma atsanız bile çökme ve erime süreci duruyor. Ve bu destocage süreci ancak yemek yedikten 4 saat sonra başlıyor.
Mesela yağ depolarından kullanmak isteyenler, spora gitmeden 4 saat önce yemeyi bırakın. Bu durumda vücutta şeker olmadığından enerji direk depodan kullanilacaktır.
Ben, bu zaten bildiğim sürecin LEPTİN HORMONU denilen bir hormonun salgılanmasına izin verdiğimizde yediklerimizi depolamadığımız gibi, depolardan harcanılacağı bilgisine bilimsel olarak yeni eriştim.
Leptin hormonunun çalışmasına izin veren kimse kilo almaz.
Ağzımıza bir lokma attığımız anda insülin hormonu çalışmaya başlar. Kan şekerimiz yükselir. Ondan sonraki 2 saat içinde derhal kullanılmak üzere enerjimiz olur. Kullanılamayanlar zaten depo edilir. Buraya kadar sorun yok. Sorun o 2 saatten sonra vücudun acıksa da, acıkmasa da kendini oyalamak için birşeyler yeme isteğidir. İhtiyacı değil.
Ancak, normal ve sağlıklı bir bedene sahip olmak istiyorsak hiçbir şey yemeden ve acıkmadan 4-5 saat geçirebilmemiz gerekir.
Ağzımıza attığımız son lokmadan ancak 4 saat sonra Leptin hormonunun salgılanabilmesiyle vücudun yağları yakma süreci başlar.
Bu demektir ki sıkıntıdan ya da enerji kaybı yaşadığımızı sandığımızdan sık sık birşeyler atıştırmak, şu meşhur ara öğünler vücudu her zaman stokage işleminde tutuyor ve kendi kendine sisteminde mevcut destokage işlemine geçmesini engelliyor.
O dergide yazan da buydu. Hani çok istiyorsan mesela, tatlını da ye, ama hepsini kompakt bir halde bir öğünde ye. Sonraki öğüne kadar 5 saat birşey yeme.
Vücudun mevcut mekanizmasıyla yağlarını yakmasına izin ver.
Uyurken kilo verin.
Bu nedenle değil midir, geceden sabah midemiz boşalmış, karnımız düzleşmiş, hatta akşamdan sabaha 1 kg eksik uyanırız.
İşte en azından geceleri, uykuda 5 saatten fazla hiçbir şey yemediğimiz için...
Leptin hormonunun en rahat salgılandığı anlar gece uyku anlarıdır.
Derin bir gece uykusunun ardından, özellikle 00-05 arası uykuda olanlardan bahsediyorum, leptin hormonu vücudumuzu siler süpürür, temizler...
Uyumayan, ya da az uyuyan, ya da kaymış saatlerde uyuyup gece uykusunu kaçıran insanların kilo aldıklarını biliyor muydunuz?
Gece uykusu gençleştirir, güzelleştirir ve zayıflatır.
Diyeceğim odur ki, sık sık birşeyler yemek ve çok geç saatlerde uyumaya gitmek leptin hormonunun çalışmasını engeller.
Leptin hormu da ancak yaşam ve beslenme biçiminizin düzene girmiş olmasıyla ilgilidir.
Bir disiplin, bir irade işidir.
Ortalık güçlü olduğunu iddia eden kadınlarla dolu ama ağızlarına yemek atmadan bir 4 saat geçiremiyorlar.
Güçlü kadın ne istediğini bilir, kararını verir, odaklanır, gerekli değişimleri yapar, iradesi sağlamdır, sistemini kurar ve dış etmenlerin ona zarar vermesine izin vermez.
Son vardığım çıkarım, şişman kadının güçlü bir kadın sayılamayacağıdır.
Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar
Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.
Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu
Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.
Daha önce de söylediğim gibi, zaten herkes herşeyi biliyor. Yemek yemesini benden öğrenecek değilsiniz.
Ben burada, kendi okuduğum, yıllar içinde deneyerek keşfettiğim, kendi yaşam biçimime, metabolizmama, kendi bünyeme uyan şeyleri paylaşıyorum.
Daha önceki yazıda yazmıştım. Yıllar önce Montignac diye bir Fransız doktorun bir kitabını okumuştum. Özellikle, düşük glisemik indexli yeme düzeninden bahsediyordu. O zaman kafamda bir ışık yanmıştı. Demiştim ki, evet, insanlar çok yediği için değil, yemek yemesini bilmediği için kilo alıyor veya veremiyor veya ulaştığı kiloyu koruyamıyor.
Ve yemek yemesini öğrenmek te o kadar da derya deniz değil. Yeme alışkanlıklarınızda yapacağınız ufak değişikliklerle birkaç haftada bile inanılmaz sonuçlar alacağınızdan şüpheniz olmasın.
Benim çok sevdiğim cümlelerden biri de şudur:
Goals are for loosers, systems are for winners.
Yani "şu kadar kilo vermeyi hedefliyorum" diye yola çıkan uzun vadede baştan kaybetmiştir arkadaşlar.
Ancak, yeme alışkanlıklarımı değiştirecek yeni bir beslenme sistemi kuracağım diyenler, işte onlar kazananlardır. Çünkü hedefler birkaç kaçamakta tepetaklak olabilir. Ama beslenme alışkanlıklarına yani sisteme birşey olmaz.
Ortalık güçlü kadınlarla dolu ama 4 saat yemek yemeden duramıyoruz.
Bunu da yıllar önce öylesine bir dergide okumuştum. Ve bilimsel olarak vücudumda ne olduğunu tam olarak bilmesem ve açıklayamasam da bunun böyle olması gerektiğini fizyolojik olarak biliyordum.
Dergide özetle şu vurgulanıyordu: Öğün atlamayın. Ne kadar yerseniz yiyin. Yemeklerden çok size yemek aralarında yedikleriniz kilo aldırır. Bu nedenle ne yiyecekseniz o öğün içinde hepsini birden yiyin. Ve ondan sonra bırakın vücudunuz yakma işlemine geçebilsin. Çünkü siz ağzınıza bir lokma birşey attığınızda dahi o destokage işlemi duruyor ve stocage süreci başlıyor. Vücut diyor ki, ah mideye yeni bir girdi var, hem stockage hem destocage yapamayacağıma göre öncelik yeni girdinin yani stocage işleminin...
Yani siz bu vucudunuzun bu ritmini bozmus oluyorsunuz.
Ağzınıza bir lokma atsanız bile çökme ve erime süreci duruyor. Ve bu destocage süreci ancak yemek yedikten 4 saat sonra başlıyor.
Mesela yağ depolarından kullanmak isteyenler, spora gitmeden 4 saat önce yemeyi bırakın. Bu durumda vücutta şeker olmadığından enerji direk depodan kullanilacaktır.
Ben, bu zaten bildiğim sürecin LEPTİN HORMONU denilen bir hormonun salgılanmasına izin verdiğimizde yediklerimizi depolamadığımız gibi, depolardan harcanılacağı bilgisine bilimsel olarak yeni eriştim.
Leptin hormonunun çalışmasına izin veren kimse kilo almaz.
Ağzımıza bir lokma attığımız anda insülin hormonu çalışmaya başlar. Kan şekerimiz yükselir. Ondan sonraki 2 saat içinde derhal kullanılmak üzere enerjimiz olur. Kullanılamayanlar zaten depo edilir. Buraya kadar sorun yok. Sorun o 2 saatten sonra vücudun acıksa da, acıkmasa da kendini oyalamak için birşeyler yeme isteğidir. İhtiyacı değil.
Ancak, normal ve sağlıklı bir bedene sahip olmak istiyorsak hiçbir şey yemeden ve acıkmadan 4-5 saat geçirebilmemiz gerekir.
Ağzımıza attığımız son lokmadan ancak 4 saat sonra Leptin hormonunun salgılanabilmesiyle vücudun yağları yakma süreci başlar.
Bu demektir ki sıkıntıdan ya da enerji kaybı yaşadığımızı sandığımızdan sık sık birşeyler atıştırmak, şu meşhur ara öğünler vücudu her zaman stokage işleminde tutuyor ve kendi kendine sisteminde mevcut destokage işlemine geçmesini engelliyor.
O dergide yazan da buydu. Hani çok istiyorsan mesela, tatlını da ye, ama hepsini kompakt bir halde bir öğünde ye. Sonraki öğüne kadar 5 saat birşey yeme.
Vücudun mevcut mekanizmasıyla yağlarını yakmasına izin ver.
Uyurken kilo verin.
Bu nedenle değil midir, geceden sabah midemiz boşalmış, karnımız düzleşmiş, hatta akşamdan sabaha 1 kg eksik uyanırız.
İşte en azından geceleri, uykuda 5 saatten fazla hiçbir şey yemediğimiz için...
Leptin hormonunun en rahat salgılandığı anlar gece uyku anlarıdır.
Derin bir gece uykusunun ardından, özellikle 00-05 arası uykuda olanlardan bahsediyorum, leptin hormonu vücudumuzu siler süpürür, temizler...
Uyumayan, ya da az uyuyan, ya da kaymış saatlerde uyuyup gece uykusunu kaçıran insanların kilo aldıklarını biliyor muydunuz?
Gece uykusu gençleştirir, güzelleştirir ve zayıflatır.
Diyeceğim odur ki, sık sık birşeyler yemek ve çok geç saatlerde uyumaya gitmek leptin hormonunun çalışmasını engeller.
Leptin hormu da ancak yaşam ve beslenme biçiminizin düzene girmiş olmasıyla ilgilidir.
Bir disiplin, bir irade işidir.
Ortalık güçlü olduğunu iddia eden kadınlarla dolu ama ağızlarına yemek atmadan bir 4 saat geçiremiyorlar.
Güçlü kadın ne istediğini bilir, kararını verir, odaklanır, gerekli değişimleri yapar, iradesi sağlamdır, sistemini kurar ve dış etmenlerin ona zarar vermesine izin vermez.
Son vardığım çıkarım, şişman kadının güçlü bir kadın sayılamayacağıdır.
Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar
Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.
Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu
Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.
Libellés :
leptin hormonu,
Sağlıklı Yaşam Serisi
9 Nisan 2014 Çarşamba
Sağlıklı Yaşam (2) : La Méthode de Montignac
İnsanların neden kilo aldığı, neden veremediği ya da nasıl vereceği çağımız insanını en çok meşgul eden meselelerin başında geliyor.
Güzellik kaygısı, güzellik algısı, yaş algısı tamamen farklı bir çağda yaşıyor olup, kendimize iyi baktığımız takdirde yaşımızı dahi kendimizin belirleyebileceğini biliyoruz.
Sanılanın aksine çok yediğimiz için değil, yemesini bilmediğimiz için, yanlış seçimler yaptığımız için kilo alıyoruz.
Hayatımda hiç diyetetisyene gitmedim. Hiç diyet yapmadım.
Ancak doğru beslenmesini biliyorum.
Verdiğiniz kilolar size geri dönmeye çalışıyor.
Şuna inanıyorum:
Hani Yüzüklerin Efendisi filminde, biri yüzüğü parmağına takar takmaz atlıların dikkatini çektiğinde Gandalf şöyle bir laf eder : "Yüzük sahibine geri dönmeye çalışıyor."
Bence diyetle verilen kilolar da o hesap. Vücuttan çıkan her kilo sahibine geri dönmeye çalışıyor.
Hele 800 caloriden az diyetlerde kesinlikle durum bu.
Vücudun bir savunma mekanizması var.
Hayatta kalma içgüdüsüyle varlığını korumaya çalışan bir organizma o.
Velev ki; siz ona çok az yiyecek vermeye başlarsanız, bir anda, vücudumuz panikler. Bir daha yemek gelmeyecek sanır. Ya da bir daha ne zaman geleceğini bilmez.
Vücut bu durumu algılayana kadar kilo verirsiniz elbette. Ama sonra, bu, hayatta kalma içgüdüsü ve panikle vücudumuz ona azıcık verdiğimiz yiyecekleri bile depo etmeye başlar.
Yani çok az kalorili rejimlerle uzun vadede kilo vermek ASLA mümkün olmadığı gibi, daha fazla kilo artışına neden olduğu artık herkesçe bilinen bir gerçek.
Asıl şişmanlatan diyet kavramının ta kendisi.
Eğer kilonuzu istediğiniz seviyeye getirmek istiyorsanız ve/veya kilonuzu stabilize etmek, kontrol altına almak istiyorsanız doğru yiyecekleri seçerek beslenmeyi öğrenmek zorundasınız.
Yani ilke; daha az yemek değil daha iyi beslenmek olmalı.
Müthiş haber: MONTIGNAC bu konuda yıllar süren harika çalışmalar yapmış ve herhangi diyet listeleri olmadan nasıl kilo vereceğimizi ve kilomuzu nasıl koruyacağımızı bize anlatmış. Nasıl mı?
Miktarlarına bir sınırlama getirmeden yiyecekleri INDEX GLYCEMIQUE değerlerine göre seçerek...
Kilo kaybetmek isteyenler index glycemique degeri 35'in altındaki yiyecekleri tüketerek...
Kilosunu korumak isteyenler de index glycemique değeri 70'i geçmeyen yiyecekler tüketerek...
Yemek yemesini Montignac'tan öğrendim. Ve kilomu şahane koruyorum.
Ben yemek yemesini, kaliteli ve doğru beslenme prensiplerini Paris'e yaşamaya geldiğim ilk yıllarda tanıştığım Montignac sayesinde öğrendim.
Hiçbir yerde okumamış, hiçbir yerde duymamış olduğum şeyler öğrendim.
Bu pratik bilgileri beslenme alışkanlıklarıma, sporla dolu hayatıma yerleştirdim.
Ve herşeyi yiyorum, zaman zaman fazla kaçırdığım da oluyor. Ama ne de olsa yemek yemesini biliyorum. Ne zaman, ne yenilmesi gerektiğini biliyorum.Ve bilgi herşeydir.
Herşey kafada bitiyor, ama, doğru bilgilerle hayat daha kolay...
ORGANİZMAYA ENERJİ VEREN BESİNLER
Bitkisel Proteinler: Soja, badem, fındık, yeşil mercimek, fasülye...
Buraya kadarını biliyoruz zaten.
Dengeli bir protein beslenmesi için bir insanın hem hayvansal, hem bitkisel proteine beraber ihtiyacı vardır.
Bir yetişkinin, bir günde 1gr / kg, yani kilosu ölçüsünde protein alması gereklidir.
Yani kadınlarda minimum 55 gr protein; erkeklerde 70 gr protein alınmalıdır.
Bu ihtiyaç duruma göre en fazla 1.5gr / kg olabilir, bu durumda sindirim sistemini rahatlatmak için daha fazla su içilmelidir.
Örneğin:
80 kg ağırlığındaki bir kişinin her gün 40 gr hayvansal, 40 gr bitkisel protein alması gereklidir.
Mesela 100 gr balıkta 18 gr hayvansal protein varken, 250 gr mercimekte 20 gr bitkisel protein vardır.
(Yok, tabi ki de yediğim proteinleri hesaplamıyorum. Ama artık bildiğim için günde ne kadar protein aldığıma dair aşağı yukarı bir fikrim var. Sizin de olsun. )
Protein ağırlıklı beslenme kilo verme döneminde etkili bir yöntemdir.
(Elbette ki alınacak proteinlerin doğru seçilmesi kaydıyla... Her öğünde kocaman bir entrecote yerseniz asla kilo veremezseniz.)
Çünkü proteinlerin enerjiye dönüşme ve metabolizmayı harekete geçirme hızı diğer yiyeceklere göre daha yüksektir. Ve aynı zamanda tokluk seviyesi de diğer yiyeceklere göre hızlı ve yüksektir.
İşte MONTIGNAC methodunu anlayabilmek için dikkat edeceğimiz esas bölüm burasıdır.
Zira Montignac şekerleri, hemen kana karışan hızlı şeker, yavaş şeker diye ayırmamakta, alınan glucide'in İndex Glycemique değerine bakmaktadır.
Glucide'lerin Glycemie 'yi tetikleyip tetiklememe potansiyeline göre değerlendirilmesi gerektiğini söyler.
GLYCEMIE nedir?
Glucose organizma için gereklidir, özellikle beynin çalışması için kanda mutlaka bulunması gerekir.
Normalde 1 litre kanda 1 gr glucose bulunur.
Şekerli birşey yediğimizde, özellikle aç karnına, ilk 60 dakikada çok hızlı bir glycemique artış meydana gelir. İlk saat hemen fırlar.
Ancak ilk saatin ardından hemen düşmeye ve normale dönmeye başlar.
Glycemie kanımızdaki şeker dengesidir.
Hiç konuşulmayan ama çok kıymetli bir organımız var: PANCREAS
Biz şekerli birşey yediğimiz anda Pancreasımız insülin hormonu salgılar.
İnsülin hormonu ise kandaki şekerin peşinde koşan, şekeri, bir zaman kullanılmak üzere bir yerlerde stock etme peşinde olan bir hormondur.
Yani bir sonraki şeker girişine kadar stockları kullandınız kullandınız, kullanamadınız üzerine yeni stocklar gelecek demektir.
INDEX GLYCEMIQUE
Evet efendim, Montignac yeme methodunun özünü bu Index glycemique meselesi oluşturuyor.
Mutlaka ama mutlaka bilinmesi gereken şey, glucide değeri olan yiyeceklerin hazırlanma ve pişme durumlarına göre glycemique değerlerinin değişmesidir.
Bu durumda glycemique değerlerine göre yiyecekleri ikiye ayırmamız gerekir.
Glycemique değeri düşük ve yüksek besinler...
Glycemique değerleri düşük besinler organizma tarafından hemen emilen ve kandaki şeker oranını yükseltmeyen yani Glycemie' yi tetiklemeyen yiyeceklerdir.
Index Glycemique değeri düşük yiyecekler:
Kara pirinç / basmati pirinç (50)
Bezelye (50)
Tatlı Patates (50)
Kepekli makarna (50)
Spaghetti/makarna al dente (45)
Yulaf (45)
Kırmızı fasülye (40)
Taze meyve suyu (40)
Tam çavdar ekmeği (40)
Kuru kayısı/kuru incir (35)
Quinoa (35)
ÇİĞ Havuç (35)
Siyah ve sarı mercimek (30)
Nohut (30)
Taze meyve (30)
Yeşil fasülye (30)
Soya (30)
Yeşil mercimek (30)
Siyah çikolata %70 cacao (22)
Taze kayısı (15)
Her türlü yeşil sebze, domates, kabak, patlıcan, soğan, sarımsak..... ( <15 p="">
İndex Glycemique değeri yüksek besinler:
Fırında patates (95)
Bal (85)
Beyaz ekmek (85)
PİŞMİŞ Havuç (85)
Pilav (80)
Karpuz (75)
Normal çikolata (70)
KABUĞU SOYULARAK HAŞLANMIŞ PATATES (65)
Pancar (65)
Muz / Kavun (60)
İyi pişmiş makarna (55)15>
Sinir sistemimiz için elzemdir.
Ortalıkta mutsuz ve sinirli insanlar olarak dolaşmak istemiyorsanız lütfen yağlı yiyin. Doğru yağı seçmeniz yeterli.
Yanmış yağlardan, kızartmalardan tabi uzak durun. Ama salatanıza ve sebze yemeklerinize mis gibi zeytinyağı koymaktan asla korkmayın.
Ayçiçek yağı da olur. Colza yağı da. Ben bu aralar susam yağına merak saldım. O da çok güzel.
Yani YARDIMCI OYUNCU OSCARLARI LİFLİ GIDALARA GİTSİN...
Kilo vermemizi zorlaştıran glycemiyi düşürürler. Şekerin emilmesini sağlarlar.
Vitamin ve potasyum açısından zengindirler. Mineral tuzlar açısından da önemlidir.
Lifli yiyecekler diğer yiyeceklerin toxique etkisini sınırlarlar.
Sindirimde muazzam bir rol oynarlar.
Hemen hemen bütün sebzelerde ve baklagillerde bulunur.
Kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı gibi gıdalarda bulunur.
Kabuğunu soymadan yediğimiz elma, armut başta olmak üzere, çilek, frambuaz gibi meyvelerde bulunur.
Ufacık beslenme tüyolarıyla sağlığınızı ve formunuzu koruyabilirsiniz.
Şimdii, efendim ne demiştim, Montignac metodu bana yemek yemesini ve doğru gıdalar seçmesini öğretmiştir. Bu konuya diğer yazılarda tekrar tekrar değineceğim.
Örneğin, en sevdiğim akşam yemeği menülerinden biri balık ve yanında bir tabak dolusu haşlanmış sebzedir. Sevgilim de bana ayak uyduruyor. Ama o akşamları da olsa patates te yiyor.
(Dışarıda yemekte veya kayakta değilsek ben akşamları patates yemem.)
Ben sebzeleri düdüklü tencereye koyarken bir de bakıyorum sevgilim patateslerin kabuğunu soyuyor, onlar da düdüklüye girsin diye.
İyi ama... Montignac metodunun özünde ne var?
Bazı yiyeceklerin pişme durumlarına gören değişen glycemique indexleri.
Eh patates te bunlardan birisi... Soyularak haşlanan patatesle kabuğuyla haşlanan patates arasındaki calori değeri çok çok farklı.
Eh o halde bu, patatesleri kabuğuyla haşlayıp sonra soymaya değmez mi? Değer.
Sen merak etme diyorum sevgilime, ben onları ayrı bir yerde haşlayacağım ve tamam kabuklarını da ben soyacağım. Seni sağlıklı beslemek istediğim için cezam bu olsun... !
Geçen haftalarda bir gün yakın arkadaşlarımızda yemekteydik.
Claire çok şahane bir et yemeği yapmış. Ama etin içinde sebze yok, sadece HAVUÇ pişirmiş...
Giriş bölümündeki ÇİĞ havuçta sınır tanımazken, etin yanındaki PİŞMİŞ havuçta aynı rahatlığı gösteremedim.
Misafirlikte hiçbir şey tamamen reddedilmez. Ayıptır. Claire üzülür. Yanlış seçim yaptığı için kendine kızar.
Ben de bir kaşık alıyorum sadece tabağıma.
Claire diyor, aman yahu havuç bu, birşey yapmaz.
Fazla bilmişlik taslamıyorum, ama, MONTİGNAC öyle demiyor.
Havuç piştikten sonra, o senin bildiğin havuç olmaktan çıkıyor. İndex Glycemique değeri yükseliyor.
Dediğim gibi...
Montignac'ın verdiği beslenme bilgileriyle yemek yemesini öğrendim.
Herkese tavsiye ederim.
Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar
Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.
Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu
Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.
Güzellik kaygısı, güzellik algısı, yaş algısı tamamen farklı bir çağda yaşıyor olup, kendimize iyi baktığımız takdirde yaşımızı dahi kendimizin belirleyebileceğini biliyoruz.
Sanılanın aksine çok yediğimiz için değil, yemesini bilmediğimiz için, yanlış seçimler yaptığımız için kilo alıyoruz.
Hayatımda hiç diyetetisyene gitmedim. Hiç diyet yapmadım.
Ancak doğru beslenmesini biliyorum.
Verdiğiniz kilolar size geri dönmeye çalışıyor.
Şuna inanıyorum:
Hani Yüzüklerin Efendisi filminde, biri yüzüğü parmağına takar takmaz atlıların dikkatini çektiğinde Gandalf şöyle bir laf eder : "Yüzük sahibine geri dönmeye çalışıyor."
Bence diyetle verilen kilolar da o hesap. Vücuttan çıkan her kilo sahibine geri dönmeye çalışıyor.
Hele 800 caloriden az diyetlerde kesinlikle durum bu.
Vücudun bir savunma mekanizması var.
Hayatta kalma içgüdüsüyle varlığını korumaya çalışan bir organizma o.
Velev ki; siz ona çok az yiyecek vermeye başlarsanız, bir anda, vücudumuz panikler. Bir daha yemek gelmeyecek sanır. Ya da bir daha ne zaman geleceğini bilmez.
Vücut bu durumu algılayana kadar kilo verirsiniz elbette. Ama sonra, bu, hayatta kalma içgüdüsü ve panikle vücudumuz ona azıcık verdiğimiz yiyecekleri bile depo etmeye başlar.
Yani çok az kalorili rejimlerle uzun vadede kilo vermek ASLA mümkün olmadığı gibi, daha fazla kilo artışına neden olduğu artık herkesçe bilinen bir gerçek.
Asıl şişmanlatan diyet kavramının ta kendisi.
Eğer kilonuzu istediğiniz seviyeye getirmek istiyorsanız ve/veya kilonuzu stabilize etmek, kontrol altına almak istiyorsanız doğru yiyecekleri seçerek beslenmeyi öğrenmek zorundasınız.
Yani ilke; daha az yemek değil daha iyi beslenmek olmalı.
Müthiş haber: MONTIGNAC bu konuda yıllar süren harika çalışmalar yapmış ve herhangi diyet listeleri olmadan nasıl kilo vereceğimizi ve kilomuzu nasıl koruyacağımızı bize anlatmış. Nasıl mı?
Miktarlarına bir sınırlama getirmeden yiyecekleri INDEX GLYCEMIQUE değerlerine göre seçerek...
Kilo kaybetmek isteyenler index glycemique degeri 35'in altındaki yiyecekleri tüketerek...
Kilosunu korumak isteyenler de index glycemique değeri 70'i geçmeyen yiyecekler tüketerek...
Yemek yemesini Montignac'tan öğrendim. Ve kilomu şahane koruyorum.
Ben yemek yemesini, kaliteli ve doğru beslenme prensiplerini Paris'e yaşamaya geldiğim ilk yıllarda tanıştığım Montignac sayesinde öğrendim.
Hiçbir yerde okumamış, hiçbir yerde duymamış olduğum şeyler öğrendim.
Bu pratik bilgileri beslenme alışkanlıklarıma, sporla dolu hayatıma yerleştirdim.
Ve herşeyi yiyorum, zaman zaman fazla kaçırdığım da oluyor. Ama ne de olsa yemek yemesini biliyorum. Ne zaman, ne yenilmesi gerektiğini biliyorum.Ve bilgi herşeydir.
Herşey kafada bitiyor, ama, doğru bilgilerle hayat daha kolay...
ORGANİZMAYA ENERJİ VEREN BESİNLER
- Proteinler: Organizmanın hücre taşlarını oluşturan amino asitlerdir. Kas yapımızın oluşumu ve varlığının devamı için olmazsa olmaz yiyeceklerdir.
Bitkisel Proteinler: Soja, badem, fındık, yeşil mercimek, fasülye...
Buraya kadarını biliyoruz zaten.
Dengeli bir protein beslenmesi için bir insanın hem hayvansal, hem bitkisel proteine beraber ihtiyacı vardır.
Bir yetişkinin, bir günde 1gr / kg, yani kilosu ölçüsünde protein alması gereklidir.
Yani kadınlarda minimum 55 gr protein; erkeklerde 70 gr protein alınmalıdır.
Bu ihtiyaç duruma göre en fazla 1.5gr / kg olabilir, bu durumda sindirim sistemini rahatlatmak için daha fazla su içilmelidir.
Örneğin:
80 kg ağırlığındaki bir kişinin her gün 40 gr hayvansal, 40 gr bitkisel protein alması gereklidir.
Mesela 100 gr balıkta 18 gr hayvansal protein varken, 250 gr mercimekte 20 gr bitkisel protein vardır.
(Yok, tabi ki de yediğim proteinleri hesaplamıyorum. Ama artık bildiğim için günde ne kadar protein aldığıma dair aşağı yukarı bir fikrim var. Sizin de olsun. )
Protein ağırlıklı beslenme kilo verme döneminde etkili bir yöntemdir.
(Elbette ki alınacak proteinlerin doğru seçilmesi kaydıyla... Her öğünde kocaman bir entrecote yerseniz asla kilo veremezseniz.)
Çünkü proteinlerin enerjiye dönüşme ve metabolizmayı harekete geçirme hızı diğer yiyeceklere göre daha yüksektir. Ve aynı zamanda tokluk seviyesi de diğer yiyeceklere göre hızlı ve yüksektir.
- Glucides: Diğer bir deyişle karbonhidratlar ve şekerler.
İşte MONTIGNAC methodunu anlayabilmek için dikkat edeceğimiz esas bölüm burasıdır.
Zira Montignac şekerleri, hemen kana karışan hızlı şeker, yavaş şeker diye ayırmamakta, alınan glucide'in İndex Glycemique değerine bakmaktadır.
Glucide'lerin Glycemie 'yi tetikleyip tetiklememe potansiyeline göre değerlendirilmesi gerektiğini söyler.
GLYCEMIE nedir?
Glucose organizma için gereklidir, özellikle beynin çalışması için kanda mutlaka bulunması gerekir.
Normalde 1 litre kanda 1 gr glucose bulunur.
Şekerli birşey yediğimizde, özellikle aç karnına, ilk 60 dakikada çok hızlı bir glycemique artış meydana gelir. İlk saat hemen fırlar.
Ancak ilk saatin ardından hemen düşmeye ve normale dönmeye başlar.
Glycemie kanımızdaki şeker dengesidir.
Hiç konuşulmayan ama çok kıymetli bir organımız var: PANCREAS
Biz şekerli birşey yediğimiz anda Pancreasımız insülin hormonu salgılar.
İnsülin hormonu ise kandaki şekerin peşinde koşan, şekeri, bir zaman kullanılmak üzere bir yerlerde stock etme peşinde olan bir hormondur.
Yani bir sonraki şeker girişine kadar stockları kullandınız kullandınız, kullanamadınız üzerine yeni stocklar gelecek demektir.
INDEX GLYCEMIQUE
Evet efendim, Montignac yeme methodunun özünü bu Index glycemique meselesi oluşturuyor.
Mutlaka ama mutlaka bilinmesi gereken şey, glucide değeri olan yiyeceklerin hazırlanma ve pişme durumlarına göre glycemique değerlerinin değişmesidir.
Bu durumda glycemique değerlerine göre yiyecekleri ikiye ayırmamız gerekir.
Glycemique değeri düşük ve yüksek besinler...
Glycemique değerleri düşük besinler organizma tarafından hemen emilen ve kandaki şeker oranını yükseltmeyen yani Glycemie' yi tetiklemeyen yiyeceklerdir.
Index Glycemique değeri düşük yiyecekler:
Kara pirinç / basmati pirinç (50)
Bezelye (50)
Tatlı Patates (50)
Kepekli makarna (50)
Spaghetti/makarna al dente (45)
Yulaf (45)
Kırmızı fasülye (40)
Taze meyve suyu (40)
Tam çavdar ekmeği (40)
Kuru kayısı/kuru incir (35)
Quinoa (35)
ÇİĞ Havuç (35)
Siyah ve sarı mercimek (30)
Nohut (30)
Taze meyve (30)
Yeşil fasülye (30)
Soya (30)
Yeşil mercimek (30)
Siyah çikolata %70 cacao (22)
Taze kayısı (15)
Her türlü yeşil sebze, domates, kabak, patlıcan, soğan, sarımsak..... ( <15 p="">
İndex Glycemique değeri yüksek besinler:
Fırında patates (95)
Bal (85)
Beyaz ekmek (85)
PİŞMİŞ Havuç (85)
Pilav (80)
Karpuz (75)
Normal çikolata (70)
KABUĞU SOYULARAK HAŞLANMIŞ PATATES (65)
Pancar (65)
Muz / Kavun (60)
İyi pişmiş makarna (55)15>
- Lipides: Hayvansal Yağlar / Bitkisel Yağlar
Sinir sistemimiz için elzemdir.
Ortalıkta mutsuz ve sinirli insanlar olarak dolaşmak istemiyorsanız lütfen yağlı yiyin. Doğru yağı seçmeniz yeterli.
Yanmış yağlardan, kızartmalardan tabi uzak durun. Ama salatanıza ve sebze yemeklerinize mis gibi zeytinyağı koymaktan asla korkmayın.
Ayçiçek yağı da olur. Colza yağı da. Ben bu aralar susam yağına merak saldım. O da çok güzel.
- Lifli Besinler
Yani YARDIMCI OYUNCU OSCARLARI LİFLİ GIDALARA GİTSİN...
Kilo vermemizi zorlaştıran glycemiyi düşürürler. Şekerin emilmesini sağlarlar.
Vitamin ve potasyum açısından zengindirler. Mineral tuzlar açısından da önemlidir.
Lifli yiyecekler diğer yiyeceklerin toxique etkisini sınırlarlar.
Sindirimde muazzam bir rol oynarlar.
Hemen hemen bütün sebzelerde ve baklagillerde bulunur.
Kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı gibi gıdalarda bulunur.
Kabuğunu soymadan yediğimiz elma, armut başta olmak üzere, çilek, frambuaz gibi meyvelerde bulunur.
Ufacık beslenme tüyolarıyla sağlığınızı ve formunuzu koruyabilirsiniz.
Şimdii, efendim ne demiştim, Montignac metodu bana yemek yemesini ve doğru gıdalar seçmesini öğretmiştir. Bu konuya diğer yazılarda tekrar tekrar değineceğim.
Örneğin, en sevdiğim akşam yemeği menülerinden biri balık ve yanında bir tabak dolusu haşlanmış sebzedir. Sevgilim de bana ayak uyduruyor. Ama o akşamları da olsa patates te yiyor.
(Dışarıda yemekte veya kayakta değilsek ben akşamları patates yemem.)
Ben sebzeleri düdüklü tencereye koyarken bir de bakıyorum sevgilim patateslerin kabuğunu soyuyor, onlar da düdüklüye girsin diye.
İyi ama... Montignac metodunun özünde ne var?
Bazı yiyeceklerin pişme durumlarına gören değişen glycemique indexleri.
Eh patates te bunlardan birisi... Soyularak haşlanan patatesle kabuğuyla haşlanan patates arasındaki calori değeri çok çok farklı.
Eh o halde bu, patatesleri kabuğuyla haşlayıp sonra soymaya değmez mi? Değer.
Sen merak etme diyorum sevgilime, ben onları ayrı bir yerde haşlayacağım ve tamam kabuklarını da ben soyacağım. Seni sağlıklı beslemek istediğim için cezam bu olsun... !
Geçen haftalarda bir gün yakın arkadaşlarımızda yemekteydik.
Claire çok şahane bir et yemeği yapmış. Ama etin içinde sebze yok, sadece HAVUÇ pişirmiş...
Giriş bölümündeki ÇİĞ havuçta sınır tanımazken, etin yanındaki PİŞMİŞ havuçta aynı rahatlığı gösteremedim.
Misafirlikte hiçbir şey tamamen reddedilmez. Ayıptır. Claire üzülür. Yanlış seçim yaptığı için kendine kızar.
Ben de bir kaşık alıyorum sadece tabağıma.
Claire diyor, aman yahu havuç bu, birşey yapmaz.
Fazla bilmişlik taslamıyorum, ama, MONTİGNAC öyle demiyor.
Havuç piştikten sonra, o senin bildiğin havuç olmaktan çıkıyor. İndex Glycemique değeri yükseliyor.
Dediğim gibi...
Montignac'ın verdiği beslenme bilgileriyle yemek yemesini öğrendim.
Herkese tavsiye ederim.
Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar
Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.
Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu
Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.
Libellés :
havuç,
İndex Glycemique,
Montignac,
patates,
Sağlıklı Beslenme,
Sağlıklı Yaşam Serisi,
spor,
şeker
8 Nisan 2014 Salı
Sağlıklı Yaşam (1)
Efendim, uzun zamandır sahnelerde değildim.
Bloğumu takip eden ya da uzun zamandır haberleşemediğim arkadaşlarımın, "hayırdır bloğa yazmıyorsun artık, ne oldu?" mesajlarının üzerine yazılara devam etme vaktinin geldiğini düşündüm ve yeniden buradayım.
Kim demiş kadınlar aynı zamanda birçok işi yapabilir diye... Eminim yapabilenler vardır ancak, ben o kadınlardan değilim malesef.
Aralık sonundan beri başka bir iş için çalışıyordum. İyi bir çalışma ortaya koyabilmek için bütün konsantrasyonumu bir süreliğine tamamen oraya kanalize etmek istedim.
Şimdi biraz rahatladığıma göre blog yazılarına devam...
SAĞLIKLI YAŞAM SERİSİNE GİRİŞ
Bu ne yahu !!!
25-30 yaşından sonra spora başlayan, kendi güzellik kaygılarıyla iki beslenme kitabı okuyup başımıza expert kesilen, hani eskilerin deyimiyle ağzı olan konuşuyor misali kitap çıkartan, son yılların en moda sporu Pilates yapıp, iki ağırlık kaldırıp başımıza spor uzmanı kesilenler...
Yeni kitap çıkartan insanlara veya internetteki sitelere bir göz atıyorum. Lütfen artık,
her gün mutlaka en az 40 dakika yürüyüş yapın,
günde en az 2 litre su için,
akşam 19'dan sonra yemek yemeyin,
şekerden uzak durun,
ne yerseniz o olursunuz,
gibi şeyler söylemek için kitap yazmayın, medyayı boşuna işgal etmeyin.
Ben her doktorun veya diyetetisyenin söylediklerine de prim vermem.
Biri diyor, çavdar veya tam tahıllı ekmek yiyin, öteki diyor asla ekmek yemeyin.
Biri diyor karbonhidratla proteini karıştırmayın, biri diyor her öğlen tavuklu pilav yerim, en iyisi.
Biri diyor yağdan uzak durun, biri diyor aslolan yağlardır, uzun vadede bize enerji verir.
Biri diyor bal, biri diyor bal yemeyin.
Biri diyor meyve sebze ağırlıklı beslenin, biri diyor asla meyve yemeyin meyve şekerdir.
Bir detox muhabbetidir gidiyor, biri diyor sırf yeşil sebze suları için, biri diyor çiğnemeden vücut açlık hissini yok etmez. Biri diyor 3 gün boyunca tek tip beslenmek iyi bir detoxtur biri diyor sağlık için çok yanlış, sağlığı tehlikeye atar.
Biri diyor 1 hafta sadece çiğ sebze meyve yemek lazım, biri diyor proteinsiz olmaz.
Bir de dünyadan et yemekten uzaklaşan bir trend başladı.
İşe her gün, ıspanak, muz, yeşil elma karışımlarıyla gelip kendini "güya" zinde hissedenler....
Bütün bu çabalar, hayatında bozulmuş bir dengeyi bulma veya kendisinde memnun olmadığı fiziksel görünümü başka başka yollar deneyerek düzeltme çabası.
Kimsenin sağlığı taktığı falan yok aslında.
Offfff....
YEMEK YEMESİNİ SİZDEN ÖĞRENECEK DEĞİLİZ !!!
Eğer fazla kilonuz varsa veya kilo veremiyorsanız hayatınızdaki dengelerden biri veya birkaçı bozulmuş demektir.
Artık hepimiz biliyoruz ki çoğu zaman yemek yeme sebebimiz tamamen duygusal.
Hayatındaki dengeyi kurabilmiş hiçkimse kilo almaz.
Duygusal, ruhsal denge, ihtiyacı olan besinler, arzu ettiği yiyecekler, sosyal yaşantısı gereği yediği veya içtiği şeyler, fiziksel aktiviteler, uyku saatleri ve uyku süresi, mutlu ve huzurlu olmak....
Bu dengeleri kuran hiçkimse kilo almaz.
Önemli olan denge...
Ben mesela bu yazıyı yazarken yanımda kahvem ve bir parça sütlü bademli çikolatam var.
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeyin. Çünkü çikolata benim hayat dengemin bir parçası. Çikolata yemediğimde daha saçma sapan şeyler yiyorum ve dengem daha çok bozuluyor. Ve çikolatanın bana kilo aldırdığı veya yağ kazandırdığı henüz görülmemiştir.
Yani önemli olan dengeyi bulmuş olmak.
Bilinmesi gereken 3-5 mevzu var, gerisi teferruat.
Yürümeye başladığımdan beri spor yapan, çocukluğu yüzme ve daha sonra voleybol antremanlarında geçmiş biri olarak şu anda da haftada en az 5 gün spor yapıyorum.
Sağlıklı beslenme meselesiyle de, her günümüz kadını gibi yakından ilgileniyor ve bu konuda çıkan yazıları okuyorum.
Aslında var ya; bu kadar kafa patlatmaya hiç gerek yok.
Zaten mutlaka bilinmesi gereken 3-5 şey var, gerisi teferruat.
Ve zaten aslında herkes herşeyi biliyor. Önemli olan uygulamak.
Uygulamak ta harfi harfine kimse de aynı olamaz. Önemli olan kendi yaşam düzenine, yaşam dengesine entegre edebilmek.
Ben mesela, elinde bitki çaylarıyla gezen, kahve içmeyen, ağzına, karaciğerim yağlanacak diye şarap, şampanya koymayan, kırmızı et yemeyen, onu bunu reddeden sıkıcı bir insan asla olamam.
Şahsen bu kadar hijyenik yaşamaya çalışan insanlarla da uzun vadede arkadaş kalamam.
Ben mesela şarabımı da içerim, kırmızı et te yerim, peynir tabağına da hayır demem, tatlı da yerim, karbonhidrat ta yerim, her gün çikolatamı da yerim.
Çünkü herşey denge...
Bilen bilir. Vücudum hem güzel, hem kaslı, hem sağlıklıdır.
Yağ-kas oranım muazzamdır. Yağ oranım 14-15 arasında, kas oranım da 45 civarındadır.
Günde 2400 kalori yakıyorum. Düzenli spor yapıyorum ve iyi besleniyorum.
Sağlıklı Yaşam serisi adı altında bir yazı dizisi oluşturmaya karar verdim bloğumda.
Sağlıklı yaşam, beden ve ruh uyumu, dengesi...
Zaten hepinizin büyük ihtimalle bildiği ve benimle sağlamasını yapacağı, çok fazla bio ve diyetetik takılmadan, sadece kendi okuduğum, bildiğim ve uyguladığım pratik bilgileri paylaşacağım.
Ancak... Altını çiziyorum. Her hayatın dinamikleri başka, dengeleri başka...
Bunlar benim hayatıma uygun olanlar. Bana uyduğu için kendime izin verdiklerim...
Evet, ne yersek oyuz. Ve vücudun onları nasıl sindirdiği, ne kadarini harcadığı, ne kadarını stok edeceği önemli.
Diyet diye bir şey yok. Beslenme alışkanlıkları var.
Diyete inanmıyorum. Belli bir süre başka bir tarz beslenmeyle zayıflayan herkes er ya da geç o kiloları geri alacaktır. Bu artık bilinen birşey.
Önemli olan sürdürülebilir bir yemek yeme düzeni ve alışkanlıkları edinebilmek.
Bir takım alışkanlıkları hayatınıza entegre edip sonuç vermesini sabrederek bekleyeceksiniz. Ve daha sonra vücudun kilo dengesini koruduğunu göreceksiniz.
Bu nedenle 3 günlük sıvı detoxlara falan da prim vermiyorum.
Haydi diyelim ki 3 günde bağırsaklarını tamamen temizledin. Çiğnemediğin için vücudunu tembelleştirdin. Eeee sonra?
Yani önemli olan beslenme tarzını değiştirmek ve bunu artık yaşam tarzına adapte etmek.
Geçici olan hiçbirşey kalıcı sonuç vermez.
Yanlış beslenme vücutta asit üretilmesine neden oluyor ve alkali beslenme ile bunun üstesinden gelebiliriz. Ama alkali beslenme bir süre için değil, her zaman... Sağlıklı beslenen bir vücut ideal kilosunu bulacak ve bunu daima koruyacaktır.
Ve her gün en az 20 dakika hareket etmek şart.
Vaktim yok sadece bir bahanedir unutmayın. Spora vereceğiniz kısacık bir zaman ve enerji size katlanarak geri döner.
Siz daha mutlu biri olacağınız için çevrenize de ışık, neşe ve mutluluk saçarsınız.
Bunun için spor salonuna gitmek zorunda da değilsiniz. Evde bile kendi vücut ağırlğnızla yapabileceğiniz o kadar çok exercice var ki.
Ben mesela o gün spor yapamayacaksam sabah mutlaka 50 şınav ve 15 dakikalık bir circuit trainingle güne başlarım. Serinin ilerleyen zamanlarında evinizde 30 dakikalık exercice programları vereceğim.
Hangi yaşta olursak olalım her zaman yaşantımızla ilgili yeni bakış açılarına geçmek için şansımız olduğununa inanırım. Yaşama bakışımızda, iç dünyamıza yönelişlerde, kariyer ve özel hayat sorgulamalarımızda, evrenle bütünleşip derinliği yakalama çabasındayız. Hiçbir zaman ‘tam oldum’ diyemeyiz. Öğrenmek için hala çok yer var…
Çoğumuz doğayla barışık, evrenle bütünlük içinde yaşamıyoruz. O bütünlük için de fiziksel, ruhsal, zihinsel ve duygusal olarak arınmak durumundayız.
İşte bu bütünlük sayesinde dengemizi buluruz. Sağlığı yakalarız, comfort food denilen yiyeceklere ihtiyaç duymayız ve ideal kilomuzu koruruz.
Burada, vücudunu asla aç bırakma, öğün atlama, üç beyazdan uzak dur, fast food tarzı yiyecekler yeme, cips, kızartma yeme, abur cubur yeme, ayakta yemek yeme, her yere yürü, merdiven çık, suni tatlandırıcı kullanma, her zaman kırmızı et yeme, gazlı içecekler içme etc... gibi ezbere bildiğimiz şeylerden bahsetmeyeceğim.
Ben yemek yemesini kimden öğrendim biliyor musunuz? Güvendiğim birinci isim.
Michel MONTIGNAC
Verdiği bilgiler son derece pratik ve günlük yaşamda uygulanabilir, akılda tutulabilir, ve hemen hayata geçirilebilir bilgiler.
Je mange donc je maigris (Yiyorum, dolayısıyla zayıflıyorum); yeme alışkanlıklarımı değiştiren bir kitap.
Birçok diyetetisyenin bilgilerinin temeli olan Montignac'ın kitaplarını ben de okudum. Ve bir sonraki Sağlıklı Yaşam serisinde bunlardan bahsedeceğim.
Şimdilik uzun zaman süren sessizliğimi bozmuş olayım.
Hayatta bana dokunan yeni konular ve yeni yazılarla tekrar buluşmak üzere.
Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar
Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.
Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu
Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.
Bloğumu takip eden ya da uzun zamandır haberleşemediğim arkadaşlarımın, "hayırdır bloğa yazmıyorsun artık, ne oldu?" mesajlarının üzerine yazılara devam etme vaktinin geldiğini düşündüm ve yeniden buradayım.
Kim demiş kadınlar aynı zamanda birçok işi yapabilir diye... Eminim yapabilenler vardır ancak, ben o kadınlardan değilim malesef.
Aralık sonundan beri başka bir iş için çalışıyordum. İyi bir çalışma ortaya koyabilmek için bütün konsantrasyonumu bir süreliğine tamamen oraya kanalize etmek istedim.
Şimdi biraz rahatladığıma göre blog yazılarına devam...
SAĞLIKLI YAŞAM SERİSİNE GİRİŞ
Bu ne yahu !!!
25-30 yaşından sonra spora başlayan, kendi güzellik kaygılarıyla iki beslenme kitabı okuyup başımıza expert kesilen, hani eskilerin deyimiyle ağzı olan konuşuyor misali kitap çıkartan, son yılların en moda sporu Pilates yapıp, iki ağırlık kaldırıp başımıza spor uzmanı kesilenler...
Yeni kitap çıkartan insanlara veya internetteki sitelere bir göz atıyorum. Lütfen artık,
her gün mutlaka en az 40 dakika yürüyüş yapın,
günde en az 2 litre su için,
akşam 19'dan sonra yemek yemeyin,
şekerden uzak durun,
ne yerseniz o olursunuz,
gibi şeyler söylemek için kitap yazmayın, medyayı boşuna işgal etmeyin.
Ben her doktorun veya diyetetisyenin söylediklerine de prim vermem.
Biri diyor, çavdar veya tam tahıllı ekmek yiyin, öteki diyor asla ekmek yemeyin.
Biri diyor karbonhidratla proteini karıştırmayın, biri diyor her öğlen tavuklu pilav yerim, en iyisi.
Biri diyor yağdan uzak durun, biri diyor aslolan yağlardır, uzun vadede bize enerji verir.
Biri diyor bal, biri diyor bal yemeyin.
Biri diyor meyve sebze ağırlıklı beslenin, biri diyor asla meyve yemeyin meyve şekerdir.
Bir detox muhabbetidir gidiyor, biri diyor sırf yeşil sebze suları için, biri diyor çiğnemeden vücut açlık hissini yok etmez. Biri diyor 3 gün boyunca tek tip beslenmek iyi bir detoxtur biri diyor sağlık için çok yanlış, sağlığı tehlikeye atar.
Biri diyor 1 hafta sadece çiğ sebze meyve yemek lazım, biri diyor proteinsiz olmaz.
Bir de dünyadan et yemekten uzaklaşan bir trend başladı.
İşe her gün, ıspanak, muz, yeşil elma karışımlarıyla gelip kendini "güya" zinde hissedenler....
Bütün bu çabalar, hayatında bozulmuş bir dengeyi bulma veya kendisinde memnun olmadığı fiziksel görünümü başka başka yollar deneyerek düzeltme çabası.
Kimsenin sağlığı taktığı falan yok aslında.
Offfff....
YEMEK YEMESİNİ SİZDEN ÖĞRENECEK DEĞİLİZ !!!
Eğer fazla kilonuz varsa veya kilo veremiyorsanız hayatınızdaki dengelerden biri veya birkaçı bozulmuş demektir.
Artık hepimiz biliyoruz ki çoğu zaman yemek yeme sebebimiz tamamen duygusal.
Hayatındaki dengeyi kurabilmiş hiçkimse kilo almaz.
Duygusal, ruhsal denge, ihtiyacı olan besinler, arzu ettiği yiyecekler, sosyal yaşantısı gereği yediği veya içtiği şeyler, fiziksel aktiviteler, uyku saatleri ve uyku süresi, mutlu ve huzurlu olmak....
Bu dengeleri kuran hiçkimse kilo almaz.
Önemli olan denge...
Ben mesela bu yazıyı yazarken yanımda kahvem ve bir parça sütlü bademli çikolatam var.
Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeyin. Çünkü çikolata benim hayat dengemin bir parçası. Çikolata yemediğimde daha saçma sapan şeyler yiyorum ve dengem daha çok bozuluyor. Ve çikolatanın bana kilo aldırdığı veya yağ kazandırdığı henüz görülmemiştir.
Yani önemli olan dengeyi bulmuş olmak.
Bilinmesi gereken 3-5 mevzu var, gerisi teferruat.
Yürümeye başladığımdan beri spor yapan, çocukluğu yüzme ve daha sonra voleybol antremanlarında geçmiş biri olarak şu anda da haftada en az 5 gün spor yapıyorum.
Sağlıklı beslenme meselesiyle de, her günümüz kadını gibi yakından ilgileniyor ve bu konuda çıkan yazıları okuyorum.
Aslında var ya; bu kadar kafa patlatmaya hiç gerek yok.
Zaten mutlaka bilinmesi gereken 3-5 şey var, gerisi teferruat.
Ve zaten aslında herkes herşeyi biliyor. Önemli olan uygulamak.
Uygulamak ta harfi harfine kimse de aynı olamaz. Önemli olan kendi yaşam düzenine, yaşam dengesine entegre edebilmek.
Ben mesela, elinde bitki çaylarıyla gezen, kahve içmeyen, ağzına, karaciğerim yağlanacak diye şarap, şampanya koymayan, kırmızı et yemeyen, onu bunu reddeden sıkıcı bir insan asla olamam.
Şahsen bu kadar hijyenik yaşamaya çalışan insanlarla da uzun vadede arkadaş kalamam.
Ben mesela şarabımı da içerim, kırmızı et te yerim, peynir tabağına da hayır demem, tatlı da yerim, karbonhidrat ta yerim, her gün çikolatamı da yerim.
Çünkü herşey denge...
Bilen bilir. Vücudum hem güzel, hem kaslı, hem sağlıklıdır.
Yağ-kas oranım muazzamdır. Yağ oranım 14-15 arasında, kas oranım da 45 civarındadır.
Günde 2400 kalori yakıyorum. Düzenli spor yapıyorum ve iyi besleniyorum.
Sağlıklı Yaşam serisi adı altında bir yazı dizisi oluşturmaya karar verdim bloğumda.
Sağlıklı yaşam, beden ve ruh uyumu, dengesi...
Zaten hepinizin büyük ihtimalle bildiği ve benimle sağlamasını yapacağı, çok fazla bio ve diyetetik takılmadan, sadece kendi okuduğum, bildiğim ve uyguladığım pratik bilgileri paylaşacağım.
Ancak... Altını çiziyorum. Her hayatın dinamikleri başka, dengeleri başka...
Bunlar benim hayatıma uygun olanlar. Bana uyduğu için kendime izin verdiklerim...
Evet, ne yersek oyuz. Ve vücudun onları nasıl sindirdiği, ne kadarini harcadığı, ne kadarını stok edeceği önemli.
Diyet diye bir şey yok. Beslenme alışkanlıkları var.
Diyete inanmıyorum. Belli bir süre başka bir tarz beslenmeyle zayıflayan herkes er ya da geç o kiloları geri alacaktır. Bu artık bilinen birşey.
Önemli olan sürdürülebilir bir yemek yeme düzeni ve alışkanlıkları edinebilmek.
Bir takım alışkanlıkları hayatınıza entegre edip sonuç vermesini sabrederek bekleyeceksiniz. Ve daha sonra vücudun kilo dengesini koruduğunu göreceksiniz.
Bu nedenle 3 günlük sıvı detoxlara falan da prim vermiyorum.
Haydi diyelim ki 3 günde bağırsaklarını tamamen temizledin. Çiğnemediğin için vücudunu tembelleştirdin. Eeee sonra?
Yani önemli olan beslenme tarzını değiştirmek ve bunu artık yaşam tarzına adapte etmek.
Geçici olan hiçbirşey kalıcı sonuç vermez.
Yanlış beslenme vücutta asit üretilmesine neden oluyor ve alkali beslenme ile bunun üstesinden gelebiliriz. Ama alkali beslenme bir süre için değil, her zaman... Sağlıklı beslenen bir vücut ideal kilosunu bulacak ve bunu daima koruyacaktır.
Ve her gün en az 20 dakika hareket etmek şart.
Vaktim yok sadece bir bahanedir unutmayın. Spora vereceğiniz kısacık bir zaman ve enerji size katlanarak geri döner.
Siz daha mutlu biri olacağınız için çevrenize de ışık, neşe ve mutluluk saçarsınız.
Bunun için spor salonuna gitmek zorunda da değilsiniz. Evde bile kendi vücut ağırlğnızla yapabileceğiniz o kadar çok exercice var ki.
Ben mesela o gün spor yapamayacaksam sabah mutlaka 50 şınav ve 15 dakikalık bir circuit trainingle güne başlarım. Serinin ilerleyen zamanlarında evinizde 30 dakikalık exercice programları vereceğim.
Hangi yaşta olursak olalım her zaman yaşantımızla ilgili yeni bakış açılarına geçmek için şansımız olduğununa inanırım. Yaşama bakışımızda, iç dünyamıza yönelişlerde, kariyer ve özel hayat sorgulamalarımızda, evrenle bütünleşip derinliği yakalama çabasındayız. Hiçbir zaman ‘tam oldum’ diyemeyiz. Öğrenmek için hala çok yer var…
Çoğumuz doğayla barışık, evrenle bütünlük içinde yaşamıyoruz. O bütünlük için de fiziksel, ruhsal, zihinsel ve duygusal olarak arınmak durumundayız.
İşte bu bütünlük sayesinde dengemizi buluruz. Sağlığı yakalarız, comfort food denilen yiyeceklere ihtiyaç duymayız ve ideal kilomuzu koruruz.
Burada, vücudunu asla aç bırakma, öğün atlama, üç beyazdan uzak dur, fast food tarzı yiyecekler yeme, cips, kızartma yeme, abur cubur yeme, ayakta yemek yeme, her yere yürü, merdiven çık, suni tatlandırıcı kullanma, her zaman kırmızı et yeme, gazlı içecekler içme etc... gibi ezbere bildiğimiz şeylerden bahsetmeyeceğim.
Ben yemek yemesini kimden öğrendim biliyor musunuz? Güvendiğim birinci isim.
Michel MONTIGNAC
Verdiği bilgiler son derece pratik ve günlük yaşamda uygulanabilir, akılda tutulabilir, ve hemen hayata geçirilebilir bilgiler.
Je mange donc je maigris (Yiyorum, dolayısıyla zayıflıyorum); yeme alışkanlıklarımı değiştiren bir kitap.
Birçok diyetetisyenin bilgilerinin temeli olan Montignac'ın kitaplarını ben de okudum. Ve bir sonraki Sağlıklı Yaşam serisinde bunlardan bahsedeceğim.
Şimdilik uzun zaman süren sessizliğimi bozmuş olayım.
Hayatta bana dokunan yeni konular ve yeni yazılarla tekrar buluşmak üzere.
Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar
Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.
Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu
Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.
Libellés :
beslenme,
Sağlıklı Yaşam Serisi,
spor. Montignac
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
