3 Kasım 2013 Pazar

Zen Bahçesinde "Ben"den Uzaklasma ya da "Ben"i Bulma

Onu ilk okudugumda aklimdan geçen ilk dusunce su oldu:
Bu kadin çitayi çok yukarilara çekiyor...
Az konusan, oz konusan, kendisiyle çok konusan bir kadin Gulin.

Ince gozlemleri, derin fikirleri ve zaman zaman da bilimsel açklamalariyla kafasina takilan her konuyu kurcaladigi, saglam beyin firtinasi bir de blogu var.
Blogundaki bazi yazilari, bazi yazilarin bazi bolumlerini iki kere okuyorum ben. Ikinci kere izlenildiginde daha iyi anlasilan çok boyutlu filmler gibi, ikinci kere okudugumda daha iyi anliyorum Gulin'in yazilarinin altinda yatan derin meseleyi...

www.bnce.blogspot.com

Bu haftaki konuk yazarim Gulin, blogum için harika bir yazi yazmis.
Zaten bir yazinin içinde yolculuk varsa, hele bir de iç yolculuk ta varsa o yazi okunur.

Size naçizane tavsiyem; butun dunyaya 20 dakika kapilarinizi kapatmanizdir.
Sadece Gulin'i anlamak için gerekli degil bu, yazdigi yazinin gerektirdigi de budur.


                                                   ******************


Zen Bahçesinde "Ben"den Uzaklasma ya da "Ben"i Bulma 
Yolculuğun kendi içinde gizemli ve derinliği olduğunu düşünürüm.Yolculuklar var, kilometreler gidilir, yeni dünyalar keşfetmek için, yolculuklar var, kendi içindeki derinliklere ulaşma isteğiyle hareket edilir. Kimi zaman ikisi bir arada olur. Bunu yakalayabilmek o yolculuğu unutulmaz yapar. Ya tamamlanmamış olduğu için ya da yakaladığını daha derinlerde, damarlarına kadar hissedebilmek için, bir daha gidebilme isteğini oluşturur.
Japonya’ya gitme başlangıçta sadece yeni dünyaları keşfetme yolculuğuydu. Gitme fikri ortaya çıktığında, aklıma ilk gelen, bir daha gitme şansım olmayacağıydı. Bloglarımız üzerinden tanışıp, kaynaştığımız arkadaşımın yazıları da, aynı döneme rastlamıştı. Rastlantısal gibi görünse de, paylaşımlar bu yolculukta teşvik ediciydi. 
Gitmeye karar vermek dışında her detayın yabancısıydım. Gidilecek zaman, kalınacak süre ve gezilecek yerler hakkında hiçbir fikrim yoktu. Uzakdoğuya daha önce gitmiştim, ama Japonya kültür olarak diğer yerlerden farklıydı, en azından onların kendini farklı gördüğünü biliyordum. Mutlaka görmem gereken yerler listesinde baş sırada değildi, ama görülse iyi olur listesindeydi. Program geldiğindeyse, tanıdık gelen kelimelerden biri de ‘tapınak’tı. 
Bugüne kadar gittiğim bir çok yerde mimari açıdan ya da tarihi anlamada önemli sayılan ibadethaneleri ziyaret etme alışkanlığım vardı, ama hiçbirinde gece konaklama hayalim olmadı. Bütün çekincelerime rağmen, tapınakta kalma fikri ilginçti. Tapınakta kalana kadar, dini ibadet mekanlarının inanca hizmet eden ve inanç doğrultusunda, dinsel yolculuğu disiplin altına alma, ya da dini bir mertebeye ulaşmak isteğiyle kalındığını düşünürdüm. Bugüne kadar da, oda kiralayan, cami, kiliseye rastlamamış olmam da, bu düşüncelerimi destekliyordu. Japonya’da kaldığımız tapinaklar bu konuda ilkti. Üstüne üstelik, inancı ne olduğu da önemli değildi.
Japonya yolculuğumuzun konaklamaları 5 yıldızlı otellerden, tapınaklara yöneldiğinde, sokak aralarına sıkışmış tapınaklar olacağının farkında değildim. O sıkışmışlık içinde kendini nasıl koruduğunu, herşeyden insanı nasıl uzaklaştırabileceğini, kapısının önünden geçerek anlamak mümkün değildi.
Kyoto’da kaldığımız tapınağa girişimiz neredeyse kapanış saatiydi. Karanlıkta giriş yaptığımız için, tapınağın içini keşfetmeyi ertesi sabaha bırakıp odamıza gittik. Bir insanın gecelemek için ihtiyacı olan her şey, temiz ve düzenli olan kullanıma hazır bırakılmıştı. Odada konaklayacak kişi sayısı kadar incesinden yer yatağı, yorgan ve esyalarını koyabileceği bir dolap vardı. Her odaya bırakılan yeşil çay, tapınağın kendi bahçesinde üretilmişti ve bugüne kadar içtiklerimin en lezzetlisiydi. Bu sadeleşme insanın kendi içinde gidip gelmesine, eşyanın nasıl da bir yük olduğunu, insanı kendine dair olan şeylerden uzaklaştırabileceğini görmesine yol açiyordu. Bu mücadele kolay değildi, düzenin bir parçası olmuşken. İç yolculuk başlamıştı ama bir yandan da kültürel değerlendirme, algılama ön plana çıkıyordu, Tatamilerle kaplanmış dört duvarda.


Sabah olup gün ağırdığında, daha farklı görünüyordu her yer. Özenle yapılmıştı kapılar, her birinin hayata dair bir dili vardı ve bu kapıların ortak olarak açıldığı avluda, Japonların tanımıyla, tapınağın Zen bahçesi vardı. Bahçe kendine çekiyordu insanı, neye inanırsan inan. Önce taşıdığı aydınlık, düzen ve  sonrasında çırcır böceklerinin kendi arasındaki konuşması seni senden alıyordu. Düşünceden uzaklaşiyor, geçmişten ve gelecekten kopup anı yaşıyordu insan. Artık geçen zaman anlamsızlaşıp düşünceler sıralanmadığında, sanki sırtında bunca zaman taşıdığın yükleri bırakıveriyordun ya da o bahçeye karşı eriyordu bütün yükler, ufalanıp önünde duran beyaz taşların arasında yok oluyordu. Aydınlığı içinde daha derinlerde hissetmeye başladığında, oturduğun yerden bir güç seni yukarı kaldırıyordu, artık koşabilecek kadar özgür. Yeniden doğmuşcasına taze ve canlı. Yaşadıklarından dolayı oluşan yargı ya da yaşamadıklarına oluşturduğun ön yargılardan arınmış, yeni bir başlangıca hazır. Günün içine, yaşama akıyor insan. 


Japon Tapınağının Zen bahçesinde geçirilen süre, kendi kendime yaptığım biri ayindi, kendi kendime yaptığım bir yolculuk, kendime dönme ve kendimi bulma, aydınlatma adına.
 
Yolculuklarda kimi zaman aynı kilometreler gidildiği düşünülse de, her birey için farklıdır, herkes kendi yolculuğunu yapar, kendine fırsat tanıdığı sürece. Yolculukların boyutları sınırlandırılmadığında, bilinmezler kimi zaman çok tanıdık yerin unutulmuş kapılarını açar. 
Gülin Gürsoy
www.bnce.blogspot.com





1 Kasım 2013 Cuma

Nadal'i Ikinci Kez Dünya Gözüyle Gördüm.

2012 Roland Garros'un ardından Nadal'ı bir kez daha dünya gözüyle görmek nasip oldu ya, bakalım daha neler olacak...

BNP Paribas MASTERS

Her sene ekim sonunda Bercy'de gerçeklesen BNP'nin bu turnuvasi için elime bir davetiye geçti.
Aslinda gidemem; ama gitmemezlik hiç edemem... Derken şartları zorladik, düştük yola.

Bercy'ye daha önce konser ve dans gösterileri için gitmistim. Burada ilk defa bir tenis turnuvasi izleyeceğim. Tabiki bir Grand Chelem değil; ambiansın çapı da ona göre.
Tabi ki Roland Garros gibi günes enerjisinden de beslenmiyor seyirci. Yine de mevz-u bahis Nadal oldu mu, yıkılıyor ortalık.

İlk maç David Ferrer'in. 

Ben Ferrer'i daha önce de canlı izlemistim. Hatırlarsanız; futbolcu gibi bir yürüyüşü var, söylemesi ayıptır biraz amele bir havası var demiştim.

Efendim, fantastik dörtlüden bir ya da birkaçının sakatlığından, yokluğundan faydalanıp çıktığı yarı finaller, ve hatta özellikle Nadal'la oynadığı son Roland Garros finali çok iyi gelmiş Ferrer'e. Büyütmüş onu, biraz daha tepeye taşımış. Tenis klasmanlarında değil, kendi kafasında...
Yürüyüşü, havası, raketi tutuşu, topa vuruşu değişmiş. Devleşmemis ama, büyük oyunculara has tavırlardan bir parça gelmiş üzerine.

Veeeeeee

Her taraf kararıyor, bütün kort, tribünler, her yer kapkaranlık...
Ve müzik başlıyor, bangır bangır, ve discolarda bulunan rengarenk spot ışıkları yanıp sönüyor.
Bir tenis maçında değiliz de resmen bir gece klubündeyiz. Öyle bir ortam var.
Gece klubünden box ringine dönen bir havaya geçiyoruz. Sanki bir boxör anons ediliyor. Öndeki dev ekranda sayılar, her taraf kapkaranlık, geri sayım başlıyor.
O çağrılıyor....



NADAL

Şüphesiz, Fransiz seyircinin gönlünde ayrı bir yeri var Nadal'in.
Roland Garros şampiyonluğuna tekelini koymuş, 8 kez kupayı evine götürmüş bir dev o.
Sadece Roland Garros mu? Dünyanin 1 numarası, her Grand Chelem şampiyonluğuna bir rezervasyon yapan bütün tenisçilerin korkulu rüyası.
Bir o kadar da sempatik. Servis kullanırkenki o ürkütücü bakışı, maçı kazandıktan sonra verdiği röportajlarda usul, sevimli, kırılgan, (rakibine göre) maçı kazandığı için neredeyse mahçup bakışlara dönüşüyor.

Ne renk giyse yakışıyor.

Bu sefer turkuaz gibi açık bir maviyi tecih etmiş Nadal ve ekibi. Zaten fark etmez. Tam bir Ispanyol erkegi Nadal. Renklerin gücünü seviyor. Çok canlı, capcanlı, cafcafli renkler kullanmakta tereddüt etmiyor, ve doğruya doğru, başkasının üzerinde sakil durabilecek her renk ona şahane gidiyor.
Bir turnuvada fosforlu yeşil kullanmıştı, o dönem Nike reklamlarinin da afişi olmuştu. Mükemmel bir seçimdi.
Düşünsenize fosforlu yeşili Federer'in üzerinde... Yok olmaz. Federer siyaha, beyaza, kırmızıya taş çatlasın laciverte abone... Fosforlu yesil anca Federer'in bebeklerinin pardesüsünün ponponları olabilir.

Nadal'in seçimi bu sefer canli, açik, güzel bir mavi. Her zamanki gibi, spor ayakkabisinin kenarlari, bağcığı, kolundaki bantlar, kafasındaki bant hep ayni renk. Çok yakışmış.

30 Ekim Fransa'da çocuk bayramı falan mi acaba? 

Efendim dikkatimi çeken bir diger husus ta maçtaki çocuk nüfusunun çok fazla olması.
Yani bugün burda bir yaş ortalaması hesaplansa, 22 falan çıkar herhalde, düşünün 13-15 yas civarı ve hatta altı genç kardeşlerimizin ne kadar çok olduğunu. Hayir, merak ediyorum, bu çocuklarin okulu, antrenmani, bilmem nesi yok mu acaba? Yoksa 30 Ekim Fransa'da bizim 23 Nisan gibi bir gün de benim mi haberim yok?

Ve maç bitiyor, Nadal kazaniyor ve t-shortunu çıkarıyorrrrr....

Arkadaslar, Roland Garros yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. Nadal'in t-shirtünü değiştirirken bütün tribünlerin nasıl yıkıldığını, nefesini tutarak bu kusursuz, muhteşem sırtı izlediğini, ve birçok kadının benim gibi Nadal'in sırtına dair fantezilere daldığını ve yeni, temiz t-shirtunu giydiginde bütün tribünlerin nasıl sesler çıkardığını yazmıştım.

Roland Garros 2012 / Nadal

Bercy'deki maçi kazandiktan sonra Nadal'in herkesin önünde yine t-shörtünü değiştirdiği sahne var. Ben yine nefesimi tutarak izledim ama bu sefer o kadar gürültü yapmadı seyirci. Malum...
Dedim ya, seyirci kitlesi bugun 13-15 yaşlarında...
Daha bir erkeğin sırtında nasil vakit geçirilir, neler yapılır keşfedecek vakitleri olmamış. Olur...
Daha çok zamanınız var. Aceleye gerek yok.



Bir Nadal maçi daha, dünya gözüyle böylece sona eriyor.
Haziran'da Roland Garros'ta yeni bir yazıyla buluşmak üzere...

Roland Garros 2012 / Nadal


30 Ekim 2013 Çarşamba

Roy LICHTENSTEIN: Yaratici mi? Sanatçi mi? Tuketim toplumunun kuklasi mi?

En Caliskan Blog Adayi oy vermek için buraya tik tik

Bu yaz bir agustos gunu yazmis oldugum bir yazi.
Araya baska bir dolu sey girmis. Yayinlayamamisim. Bu hafta çok yogun bir hafta. Yeni yazi yetistiremedim. Iyi ki stoga dar gunler için kurtarici bir iki yazi atmisim...

                                                            *****************

Paris'te yagmurlu bir agustos gunu...

Paris'te agustos nasil olur bilir misiniz? Bombos...
Ekmek aldiginiz firin bile "tatile çiktim; eylulde donecegim" yazisini asar, dukkani kapatir gider. Paris, meydani elinde fotograf makinasiyla gezinen turistlere birakir.

Paris'te aylardan agustossa, bir de gunlerden pazarsa, hele hele bir de yagmur yagiyorsa, o gun sehir hayatindan kopmussunuz demektir.
Yine boyle bir agustos ayinda bir pazar gunu yakin arkadaslarimiz Claire ve Cédric," Georges Pampidou muzesine Roy LICHTENSTEIN sergisi gelmis, hep beraber gidelim mi?" diyor.

Açikçasi, çagdas sanattan zevk aliyor muyum almiyor muyum tam karar verebilmis degilim. Ben daha eski sanat anlayisina ve yapitlarina yatkinim sanki. Cagdas eserlere bakip bakip, bunun hangi tur bir kafa yapisiyla "eser" ya da "sanat" adini alabildigini sorguluyorsam, ya eserde ya bende bir sorun var demektir. Degil mi?

Bu sergi daha once de Londra'daki Tate muzesinde sergilenmis. Claire'i de kiramiyoruz, dusuyoruz yola.

Roy Lichtenstein TATE Museum

Içimden diyorum ki; Paris'te agustos ayi, gunlerden pazar, ve disarida deli gibi yagmur yagiyor, bu Roy bilmem kim için kim kalkip gelecek? Bombos olacak muze...

Bir de pazar pazar, disarisi kis kiyamet, sabah saatlerinde RV veriyoruz, ogleden sonra çok kalabalik olur diye. Bir de ne goreyim???
Daha kapilar açilmadan muzenin onunde en az 50 kisi kuyruk olmus!!!
Bu Parisien'lerin sergi meraklarina bazen akil sir erdiremiyorum. Yagmur, çamur, agustos, sabah, pazar hiçbir sey kesmiyor onlari. Hepsi yatagindan dusup gelmis sanki. Yahu manyak misiniz? Gidin uyuyun!

Roy LICHTENSTEIN (1923-1997) - American Artist / Ressam

1960'larin sonunda Pop Art hareketinin lider figuru olarak çikar karsimiza.

Reklam ve çizgi roman dunyasindan etkilenmistir. Ve yine bu sektor için uretmekle suçlanmis, sanati sorgulanmistir.



Yukselise geçtigi 1960'larin ortasinda kendisine sikça Populer Sanat elestirileri yoneltilir. Eserlerinin orjinallikten uzak olusu ve ozellikle tuketim toplumuna hizmet eden reklam sektorune çalismasi yonunde elestirilere maruz kalmistir.



Lichtenstein der ki: "Evet tarzimi çizgi romanlara borçluyum, ancak fikirlerimi ve temalari degil."



1963'te patlayan "Whaam" en bilinen çalismasidir.

Eserlerinde çok sayida aglayan ve gulen genç kadin figuru bulunmaktadir.



Licheinstein'in resimleri duygulari ve gestleri bireysellestirmeyi hedefler. Resimleri sanki mekanik bir sekilde yapilmis gibi, bir grafik tasarimcinin elinden çikmis gibidir. Birisi yapmis gibi degil de, anonim gibi bir havasi vardir.

Renklere çok fazla hucum eder.
Zitliklarin altini israrla çizmesi, ve yazili textleri uyarlamasidir onu ozel kilan.

Her sekilde sinirlari zorlayan bir sanatçidir.

1961-1966 yillari arasindaki War & Romance dizisi, çizgi romanlarda geçen duygulu hikayeler ve kullanilan geleneksel tarz arasindaki contasti ortaya çikarmasiyla dikkat çeker.

1960'larin sonunda çizgi romanlari birakir. 1970'lerde ilgisi tamamen yaratici resim sanatina doner.
Ve bu baglamda 20. yuzyilin basindaki ustalari kendisine ornek alir. Picasso ve Dali tarzlarinin etkileri resimlerinde açikça gorulur.



Picasso'nun tarzini bilenler hemen bu degisimi yakalayacaklardir.

Picasso'da biliyorsunuz insan uzuvlari degisik haller alabilir, evet bir kafa var ama illa ki omuzlarin uzerinde durmak zorunda degildir mesela...

Simdi Lichtenstein'da su boganin aldigi haller bir bakin:




















1980 ve 1990'larda modern evlerin iç dekorasyonu, brushstrokes ve ayna yansimalari uzerine çalismaya baslar. Heykeltraslik denemeleri yine bu doneme denk gelir.

Bir de fer forgé denemeleri var. Ben bu hamile kadin motifine bayildim:


Hiç suphesiz Pop Art'a yon veren en onemli ressam Roy Lichtenstein'dir.
Genis çapli ve aslinda çok yonlu hikayeleri çizgi romanlara adapte edebildigi için hayranlik vericidir.





27 Ekim 2013 Pazar

Etiketleri Okumak

Biz kuçukken Dilara ismi pek yoktu. Cok azdi Dilara'lar. Tek tuk iste... Benim hiç Dilara diye arakadasim olmadi. "Dilara" diye hitap edecegim biri de olmadi hayatimda.
Siz ne dusunursunuz bilmem ama bence bir insanin kendi ismiyle seslendigi birine karsi sempati duymamasi imkansiz. Isimlerin tasidiklari bir enerji var. Kisiligi bile direk etkileyen bir yapisi var. Hayati boyunca sizinle ayni isimle yasamis birisi elbette bazi noktalarda sizinle ayni duygu ve dusuncelerden geçmistir, degil mi? Ayni isme tepki verdi çunku o da sizin gibi... Ayni ismi duydugunda sizin benliginizde ne oluyorsa onda da oldu.
Hayatim boyunca bu ismi sadece duyma keyfini surdum, simdi ben de bu isimle birine seslenme zevkini yasiyorum. 

DILARA KONTIS

Ozel bir espri anlayisina sahip, eglenceli, ve enerjisi çok yuksek bir kadin...
Tutkulu bir kadin. Ben bayiliyorum içinde tutku hissettigim kadinlara.
Tutku derken, hayata, isine, kedilerine, keçelerine...
Sevdigi erkeklere de... Askin pesinden gitmis, once bir ulkeye sonra bir baska ulkeye savrulmus cesur bir kadin... Kurar, sarmazsa yikar, baska yerde yine kurar, sararsa yasar, sarmazsa... icabina yine bakar.
Deli cesareti iste. Dilara bunu yapar. Yine olursa, yine yapar...

Keçeler ahh o keçeler yok mu o keçeler... 

Oraya buraya her yere isledigi, dunyanin her yerinden siparisler aldigi, kendi deyimiyle, "çalismak çok guzel ama bir gun keske 30 saat falan olsaydi" dedigi, gordugu ragbet uretebileceginin kat kat ustunde o buyulu keçeler...

Blogunu gezin, ne yaptigini daha iyi anlayacaksiniz. 

www.kecesepeti.blogspot.com

Blogunun en sevdigim yanlarindan biri de çok eglenceli olusu. Isledigi urunlerin resimlerini paylasirken altlarina da komik, keyifli notlar almasi. Her urune bir ruh katiyor, bir hikaye ilistiriyor Dilara.

Favorilerimden bir alinti:
"Evet her harfe boncuk isleyecek kadar siyirdim. Bu yeni kokos stilimi çok seviyorum."

Buyrun hep beraber konuk yazarim Dilara'nin kaleminden etiketleri okuyalim.

P.S. Baska baska ulkelerde yasayan, ve birbirinden habersiz bambaska bloglari olan iki Dilara olarak, senin bloguna verdigin isim: "Hayata Dair Dokunuslar", benim bloguma verdigim isim "Hayata Dokunmak."
Bu bir tesaduf olabilir mi?
                                      
                                                                *********************

ETIKETLERI OKUMAK

Kullanım kılavuzları, etiketler ne zamandan beri hayatınızda? Ufacık etiketler, sayfa sayfa kılavuzlar, ansiklopedi kalınlığındaki kullanım kitapçıkları... Bu kadar etiket yapıldığına göre bir amaçları olmalı. Hayatımızı kolaylaştırmak!


Örneğin; saf yün kazağınızı çamaşır makinasında yüksek ısıda yıkamayın.


Ya da buzdolabındaki sütü kafaya dikmeden önce yüzünüzü buruşturmamak için son kullanım tarihine bir göz atın.

Kullandığımız her eşyanın, yediğimiz her şeyin, giydiğimiz her kıyafetin bir etiketi var.

Ama bunlar cansız nesnelerin etiketleri. Peki ya biz insanların?

Bazen bizzat kendi kendimize etiketi yapıştırıyoruz. Bir rozet, bir yüzük, bir bıyık, bir başörtüsü, Facebook'ta adımızın önüne koyduğumuz ufak bir kısaltma...

Bazen de devlet bize "aman siz yorulmayın" diyor ve etiketlemeyi direk onlar yapıyor. Hatta arşivliyor ki ilerdeki nesillere aktarılsın. Kimi zaman da vücudumuz koyuyor etiketi. İki kaşın ortasındaki bir çizgi "stress altındayım" "bomba gibiyim". Cumbul cumbul kalçalar... Orta Anadoluluyuz biz kardeş genelde bakliyat ve hamurişi ile besleniriz.

Tüm bunların haricinde her kim ki görünmeyen etiketleri okur onun ellerinden öpmek lazım. Çok konuşan arkadaşınız neden bu kadar konuşur, kim sizi öperken asla gözlerini açmaz...

Diyeceğim odur ki; hayatınızdaki etiketleri okumaktan çekinmeyin.
Çünkü onlar bize kısmen yardımcı olur ama aslında bu buz dağının sadece görünen kısmıdır.

Siz gene de etiketlerin arkasındakilerini de okumayı unutmayın.

Hamis: Bu yazıyı yazan taze iki yıldır dürtüklediği keçelerin arkasına da bir Unico etiketi takmayı hayal eder durur.


25 Ekim 2013 Cuma

Bizim Evin Halleri

Bizim eve giren çikamiyor.

Oyle bir havasi var bizim evin. Gelen, evden çikamiyor.
Duvarlarin metalik koyu-kizil pembe renginden mi, degeri yuksek misafir geldiginde mutfak atolyelerine girmeye kalkismamdan mi, televizyon ekraninda durmaksizin defile eden dunya turu fotograflarimiza kaptirip gitmelerden mi, home cinema modunda o bu su izlemeler, play stationa kapilmalardan mi...
Yoksa yoksa, hiç eksik olmayan espriler, kahkahalar, derin, yuzeysel, kisisel, genel, ama hep eglenceli, bol gulmeli sohbetlerden mi? Bilemiyorum.

Ancak, bizim eve giren çikamiyor. Huzur var sanki duvarlarda. Bir rehavet çokuyor insana burada, bir rahatlik yerlesiyor. Bir bana dokunmayin, ben burda iyiyim hali geliyor. Valla oyle.

Sabah gelsin çaylar, kahveler, her muhabbette yenilensin fincanlar.
Aksam oldu mu, insin sarap kadehleri...

Biz Paris'te yasayan arkadaslarimizi bile gece 3'te zorla çikariyoruz evden, gidin artik biz uyuycaz diyerek, ya da çikaramiyoruz. Ben direk yukari çikip yatiyorum artik birsey demeden.

Hansel ve Gratel'in evi misali çikolatadan bizim evimiz. Cazibeli... Ceker adami...
Gunlerce çikmazsin, yine de hiç sikilmazsin bizim evde.
Sohbet olmasa bile sessizligi de bir baska guzeldir bizim evin. Herkes kendi aleminde, herkes kendi dunyasinda, herkes kendi hulyasinda, yine de beraber...
Sevgi ve keyif bulutlari dolasir bizim evde. Icleri her zaman doludur ve her daim uzerine yagar insanin, kim varsa evde.... Islatmaz, kaçirmaz, usutmez bu bulutlar. Aksine, fark ettirmeden yagar insanin uzerine, usul usul, mutlulugu disarilarda aramayasin diye.

Hele hele disarisi soguksa, yagmurluysa, bir de gunlerden pazarsa....
Aman aman degmeyin keyfimize... Krepler yapilir, kekler, pastalar, bir kahveyle geçilir dev ekran televizyonun karsisina, filmler indirilir. Bazen de elimizde bir kitap, uzun uzun sessizlige gomulunur.
Miknatis var duvarlarda. Kazik çakariz biz eve. Cok ta severiz...
Ritmi yavastir bizim evin, telas yoktur, acele yoktur, bir seye yetismek, yetisememek kaygisi, gayesi yoktur.
Su gibidir. Akar gider bu evde dolu dolu an.... zaman...
Boyledir bizim ev. Giren çikamaz.