24 Şubat 2014 Pazartesi

Yaşadığınız yer değişir, Karşıyakalı olmak değişmez

Doğup büyüdüğünüz şehirlerin, hatta semtlerin spor klüpleri milliyet bilinci gibi birşey; benliğinize yapışıyor.
Takım tutmadığınızı söyleseniz bile, hele hele bir de sporcuysanız ve sporcularla çevriliyseniz, bir takıma gönül bağlılığı hissetmemek mümkün değil.

Diğer takımlardan daha iyi olduğu için değil, sağlam bir alt yapıya sahip olduğu için değil, şampiyonluğu hedeflediği için hiç değil...
Doğup büyüdüğünüz, çocukluk ve gençlik dönemlerinde birisi olurken içinde, kendinizi defalarca dönüştürdüğünüz o toprakların ruhunu taşıdığı için...
Aileden birisi olduğu için...

Size büyük başarılar vaadetmese de, hatta küme düşmenin, ligden düşmenin eşiğine de gelse, kayıtsız şartsız sevip destekleyeceğiniz takımdır o.

Karşıyaka Spor Klübü.

Sadece maçlarda değil, öylesine bir yaz akşamında Karşıyaka'da dolaşırken, İzmirliler için şölene dönüşen hıdrellezlerde coşarken, herhangi bir yeri, bir meseleyi protesto ederken...

Ya da hiçbirşeyde birşey yokken, sadece öylesine yolda yürürken, herhangi bir nedenle içinizden gelmişken, gaza gelmişken, aşka gelmişken... bir de bakmışsınız her taraf inliyor.

Kaf kaf kaf sin sin sin kafsin kafsin kaf !!!

Sen Türkiye kupasını kazansan da kazanmasan da bu bağlılık değişmez. Karşıyakalı olma ayrıcalığıdır bu. Başka birşeye benzemez.
Dünyanın neresine giderseniz gidin, neresine yerleşirseniz yerleşin kendinizi önce Karşıyakalı olarak bilirsiniz.
Yıllar geçer, Karşıyaka bile değişir, Karşıyakalı olmak değişmez.

KSK Paris'e mi geliyor?

KSK, Eurocup son 8 maçı için Paris'e geliyor. JSF Nanterre'in karşısına çıkacak, 19 Şubatta.
Bu maç kaçmaz.. Ama en iyi yerler çoktan kapılmış. Hani bu Fransız seyircisinin baketbolla alakası yoktu? Son Avrupa kupasının Fransa'nın oynamadığı diğer yarıfinal maçını izlemek için dere tepe sport bar aradığımı hatırlıyorum. Neyse...
Aklımıza bir fikir geliyor. E-bay'de iyi bir yerden maç bileti aramak. Ve buluyoruz.

1. Categoride, sahanın tam ortasındaki tribünün tam ortasında, masa hakemlerinin hemen gerisinde...
Sahada bundan daha iyi bir yer yok. O da 4 kişilik bilet almış ve diğer arkadaşları gelmeyince 2'sini e-bay üzerinden satışa çıkarmış bir kız sayesinde.

Maça, saatinden 1.5 saat önce gidiyoruz. Hem antrenmanlarını izlemek, hem atmosferi solumak, hem izdiham olmadan içeriye girebilmek, biraz da fotoğraf çekebilmek için...






























Bütün biletler satılmış, gerçi bu, şahane bir ambians olacak demektir ama, deplasmanda olan KSK.

Sadece 1 avuç Türk taraftar var, onlar da pota arkası en üst tribündeler. Diğer seyirciler benim gibi dağınık yerlerde, bireysel olarak tezarühat yapmak durumundalar.
Ben, bulunduğum yerden tek başıma maç boyunca, her sayıda avazım çıktığı kadar bağırıyorum.

Veee, maç başlıyor, takımlar tanıtılıyor, teknik direktörler sahaya geliyor, oyuncular t-shörtlerini değiştiriyor.




Dünya gözüyle Nadal'ı, Federer'i gördüm. Zidane'ı, Ronaldinho'yu, Nicolas Karabatiç'i, Nicolas Batum'u, Boris Diav'ı, Marc Gassol'ü gördüm. Amaaaa.... 

Dünya gözüyle bir Ufuk SARICA'yı görmek gibisi var mı ya? 

Efes Pilsen'in Peter Naumoski, Ufuk Sarıca ve Karasev'li bermuda şeytan üçgeninin maçlarını az takip etmedik zamanında.

Sarıca maç boyunca takımı bir orkestra şefi gibi yönetiyor, kah kızıp bağırıyor, direktifler veriyor, kah o kocaman adamlara sarılıyor.

Maça çok iyi başlayan KSK'nin konsantrasyonu malesef çok çabuk dağılıyor. Ve çok fazla küçük hata, gereksiz top kayıpları yapıyorlar. Özellikle rakip pota altında, ribaund mücadelesinde, iki oyuncu birden aynı topa koşup onu paylaşamayarak aynı şekilde çok top kaybı yaşıyorlar.

İlk çeyreği 10 sayı geride bitiren KSK, maç boyunca arada sırada farkı 10 sayının altına düşürse de, maçın hiçbir yerinde maça ortak olamıyor.

KSK'liler özellikle 40 ve 42 numaralı formayı giyen Will Daniels ve Johan Passave-Ducteil'i tutmakta zorlanırken, Nanterre'li oyuncuların oynatmadiklari Barış Hersek, Esteban Batista, İnanç Koç, Bobby Dixon maç boyunca fazla bir varlık gösteremiyor.

Neyse artık, önümüzdeki maça bakalım...




Maçı 20 sayı farkla kaybettik kaybetmesine ama çok keyifli saatler yaşadık.

Haaa bir de cheer leaders'ların gösterileri vardı çok zevkli.
Ama bir gösterilerinde, bir de baktım kızın birisi potanın üstüne tırmandı ve bacağını 180° yukarı kaldırdı.

Nicolas Batum'un 2010'daki Dünya Basketbol Şampiyonasının İzmir ayağında potayı nasıl yamulttuğu ve pota değişimi için 1 saat maçın bekletildiği aklıma geldi.
Tamam muhtemelen bu kız Batum'un yarı kilosundadır ama bence gösteride potaya temas olmamalı.


 
Son birşey daha var.

Düşündüm de...

Bu Fransızlar gidip şiir falan yazsınlar, ya da hangi şarap hangi yemekle daha iyi gider diye bulsunlar, ya da vakitleri olduğunda gidip bir ihtilal falan yapsınlar.

Ancak...

Bir maçta tezaruhat yapmasınlar. Bir spor takımı desteklemek kesinlikle Fransız'lara göre birşey değil.

Tezarühat yaparken çok komik göründüklerini onlara söyleyen olmamış mı hiç?
Fransızca blogumdan ben söyleyeyim bari.

Bir sonraki maçta görüşmek üzere...

Pınar Karşıyaka - Fenerbahçe Ülker / Seyircisiz playoff yarı final maçı





14 Şubat 2014 Cuma

Aşkın Gözü Kördür: Restaurant Dans le Noir

Sizden bir ricam var. 5 dakika gözlerinizi kapatır mısınız?
Sadece göz kapaklarınızı değil, ışık oradan içeri sızıyor, ellerinizle kapatın sıkı sıkı, kapkaranlık olsun içerisi...
Ve kalkın ayağa, yürüyün biraz. Sonra koltuğunuza oturun. Bir bardağa su doldurun ve için mesela...

"Karanlıkta ne kadar yasayabilirsiniz? Kaç dakika? Kaç saat? Kaç gün? Ben tam 40 yıl yaşadım" demişti Ela, Benim Dünyam filminde...

Benim Dünyam

Kör-sağır-dilsiz Helen KELLER'in hayat hikayesini okuduğumdan beri düşünüyorum bunu.
1900'lü yılların başına damgasını vurmuş, kafasının içindekileri konuşmadan, duymadan ve görmeden dışarı çıkarabilmiş, dışarıdaki dünyayı bizim yaşadığımız gibi algılayabilmeyi başarabilmiş ünlü edebiyatçı Helen KELLER...

Görme duyusuna o kadar çok yaslanmış bir hayatın içinde yaşıyoruz ki; görmemeye ne kadar tahammül edebiliriz ?
Ve ben bunu kendime nasıl yaşatabilirim?

Bir yer olsa, gündelik hayatımın en temel işlerini yapmaya çalışsam, ama hiçbirşey görmesem...

DANS LE NOIR / KARANLIKTA

Bir restaurant düşünün..

Görme duyunuz bir akşam yemeği boyunca geçici bir süre için elinizden alınıyor.
Kör insanlar sizi kendi dünyalarında ağırlıyorlar.
Ve orada kör olan sizsiniz, çünkü onlar zaten karanlıkta görüyorlar...

Kelimenin tam anlamıyla el yordamıyla yolunuzu, sandalyenizi, tabağınızı, çatalınızı buluyorsunuz.
Suyu bardağınıza görmeden koyuyorsunuz.
Tabağınıza gelen yemeği görmeden yiyorsunuz. Ne yediğinizi bile bilmiyorsunuz.

Yemeğinizi bitirip bitirmediğinizden dahi emin olamıyorsunuz. Tabağınız boşaldı mı, bilmiyorsunuz.

Yanınızdaki insan güzel görünüyor mu, kıyafetleri zevkli mi bilmiyorsunuz. 
Hiçbirşey görmüyorsunuz. Mutlak bir karanlıktasınız.

Ya da aslında değilmişsiniz, bunu fark ediyorsunuz...

Helen Keller'in hayatını okuyup, "Benim Dünyam" filminin ardından da bir fikre sahip olduktan sonra bizzat kendim gidip yaşamadan olmazdı.

Paris'in göbeğinde, Rue Quincampoix'da bulunan son derece gastronomik bu restaurant'ta hemen rezervasyon yaptırıyorum.

Körlerin bize servis yaptığı ve bir akşam için bizi kendi dünyalarında ağırladıkları, empati kurmamızı sağladıkları bir yer burası.

Kimse ne yiyeceğini önceden bilmiyor. Bir menüden yemek seçmiyor.

Tad alma duyumuza kendimizi teslim ettigimiz akşamdır bu.

Restaurant'tan içeri girer girmez çok rafine bir karşılamayla loby ve bar kısmına geçiyoruz.

Önce bir anahtar veriliyor bize. Aşağıya inip üzerimizdeki herşeyi spor salonlarındaki gibi bir dolaba kilitliyoruz. Cüzdan, cep telefonu, parlayan hiçbir şey olmayacak üzerimizde. Sadece biz, bedenimiz yani...
Sonra bara geri çıkıyoruz. Herhangi bir yiyeceğe karşı alerjimiz olup olmadığını soruyor siparişimizi alan görevli.
Zira kimse baştan ne yiyecegini bilmiyor. Sürpriz.
Aslında herkes aynı şeyi yiyor ancak ne kadar yiyeceğiniz menü paketlerine bölünmüş.
Ve akşam yemeği için seçtiğimiz paketi söylüyoruz.

Dans le Noir'in, çeşitli yemek otoritelerince de "gastronomik" olarak sınıflandırılan bir restaurant olduğunu bildiğimizden, (bir de özel bir akşamımız olduğundan) Menu Gastronomique Champagnes paketini aliyoruz.

Aperitif champagne, amuse bouche denilen minik yiyecekler, entrée, ana yemek, peynir tabağı, tatlı ve 3 kadeh şaraptan oluşan bir menü bu.

Lobide yaklaşık 20 kişiyiz ve ellerimizde apertif içkilerimiz yemek yiyeceğimiz salona geçmeyi bekliyoruz.
Kimse tedirgin değil. Tedirgin olacak birşey yok zaten şimdilik herşey normal.

Şu andan itibaren görsel algılarınız tamamen kapanacak, buna hazır mısınız?

Derken...
Kör 2 servis görevlisi geliyor. Sarah, bizim grubun lideri.
Çok eğlenceli, esprili genç bir kadın.
Hiç te yüzünde Beren Saat'in yapıştırdığı gibi eblek bir ifade yok. Gayet te kendinden emin, ne yaptığını bilen bir yüz ifadesi bu.
Çok ta güzel kokuyor. Hatta dayanamıyorum, parfümünün adını soruyorum. O da benimkini soruyor. O daha önce kullanmış benim parfümümü, nasıl tahmin edemedi diye kendisine kızıyor.

Böyle ayak üstü kadınsal bir sohbetin ardından rehberlerimiz tek sıra olmamızı söylüyor.
Herkesin bardağını sağ eline alması ve sol elini önündeki kişinin omzuna koyması gerekiyor.

Düz bir zemin üstündeyiz ve hiç basamak yok bilgisi veriliyor.
Masalarimiza kadar böyle tren şeklinde yürüyeceğiz ve birbirimize yolu göstereceğiz.
Bir perdeden geçip yola çıkıyoruz.

Önümde sevgilim var. "Küçük adımlar at, seni kaybedicem." diye kızıyorum ona. Sarah da önden bana kızıyor. "Korkaklık etme, alt tarafı görmüyorsun, büyük bir mesele değil." diyor.

Yemek salonuna girdiğimiz andan itibaren ortalık kapkaranlık...
Öyle bir karanlık ki bu gözlerinizin açık olmasıyla kapalı olması arasındaki farkı sıfirlıyor.

İlk dakikalar, ben bunu neden yapıyorum kendime, ne gerek vardı diye bir düşünce geçmiyor değil kafalardan.
Ancak... Bu olağanüstü duruma alışmak ta bir o kadar kolayca gelip yerleşiyor bünyeye.

Elzem dediğimiz görme duyusu dışındaki bütün duyularımız harekete geçiyor.
Bundan yoksun olsak dahi yaşamın devam edebileceğini, korkulacak birşey olmadığını bize gösterip bizi bir parça daha özgürleştiriyor duyularımız...

Alt tarafı görmüyoruz işte. Ne var? !!!

Masamıza geldiğimizde Sarah isimlerimizi söylüyor ve elimizi tutup sandalye ve masayla contact kurduruyor. Orada şöyle bir ders çıkarıyorum kendime: Dokunma duyusu körlerin gözü. 

Sandalyemize oturuyoruz oturmasına, ama masanın neresindeyiz? Bir kere masanın şekli ne? Yuvarlak mı, diktörgen mi?
Son derece doğal, akıcı ve içgüdüsel olarak masanın uçlarına dokunuyoruz. Şeklini ve nereye kadar uzadığını yani masanın boyutlarını, sınırlarını öğrenmeye çalışıyoruz.
Masa yuvarlak. Tamam öyleyse sandalyemizi yuvarlak bir masaya oturur şekilde yerleştiriyoruz.
Sonra öyle malak gibi durup bekliyoruz ne beklediğimizi bilmeden...

Bizi duymuş gibi Sarah geliyor. Ortaya su şişesini bırakıyor. Bize bardağımıza nasıl su doldurmamız gerektiğini anlatıyor.
Aaaa evet su doldurmak yaaa; sahi görmeden nasıl yapacağız?

Kelimenin gerçek anlamıyla el yordamıyla yolumuzu buluyoruz. 

Önce bardağımızı dokunarak buluyoruz sonra su şişesini. Sarah'nın anlattığına göre baş parmağımızı azıcık sokuyoruz bardağa. Yavaş yavaş dökmeye başlıyoruz suyu. Parmağımıza dokununca bırakıyoruz.

Ben o kadar bile doldurmuyorum. Bardağımda azıcık su olduğunu bileyim, bırakıyorum.
Ve aynı şişeyi tepeden sevgilime uzatıyorum. Alıyor. Suyunu koyuyor o da.
Kimsenin ne bardağı taşıyor, ne bir bardak yere düşüyor. Halbuki masamız her restaurant masası gibi kalabalık.
Bardağını yanlışlıkla çatalın üzerine bıraktın, devrildi... Ama olmuyor. Beceriyoruz.

Hatta bu arada fark ediyoruz ki; Sarah biten şampanya kadehlerimizi almış bile. Hangi arada aldı onları hiç anlamadık.

Gözlerin açık mı kapalı mı?

Birden sevgilim basit bir soru soruyor bana: "Gözlerin açık mı kapalı mı?"
Bilmem, açık galiba, seninkiler ? "Benimkiler kapalı, neden açık olsun ki, aynı şey?"

Doğru yaaa... Babamın bana araba kullanmayı öğretirken, araba dururken ayağını debriyajdan çek kızım, hem araba dinlensin, hem ayağın, demesi aklıma geliyor. Nedense araba dururken ayağımı debriyajda tutmak güven veriyordu bana. Gözlerim açık biraz o hesap.
Neyse ne âlâka...
Gözlerim açık olduğunda daha kendim gibi hareket edebiliyorum sanki. Normal gündelik yaşam ritmimde nasılsam öyle olmaya devam ediyorum. Gözlerimi kapattığımda kör moduna geçiyorum sanki.
Karanlık beni yutuyor, hareket alanımı daraltıyor. Bilmem. Açık işte gözlerim.
İyi, kapatayım hadi. Dinlerim sözünü sevgilimin. Scientific adam. Dedikleri hep doğru çıkar onun. Benim gibi deneme yanılma yoluyla bulmuyor yolunu, tak diye ilk seferde...
(Amaaaa yemek tahmininde sınıfta kaldın canım sevgilim.)
   
Derken, Sarah elimize birer şarap kadehi tutuşturuyor. Bu ilk amuse bouche dedigimiz minik yiyecekler ve arkadan gelecek entrée...

Bu arada, bu restauranta gelmeden once Fransiz basınında hakkında yapılan haberlere bir göz attım.
Şaraptan, tadlardan, yemekten anlarım diye geçinen insanlar daha kırmızıyla beyaz şarabı ayıramıyorlarmış birbirinden görmedikleri zaman.
Ve önlerine konan tabakta ne yediklerini tahmin edemeden yiyen bir sürü insan varmış.

Gelelim bizim deneyimlerimize...

Ayıptır söylemesi ilk içtiğimiz şarabın beyaz olduğunu değil, tak diye hangi bolgenin sarabi olduğunu söyledim.
Karşımdaki adam da bir de Fransız olacak, "ama ben de beyaz olduğunu anlamıştım" diyor.
Yok öyle gidiş yolundan puan istemek !

Önümüze gelen tabakta ne var? Kırmızı et mi? Balık mı? Tavuk mu?
Değişik pişirilme metodlarıyla bu tadların ne kadar çok birbirine benzeyebileceğini görmediğiniz zaman anlıyorsunuz.
Ben orda da iyi bir sınav veriyorum. Tabağımda ne var, az çok biliyorum.

Sevgilim bir ara şöyle diyor "şu anda karnıbahar yiyorum." Karnıbahar mı? Karnıbahar dedi adam yaaaa.
Hayır sen karnıbaharın ne olduğunu, neye benzediğini biliyor musun ki şu anda karnıbahar yediğini kestirebileceksin? Daha geçenlerde alışverişe giderken eline bir sebze listesi verdim, sebzelerin yarısını tanımadığı için alamayacağını söyledi.
Yani burada patlıcan gibi popüler bir sebzeden değil karnıbahardan bahsediyoruz.
Karnıbahar yiyormuş !!!
(Bu arada evet yediğimiz karnıbahardı ama bunu o nasıl bildi ben ona hayret ediyorum.)

Ellerinle mi yiyorsun? Çatal bıçak kullanıyor musun?

Sevgilimden bomba sorular.
"Nasıl yiyorsun? Ellerini kullanıyor musun? Ben tabağımda hala yiyecek birşey kaldı mı kalmadı mı diye anlamak için ellerimle dokunuyorum." 

Hayır ben kesinlikle ellerimle yemiyorum. Bir lady gibi yiyorum. Normalde nasıl çatal bicak kaşık kullanıyorsam aynı şekilde yiyorum. Zaten oyunun püf noktası bu değil mi?

Ayrıca....

Helen Keller'i düşün dedim sevgilime...  
KELLER elleriyle yemiyordu. Çatal kaşıkla medeni insanlar gibi yiyordu. Bunun için özel gayret sarfetti.

Ama dedi sevgilim...

Helen Keller bizim yaşadığımız dünyada var olmaya çalışıyordu. Yani bizim içinde yaşadığımız dünyanın yargılarıyla yargılanacaktı o da. Dolayısıyla elleriyle yiyemezdi. Çünkü biz onu görüyorduk.

Ama burda bizi kimse görmüyor. Yemeğimin bitip bitmediğini anlamak için ellerimi tabağımın içine sokup sokmadığımı, nezaket kurallarına uyup uymadığımı kimse görmüyor, bilmiyor...

Hımmm.... Yemegi bilmem de, zeki adamin tadi bir baska oluyor.
Sevgilimin bu yaklaşımı bana çok mantıklı ve tatmin edici gelse de, ben yapmiyorum.
Helen Keller bu çabayı bizim kurallarımıza uymak ve bizim değerlerimizle yargılanmak adına gösterdiyse, ben de gösterebilirim dedim kendi kendime.
Ellerimle asla dokunmadım. Tabağımı bitirmediysem de olsun, aç kalmadım ya...

Dans le Noir... Karanlıkta

Hayatımdaki en ilginç, en geliştirici, en zenginleştirici deneyimlerden biriydi.

İnsanın adaptasyon yeteneğininin ne kadar kısa bir sürede değişebileceğini ve her koşula hemen uyum sağlayabileceğini bir kez daha anladım.

Ayrıca...

Aşkın gözü kördür. Değil midir?
Aşıkken zaten gerçeği, gerçek olanı olduğu gibi görmüyoruz, zaten yolumuzu el yordamıyla, içgüdülerimizle içimizden geldiği gibi buluyoruz.

Tabağımızda ne olduğunu görmeden, bilmeden sadece tadarak deneyimleyerek anlamak gibi.

Aşkın gözü kördür.

Ve biz o gün tamamen kördük...


29 Ocak 2014 Çarşamba

Saçlarım güzelse başka bir kadınım: Event FRIZZ EASE

10 yıldır Paris'te yaşıyorum, Crazy Horse'a bir kere bile ayak basmamışım, son 1 haftada 2 kere gitmek nasip oldu.

Geçen çarşamba Crazy Horse Cabaresi'nin gösterisinin tamamını izledim sıradan bir "müşteri" olarak.
Yazısını da yazmıştım arkasından, hatırlasınız.

CRAZY HORSE: Désir

1 hafta sonra perşembe günü ise, FRIZZ EASE / John Freida saç ürünleri markasının bloggerlar için düzenlediği, piyasaya yeni sürülecek serum ve bukleli, dalgalı kıvırcık saçlar için olan tüm ürünlerin Crazy Horse kızlarının showuyla gerçekleşeceği bir tanıtım gösterisine davet edildim.

Yalnız dikkatinizi çekerim, dedim. Ben blogumda ürün tanıtımı yapmıyorum.
Ben sadece deneyimlerimi yazıyorum.
Gittiğim, gördüğüm, izlediğim, kısacası deneyimlediğim her ne varsa, ben yaşadıklarımı yazıyorum.
Bir ürünü yazabilmem için o ürünün bana birşeyler yaşatması lazım, ancak onu yazabilirim ben, dedim.

Yoksa, aman efendim Frizz Ease ürünleri böyle güzel, şöyle şahane şeklinde bir işleyişim yok. Günün ambiansını ve daveti mutlaka yazarım, beni esas çeken yaşanmışlıklardır...

CRAZY HORSE : EVENT FRIZZ EASE 

Paris'in en lüxe semtlerinden Avenue Georges V üzerindeki Crazy Horse'a varıyorum.
Az sonra gösteri olacağından Crazy Horse karakterinin içine giriyoruz. Loş bir ışık, masaların üzerinde içi saç ürünleriyle dolu şampanya sepetleri...





Öğle saatlerinde gerçekleşen bu buluşmaya 30 civarı blogger davet edilmiş.
İçeri girer girmez taze sıkılmış portakal suyu, kırmızı meyveler suyu ve şampanya kadehleriyle karşılanıyoruz. Şampanyaya gözüm kayıyor, n'apayım, en sevdiğim içecek... Yine de kırmızı meyve suyundan alıyor ve yerime oturuyorum. Hemen sahnenin üç sıra önündeyim.

Geçen hafta gözlerim yuvalarından fırlayarak izlediğim "Désir" gösterisinin 4 parçasını izleyeceğim.

Tek bir farkla : Bugün kızların, gerçek saçlarıyla sahnede olacağı bir show izleyeceğim.

Geçen hafta izlerken fark etmiştim.
Bu gösteriler öyle tasarlanmış ki, kızların yüzleri tek tip makyajla, saçları da hepsinin taktığı aynı perukla sahnede aynılaştırılmış.
Yani ilgi, dikkat ve bakışlar tamamen vücutlara, erotik, estetik ve esnek danslarına yoğunlaştırılmış.
Sanki hepsi aynı kadın... Zaten genel olarak kusursuz vücutları çok minik farklarla birbirine benziyor.
Sarışınmış, esmermiş, kısa saşlıymış uzun saçlıymış, kıvırcıkmış düzmüş bilmiyorsunuz...
Yani sokakta bu kadınlardan birine rastlasanız kesinlikle tanıyamazsınız.

Ama bugün durum farklı...
Sabahtan FRIZZ EASE ekibi gelmiş, portatif bir kuaför kurmuş tam köşeye.
Farklı saç tiplerine sahip 5 kız seçmişler Crazy Horse Cabaret ekibinden bugünkü sunum için...
Bir sarışın, bir zenci saç tipi, bir kısa saç, iki tane de koyu renkte uzun gür güzel saç...

Bugünkü saç ürünlerin tanıtımı icabı hepsi bukleli...

Bu arada fikir kimden çıktı bilmiyorum ama FRIZZ EASE yetkililerini kutlarım.

Amaç, Frizz Ease ürünleri sayesinde, kıvır kıvır saçların her türlü sert ve dinamik harekete rağmen bozulmadığını, aynı güzellikte buklelerini ve kıvrımlarını koruduğunu bize göstermekti. 
Crazy Horse kızlarıyla yapılabilecek bir gösteriden daha iyi bir fikir düşünemiyorum.

Şüthiş bir enerjiyle hareket ettikleri, saçlarını savurdukları o gösterilerde kızların aslında ne kadar güzel olduklarını da bu sefer görme fırsatı buldum. Tabi daha yakında olmamın da bunda etkisi var. Ama özellikle kızların kendi saçlarıyla dans etmelerininin rolü büyük.
Güzel bir saç kadını bambaşka yapıyor...

Up Down...  Scanner... Good Girl... gösterilerden birkaçı.

Özellikle Up and Down hem Crazy Horse'ün gösterilerinden biriydi, hem de Frizz Ease'in kataloğundaki sloganlardan biri. Cuk oturmuş yani...


Gösteri biter bitmez FRIZZ EASE'in tüm marketing ekibi ürünlerin etrafında yerlerini alıyor ve sorularımızı yanıtlıyor. Bu arada da servis yeniden devam edıyor. Şimdi bir kadeh şampanyamı alıp ürünlere göz atmaya gidiyorum.

Salonun en sonunda da portatif kuaför masası kurulmuş. Profesyonel bir kuaför var ve yeni ürünlerin tanıtımını direk sizin saçınızda yapıyor. Hazır gelmişken ve profesyonel deyimle "iri bukleli kıvırcık" saçlıyken ben de deneyeyim diyorum, özellikle şu en son çıkan serumu merak ediyorum.

Frizz Ease Miraculous Recovery Serum Creme


FRIZZ EASE adından anlaşılacağı gibi bukleli saçlar için tasarlanmış ürün gamından oluşuyor.

Ya da düzleştirmek istediğiniz ama tel tel elektriklenen zaman zaman hafif kıvrılan saçlarınız var. O zaman da ıslak saça uygulayacağınız "sakinleştirici" serumlar ve saç kremleri bulunuyor.

Çıkarken de, deneyelim diye bir çanta dolusu ürün hediyesiyle gönderiliyoruz.
Kendi saç tipime uygun ve kullanmak istediğim ürünleri hediyelerin arasından seçip alıyorum ve denemek üzere banyoma koyuyorum.
 
Bunların başında da Miraculous Recovery Serum Creme ve Go Curlier Heat activated Spray geliyor.

FRIZZ EASE ürünleriyle yıkanıp şekil verilmiş, kendi saçlarıyla dans eden Crazy Horse kızlarının gösterisi şahaneydi.

Tek fark kafalarındaki perukla aynı kadınlaştırıldıkları, aynı gösteriyi, burada tam 1 hafta önce görmüş olsam da bugünkü gösteriyi daha çok yüzlerine bakarak izledim.
Ve saçların bir kadını ne kadar değiştirdiğini, ne kadar çekici ve sensuel yapabileceğini, dikkatleri nasıl üzerine çekebileceğini tekrar anladım.

Bir kadını saçları açık ve toplu görmek arasında iki kadın karakteri kadar fark var... 

Bizler için düzenlenen bu mükemmel tanıtım günü için FRIZZ EASE yetkililerine çok teşekkürler.

26 Ocak 2014 Pazar

Güzel Görünmeyi Seviyorum

Sadece bir hafta sonu için Paris'e geliyordu. Ve ben, aslında, o tarihlerde Paris'te bile değildim...

"Blogunu okur okumaz, 'bu kızı tanımam lazım' dedim kendi kendime." dedi. Yetti...

Hayatta bazı şeyler tek atışlıktır. Hedefi vurdunuz vurdunuz, vuramadınız geçmiş olsun.
Çoğu zaman ikinci şans vermiyor hayat...

İzmir'den dönüşümü erkene aldım, sırf onunla tanışmak için.
Zira, bu buluşma bir daha denk gelir mi, denk gelse aynı zevki verir mi, aynı istek ve heyecan duyulur mu, duyulsa zamanla gecikmiş duygulara dönüşmüş olur mu diye düşündüm. Hayatı bekletmeyi sevmiyorum ben. Her ne varsa yaşanacak, taze taze duygularla hemen o an yaşansin istiyorum.

Madeleine'de buluşacaktık... Birbirimizi görür görmez tanıdık.
Sarışın, uzun boylu, incecik güzel bir kadın duruyordu karşıda ve bana bakarak gülümsüyordu.
Kocaman güneş gözlükleri vardı. Skinny kesimi kotu, topuklu ayakkabıları ve üzerinde önden bel hizasında kalan (veya kotun içine sokulan), arkadan kottan dışarı sarkan, hafif salaş ama elegan mükemmel kesim bir beyaz gömleği vardı. Tarzı olan bir kadın olduğu her halinden belli oluyordu...

Bahsettiği gibi tam bir ayakkabı tutkunu. Gözümün önünde, aynı gün, tereddüt bile etmeden bir Prada'dan, bir de Chanel'den iki çift şahane ayakkabı satın aldı.

Paris'i yürüyerek arşınladığımız, son derece kadınsal meselelerden konuştuğumuz çok keyifli bir gün geçirdik. Ve o gün bugündür iletişimimiz ve arkadaşlığımız hep daha ileriye gitti...

Onunla tanıştığım günden beri tavsiye ettiği moda bloglarını takip eder oldum. Sayesinde, her ay Vogue dergisi alıyor, yeni çıkan trendler hakkında fikir sahibi oluyorum.
Argan ve avocado yağı da onunla hayatıma girdi.
Yazı uzatmak ister gibi, sonbahar aylarında bir heves aldığım şortlar gardrobumdan onun tavsiyesiyle  çıktı mesela... Sunduğu argümanlarla ikna oldum.

Ben stil danışmanlığı işini kendisine çok yakıştırıyorum ve bu işe bir el atsa çok başarılı olacağına inanıyorum.

Bu haftaki konuk yazarım sevgili arkadaşım ALEV MORY.

Her kadının güzellik sırları vardır. Ne var ki biz kadınlar arasında seve seve herkesle paylaştığımız tek sır budur.

İşte Alev'in kaleminden, genel bakım tiyolarından el,yüz, vücut bakımına, beslenmeden spora, stilden modaya hiç sıkılmadan büyük bir keyifle okuyacağınız çok yönlü, mükemmel bir yazı...

P.S. : Alev, bir sonraki indirim zamanı Paris'e gelsen de beraber alışverişe gitsek...

      
                                                       *****************************


GÜZEL GÖRÜNMEYİ SEVİYORUM

Güzel bir cilt, sağlıklı ve ince bir beden hepimizin arzusu. Bizi yansıtan, günümüz modasıyla da harmanladığımız  tarzımız... Ben kendi çevremde bu konularda cok danışılan kişi olmuşumdur. Hatta danışmadan da karıştığım çok zaman olmuştur. :)

Size kendi uyguladığım cilt bakımı programımdan, spor salonuna gitmeden evimde ve açık havada düzenli olarak yaptığım sporumdan bahsetmeyi, moda ve stil hakkında biraz sohbet etmeyi, takip ettigim blogları ve genel olarak hepsiyle ilgili seçtiğim fotoğrafları paylaşmayi düşünüyorum. Umarım keyif alırsınız. Sormak istedikleriniz olursa da hiç çekinmeden bana özel mesaj yazabilirsiniz. Keyifle cevap veririm. 

Güzellik, moda, alışverişi sevme diye basladığım bu yolda sağlıkçı, sporcu, alışverişte az ama özcü oldum çıktım. Yaşla birlikte tarz iyice oturuyor ve biraz daha sakinleşiyoruz. Önceden cildimi fondatenlerle çok yordum, neredeyse elime ne gelirse satın aldım. 
Sporu, arada sırada ara versemde her zaman yaptım, ama beslenme düzenimi de değiştirdiğim zaman iş değişti, işte o zaman süper oldu. 

Hadi başlayalım artık.

Cildimiz...

Öncelikle ne marka kremler kullandığınızdan çok düzenli olarak kullanmanız önemlidir. Cildi temiz tutmak, içeriden beslemek (sağlıklı beslenmek), düzenli uyumak, bol nem için bol su tüketmek kullandığınız kremlerden daha önemlidir.

Gündüz ve gece düzenli kreminizi sürmek, haftalık küçük bakımınızı ihmal etmemek gerekiyor. Hatta imkanınız varsa ayda bir, problemsiz ciltler icin iki ayda bir cilt bakımına giderseniz harika olur. 

Her gün dört fincan yeşil çay, iki litre su (ben spor yaptığım için daha çok tüketiyorum), kahvaltı ve öğlen yemeği arasında kuru kayısı ve bademle yapacağınız küçük bir ara öğün cildiniz için de çok faydalı olacaktır (dört kuru kayısı on adet badem). 
Badem yerine fındık ta olur, kayısı yerine kuru erik te olur ama kuru incire dikkat bir tanesi dört kayısıyla aynı kaloride. 



Günlük cilt bakımınız için, cildinizi temizledikten sonra cilt tipinize göre bir nemlendirici sürmek yeterlidir. Elinizde kalan kremi boyun ve dekoltenize sürmeyi unutmayın. Çok başarılı cilt doktorlarını dinledim, göz kremi, boyun kremi yerine tek bir kremin hepsine yeteceğini söylüyorlar. Ben, göz çevrem problemli olduğu için geceleri bir damla avokado yağı sürüyorum. Temizleme için Clinique sabun ve Bioderma H2O kullaniyorum. Bioderma H2O, göz makyajını da çok iyi temizliyor ve tonik görevini de görüyor harika bir cilt temizleyicisi hiç düşünmeden alın derim. Nemlendirici için o, bu marka demek istemiyorum; eczane ya da bio ürünler kullanmanızı tavsiye ederim.


Günlük altın bakım önerileri...

Güne iki kalıp buzu yüzünüzde eriterek başlarsanız cildinizin kan dolaşımını hızlandırıp, sıkılaştırırsınız. Ben ardından eczaneden aldığım termal yüz spreyini yüzüme bolca sıkıyorum. Nemlendirici sonra. Bol bol nem cilt daha ne ister...


Haftalık cilt bakımına peelingle başlıyoruz. Peeling ölü deriyi atıp cildinizi yapacağınız maskelere hazırlar. Mutlaka bir peelinginiz olsun. 
Sonra bir tatlı kasığı yoğurdu göz çevresi hariç tüm yüzünüze sürün. Yarım saat sonra yıkayın. İşte ışıl ışıl bir cilt. Hem de dolabınızdaki yoğurtla...

Buradaki altın bakım: bir E vitamini kapsülü ile bir damla avokado yağını karıştırıp göz çevresi dahil tüm yüzünüze sürün. Boyun ve dekolteyi unutmayın. Ben o gece argan yağını da saçıma sürer öyle yatarim. Perşembe akşamları benim bakim günümdür. Sabah güzel bir duş. Argan yağı bir mucize, altın bakım için sabah aynaya gülümseyeceğinizin garantisi benden. Yağlarınızı güvenilir yerlerden alın. Ben Melvita Bio kullanıyorum.
























Eller için iki altın bilgi:
Dışarı çıkacaksanız acil maniküre ihtiyacınız var. Tırnaklarınıza biraz avokado ya da argan yağınızdan sürün tırnak fırçasıyla fırçalayıp yıkayın. İşte size tertemiz tırnakalar.
Elleriniz için doğal sabunlar kullanın. Ne kremler aldım olmadı. Ben bio sabun kullanarak ellerimdeki kuruluk problemini çözdüm.


SAĞLIKLI BESLENMEK, SPOR... SPOR...

Spor, benim yaşam tarzım. Çoğumuz zayıflamak için spor yaparız zayıflayınca da bırakırız. Benim annem bana der mesela: ''zayıfsın yeter artık bırak''. Zayıflamak için diyet yaparız, spor salonuna yazılırız, evimize kocaman koşu bantlarını sokarız. Bilinçsiz yapılan diyetler, ya da bilinçli ama devam edilmeyen diyetler, yazılıp ta arada uğradığımız spor salonu, evde satsak artık dedigimiz koşu bandı... 

İstemek, anahtar kelime. İstemek ve hayata geçirmek.

Ben birkaç yıl öncesine göre neredeyse iki beden küçüldüm; o zaman da kilolu degildim ama bence biraz iriydim. Şimdilerde ince, kalem gibi kadınları seviyorum.

Zayıflık sağlıktır, zayıf insanlar daha uzun yaşarlar. Sağlıklı beslenmek, ölçülü yemek, düzenli spor yapmak sağlığın ve zayıflığın garantisidir. Bugün hepimiz şekerin, fazla tuzun, hamur işlerinin, fast foot dediğimiz gıdaların, cips, gazlı içecekler, kızartmaların sağlıksız olduğunu biliyoruz. Bu demek değildir ki bunları hiç yememek gerekiyor. Canım isterse haftada bir gün öğlen saatlerine getirecek şekilde pizzamı yiyebiliyorum.

Sabah ve öğlen iyi yiyip akşamları çok hafif geçirin. Böyle beslenip sporu hayatınıza soktuğunuzda diyet yapmadan kilo veriyorsunuz. Ben haftasonları daha rahat davranırım eşimle restaurant keşifleri yaparız, lezzetli yemekleri ikimiz de çok seviyoruz. Arada tatiller, noel, yeni yıl, partiler olsa da aldığım o bir-iki kiloyu vermesini de bilirim, bu disiplini kurdum hayatımda.

Diyetisyenler her gün televizyonda. Hepsinin twitter hesapları, facebook sayfaları var. Biraz dinleyerek, sosyal medyadan takip ederek çok güzel bilgiler edinebilirsiniz. İnternetten yapacağınız yemeğin tarifini seçerken daha az yağlısını tercih edebilirsiniz. Çok basit bir bilgi, ben keklerimi bir küçük fincan fındık ya da zeytin yağı ile yaparım. İnanın bir bardak yağ konulan kekten daha lezzetli oluyor. Bu tarz küçük dokunuşlarla sağlığınızı ve kilonuzu kontrol edebilirsiniz.

Akşam acıkınca bir porsiyon meyve ya da bir kase yoğurt neden olmasın. Bence bunu siz de çok seveceksiniz. Diyet yapmak yerine akşam yemeklerini en geç 19:00'a çekmek ve hafif geçirmek çok daha kolay. 
Ben kısaca bir günde neler yediğimi paylaşmak istiyorum.

Sabah güne aç karnına iki bardak oda sıcaklığında suyu içerek başlıyorum. 15-20 dk. sonra kahvaltımı yapıyorum. Ne yiyiyorum? Fransa'da yaşadığım için buranın alışkanlıklarına uyum sağlıyorum ve burada kahvaltı tatlı ağırlıklı oluyor. İki dilim kendi yaptığım kekten ya da iki dilim reçelli ekmek ya da iki dilim etimek dediğimiz ekmekle reçel (tereyağı kullanmıyorum). Yanında bir bardak yarım yağlı süt ve bir porsiyon meyve. Kahvaltıda yediğiniz bir porsiyon elma lif yönünden çok zengin olduğu için daha çok kalori yakmanızı sağlar. 



On birde'de kayısı, badem ya da fındık ara öğünüm var.


Öğlen yemeğini güzel yerim. Benim gün içinde star yemeğim öğlendir. Siz de kendinize bir star öğün seçin ama bu asla aksam yemeği olmasın. Öğlen bir parça etin yanında pilav, makarna, sebze ya da patates (kızartma evde hiç yapmam. Graten, püre, fırında vs.) Yanında bir dilim ekmek yerim ya da yemem. Yemeğine göre bir kase yoğurt olabiliyor. Burada yemek sonrası peynir yendiği için ben de peynir cennetinde yaşadığım için biraz peynir de yediğim olur. Üzerine sütlü tatlı. Sütlü tatlıya bile katı yağ kullanılan tarifler var, bunlardan uzak durun. Kendinizi her zaman gözlemleyin öğlen yemeği biraz az geldi mi peynirinizi de yiyin. Haftada bir gün, o sevdiğiniz pastadan da bir dilim yiyebilirsiniz. Hımmm harika bir diyet :)

Saat dörtte ara öğün saati. Yoğurt, bir porsiyon meyve ya da yarım simit ve bir bardak ayran ölçüsünde olabilir.

Akşam yemeğine geldik. Bu kısım çok önemli. Eğer uygularsaniz nasil kilo vermeye baslayacağınıza kendiniz bile şaşıracaksınız. Ben bu aralar bir tabak yarım yağşı süt ve Special K Nature yiyiyorum. Lifli gıdalar dediğim gibi daha fazla kalori yakmanızı sağlar. Haftada bir gün akşam yemeğinizde büyük boy kase meyve salatası (yarım kilo) yiyebilirsiniz. Bir bardak süt ya da yoğurt ta yemelisiniz, tek başına pek sağlıklı bir öğün olmaz. Ben ananasa sardım bu aralar. Yanında bir kase yoğurt yemeyi ya da bir bardak süt içmeyi de unutmayın. En faydalı su taze meyve ve sebzelerden aldığımız sudur. Ben cok şanslıyım tam bir meyve canavarıyım. Kendinize alternatif seçenekler üretin yağsız ya da az yağlı çorba ya da salata gibi. Biraz ızgara beyaz et yanında sebze gibi. Ben açıkçası aksamları hep az yemek durumunda kalıyorum. Sabah ve öğlen güzelce yemek işime geliyor. 





















Bol bol su içmeyi unutmayın, yeşil çay çok faydalı ve vücuttaki ödemi atıyor. Her gün dört fincan için. Ben poşet çay almam, gramla alırım sistem tam bende :) Yoğurt ve bademin de karın bolgesindeki yağları eritme özelliği var.

Hepimiz arada kaçırıyoruz. Böyle zamanlarda hemen karaları bağlamayın, aldığınız o bir-iki kiloyu hemen vermesini bilin. Kendinizi bu süreçte motive edin. Altin bilgi : giyinmenin gücünden faydalanın. Bu süreçte giyim kuşamınızda daha özenli olun.

Kilo vermek için yemek alışkanlığınızı değiştirmek bir yasa kadar yeterli ve değerlidir. 30 yaşını geçtiğiniz zaman artık vücudunuz size eskisi kadar tolerans göstermez. Bir bakarsınız karında biraz yağlanma, bacaklarda kalınlaşma, selülit, vücutta ödem oluşmuş ve 36-38 bedenlerden 40 beden ve üstüne çıkmışsınız. İşte daha gençken yapmadığınız, ihmal ettiğiniz o sporu hayata geçirme vakti. Ben sporu sevmem, off benim hiç vaktim yok gibi sayısız bahane ile kendi kendimizi kandırır dururuz. 

Çoğumuz alışveriş dedin mi ayaklarımız acıyana kadar gezeriz ama spor deyince ona bir türlü vakit bulamayız. Kendinize bir program yapın ve onu uygulayın. Yürüyüş yirmi dk'nın üzerinde olmalı, çünkü vücut yirmi dakikadan sonra yağ yakmaya başlıyor. Zamanla vücudunuzdaki değişimi gördükçe, sıkılaştıkça yapamadığınız günler vicdan azabı duymaya rahatsız olmaya baslarsınız, işte bir parçanız olmuştur artık. Bırakmayın. Vücut güçlendikçe hızlanırsınız, yürüyüşten belki koşuya hatta benim gibi pilatese başlarsınız. Sadece koşu bandında koşmak ya da bisiklet çevirmek için spor salonuna gitmenize gerek yok. Bunu doğada çok daha temiz oksijen alarak ve daha cok enerji harcayarak yapabilirsiniz. İki yaşındaki kızım haftada iki gün kreşe gidiyor ben de o günleri firsat bilip 45dk. parkta koşuyorum.  

Altin bilgi o gün cok yağmur var ya da çok kar, bu sizi durdurmasın evde açın bir odanın camını evde koşun. Biraz daha süreyi uzatabilirsiniz, zaten göreceksiniz ayni sürede dışarıdaki kadar yorulmuyorsunuz. 

Platesim vazgeçilmezim. Onun sayesinde bedenim değişti, selülitlerimden kurtuldum, daha ince ve sıkı kollarım oldu, resmen beni heykeltraş gibi şekillendirdi, daralttı. İstanbul'da Fransa'ya yerleşmeden bir süre önce işimden ayrıldım o sırada evde Ebru Şallı'nın platesini yapmaya başladım. O zamanlar daha hafifti, son programlar yeni başlayacaklara ağır gelebilir. Ciddi ciddi 45 dk karın, kalça, kol, bacak nasıl güzel bir çalışma anlatamam. 

Ben burada da, İstanbul'da da çeşitli salonlara gittim. Şunu söyleyebilirim; koşuyla evdeki platesim benim bedenimi degistirdi. Beslenme şeklimin de etkisi büyük tabi... Çünkü iki yıl öncesine kadar yine platesimi yapardım ama hiç dikkat etmeden yerdim. Plates vücudu daraltıyor,yağları eritiyor, kasa çeviriyor ama, kilo vermek te istiyorsanız kardio şart. 
 
Eğer imkanım olsa hocayla aletli platesi yapmayi çok isterdim. Pahalı bir spor. Yoga da listemde. Şimdilik imkanlarım böyle. Salona para da vermiyorum, buna vereceğim parayla o sanat eseri ayakkabılardan bir tane alabiliyorum mesela :) Şaka bir yana şimdiki imkanlarım böyle.

Hafta içi üç gün akşam yemeğimi 18:00 gibi yerim ve 45 dk sonra platesimi yaparım. Evimde yapabildiğim bu ücretsiz fırsatı değerlendiriyorum.


STİL VE MODA... 

Günümüzde kuaförden yeni çıkmış gibi çok yapılı saçlar, incecik alınan kaşlar, abartı yapılan makyaj artık çok demode. İncecik kaşları zaten hiçbir zaman sevemedim. Doğal kaşlar bakışlarınızı değiştirir yüzünüze daha genç, fresh bir hava verir. Yıkanıp kurutulmuş görüntüye yakın ama kuaför elinden çıkmışçasına temiz ve parlak saçlarla en gösterişli siz olursunuz. 

Günlük makyaj için hafif  renk verici pudra (terecotta) ya da allık, maskara, dudak renginde ince bir ruj yeterlidir. O gün içinizden daha çoğu geliyorsa hafif bir smoky makyaj ve bol maskara kullanabilirsiniz. Koyu renk rujla sadece bol maskara sürmeniz yeterlidir. Fondatenlerden profesyonel makyaj yaptırmadıkça uzak durun derim. Eğer bir kapatıcı istiyorum diyorsanız ince mineral bir pudra olabilir. Sorunlu bölgeyi ne kadar kapatmaya çalışırsanız o kadar göze sokarsınız bunu unutmayin.

Biz kadınlar giyinmeyi seviyoruz, kimimiz daha çok, kimimiz daha az ama hepimiz seviyoruz. Benim mesleğim pazarlama ama moda tutkum. Sizinle yazımın sonuda takip ettiğim birkaç moda bloggerlarını paylaşmak istiyorum. Aylık moda dergilerini biraz karıştırıp modayı takip edebilir, bakış açınızı, sınırlarınızı genişletebilirsiniz. Ben her ay Vouge alıyorum.

Başlıyoruz...

Elegan, minimalist, casual, bohem, rock chick, klasik vs... 
Hepimizin sevdiği, kendine daha yakın bulduğu bir ya da bir kac tarz var. Ben günlük hayatta casual, biraz rock chick severim ama asıl tarzımın elegan ve minimalist olduğunu söyleyebilirim. Benim için kumaş kalitesi, dikimi de çok önemlidir. Bu tarzda sadelik ama kalite ön plandadır. Ayakkabı, çanta ve aksesuarlarla tamamladığım bu tarzı çok seviyorum. Sizin kendinizi daha iyi ifade ettiğiniz tarzınız nedir?

Masculin tarzın hakim olduğu günümüzde bu akımı seven de oldu sevmeyen de. Bu masculin tarz günlük kombinlerden gece kıyafetlerine, ayakkabılardan, çantalara kadar kendini göstermekte. Hiç erkek reyonlarına biraz göz gezdirdiniz mi? Ben geçen yıl harika bir atkı buldum kendime.

Blazer ceketleri, deri ceketleri, değisik kalıplarda ve renklerde paltoları, bahar aylarında trench coatları çok seviyorum. Skinny pantalonları, dar kesim pantalonları ve bol paça pantalon modellerini kendime çok yakıştırıyorum. Bu pantalonları t-shirt, bluz, gömlek üzerinde ceketlerimle tamamlıyorum.

Etek ve elbiseler biz kadınların vazgeçilmezleri olmalıdır. Elbisede vücuda oturan kalıpları ya da masculin tarzda kalıpsız elbiseleri seviyorum. Etek ve elbiselerinizi opak siyah ya da bu yıl güçlenen ince siyah çoraplarla kombinleyin. Ten rengi  çoraplar hala çok demode. Kumaşı kışlık ta olsa kış aylarında şort tercih etmeyin. Şort yazlık bir parçadır. Ben de bu hataya yakın zamana kadar düşenlerdendim.

Neyi neyle giydiğinizden çok onu nasıl yorumladığınız, vücudunuza uygun parçalar seçmeniz önemlidir. Vücuda uymayan yanlış kıyafetler sizi olduğunuzdan daha iri gösterebilir. Burada işin sırrı güzel tarafınızı ön plana çıkartıp problemli bölgeyi saklamaktır. İnce bir kadına dar pantalonlar, dar kalem etekler çok yakışır. Biraz karnınız varsa bir beden şimdilerde cok moda olan üstleri tercih edin, kalçalarınız genişse daha uzun bluzlar giyebilirsiniz mesela...


İç çamaşırı seçimine dikkat. Bazı pantolonlar için dikişsiz ve ten rengi iç çamaşırı tercih edilmelidir. Sütyeninizin sırt kısmı yukarıda olmamalı göğüslerinize uygun kalıplı sütyenler tercih edilmelidir. Hele şu şeffaf askılar tam bir hatadır.

Palto ve ceketlerinizin kalıbı bozulmaması için askıyla dolabınıza asmanız ve en az yılda bir kez kuru temizlemeye vemeniz önemlidir. Dolabınız hiç giymediğiniz kıyafetlerle doluyken bu harika parçaları oraya buraya atmayın. Ben düğün ve davetlerde giyeceğim elbiselerimi şık gardrop kutularına koyarım. Böyle bir kutu gardrobunuza güzel bir hava da katacaktır. Kullanmadan önce kuru temizlemeye verir öyle giyerim. 

Gelelim gardrop detoksuna... 

Hepimiz arada kullanmadığımız parçaları ayırıp ya ihtiyacı olanlara ya da vakıflara verelim. Dolabınız giymediğiniz, vücudunuza uymayan ya da modası çoktan geçmiş kıyafetlerle dolu olmasın. Ben daha önceleri beş kadına yetecek kadar kıyafete sahiptim. Dolabımı indirimlerden, outlet mağazalarından düşünmeden aldığım çoğunu hiç kullanmadığım eşyalarla doldurmuştum. Ne yaptim? Neredeyse hepsinden kurtuldum. En güzel kıyafetlerim dolapta beklerken ''bugün biraz dolaşıp gelicem'' deyip çok ta sevmediğim, aldım kullanmalıyım mantığıyla o kıyafetleri giydim. Şimdi çok severek aldığım, hani gördüğünüz anda tereddüt etmeden aldığınız o parçalardan oluşmuş bir gardrobum var. Kot giyeceksem üzerime oturan, içinde kendimi iyi hissettiğim pantolonlara sahibim şimdi. Bunu siz de yapın dolabınızı gözden geçirin. Kullanmadıklarınız belki bir başkasının işine çok yarayacak. Eskimesin, bozulmasın diye modasının geçmesini beklemeyin. İyi kullanın, eve döndüğünüzde temizleyip havalandırın yeter.

İndirimlerden neler alalım? 
Sezonda pahalı olan palto ve ceketler almak akıllı seçimlerdir. Sezon sonu belki gelecek sezon hiç moda olmayacak geçen sezon rengi yerine daha klasik renk ve modelleri tercih etmenizi öneririm. 

Deri kemer ve eldivenler sezonda beğendiginiz bir pantalonla aynı fiyat olabilir. Güzel deri bir kemer elbisenize çok başka bir hava katabilir. 
Şimdilerde kalçada kullanilan kemerler demode tam belde olmalı. Çoğu kadın bluz, kazak, gömleklerle dolabını doldurur. Bir baharlik bir de kışlık ceketle yetinir. Değişik renklerde, modellerde paltolar, ceketler çok güçlü parçalardır, şıklığınıza şıklık katarlar. 

Tutkumuz ayakkabılar... Cebindeki son parayla bir çift ayakkabı alacak kadınlar tanıyorum. Ben de tam bir ayakkabı tutkunuyum.
Topuklu ayakkabılar nasıl bir anda feminen bir görüntü veriyor kadına... Boyfriend kotlarla bile bir anda akşam şıklığına ulaştırır sizi. Şimdilerde sivri burun, platformsuz ayakkabılar moda. Bebe burun, platform topuk... Moda sürekli değişiyor. 

Size bir tüyo: Bu yaz dolgu topuklar çok fazla var ve platform topuklu ayakkabıları pek sevmesem de yakında yine geliyor. 

Ben ayakkabıya en çok yatırım yapanlardanım. Onları saklarım. Zaten öyle çok fazla alamadığım için rahatlıkla muhafaza edebiliyorum. Olsa da onlar için yerim her zaman olur :) Ayakkabıda en sevdiğim tasarımcılar; Balenciaga, Chanel, Prada, Louboutin, Valentino, Alexander Wang. Cizmeler, kısa botinler, günümüzde çok moda olan sneakerslar, baharda giymeyi çok sevdiğim hatta bir tane şimdilerde ihtiyacım olan babetler, topuklular, yaz aylarına pedikürlü ve ojeli tırnaklarla bayıldığım sandaletler dolabımın vazgeçilmezleri...

Burada da ihtiyaca göre alışveriş yapmak aldığınızı kullanabilmek önemlidir. Topuklu ayakkabı kullanmıyorsanız daha düz ayakkabıları tercih edin, bir iki model işinizi görecektir. Biliyorum onların varlığı bile insanı mutlu ediyor ama yine de düşünüp almakta fayda var. Ben topuklu ayakkabılarda 10 cm altındaki modelleri tercih etmem. Bu feminen ayakkabıların hakkını vererek giymeyi seviyorum.

Moda... moda... moda. 

Modayı takip ederim ama içlerinden kendime uygun olanlari seçerim. Modayı takip etmek ama modanın kurbanı olmamak lazım. Günümüzde bir değil o kadar çok şey moda ki... Bazı sezonluk trendlere çok para vermek yerine daha kurtarıcı mağazalardan çok para ödemeden sahip olmakta fayda var.

Geçen yıl çıkan kısa üstler bu yaz da çok moda. Ben bu parçaları yüksek bel etek ve pantalonlarla kombinlemeyi seviyorum. Bu kış başlayan pembe modası yaz da devam edecek ama yazın flaş rengi mavi. Mavinin her tonu. Pantalon paçaları kısaldı ama bu demek değil İspanyol paçalar yok. Bu bol paçalar özellikle bohem tarzı sevenlerin vazgeçilmezidir. Ben de çok cool bulurum. Kazakları klasik etek ve pantalonları kombinlemek yine bu baharda trend. Türkiye'de Ezgi Kramer'in tarzını çok beğeniyorum. 

Aşağıdaki geçen yıldan bir kare. Dar siyah pantalonla oversize t-shirt nasıl güzel olmuş. Siz de bunu yapın, ceketiniz ön planda ise bluzunuzu daha sakin seçin. Üzerinizde bir star olsun. Böylece ayakkabılarınızda da daha özgür seçimler yapabilirsiniz. 



































Aksasuarlarda günes gözlükleri, bileklikler, kolyeler, atkı ve şallar benim en sevdiklerimdir. Atkı ve şallar sezon renklerini en kolay ve ekonomik taşıyacağınız aksesuarlardır. Ben şimdilerde geçen sezonda aldığım saks mavi ve yıllardır dolabımda olan uçuk pembeyi severek kullanıyorum. Siz de bölye sezon renkleri için kendi dolabınızda alışverişe çıkabilirsiniz. Çanta ve ayakkabıda takım yerine uyumlu parçalar ya da farklı renklerde birbirini tamamlayan parçalar seçin. Takılarda da takım kullanmak, şimdilerde klasik ve demode.

Son olarak, hiçbir zaman çok zorlamayın, içinizden geldiği gibi giyinin. Onu giy bunu çıkar yapmamaya çalışın. Çok keyifsiz bir gününüzde saçınızı şekilden şekle sokmak yerine doğal bırakın ve en hafif makyajı yapın. O gün en garanti kıyafetlerinizi giyin çıkın. 

Sadelik her zaman önceliğiniz olsun. Unutmayın, sadelik şıklığın garantisidir.
Sevgiyle kalın, güzel kalın. 

Takip ettiğim moda bloglarının adresleri aşağıda, göz atmayı unutmayın.

Alev
http://stylescrapbook.com/






19 Ocak 2014 Pazar

Kadının sınırları zorlayan dişiliği: CRAZY HORSE

"15 Ocak akşamını rezerve et." diye adıma bir not asılıydı Noel ağacının üzerinde. 
Bir gösteri? Yeni şık bir restaurant? Bir sirk? Bir konser?

Uzun zamandır ünlü bir Paris Cabaret'sine gidesim var.
Dünyaca ünlü 3 Paris cabaresinden birine: Moulin Rouge, Lido veya Crazy Horse.

CRAZY HORSE






























Bu akşam gözlerimiz birşeye kesinlikle doyacak:  
Kadının, sınırları zorlayan dişiliği ve akıl almaz güzelliği...

Crazy Horse, 1951 yılında, kadınlara son derece düşkün, arzusu doymak bilmez, kazanova Alain Bernardin tarafından kurulur.
Bernardin Amerika'ya giderek buradaki striptease klüpleri keşfeder. Ve aklına harika bir fikir düşer:
Striptease klüplerdeki pole dance showlarını bir gösteriye dönüştürmek.

Türlü elemelerden geçerek Crazy Horse'ta sahne alabilmek için sadece esnek ve iyi dansçı olmak yetmiyor.

Herşeyden önce rüya gibi, kusursuz bir vücut lazım...

Crazy Horse'un birinci meselesi bu: Rüya gibi vücutlara sahip bir "dişi" ordusu, gece boyunca karşımızda inanılmaz sensuel hareketlerden oluşan bir gösteri sunacak.
Striptease klüplerdeki gibi pole dance yapacak. Bunu yaparken görsel bir şölen yaratacak.
Dişiliğin sınırlarını zorlayacak, içimizdeki kadını kışkırtacak, izleyeni "cürret" eder kılacak.
Arzuyu uyandıracak, en ilkel benliğimize dokunacak, alev alev yakacak...

Belleri hep incecik... Ve kıvrılacak, o kıvrım gidebileceği son raddeye kadar kıvrılacak.

Ve soyunacak...

Gösterinin ilk bölümünden itibaren göğüsleri ve popoları zaten açıkta dans eden, showlarını yapan o muhteşem vücutlu dişiler gösterinin ikinci bölümünde tamamen soyunuyorlar...

Crazy Horse'ün lansman sloganlarından biri bu: Biz kızları ışıklarla giydiriyoruz.

Vücutlarını korumaları onlardan beklenen birinci şey.
Ve hatta dansçı kızların kontratlarında bile şöyle bir ibare var.
Ofisyel olarak her gün tartılıyorlar ve belli bir kilonun üzerine çıkmaları kesinlikle yasak.
Çıktıkları anda kadro dışı kalabiliyorlar, işten atılabiliyorlar ya da duruma göre geçici olarak para almıyorlar.

Eh bu kadar laftan sonra izlediğimiz gösterinin adını tahmin ediyorsunuzdur. Çok yaratıcı değil.

DESIR

10 parçadan oluşan bu gösterinin her bir bölümü diğerinden farklı.
Zaman zaman kimi bölümler yenileniyor ya da misafir dansçılarla renkleniyor.

1. 1er numéro: Güzeller ordusu. 1989'dan beri Crazy Horse'ün sembolü olmuş açılış gösterisi. 

Uzun peluştan İngiliz askerlerinin taşıdıkları bir şapkayla ve ayaklarında botlarla, sert ve net hareketlerle sahnede asker gibi yürüyen yarı çıplak güzeller ordusu. İsim cuk oturmuş hani...






























2. Chouchottement: Fısıltılar

Kulise gizli bir bakış... Kızların rastgele ve alalade hareketlerinin büyüteçle sahneye yansıması.





























3. Good Girl

Hareli hareli gösteren perdelerin arasında salına salına, sensuellik hat safhada muhteşem bir dans gösterisi...





























4. Red Shoes: Kırmızı ayakkabılar

3 balerin; zarif ve vahşi, erotik ve asil... Bedenleri orda ama onlar sanki orada yoklar.

Crazy Horse'un en büyük özelliklerinden birisi de bu, ışığı çok iyi kullanmaları. Dans eden üç beden hafif karanlıkta kalırken kırmızı bale pabuçlarına yoğunlaşıyor dikkatimiz. Bu da kızların silüetini daha gizemli ve ateşli hale getiriyor.






























5. Final Fantasy

İplere asılı ve hatta düğümlenmiş bir kadın düştü sahneye.
Kostümü çok enteresandı. Göğüsleri açıktaydı, poposu açıktaydı ve geri kalan her yeri tamamen kapalıydı.
İpte asılı kaldı, iplerden kurtulmaya çalıştı, çalışırken son derece erotik hareketler sergiledi.


6. Scanner

Wow, izlerken kendimden geçtim, takip edemedim, izlerken kızların hareket hızına yetişemedim...
En beğendiğim, gösterinin en orijinal, en dikkat çekici, en baştan çıkarıcı bölümlerinin başındaydı.
Dilim uçukladı, böyle ağzım açık kaldı bu nasıl enerji böyle...

Hani Crazy Horse'ün en iddialı laflarından biri, biz kızları ışıkla giydiriyoruzdu ya... Gördük.

Kızlar şu anda tamamen çıplak. 
Bu sahneyi unutmam mümkün değil. İnanılmaz estetik hareketlerle üzerlerindeki son parçayı da fırlatıp attılar...
Ve o anda görsel efektler coştu ve kızları adeta giydirdi...






























7. Upside Down

Önce kırmızı ayakkabıları gördük sahnenin üzerinde, sonra sahneye yansımasını.
Sanki dört bacak vardı... Kızların sadece popolarını sahnenin üzerine çıkartıp bir sağa bir sola sensuel bir şekilde salladıkları sahne çok hoştu.
Gözünüzün önünde bir popo bahçesi. Ama ne popo... popoların fotosunu çekmek ne yazık ki yasaktı...






























8. Striptease while Jongling

Gece boyunca birbirinden güzel ve baştan çıkarıcı kadınlara, her bir parçası kusursuz vücutlara resmen hipnotize olmuşuz, dalmış gitmişiz..

Derken sahneye valizleriyle iki adam düşüyor...
Adam mı? Erkek yani.
Erkek te nereden çıktı, Crazy Horse'tayız. Burada sırf femme fatale var dediler bize...

Bir anda birbirlerine jongling sopası atıp tutmaya başlıyorlar. Başta biraz şüheci gözlerle bakıyoruz ama kızlar da yoruldu hani elbette biraz dinlenecekler diyerek nezaketen izlemeye devam ediyoruz.

Ama o da ne!!!
Adamların jongling gösterisi hayatımda gördüğüm en orjinal jongling gösterisi çıkıyor.
Müthiş theatral hareketler ve komik yüz ifadeleriyle öyle bir gösteri sergiliyorlar ki tüm dikkatimizi çekiyorlar.
Karşılıklı iki köşeye geçiyorlar. Ve birbirlerine o sopaları sanki kavga eder gibi, birbirlerini hataya zorlar gibi atmaya başlıyorlar.
Ve onlar birbirlerini jongling sopalarıyla döverken soyunmaya başlıyorlar.
Yemin ederim, iki sopa atışı arasında ceketlerini, kravatlarını, pantalonlarını, ayakkabılarını çıkartıp jongling sopalarıyla karşılıklı ayakkabılarını da birbirlerine atıyorlar. Ve daha sonra çıkardıklarını giymeye başlıyorlar.
O pantalonu giydi giyemedi, sopayı düşürdü düşürmeden giydi arasında salonda nasıl yüksek bir adrenalin salgılatmayı başardıklarına aklınız hayaliniz şaşar. Bir de sanki birbirlerini hataya zorluyormuş gibi, diğeri giyemesin diye uğraşıyormuş gibi inanılmaz bir gösteri oldu !!!
Resmen çığlık çığlığa izledik...

Pole dance ve striptease kadınlarıyla ünlü Crazy Horse'a gidip en çok iki adama hayran kalmak...
Nasıl desem... Teşekkürler.






























9. Crisis. What Crisis?

Sahnede ilk defa tamamen giyinik bir kadın... Bir büro tasarlanmış. Telefonlar çalıyor. Susmuyor. Önünde ekran, dosyalar. Kadın çıldırıyor. Resmen kriz geçiriyor.
Ve o kriz anında yine inanılmaz erotik hareketlerle kendini ordan oraya atıyor. Ve üzerindekileri teker teker çıkarmaya başlıyor.
Vücuttan en son parçanın çıkarıldığı sahneler hep çok spectacular tasarlanmış.
Stringleri sahne stringi, yanlardan çat çat diye açılıyor ve bir hamlede çıkıyor.
Bu özellik te dansçılara çok estetik hareketler sunma fırsatı veriyor. Ve soluksuz izliyoruz...






























 10. Legmania


Havada uçuşan ve birbirinin içine geçmiş hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bacaklar...
Tek kelimeyle enfes bir gösteri.





























Crazy Horse'taki her dansçının elbette ki bir de sahne adı var.
Zoula Zazou, Jade Or, Nouka Karamel, Diva Novita, Loa Vahina bunlardan bazıları.
Hani bizim tarihmizde bazı erkek çocuklarına birşey başarana kadar isim verilmezmiş ya, işte Crazy Horse kızları da o hesap. Sahne isimlerinin bir anectodu var, daha çok diğelerinin ona yakıştırdığı bir isim oluyor.

2008'den beri Philippe Decouflé ile çalışan cabaret'nin genel direktörü de uzun yıllar Cirque du Soleil'den tecrübeli Andrée Deissenberg.

Désir gösterisi Philippe Découflé ve Ali Mahdavi imzalı bir gösteri.

Bir dakika...

Ayakkabıları nasıl unuturuz ???

Gösteri boyunca kızların ayağında tabanı kırmızı olan ayakkabılar görüyorum.
Ayakkabı tabanı kırmızı deyince aklımıza hangi ayakkabı tasarımcısı gelir?

Tabi ki Christian Louboutin...

Christian Louboutin, kadın, dişilik ve şehvet kokan Crazy Horse gösterilerini izler izlemez, kendisinin de aynı temalardan beslendiğini düşünüyor ve ayakkabılarının bu concepte çok yakışacağını söylüyor.
Ve Crazy Horse kızları için özel, dans ve sahne ayakkabıları tasarlıyor.

Son bir şey...

Siz siz olun servis görevlilerinin tuzağına düşmeyin.

PETRUS şarabı tam kıvamında, servis yapmamı ister miydiniz?

Yerimize oturur oturmaz servis görevlileri ne içeceğimizi soruyor.
Bir anda garsonun şöyle dediğine tanık oluyoruz:
"Petrus tam ideal sıcaklığında hazır bekliyor. Servis yapmamı ister misiniz?" sorusuyla afallıyoruz.
Tabi ki de nazik bir şekilde reddediyoruz. Ancak bilmeyen birinin boş bulunup tongaya düşebileceği bu ucuz numarayı Crazy Horse ailesine hiç yakıştıramıyorum.

Efendim, bilmeyenler için minik bir açıklama yapmayı bir borç biliyorum.

Açık arttırmalarda boy gösteren, dünyaca ünlü PETRUS şarabı, Bordeaux Bölgesinin en prestijli ve en pahalı şarabıdır.
Sipariş vermeden önce fiatını menüden kontrol etmenizi tavsiye ederim.

Crazy Horse'ta bir şişe PETRUS şarabına biçilen rakam 3450 Euroydu. Evet 3450.

Petrus şarabını illa ki çok merak ediyorsanız Pomerol'ü tavsiye ederim.
Bordeau Bölgesinde Petrus ve Pomerol aynı bölgede üretiliyor. Yani üzümler güneşi aynı ölçüde görüyor. Dolayısıyla Petrus'ün en yakın olabileceği şarap Pomerol. Ve iyi bir Pomerol'ü 30 ila 50 euro civarında satın alabilirsiniz.


Crazy Horse, Paris'te gördüğüm en enteresan, en orjinal gösterilerden biriydi. Enfesti...

Yolunuz düşerse tavsiye ederim...


Event FRIZZ EASE Crazy Horse