8 Mart 2018 Perşembe

The rooftop bar : 1 Altitude

Singapur'a geldigimden beri bu yaziyi yazmak için firsat kolluyordum ama 1 Altitude'e bir turlu gidememistim. Sonunda kalktim gittim.

Rooftop barlari çok seviyorum.
Hele hele deniz ayaginin altina sere serpe serilmisse, sehir tekduze degilse, irili ufakli surprizler vaadetmisse, sehir sadece yukaridan bakildiginda perdesi kalkan muazzam bir sahneye donusmusse iste o zaman tadindan yenmez...
Hediyenin içinde ne oldugunu gorebilmek için hediye paketini açmak gibi bir sey sehri tepeden seyredebileceginiz bir yerde durmak...

Rooftop barlarin bende biraktigi tad bu.
O yuzden her sehirde en az mutlaka bir tane yapmak istiyorum. Sehrin, algilayabilecegim duzeyde her detayinin tadina varmak arzusuyla...
Ve takdir edersiniz ki Singapur'da bunlardan her binanin tepesinde bir tane.
Hepsinin açilari baska, gorus alani, kapasitesi, vaadettikleri baska... Orasi baska.
Ama hediyenin kucugu buyugu olmaz degil mi? Boyle ogrendik biz kuçukken.

1 ALTITUDE

Burasi Singapur'un en yuksek açik hava rooftop bari. Raffles Place'te bir kule. Kulenin 62. kati.
Ve mekanin sekli uçgen.  Etrafinda hiçbir sey yok. Muazzam, kusursuz bir bosluk...
Singapur'u 360 derece panoramik bir sekilde gorebileceginiz essiz bir mekan.
Uçgenin koselerinin en ucuna gidip, evet evet Titanic filmindeki guverte sahnesi gibi bir fotograf çektirebilirsiniz.

Dikkatimi çeken bir sey oldu. Bu uçgen barin uçlarina gidip herkes selfiler çektiriyor, sehri panoramik olarak filme çekiyor yani herkes uçgenin uçlarinda fazla bir dolasiyor ya...
Uçgenin her ucunun basinda bir guvenlik gorevlisi var. Gozunu kirpmadan oradaki insanlara bakiyor.
Kimse taskin ve abarti çekimler yapmiyor ama... intihar etmek için sahane bir yer olabilir.
Tipki Araf kitabindaki o kiz gibi... Neyse zaten saçma bir kitapti. Hiç begenmedim.
Ne diyordum? Evet, guvenlik gorevlileri hiç gozunu kirpmadan o en uç açidaki insanlari izliyorlar.

Carsamba aksamlari ladies night concepti yapiyorlar. Rezervasyonsuz direk gidebiliyorsunuz.
Bir takim martini ve coctailler 10 singapur dolari. Singapur'a ve mekana gore çok ucuz. Biz birer Cosmopolitan aldik once. Ne oldugunu bildigimden degil haaaa, "Sex and the City" kizlarindan hatirliyorum, oyle her yerde cosmopolitan içerlerdi diye aklimda kalmis. Neyse, çok kuçuk bir mekan oldugundan dolayi ya 6 buçuk gibi gitmenizi, ya da rezervasyon yaptirmanizi tavsiye ederim.

Saat 8 gibi canli muzik basliyor. Isiklandirma artik bir gece clubu edasinda yanip sonmeye basliyor.
Muzik yapan grup o kadar iyi ki, en trend parçalarla herkesi eglendiriyor, costuruyor.

Biz de su fotograf çekimi seanslarini bitirip daha bir havaya giriyoruz.
Sohbetimiz iyice derinlesiyor, tam saraplik kivama geliyor.
Martini, cosmo, cocktail bilmem ne de nereye kadar...
Sarap yoksa ortamda o sohbetin hakki verilmemis demektir.

Baktik gece uzun, manzara, isiklar, muzik, mekan mukemmel...

Sohbetin tadi da hazir damagimizdayken, saraplarimizi soyluyor, onun tadini da yanina yolluyoruz.










1 Mart 2018 Perşembe

My Favorite Afternoon High Tea Place : Brasserie Les Saveurs

Afternoon High Tea concepti deyince Singapur'da kuskusuz akla ilk gelen adres Landing Point.
Ama ben bugun size bana gore çok daha iyi bir yerden bahsedecegim. O da Brasserie Les Saveurs..

Brasserie Les Saveurs - The St. Regis Hotel

Bana gore dedim cunku Brasserie Les Saveurs tamamen Fransiz bir ambians ve gastronomi. 
Yani salona girdiginiz andan itibaren gordugunuz ve tattiginiz hersey Fransiz kulturunden.
Afternoon Tea boyunca piyanonun basinda Edith Piaf sarkilari çalan bir piyanist esliginde karsilaniyorsunuz. Daha sonra gordugunuz tum detaylar sizi alip 17. yuzyil Fransa'sina goturuyor.
Tepedeki avize XIV. Louis'den kalmis olabilir, yerdeki o halilar Versailles Satosu'ndan gelmis olabilir. 
Ve hatta ve hatta bana kalirsa...
Bize bu ziyafeti yasatan orkestra sefi bas asçi bir.... Vatel olabilir...

Hersey olaganustuydu Vatel, seçtigin o enfes peynirler, yaptigin macaronlar, Fransiz usulu pastalar, cikolatalar, orani muhtesem tutmus krepler, envai çesit tartlar..

Bu ogleden sonra tam bir solendi, ziyafetti. Hersey çok basariliydi Vatel, sen kusursuzlugu seçtigin için oyle yaptin.. Ah neden yaptin Vatel?? Buna gerek var miydi?

Evet ne diyorduk, Afternoon High Tea. Bence Brasserie Les Saveurs sehrin en iyi High Tea yeridir.
Cita o kadar yuksek ki bunu kim geçebilir, merak ediyorum.

Haaa bir de benden size bir tavsiye. Sakin scones mudur nedir onlara dokunmayin. Scones ta ne yahu? Bir de abartiyorlar, yok en iyi sconeslar surdaymis burdaymis, en iyisi British Scones'mus. Scones'un iyisinden ne olacak ! Bildigin saf hamur. Yani kilo alacaksak bari afilli degecek bir seylerden olsun degil mi?



(Bu arada yemeyin dedigim scones budur)

Landing Point - Fullerton Bay Hotel

Sehrin en culte oteli Fullerton'un bir parçasi olmasi itibariyle bile Landing Point her zaman tekrar tekrar gidilebilecek bir yerdir. Ona suphe yok.

O Osmanli Saraylarini andiran kanapelere kurulup denize baka baka afternoon high tea keyfini sur.
Landing Point'te sadece yiyecek cesitliligi ve seçimi beklentilerimin altindaydi.
Bir kere tuzlu seçenekleri çok azdi, olanlar da benim damak tadima hitap etmedigi için guzel degildi.
Peynir hiç yoktu. Local, Asya tarzi yiyeceklere daha çok agirlik verilmisti.

Dedigim gibi, Landing Point son derece class, culte ve ozellikle business bulusmalar için son derece uygun bir yerdir.

Bir Afternoon Tea adresi daha var aklimda, en kisa zamanda gideyim yazacagim.


28 Şubat 2018 Çarşamba

Chinese New Year

Bir Dragondur gidiyor...

Singapur'un en onemli organizasyonu Chingay 2018'te gerçeklesecek dragon dans performansi için gonullu araniyor ilanini gordugum anda gonulden yazdirdim adimi dragona..

Bir Dragondur gidiyor. Guce dair ne biliyorsak yukledik dragona...
Game of Thrones'a fazla mi kaptirdik kendimizi acaba? Khalessi'nin gucu basimizi dondurdu, bizi bizden aldi, almadi mi?
Yoksa zaten dragon senesinde dogarak bir gonul bagi mi kurduk, bu gerçek olamayacak kadar masalsi, yakip yikan, kendinden baska bir guç tanimayan bu yaratikla?

Bir Dragondur gidiyor...
Sanki butun yollar ona çikiyor.
Spor musabakalarina olan ilgimi, sevgimi herkes bilir.
Su donemdeki aktif tum profesyonel sporcular içinde oyle biri var ki bayiliyorum ona, olup bitiriyorum, sirf onun için o kadar istedim ki Avrupa Sampiyonu olmalarini... Tarihlerinde bu bir ilk. Oldular!.
(Bir seferinde soylemistim, butun dileklerim gerçeklesir benim. Bunu en iyi ugur bocekleri bilir..)
Sen bir adam sev, ve onun da lakabi Dragon olsun. Bilmiyordum. Sampiyon olduktan sonra ogrendim.
Yuh!!! derler adama. Ama demiyorum. Dragon çagiriyor sadece. Biliyor.

Dragon çagirdi. Chingay 2018 geçidinde onu tasiyanlardan biri olmami istedi.
Mesakkatliydi biraz, 2 ay boyunca her hafta çalismasi vardi. Gittik, geldik.
Benden baska yabanci yoktu. Ve hatta butun çalismalar Cince oluyordu, sadece benim için Ingilizce konusuyorlardi. Onemi yoktu. Dragon ordaydi. Butun bunlar zaten onun için degil miydi?

Gun geldi çatti.
One Nation, One Singapore anonsu altinda, bizler dragonun vucudunun altinda basladik yurumeye.
Herkes alkisliyor, biz elimizde sopalar dragonu tasiyoruz, yuruyoruz. Isiklar yaniyor, sonuyor, muzikler degisiyor. Biz yuruyoruz. Gosteri alani yikiliyor, belli ki herkes çok egleniyor.

Ozlemin cemresi ilk o aksam dustu kalbime...
Singapur'a geldigimden beri Paris'i hiç ozlemedim, burada mutluyum diyordum.
Mutluyum mutlu olmasina ama... Cok ozlemisim...
Stad yikiliyor. Biz yuruyoruz. Herkesin yuzunde tebessum, pasparlak bir gurur...
Benimse aklimda baska yerler, baska dusunceler vardi.
Neredeydim, burasi neresiydi, bu insanlar kimdi, ben su anda ne yapiyordum, bu Dragon da neyin nesiydi?... Elimdeki sopayi orada oylece birakip gitmek, kosmak geldi içimden. Koskoca dragon bu, sirf ben bir sopayi biraktim diye yikilacak hali yok ya? O degil mi tas ustunde tas birakmayan?  Vazgeçtim.
Dragon'un kafasinin hemen altindaki sopaydi tuttugum. Birakip gidemezdim, soz vermistim bir kere sonuna kadar tasiyacaktim. Oyle de yaptim. Insanlar verdikleri sozler, onlara duyduklari sorumluluk kadar olçulur. Bu, bugun olmasa, bir gun bir baska yerde ayaginiza dolanir. Onemli olan kuçuk çalimlari atmak degil.

Bir Chinese New Year canli canli yasayarak gelip geçti.
Bende çok daha coskulu buyuk duygular uyandiracak sandim, oyle olmadi. Onun yerine baska duygular uyandi.

Uyanan Dragon degil. Aman onu elemeyin.
Uyanmasin...



15 Ocak 2018 Pazartesi

ZUU Class - Virgin Active

Gittiğim spor salonunda bir grup dersi var, özellikle sloganından dolayı hep ilgimi çekmiştir.
Geçen günkü İngiliz boxu dersinin hocası epey geç kalınca, o zaman benim için ders düşer, alternatif ne var diye bakıp, hep niyet ettiğim bir türlü giremediğim şu derse bir gireyim dedim.

ZUU CLASS : Let loose your wild side !

Emin misiniz? Bir daha düşünün isterseniz.
Yani vahşi tarafımı ortaya çıkarmamı istediğinizden emin misiniz?
Sonra gördüğünüz şeyden memnun olmazsanız benden günah gitti, kendiniz kaşındınız.

Bu giriş yeterince  sağlam değilmiş gibi bir de şöyle demişler:

Discover your inner beast !

Yok artık !!

Valla bakınız, gün geçtikçe ayıların sayısının arttığı bir ülkeden geliyorum.
Üstelik sevgilim, benim içimde, ne zaman uyanacağı belli olmayan bir Dragon yaşadığını söylüyor.
Şimdi siz bu sloganlarla onu uyandırmak istediğinizden emin misiniz?

Hem bence hiçbir Türk kadınına ve Latin kadınlarına böyle, yok efendim içindeki canavarı keşfet, vahşi yanını bırak çıksın falan sloganlarıyla gelmemeli. Zira bence bünye cok müsait de, siz buna hazir misiniz?
Bunca yıllık Latin kadınıyım, biliyorum ki o bünyelerden civciv çıkmaz, kuş çıkmaz. Ona gore.

Zuu class aslında gerçekten de hayvanların fiziksel hareketleri baz alınarak oluşturulmuş çok etkili bir HIIT work out. Bol bol yere yakın, eller ve ayaklarla yürüme, koşma, sürünme ve zıplama var.
20 dakinanın sonunda bütün bacak kaslarınızın cayır cayır yanması işten bile değil.

Çok güzel bir ders ama yine de pek keyif almadım, ben gidip boxumu yapayım.
Hem yumruklar ve tekmeler kasları şahane çalıştırıyor, hem belli mi olur, memleketteki ayılardan birini dövmek gerekebilir bir gün...






12 Ocak 2018 Cuma

Singapur analı kızlı

"Dilara hareketlense de yazılar geri gelse artık" dedi, blogdan geçen ayak izini görmezsem yazının eksik kalacağı, "kimse okumazsa o okur" dediğim çok sevdiğim arkadaşım...

Hareketlenme maşallah dolu dizgin, olmasına ama...
"hiç vaktim yok" palavrasının arkasına da yatacak değilim.
Rahmetli Aydın Boysan'ın dediği gibi "Sahip olduğumuz zaman az değil, çoook. Az olan zaman, ondan yararlandığımız zaman."
Yani vakti olmadığını söyleyen kişi, hangi zamandan gerçekten yararlanacağını pek bilmeden, bütün zamanını ondan fayda sağlayabilme olasılığı uğruna debelenip, neticede büyük bir çoğunu boşa harcayan kişi gibi geliyor bana.
Yani işin sırrı, hangi zaman aralığından istediğimiz sonuçları elde edebileceğimizi analiz edebilme becerisine sahip olmak sanırım.
"Hiç vaktim yok" diyene soyle bakmak lazim, hayır vaktin tabi ki var, ya onu kullanma becerisine sahip değilsin ya da ben onceliklerin arasinda degilim.

Benim neden aylardır yazmadığıma gelince...
Kelimeleri bir araya getiremedim sanırım. Sihirli cümleler kuramadım.
Koca bir yazı yazarsınız, iki cümle kalır ya okuyanın aklında, öyle bir cümlem yoktu cebimde.
Sonra dedim ki kendi kendime; yaz öylesine, neler yaptın bu aralar, elinin pası gitsin..

Size de olur mu? Bir yerde karşılaştığınız bir cümle, bir fikir çok yakın bir zamanda başka bir yerde yeniden çıkar karşınıza.

Bir arkadaşımın bir yazısını okudum birkaç ay önce. Şöyle bir ibare vardı:
"Tam iki yıl oldu, bu ülkeye yerleşeli, tam iki yıl oldu ismimdeki noktalardan vazgeçeli..."

15 yıldır yurt dışında yaşayan biri olarak hiç aklıma gelmemiş, hiç dikkatimi çekmemiş bu.

Yakın bir zamanda Elif Şafak'ın Araf'ını okumaya başladım. (Henüz bitirmedim)
Şöyle diyor kitabında:

"İnsan memleketini geride bıraktı mı kendinden en az bir parçayı feda etmeye hazır olmalıdır. Eğer hal böyleyse Ömer Özsipahioğlu neyi feda ettiğini biliyordu : isminin noktalarını."

"Yabancı, işte ilk bu fireyi vermeyi öğrenir. Yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabı, insanın en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır. Yabancı, isminin bir ya da birçok bölümü gölgede kalan insandır."

Fire..
Burdaki sihirli kelime fireydi benim için.
Düşündüm. Ben memleketimi geride bırakarak hangi fireleri verdim? Neleri feda ettim? Fazla bir şey gelmedi aklıma. Tek bir şeyden başka...
Ben en sevdiğimi fire verdim. En sevdiğimin her daim bilfiil yanında olmamayı feda ettim.
Buna değdi mi sorusunu soramıyorum kendime; zira tartının bir ucu çok ağır.
Diğer ucunu doldurmaya çalışmak, verdiğim fireye paha biçmek gibi geliyor, ki o uç "paha"sız.
Her şey bir arada olmuyor. Mutluyum yine de. Şükrediyorum.

Annem Singapur'da. Bol bol geziyoruz.
İnsanın yaşadığı yeri turist olarak görmesi için deniz aşırı birilerinin gelmesi gerekiyor. Singapur malum bir Paris bir Londra değil şöyle karış karış arşınlayasın, tarihi içine çekesin, her metrekarede insanı büyüleyecek birşeyler bulabilesin. Burada varsa yoksa devasa gökdelenler, Amazon ormanları misali parklar, Sentosa'nın plajları, yoğun ağaç dolu yerlerde asma yollar...
Bunlardan Mc Ritchie en sevdiğim. Ve Mount Faber üzerindeki Souther Ridges, Handerson Waves ve 9 km'lik havadaki yürüme parkuru. Çek içine bol oxygeni, havada asılı, bir ayağın yerde biri gökte yürü yürüyebildiğin kadar... Hele bir de yanında iyi muhabbet varsa yeme de yürü.




Ya da benim en sevdiğim; rooftop barlar, ladies night'la