Begendigim Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Begendigim Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2014 Pazartesi

Bir film izledim : The Lunchbox

Hafta sonu bir film izledim. Bir Hint filmi.
Dolmuş, gündelik hayatın dışından gelebilecek herhangi bir hamleyle taşmaya hazır duygular fırtınasında izleyiciyi sürükleyen bir film...


İla, kocası tarafından ilgi ve sevgi görmeyen genç, güzel ve mutsuz bir ev kadınıdır.
Kocasının dikkatini çekmek, kalbini yeniden fethetmek ve kendisine iltifat etmesini sağlamak için kolları sıvar ve mutfağa girer. Kocası için özene bezene enfes öğle yemekleri hazırlar.
Ve Hindistan'da çok gelişmiş olan "evden şirketlere öğle yemeği paketi teslimatı" için evine gelen "dabbawala" ya hazırladıklarını verir.
Kocasını özel tariflerle ve özel baharatlarla hazırladığı yemekleriyle memnun ettiğinden emindir. Ne var ki; kocası akşam eve geldiğinde yemeklerden hiç söz etmez, İla ile ilgilenmez. Her zamanki gibi karnıbahar yapmış olduğunu söyler ve İla, lunchbox'ların karıştığını ve yaptığı o özel yemeklerin başka birine gittiğini anlar.

Saajan, bir devlet dairesinin muhasebesinden sorumlu, karısını kaybetmiş, yalnız ve kısa bir süre sonra emekli olacak olan, orta yaşlı bir adamdır.
İla'nın özene bezene hazırladığı nefis yemeklerin yanlışlıkla gittiği adres odur. Kendisi de bu lezzetteki yemeklerle karşılaşınca son derece şaşırır. Ve hatta öğle yemeği için lunchbox siparişi verdiği yemek şirketini tebrik eder.

İla durumu anlar. Ertesi gün yeniden aynı lezzette ve yaratıcılıkta yemekler hazırlar. Bu sefer, lunchboxın içine bir de not yazıp koyar... Ve bu şekilde lunchboxların içinde gidip gelen yazılı bir iletişim başlar.

Başta, temel konu yemekler ve paketin adres karışıklığı olsa da, aralarındaki paylaşım derinleşir.
Birbirlerine iç dünyalarını açmaya başlarlar...

Film, her insanın dinlenilmeye, anlaşılmaya, söylediklerinin ve yaptıklarının karşısındaki kişide bir tepki uyandırmasına, kısaca hayatta tutunacak bir insana duyduğu ihtiyaca vurgu yapıyor.
Son derece beklenmedik şekilde kurulan bu ilişkiyle birbirine tutunuyor İla ve Saajan ve bir amaç var ediyorlar kendi kendilerine...

Filmin belki de en can alıcı meselesi, lunchboxların karışmasıyla oluşan bu arkadaşlığın nereye doğru gittiği...

The wrong train can get you to the right station? 
























Senarist ve yönetmen Batra Ritesh'in esas olarak Hindistan toplum dinamiklerini anlatmak gibi bir kaygısı olmasa da filmde toplumun sosyolojik ve ekonomik yapısı hakkında birçok dokuyla karşılaşıyoruz : Geçim mücadelesi, ekonomik yetersizlik, yalnızlık, yollardaki alt yapı yetersizliği, ağzına kadar dolu toplu taşım araçlarına mecbur insanlar...

Filmde benim dikkatimi çeken bir diğer mesele bu lunchbox'ların dağıtım sistemi.

Okuduklarıma göre, Hindistan'da oldukça gelişmiş olan bir sistem bu.

Yani birileri (dabbawala) her gün öğle saatlerine doğu evinize geliyor, kutu kutu üstüste dizerek hazırladığınız çıkınları koyduğunuz çantayı alıyor ve tüm Mumbai'yi, bisikletle, otobüsle, kamyonetle vs... ile şirket şirket gezerek çalışanların eşlerinin verdiği öğle yemeğini dağıtıyor.
Öğleden sonra lunchboxlar toplanıyor ve geldikleri evlere geri gönderiliyor.

Hem de hatasız bir şekilde !!!

Temel olarak, alınan adres ve teslim edilen adrese dair kutuların üzerinde renkli kodlama şeklinde çalışıyor sistem.

Öğle yemeğini restaurant'larda yemeyi tercih etmeyen ofis çalışanlarına her gün yemek hazırlıyor ev hanımları. Bu da, pazarda değişim değeri olmayan, ancak "domestic labour force" çatısı altında global bütçeye katkı sağlayan ev kadnının da rolünü görmemizi sağlıyor film.

Kayda alınmayacak kadar düşük hata payıyla çalışan bu sistem modern teknolojik sistemleri alt ediyor.

2010 yılında, Harward Business School, The Dabbawala System: On-Time Delivery, Every Time, adında bir çalışma yürütmüş, tamamen insan iş gücüne dayalı bu çok yüksek kalitedeki hizmetin püf noktalarını araştırmis.

Başı belli, sonu belli, mutlaka mutluluk ve çıkış vaadeden filmlere alternatif bir film izlemek istiyorsanız LUNCHBOX ı kesinlikle tavsiye ederim.


24 Ağustos 2014 Pazar

KIŞ UYKUSU : Herkesin yolu başka, yolculuğu başka, karanlığı başka...

Kış Uykusu, Nuri Bilge Ceyhan, 32 yıl aradan sonra kazanılmış Altın Palmiye ödülü...

3 saat 15 dakika boyunca zihin haritamızın en ücra köşelerine yapılacak saf bir iç yolculuk...

Nuri Bilge Ceylan'ın hayran kalınası gerçekçiliği; insan ruhunun kimsenin bilmediği karanlık yanlarını, iç çelişkilerini, tutarsızlıklarını, gölgelerini, gel-gitlerini, çoğu zaman mecburen veya tercihen, yapmacıklığını, ikiyüzlü taraflarını, arayışlarını, kayboluşlarını, kayboluşlardaki çırpınmalarını, "acıtma" isteğini, kayboluşlardaki iletişimsizliği, anlayışsızlığı, yanlış anlama-anlaşılma durumlarını, hep bir arayış, kayboluş, yüze çıkmaya tırmalayış, yine dibe batış ve yine arayış döngüsünü, her yeni diyalog sahnesiyle tek tek ayrı bir vuruşla gözlerimizin önüne seriyor.

Varoluşçu mekanizma doludizgin işliyor.

3 saat 15 dakika sabır ve dikkat isteyen, günümüzün yaşam hızı düşünüldüğünde bir çoğumuza daha baştan zor gelecek bir özveri talep ediyor film.

İnsanlığın çeşitli yüzlerini ortaya çıkaran, birbirine kenetlenmiş bir sürü gizemin bağlarını yavaş yavaş çözmeyi hedefleyen filmin bu 3 saat 15 dakikaya ihtiyacı olduğunu filmden çıkınca anlıyor insan. 

Kulaklarımızda çınlayan, belleklerimize kazınan diyaloglarla ve olaylarla örülü film 3 saat 15 dakika kendine zahmetsiz bağlıyor.

Bir Zamanlar Anadolu'da filmini izlemeden evvel de böyle düşünmüştüm. Ancak Nuri Bilge Ceylan filmlerinde insana zamanı unutturan çok atipik bir özellik var:
Filme başladığınız ilk dakikalarda bir film izlemekte olduğunuzu unutuyorsunuz. Ve filmin içine giriyorsunuz. Sanki o sinema ekranında gördüğünüz kişi sizsiniz, ve diğeri sevgiliniz, ve diğeri kardeşiniz, diğeri çevrenizde gördüğünüz sıradan kişiler...

Ve siz bu türden konuşmaları defalarca yaptınız hayatınızda, ve bu tür olay örgüleri içinde defalarca bulundunuz, defalarca birinin söylemek istediklerini yanlış anladınız, ve defalarca birisi kendi doğrularına sıkı sıkı yapışıp sizin ne demek istediğinizi anlamadı, defalarca birinde çok net gördüğünüz ucu size de dokunan kötü bir kişilik özelliğinin o kişi farkında bile değildi, defalarca eleştiriye açık olduğunuzu söylediniz ancak söylenenleri duyunca kendinizi asla öyle göremediniz, savunmaya geçtiniz, defalarca bir insanı kendi koşullarında değerlendiremediniz, vardığı noktayı hoşgöremediniz, yargıladınız...

Yargıladık...  "Ben kimseyi yargılamam" ne kadar kolay söylenen bir laf değil mi?
Sahiden yargılamıyor muyuz acaba? Tabi ki her zaman yargılıyoruz.
Tek fark, o yargı yelpazesini ne kadar geniş ve esnek tutabildiğimiz...

KIŞ UYKUSU : "Bir vicdan tiyatrosu".

Filmin en can alıcı meselelerinden birisi Shakespeare'in vicdan alıntısı:
"Vicdan, güçlülere dehşet salmak ve onları kontrol altında tutmak amacıyla korkakların kullanmayı sevdiği bir sözdür." Türkiye gerçeğini yansıtan filmin anahtar kelimelerinden biri olarak karşımıza bolca çıkıyor filmde vicdan.

 kış uykusu 1

Filmde bir hikaye yok, aksiyon yok, takip ettiğimiz bir konu yok. Sadece insan manzaraları var.

Her karakter filme ayrı ayrı hayat veriyor. Her karakterin yolu başka, yolculuğu başka, karanlığı başka..

Haluk Bilginer'i defalarca ekranlarda izledim. Kanlı canlı tiyatroda da izledim.
Ancak bu filmle adeta dünyaya oyunculuk dersi veriyor.

Canlandırdığı karakteri Aydın, 25 sene tiyatroculuk yapmış, büyük bir aktör olmayı başaramamış veya tercih etmemiş popüler kültürün aydınlarından, bölgenin önde gelen zenginlerinden biri. Karısı Nihal'le beraber, babasından kalma oteli işletmek ve burada yaşamak üzere İstanbul'u terk edip Kapadokya'ya yerleşir.

Nihal para kazanmak zorunda olmadığı için çalışmamakta, ancak bu da onu derin bir amaçsızlığın, yalnızlığın, derin bir boşluğun girdabına sürüklemektedir. İşe yaradığını hissetmek ve kendine bir amaç edinmek için hayır işleriyle uğraşmaktadır. 

Necla ise Aydın'ın eşinden boşanmış, yine Nihal gibi amaçsız, boşlukta, ve belki tembel ablasıdır. O da bu otelde yaşamaktadır. Necla duygusal açıdan hırpalanmış, yaşadıklarından dolayı tecrübeli ve bu nedenlerle de olaylara ve dünyaya çok daha farklı pencerelerden bakabilen bir kadın. Kafasında dolu dolu fikirleri olan, kafası çalışan ancak buna rağmen eyleme geçip birşeyler yapmaya tenezzül etmeyen, biraz tembel, tabir-i caizsa lafla peynir gemisi yürüten biri. Ortaya attığı "kötülüğe karşı koymamak" fikri, onları büyük bir tartışmaya ve yine gerginliğe itecektir. Bizleri de düşünmeye...

Modern insanın en büyük sorunlarından birini temsil eden karakterler, birlikteliğin içinde yaşadıkları yalnızlığın üstesinden gelebilmek adına hiçbir adım atmıyor, adeta bu yalnızlığı daha da belirginleştiriyor.

Aslında yaşantılarına çok yalın bir açıdan baktığımızda, her üçü de para pul derdi olmayan, rahat bir hayata sahip, öte yandan bencil, kendi doğrularıyla yaşayan, bir diğerine tahammül edemeyen, ve bu ıssız bölgede bir otelin duvarları arasına sıkışmış insan manzaraları...

 kış uykusu 2

Filmdeki tartışma sahneleri ve diyalogları sinemanın tanıklık edebileceği en muhteşem senaristlik ve yönetmenlik becerilerinden biri.

Aydın'ın, yerel gazeteye yazı yazarken arkadaki kanapede uzanan Necla'yla aralarında geçen tartışmaların derinliği ve boyutu tam bir edebi şaheser.

Aydın, Necla'nın deyimiyle çok iyi bilmediği konularda bile "ahkam kesmeyi" seven, birçok konuda net ve değiştirilemez sabit fikirleri olan ve bunları sorgulama gereği hiçbir zaman duymamış biri. Diğer yandan, yazdıklarının okunmasını ve ona fikir beyan edinilmesini istiyor.

Şahsen benim de hayatta en sevmediğim sorulardan birisi "Nasıl buldun? Beğendin mi?" sorusudur.
Zira bu soruya verebileceğim yanıt senin beklediğin yanıt değilse beni iki şık arasında bırakıyorsun demektir. Birincisi kendimi çiğneyip yalan söyleyeceğim, ikincisi doğruyu söyleyip aramızın bozulmasına neden olacağım.
Dolayısıyla bu soru ya hiç sorulmamalı, ve kişinin fikrini beyan edip etmeme takdirini kendisine bırakmalı, ya da duyacağın cevap hoşlanmayacağın bir şey de olsa onu karşılayabilecek esneklikte olmalı.

Necla ve Aydın arasında da aynen buna benzer bir tartışma yaşanıyor.
Aydın, Necla'nın, yazdıklarıyla ilgilenmesini, bir fikir beyan etmesini içten içe talep ediyor, ancak Necla'nın söylediklerini karşılayamıyor ve kaldıramıyor.Oysa ki Necla'nın tavrı aslında yapıcı, ancak Aydın anlayamıyor.
Aydın herşeyi en iyi kendisinin bildiğini sanan ve diğerlerinin söylediklerinde doğruluk payı var mıdır diye düşünme zahmetine girmeyen biri. Din, inanç ve imamın nasıl olması gerektiği üzerine ahkam kesiyor, diğer yandan birşeye inanmayı acizlik olarak nitelendiriyor, diğer yandan birşeye inanmamayı amaçsızlık olarak nitelendiriyor. Zira Aydın fikirlerini olgular üzerinden değil, kişiler üzerinden oluşturuyor.
Aslında Necla'nın söylediklerinden fazla acıtan bir taraf olmasa da, ve hatta gerçekçi eleştirel bir gözlem olsa da Aydın söylediği hiçbirşeyin altında kalmıyor.

Toplum olarak karşımızdakinin sözlerinin iyice dinlemeden hiçbir lafın altında kalmamak adına laf yetiştirme eğilimimiz Nuri Bilge Ceylan tarafından yüzümüze çok güzel bir şekilde çarpılıyor.

Nihal'in yaşam hikayesinin derinliklerine indiğimizde ise insanın var olma amaçlarının yoksunluğu ve duygusal bir boşlukta nasıl bir çıkmazın ve mutsuzluğun içine girebileceğini daha iyi anlıyoruz.
Nihal kendi ayakları üzerinde duramadığından kendisine dair yıllar içinde bir değersizlik hissi geliştirmiş olup, şimdi bunu hayır işleriyle tatmin ederek kaybettiği özgüvenini tamir etmeye çalışmakta. Aslında o başkalarının ihtiyaçlarına muhtaç. Diğer açıdan bakarsak Aydın'ın durumu da bunun bir benzeri değil mi?

Necla'daki güçlü duruş Nihal'de yok. Nihal henüz zihinsel haritasını, hayattaki duruşunu oluşturamamış bir karakter.

Necla yaşadıklarından birşeyler çıkartabilmiş, birşeyler öğrenebilmiş, hayatına yön verecek bir eyleme geçemese de, davranış ve düşüncelerine yön verebilmeyi hedefleyen biridir.
Bu nedenledir ki; Nihal'le olan uzun bir tartışma sonrasında; "bu laf sokmalar, iğneli iğneli konuşmalar, bu dudaklarını bükerek gülümsemeler, bu aşağılayıcı, küçümseyici tavırlar... bütün bunlardan o kadar sıkıldım ki... " der. 

KÖTÜLÜĞE KARŞI KOYMAMAK NE DEMEK?

Filmin seyirciyi uzun bir süre meşgul ettiği bir sorunsal ortaya atıyor Necla : Kötülüğe karşı koymamak.
Mesela diyor, evinize bir hırsız girmiş ve gece yarısı hırsızla burun buruna geliyorsunuz.
Hiç karşı koymasak, ne almak istiyorsan al git desek hırsıza, ve hırsız belki utanacak kendinden, ve çalmaktan vazgeçecek, belki de tamamen...
Mesela biri beni öldürmek mi istiyor, karşı koymamak, gel öldür istiyorsan demek...

Aydın'ın Hitler ve Yahudi örmeği itiraf etmeliyim ki dahice...
Tabi Aydın bu, herşeye illa ki muhalefet olacak, birşeyle karşı fikirle çıkmak üzerinden gücünü ve farklılığını empoze etmeye çalışacak illa ki...
Aydın da der ki; nasıl yani mesela Hitler Yahudiler'i gaz odasına toplarken Yahudiler şöyle mi desin, yok biz kötülüğe karşı koymayalım, Hitler hiç zahmet etmesin biz kendimiz geliriz, sonra Hitler de aaa eferin bak bunlar kendiliğinden gelmiş tıpış tıpış hadi hemen alın bunları gaz odasına mı desin... Saçma yani.

Necla'nın Nihal'le yaptığı bir tartışmada yine karşımıza çıkar bu sorunsal ve iç çözümleme.
Mesela der Necla, ben eski kocamın bana yaptıklarına hiç karşı koymasaydım, herşeye izin verseydim belki bir gün gelecekti anlayacaktı, ve utanacaktı yaptıklarından, söylediklerinden ve şimdi hala beraber olacaktık... Ve hatta şimdi onu arayıp özür dilemek geçiyor içimden der...

Ben şahsen filmdeki Necla karakterini çok olgun, ermiş, erdemli buldum. Kanatları kırılmış biraz. Oracığa, o otele, o kanapeye ilişivermiş. Tekrar kıpırdayacak gücü bulamamış kendinde. Ama kafası çürümemiş. Hep düşünmüş, düşünce üretmiş.
Ama gün gelecek ayaklanacak biri o. Kanatlarını onaracak ve bence oradan uçacak...

kış uykusu 3

Filmde Suavi, Levent, Hamdi, İsmail gibi çok güçlü yan karakterler de mevcut.

Hamdi karakterine mesela hem çok gülüyoruz, hem de ekonomik acizliğin, ve eli kolu bağlanmışlığın insanı ne kadar zayıf düşürebildiğini ve asla meydan okuyamayacağınız insanların önünde ne kadar yalaka ve yapmacık yapabildiğini görüyoruz. İçimiz sızlıyor.
Meydan okuyamamak evet... Hırs, hınçla ve öfkeyle dolmak ama bunu yutmak, dışarı çıkaracak güçte olmamak...
İsmail'in küçük oğlu yapıyor bunu. Çocuk işte, saklayamıyor içinde kinini, öfkesini. Bir taş atıp camını kırıyor arabasının Aydın'ın. Ve sonra, imkansızlıkların verdiği eziklikle zorla özür dilemeye götürülüyor.
O küçük çocuk bile ne kadar şahane ayna tutuyor toplumun hem alt hem üst benliklerine...
Çalışkan ve zeki bir çocuk. Matematiği de seviyor. Ne olmak istiyor ? : Polis.


Evet bir hikaye yok, bir olay örgüsü, takip ettiğimiz bir konu yok.
3 saat filmi izliyoruz 5 dakikalık yol almıyor belki. Zira filmin kaygısı birşeyleri bir yerlere bağlamak değil.

Sadece çözümlemeler var. Terapi gibi iç dökmeler var...
Sırada kimin düğümünü çözeceğiz diye bekliyoruz adeta.
Hayalgücüne fazla bir alan bırakmayan, tüm karaketlerin teker teker teşhir edildiği bir film.

Paris'te kocaman kocaman billboard'larda bir film için kullanabilecek en üstün sıfatlarla tanıtılıyor. Her yerde reklamı var. Metrolarda, sokaklarda her yerde...
Unutulmaz bir şaheser olarak nitelendiriliyor.
Bir Türk filminin afişlerini haftalardır Paris sokaklarında görmekten ne kadar gurur duysam azdır.

Kış Uykusu, Altın Palmiye Ödülünü hedefleyen küçük hesaplarla mı yapıldı acaba? 

Türkiye'de çok ta eleştirildi Nuri Bilge Ceylan ve Kış Uykusu.

Oryantalizme başvurarak Cannes jürisini etkilediği söylendi.
Dünyaca tanınan Kapadokya'yı tercih etmesi çok hesaplı bir seçim denildi.
Oryantalist merakı uyandıracak her türlü malzemenin bilhassa ölçülüp tartılarak konulduğu düşünüldü.
Altın Palmiye Ödülü jüri kadrosunun "kibirli Fransız şımarıklığıyla", Ceylan'ın tüm bu çabalarını görüp takdir ederek, "Bu kadar postmodernizm Türkiye'ye çok bile. Bon pour l'orient." deyip, tepeden bakan Fransız kibiriyle "aferin" çekerek verdikleri bir ödül olduğu iddia edildi.

Filmi izlerken benim de aklımdan buna benzer birşey geçti. Dedim ki kendi kendi, evet ben filmi çok beğendim, içindeki diyalogları, çözümlemeleri, insan manzaralarını, bu kültüre ait ne varsa aktarılma şeklini çok etkileyici buldum.

Ancak, dedim ki kendi kendime; Altın Palmiye Jürisi bu filmi anlayabilmiş mi ki?
Yani gerçekten ne anlamışlar acaba bu filmden, onlarla konuşmak isterdim, diye düşündüm.

Zira Türk olmayan, bu kültürde doğup, büyümemiş, bu topraklarda yoğrulmamış birisinin sırf alt yazılarla bu filmi gerçekten anlayabilmesi ne kadar mümkün olabilir ki acaba. ?

Ki, arada Fransızca alt yazıları da okudum, nasıl çevirmişler diye merak ettim. Çeviri kalitesinin de inanılmaz yüksek olduğunu, en zor ifadeleri dahi en iyi şekilde aktardıklarını söyleyebilirim.

Velev ki Ceylan iddia edildiği gibi Altın Palmiye ödülü hesaplarıyla gitti. Eeee?
Türkiye'de bir bilim kurgu filmi yapıp Altın Palmiye ödülü alacak değiliz herhalde.

O halde yaptığı hesaplar tuttuğu için, hedefine ulaştığı için Nuri Bilge Ceylan'ı her halükarda tebrik etmek lazım.

Tebrik ediyorum.

Ayrıca,

Ben şu kötülüğe karşı koymama fikrini çok sevdim. 
Ve ben buradan birşey öğrendim.
Bundan böyle, aynen Necla'nın dediği gibi, bırakıcam kendimi karşı koymıycam, aksi cevap vermiycem, kim bana kötü birşey yapmak isterse yapsın...
Ben senin yoluna girip sana karşı koyacağıma, koymayıp seni kendi yoluma çekeceğim. Kim bilir... Necla'nın dediği gibi, utanır, sıkılır, pişman olur, vazgeçer, tövbe ederiz belki.

Denemeye değmez mi?

1 Aralık 2013 Pazar

Benim Dünyam

Hayatini "imkansiz" kelimesini tanimadan kurabilen insanlara hayranlık duyulmaz da ne yapılır?

Ekim başında bir dergi geçti elime. 1900'lu yılların başında yaşamış, kör, sağır ve dilsiz Helen KELLER'in inanılmaz hayatını anlatıyordu.
475 konuşma ve denemeden oluşan bir arşivi, inanç, körlük, doğum kontrol yöntemi, atom enerjisi, Avrupa'da yükselen faşizm, 1. dünya savaşı üzerine 50 dile çevrilen yazıları ve kitapları bulunmaktaymış Helen Keller'in.

Hayat bazen bize birşeyler söylemeye çalışıyor sanki...
Tam Keller'in hayatıyla ilgilendiğim bu zamanlarda "Benim Dünyam" filminin vizyona gireceğini öğreniyorum. Bu film de, Helen KELLER'in hayatından esinlenilmis Hint yapımı Sanjay Leela Bhansali'nin "Black" filminin Türkçe uyarlamasıymış.


BENİM DÜNYAM (Uğur Yücel – Beren Saat)

« Yeniden çevrim » daha yerinde bir tanim olurdu. Zira film, « Black » filminin detaylara varıncaya kadar tam bir kopyasi. Kara gözlükler, Ela'nin saç modeli, kıyafetleri, hatta ayakları çanak gibi ayrik yürüyüşü bile aynı. Oyunculuk bile fazla yorumlanmamış. Uğur Yücel genel olarak iyi. Beren Saat ise, körü oynarken yüzüne yapıştirdığı eblek ifade ile daktilo yazarken fazla hüşu içinde üst bedenini çok oynatmasi dışında o da iyi. Ama Ela'nin çocukluğunu oynayan Melis Mutluç bence filmin en iyi oyuncusu. Filmin içine bizi sokan, Ela rolüne can veren, kör-sağır-dilsiz olarak bu dünyada yer edinme çabasına bizi ilk ortak eden o.

Film gayet te ağlatmayı hedefliyor. Ama bence siz oradaki başarı hikayesine odaklanın.

Ela kör, sağır ve dilsiz ama zihinsel engelli değil.
Yalnızlığından, karanlığından ve vahşiliğinden kurtulup herkes gibi yaşamaya, kafasının içindekileri, bir yolunu bulup dışarı çıkartmaya çalışan bir kiz çocuğu.

Karanlıkta ne kadar yaşayabilirsiniz?

"Karanlikta ne kadar yaşayabilirsiniz? Birkaç dakika? Birkaç saat? Birkaç gün? Ben tam 40 yıl yaşadım." diyor Ela...

Eskiden elektrikler kesilirdi hatırlar mısınız? Bir süre de gelmezdi. Nasıl panik olurduk... Ne yapacağımızı şaşırırdık, hayat dururdu o an, göremiyorsak yaşamıyoruz demekti. Hemen gaz lambasini arardik, bir mum yakmaya çalışırdık.
llaki gorecegiz... Görmeden olmaz. Görmemeye tahammülümüz bu kadar zayıf. Ama duymamak öyle mi? Birşey dinlemeden ve konuşmadan saatler geçirebiliriz. Duymamak ve konuşmamak, görmemekten daha tahammül edilebilir geldi bana.

Görmesek mi? Duymasak mı?

Bir gün öylece konuyu attim ortaya bir arkadas ortaminda. Her kafadan güzel sesler çikti. Benim, "görme"ye geçtigim iltimasi sarsan bir düşünceyle karşılaştım. Bir arkadaşım dedi ki: "Bence görmeyenler, duymayan ve konuşamayanlara nazaran daha rahat iletişim kurarlar. Duymayanlar sessizliği ve yalnızlığı daha fazla hissederler. İletişim kuramazsan sevgiyi hissedemezsin. Ve sevgi herşeydir."
Sevgi herseydir evet, ama dokunarak ta hissedilir, hiç konuşmadan da...

"İmkansiz" Ela'nın tanimadığı bir kelime...

Filmin en can alıcı mesaji. Ela oyle seyler başarıyor ve bir "birey" oluyor ki; "imkansiz" diye birşeyin olmadığını, olayın kafadaki kararlılık olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

"Hayatta insanın karşısına gerçekten iyilik yapma fırsatı çok fazla geçmiyor. Bu firsatı sakın kaçırma..."

Ne kadar yerinde bir tespit !
Filmde duyduğum vurucu cumlelerden biri bu. Bayildim...
Etliye sutluye bulasmadan, suya sabuna dokunmadan, elimizi tasin altina koymadan o kadar çok insan iliskisiyle dolu ki hayatlarimiz, birisinin hayati  için hatiri sayilir bir sey yapabilme, fark yaratabilme, artı değer olabilme firsatı çok nadir geçiyor elimize. Ki... O firsat bir inci. Fark edebilene...

Ve filmde beni yakalayan bir cümleyle daha yazımı bitiriyorum:

Hayat dondurma gibidir. Erimeden yemek lazım.

28 Kasım 2013 Perşembe

Zamanda yolculuk yapmak ister miydiniz?

ODTÜ'de, dışarıdan seçmeli ders olarak tiyatro dersleri alıyorum.
Bir gün çok değerli tiyatro hocamız sınıfa girer ve şöyle der:

"Olağanüstü bir gücünüz olsa bunun ne olmasını isterdiniz?"

Atış serbest.
Sınırlamar yok.
Nasıl bir "supernatural" güce sahip olmak istediğini kalkıp anlatacaksın. O kadar.

Ben, dedim...

Zaman içinde yolculuk yapmak isterdim...

Geçmişe gidip istemediğim bir yerini değiştirip, bazı yerlerini tamir edip, öyle yapsaydım böyle olabilirdi dediğim bütün olasılıkları teker teker deneyip, kafamda kurgulayabileceğim bütün senaryoları bir bir yaşamak ve daha sonra en beğendiğimi kayıtlara geçirmek isterdim... dedim.

Ki, şimdi hiç böyle düşünmüyorum.
İnsan olgunlaştıkça, hayatla daha fazla yoğruldukça beklentileri de değişiyor.
Onlar da evrim geçiriyor...

Bir Film Bir Kitap

İlginç bir tesadüf. Tesadüf diye birşey varsa tabi, bu arada bu tesadüf kelimesinden uzak durmak istiyorum, çok mistik görünüyor, her duyduğumda veya her kullandığımda şüpheci gözle bakıyorum kendime. Neyse...

"Tesadüf" o ki, bu hafta sonu başlayıp, bir çırpıda okuduğum kitabımla hafta sonu gittiğim filmin anlattığı şey aynı.
Yok uyarlama falan değil, hatta filmle kitabın birbiriyle alakası yok.
İkisinin de anlattığı meselenin özü şu:

Her normal canlının "ömür"le biçtiği zaman kavramının dışında, bir boşlukta tüketilen (ya da tam olarak tüketilmeyen) birden fazla hayata sahip insanlar..

Oysa ki... Her hayatın tek bir geçmişi var. Farklı geçmiş, farklı hayattır.

Farklı hayat farklı bir kişi demektir...

ABOUT TIME

Film icabi, erkekleri 21 yasindan itibaren zamanda yolculuk yapan bir aile var.
Tim tam 21 yaşına bastığı gün babası bunu ona açıklıyor.
Ve Tim o andan itibaren istediği şeyler olsun diye, beğendiği kız sevgilisi olsun diye zaman içinde geriye tekrar tekrar dönüp bir takım şeyleri değiştirmeye çalışıyor.
Aşık olduğu sarışın kızla hikayesi çok ilginç.
Kız kardeşinin arkadaşı olan bu kız yaz tatilinde tam üç hafta Tim ve ailesinin evine geliyor.
Ve Tim kızı tavlamaya çalışıyor.
Ancak son gün cesaretini toplayıp odasına gidiyor. Ve kız ona diyor ki "Ama Tim çok geç kaldın, keşke ilk günler gelseydin, belki bir şansımız olabilirdi..."

Tahmin ettiğiniz gibi Tim zamanı geriye alıp daha ilk gün kızın odasına gidip ilan-ı aşk ediyor.
Ve kız diyor ki: "Tim, çok tatlısın. Ama bence bu 3 hafta bekleyip görmeliyiz, aramızdaki arkadaşlık nasıl gelişecek, birbirimizden hoşlanacak mıyız, ve buna son gün karar verelim."

Tim hâyâlkırıklığına uğruyor.

Yıllar sonra, Tim başka birine aşık oluyor.
Daha büyümüş, olgunlaşmış, çekici ve gerçek bir erkeğe dönüşmüşken bir akşam bu ilk aşkıyla yeniden karşılaşıyor.
Tim'in yeni halinden etkilenen kız aynen şöyle diyor:
"Hatta ettim. Eğer zamanı geri alabilmek mümkün olsaydı kesinlikle seni geri çevirmezdim, seninle olurdum."

Ancak Tim biliyor ki bu doğru değil.
Ve o zaman anlıyor.
Ne yaparsanız yapın bir insan sizi sevmeyecekse, siz ona kendinizi sevdiremezsiniz...

Ve daha sonraki tüm olaylar biraz da bu çerçevede gelişiyor.

Tim zamanda yolculuk yapıp geri dönse de, bazı şeyleri değiştirebilir gibi görünse de, aslında tarihi ve olayların akışını değiştiremiyor. Sonunda yine herşey aynı şekilde gerçekleşiyor.

Suyun yolu tek..
Başka yataklardan aksa da bir müddet yine aynı yerden dökülüyor denize...

Ve aşık olduğu kadınla evlenip ailesini kurduktan sonra zamanda yolculuk etmeyi bırakıyor Tim. Çünkü hayat böyle güzel. Değiştirmesi mümkün olmayan herhangi bir yaşanılanın, aslında başka bir yaşanılacak olana yol açmasıyla.
Zamanda yolculuk hayatın süprizlerine kapalı olmak, geçmişi kontrol etmek geleceği yönetmeye çalışmak demek...
Hayatın bizi şaşırtan süprizlerinden daha güzel ne var bu hayatta?
Acısıyla tatlısıyla, ne olacağını bilmeden yaşamak ve her gün bir ömürmüş gibi tadına vara vara yaşamak... Zamanda yolculuktan daha kıymetli.

REPLAY / Ken GRIMWOOD

Jeff 43 yasinda, ortalama bir hayat yaşamış, kariyer hedeflerine ulaşamamış, karısıyla arasında sorunlar olan, evliliği bitme noktasina gelmis ölüm döşeğinde bir adamdir.
Ölmesine 1 dakikadan az kala karisiyla bir telefon konuşması gerçekleştirir Ve karisi "Bize gerekli olan neydi biliyor musun Jeff?...." derken Jeff ölür.

Ama ölmez....

Jeff tekrar tekrar doğan ve yaşayan ama yine aynı yıl aynı saat aynı yerde ölen biridir.
Yüzlerce farklı hayat yasar.
Çok zengin olur. Parayla yapilacak her türlü seyi yaşar. En luxe evler, arabalar, kıyafetler, tatiller...
Her hayatta farklı bir kadınla bir iliski yasar. Özellikle eski sevgilileriyle tekrar tekrar dener.
En mutlu olduğu günü tespit eder.
Karısıyla güzel bir evliliği olsun diye uğraşır ve hatta sorunun nerede oldugunu bulmak için her yaşadığı hayatta çaba sarfeder.

Ve film gibi o da anlar ki, karısıyla yaşadığı hayat, tek, özel ve onun hayati sadece o.
Bu bilgiyle artık yasamaya devam eder; bir daha ölmeyecektir. Çünkü mutlu olacağı bilgiyi bulmuştur.
Bilinçli yasanan tek hayat bütün hayatlarına yeğdir.
Zamanda kalmak, anı yaşamak ve akıp giden hayatin her parçasının kıymetini bilmek.

Bin tane hayat yaşasak ta, zamanda yolculuk yapıp istediğimiz şeyi değiştirsek te büyük tablo değişmiyor. Ne olacaksa, dönüp dolaşıp yine oluyor.
Gerçeklik değişmiyor, iki paralel sokağa geçiyor ama en nihayet bu iki sokak ta aynı yerden sağa dönüyor.
Çünkü büyük tablo sadece gündelik hayatın dinamiklerinden, o an hissedilen, sadece o an duyulan hislerden ve akabinde gerçekleşen davranışlardan oluşuyor.
"O anın dinamiği" kilit kavram.
Çünkü o anin dinamiği bir daha asla ayni olmuyor.
Dolayisiyla o ani sadece o anda yasayabiliriz. Her hayatin geçmişi tek. Ve her geçmişin gelecegi tek.

Tek bir hayat ve onu yaşadığımızı bütün hücrelerimizde fark ederek...
Bin hayatımız olsa, zamanda yolculuk yapıp butun hatalarımızı telafi etme gücümüz olsa yetmez.

Hakkini vererek yaşanmış tek bir hayat etmez...


20 Kasım 2013 Çarşamba

Aşk Tesadüfleri Sever

Bu aralar Turk filmlerine sardim.
Turkiye'de yasamadığım seneler kaçirdigim filmleri teker teker izlemeye niyet ettim.
Hepsini yazacagim diye bir bir iddiam yok lakin...

Son zamanlarda "tesaduf" kelimesine bir supheci bakar oldum.
Gerçekten var midir yok mudur, herseyi kendimize biz çekiyoruz; herseyin olacagi zaten belli midir degil midir, sabahlara kadar tartisabiliriz.

Ancak, kanimca, biz buyuk tabloya hâlâ eksik bilgiyle bakiyorsak, ona hakim degilsek, neyin ne zaman olacagi onceden belli bile olsa biz hâlâ bunu gorebilecek donanima sahip degilsek, oyleyse bu duruma biz hâlâ "tesaduf" diyebiliriz degil mi?

Ve Ask Tesadufleri Sever...

Filmi kisaca ozetlemek gerekirse, Ankara'da yasadiklari yillarda birbirlerinin çocukluk aski olan Ozgur ve Deniz hayatin akisi içinde birbirlerinden koparlar ve aradan 25 sene geçtikten sonra Istanbul'da tesadufen tekrar karsilasirlar. Ve birbirilerine yeniden asik olurlar.


Filmin konusu, kabataslak anlatilinca birçok filme konu olmus gibi gozukuyor, ama bence filmin geçmis ve gunumuz arasinda gidip gelmesi ve baglantili olaylarla paralel sekilde islenmesi filmi ozel kilan.

Hikaye 1 Eylul 1977 sabahi basliyor. Ayni hastanede iki aile, iki dogmamis bebek ve iki farkli olay orgusu... Daha onlar dogmadan, biri digerinin yasamasina vesile oluyor, tesadufen...
Ve filmin sonunda, dogan da digerinin yasamasina vesile oluyor...

Filmin en etkileyici yani bizi 80'li, 90'li, 2000'li yillarda gezdiren parçali parçali anlatimi. Cocuklugumuzdan, sehirlerin artik bulunmayan koselerinden, imgelerinden, simgelerinden birer geçit... Fotografçisi, sokaklarda oynayan bisikletli çocuklari, iki katli bahçeli evleri...

Tabir-i caizse çocuklugumuz bir film seridi gibi geçiyor gozlerimizin onunden...

Ve Ankara... 90'larin sonu 2000'lerin basinda yakaladigim Ankara... Filmin Ankara ayagi beni ayrica cezbediyor. Ankara'ya bayildigimdan degil, gordugum her yerde bir geçmisim oldugundan ve hafizamda kayitli anilar bulundugundan...
Sinasi Sahnesi'ni gordugumde bir bir sayasim geliyor orada gordugum tum tiyatro oyunlarini.
Kugulu Park'ta bir gun sinifça ders bile yapmistik...
Alt geçitler, Kizilay, Dil-Tarih, Sihhiye, Bahçelievler, Tunali...

Hey gidi Ankara hey, ruzgar gibi geçtin hayatimdan...

Basrollerini Mehmet Gunsur ve Belçim Bilgin oynamis. Ikisinin de oyunculugu on numara.
Amaaaa, o Mehmet Gunsur nasil birsey oyle... Tas. Inanilmaz yakisikli ve karizmatik.
Hani sehzadeyken de tasti ama orada dedik hadi kostumler "sehzadem bilmem ne" ayagina etek opmeler, bir guç, bir sultan bir saltanat vermisler karizmayi... Gerçi oradayken de adam sehzade dogmus, yapacak birsey yok demistim ama yok Mehmet Gunsur'u bu filmde ayrica çok begendim. Nasil akici, duru ve etkileyici bir oyunculuktur boyle... Bence Mehmet Gunsur her rolun adami, her rolun içine girebilir, o kisi olabilir, bizi o kisi olarak dogmus olduguna inandirabilir. Her filmi izlenir.

Sebnem Sonmez ve Altan Erkekli gibi yillarin usta oyunculari da hiç suphesiz filmin çitasini daha da yukari tasimislar.

Tam lafi yerine koyan parçalardan olusan muthis bir muzik albumu...

Bir filmin muzik seçiminin, filmin basarisinda ve surukleyiciliginde çok buyuk etkisi oldugu kesin. Duygu ve heyecani kamçilayan, ilgili sahneyi vurgulayip biraktigi etkiyi katlayan bir islevi oldugu yadsinamaz. Bu nedenle muzikleri iyi seçilmis filmlere daha kolay baglaniriz, daha tatmin olmus ayriliriz.
Veeee bu filmin muzikleri harikulade, neredeyse sirf o parçalari dinlemek için bile seyredilir.
Eh muzik yonetiminde Ozan Colakoglu'nun parmagi olur da farkli bir sonuç mu çikar? Bravo.
Hayran kaldim, sirf bazi sarkilari tekrar dinlemek için filmin kimi bolumlerini basa sardim, yeniden dinledim.

Soyle bir ornek vereyim: Soz: Murathan Mungan / Muzik: Bjork / Seslendiren: Muslum Gurses

Nasil? Muslum Gurses'in yorumundan, sozleri Murathan Mungan'a, muzigi Bjork'e ait, "Ask Tesadufleri Sever" parçasi...

Boyle bir sarki olabilir mi? Bu nasil bir karisimdir boyle?  Her biri ayri telden dedigimiz insanlar nasil ayni telden çalmislar boyle?
Nasil insani yerine çivileyen bir sarkidir bu? Oturdugu yerde çakan...
Bir de bu sarki giris sarkisi yani, yemin ediyorum tekrar tekrar dinlemekten filme baslayamadim.
Tadi damagimda kaldi.

Ayni anda baskalarina "seni seviyorum" demisizdir. Olamaz mi? Olabilir...

Tadi damagimda kalan bir diger sarki da bizzat Mehmet Gunsur'un soyledigi, Bulent Ortaçgil'e ait "Eylul Aksami" sarkisi... Offf offf, sarki sozleri insani bir yakaliyor pir yakaliyor.
Hem de ODTU zamanlarimda canli muzik ve konserler izlemeye gittigimiz, mudavimi oldugumuz Manhattan'da geçiyor sahne. Daha da bir offff...
Insanin içine sicacik akan, garip bir his birakan mukemmel bir sarki. Bayildim. Mehmet Gunsur'un o kadife gibi sesine, yumusacik yorumuna da oyle bir gitmis ki sarki, tadindan film ileri saramiyor...

"Belki benim kagit param bir sekilde done dolasa senin cebine girmistir. Olamaz mi? Olabilir..."

Bulent Ortaçgil, çok buyuksun çok...

Eylul Aksami - Mehmet Gunsur

Demir Demirkan imzali "Zaferlerim" ve filmin soyleyecek sozunun kalmadigi yerde Sebnem Ferah'in biraz huzunlu iç dunyasindan, yorumundan ve kendisinden "Hosçakal" diger vurucu parçalar.

Hayatimizdaki asklar ve tesadufler...

Içinde ask olan her film insani bir yerinden yakalar, ama, bu film ayrica zamanda yolculuk yaptirdi bana. Zamanda ve "omur" dedigimiz bana ayrilan zamanda...
Hatta çocukluk asklarima kadar yol aldim kalbimde...

Sizi bekleyen biri varsa sizi seviyor demektir... Beklenmenin tadi harikulade...

Hayatimizi bir bir oren tesadufler zincirleri...
Sadece askta degil, hayatimizin butunundeki tesadufler hayatimizi sekillendiren.

Kimlerin hayatina dokunduk, kimlerin hayatindan teget geçtik...
Ve koptugumuzu sandigimiz kimlerle yollarimiz tesadufen yeniden kesisecek?

Ben evlilik yildonumumu kutlarken, sen bir bebek bekliyorsun belki.

Ve ben bu yaziyi yazarken, sen beni dusunup gulumsuyorsun...

Olamaz mi?

Olabilir...


24 Ekim 2013 Perşembe

Başka Dilde Aşk

Haftasonu bir film seyrettim.
Yeni bir film değil. 2009 yapımı aslında, ama ben yeni seyrettim.
Yurt dışında yaşayınca bazen böyle oluyor. Memlekette her yeni çikan filme, kitaba, oyuna kendi zamaninda yetişemiyor insan. Kaçırıyor. Zamanı biraz geriden takip edebiliyor...

BAŞKA DILDE AŞK

Bir kere seyretmek kesmedi. Iki kere seyrettim.
Yetmedi, bazi sahneleri dönüp tekrar tekrar yine seyrettim.
Filmin en başındaki, bardaki bira sahnesinin tadı damağımda kaldı, her anını, oyuncuların her mimiğini ezberlercesine döndüm yine seyrettim.


Cogunuz izlediniz belki de, biliyorsunuz konuyu.
Grafik tasarim okumus ama işitme engelinden dolayi bir kütüphanede is bulabilmis, insanlarin ona acimasindan korkan ve bu nedenle kendi dunyasinda yasamayi seçen sagir Onur ile,
isten çikarilmaktan ve is bulamamaktan korkan, bu nedenle de son derece sevimsiz çalışma kosullarina katlanarak bir çagri merkezinde çalisan, populer kulturun tam bir parçasi olan sosyal çevreye sahip, ancak hayattan istedigi tam da bu olmayan Zeynep'in aşk hikayesi...
 
"Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?"

Filmin slogani. Filmin sorunsali. Filmin meselesi, kalbi bu cümle...

Isitme engeli olan ve olmayan iki insan arasindaki bu güçlü bağ uğruna hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz sorusunun yanıtını arıyor film.

Diger yandan ötekileşmek ve ötekileştirmek filmin anlamaya ve anlatmaya çalistığı diğer sorunsallar.



























Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?

Bazen düşünüyorum da hayatta bazı şeyler çok laf kaldırmıyor aslında.
Akıldan geçen dile düştüğünde anlamını yitiriyor. Sıradanlaşıyor. Bazı şeyler sadece ve sadece yaşamak için var. Sadece varlar, oradalar, hayatımızdalar, gerçekler ve oldukları gibi yaşanmayı bekliyorlar. Sorgulamadan... Konuşarak onu parçalara ayırmadan...

Sürekli bir konuşma ihtiyacı, "söz" tüketme ihtiyacı var.
Sanki birsey demesek, konuşmasak karşımızdaki kişi söyleyecek sözümüz yok sanacak. 

Halbuki, sessizliğe tahammül edemediğimiz için, ağzımızdan çıkan her cümle yalnızlığımızı büyütmeye yarıyor sadece...

Halbuki bu kadar çok sey soylemek zorunda degiliz. Bu kadar soze ihtiyacimiz da yok.
Gereksiz o kadar çok sey soyluyoruz ki, aslinda soylenecek o kadar çok sey yok. Bu kadar seyin soylenmeye ihtiyaci yok.

Saglikli bir iletisim devamli konusmaktan geçmiyor. Birbirini anlamak, sevmek ve paylasmak için illa ki çok konusmak gerekmiyor.

Ve ask...

Ask zaten fazla laf kaldirmaz, soze gelmez, dize gelmez. Askta zaten konusmadigimiz anlarda doguyor.
Bakis, ses, koku, dokunma istegi, yaninda olma istegi, onun aklinda olma istegi, beraber geçirilen zamanin tarifsiz kalitesi...




















Film salt bir sagir-duyar iliskisi degil.

Mesele birbirimizi ne kadar kabulleniyoruz, artilarimizi ve eksilerimizi ikisini beraber ne kadar benimsiyoruz, paketin tamamini ne kadar kabullenebiliyoruz meselesi.
Sevmek... O kadar kolay is degil. Yurek ister, yuzlesmek ister.
Mesele birini sevmeyi goze alacak kadar cesur davranabiliyor muyuz, kendimizi sevdigimizin kosullarina ne kadar uydurabiliyoruz, kendimizi onun yerine ne kadar koyabiliyoruz, onu ne kadar içsellestiriyoruz ve bunu gerçekten hissediyoruz meselesi...

Mesele aklindan geçeni okuma, tuttugu sayiyi ve rengi tahmin edebilme meselesi mesela...

Film duygu somurusu yapmaya çok musait ama asla boyle bir ucuzluga kaçmiyor.

Yonetmen Ilksen Basarir bu ilk filminden hiç suphesiz alninin akiyla çikmis. Bravo.
Gostermek istedigini kafasinda sahane kurgulamis ve bize onu aktarabilmeyi basarmis.

Filmin en basinda partiye birbirlerine paralel olarak hazirlandiklari, partinin basinda biralari karistirdiklari, Zeynep'in işaret diliyle dogumgününde ona o çok özel siiri okudugu, ve tabi ki Zeynep'in eve geldigi ve ayni anda evde ikisinin de beraber agladiklari bolum... Birisi digerini de duyarak, digeri duymayarak, onun da yikildigindan haberdar olmayarak...
Muthis... Tekrar tekrar gorulmeye deger.

Ve Zeynep'in aşkı uğruna işaret dilini öğrenmeye kalkışması, bunu bayaa içsellestirmesi ve hayatinin doğal ihtiyaçlarindan biri olmadigi halde, Onur'la daha iyi anlasabilmek için bu özveriyi göstermesi...



























Filmin birçok yerinde isitme engellilerin gundelik yasami gozler onune seriliyor.
Su isiticinin isigi, zil için dosenmis isiklandirma, çalar saatin yatagi sallamasi...
Ve filmin birkaç yerinde yapilan seyirciyi "sessiz birakma" sahneleri, her ne kadar onlari anlamaya ugrassak ta tam bir empatiden fersah fersah uzakta oldugumuzu acimasizca ifsa ediyor.
 
Aslinda film konu olarak herkesi aglatmaya, yaralari kanatmaya, duygu somurusu yapmaya çok musait ama asla boyle bir ucuzluga kaçmiyor.

"Isitme engelli" yerine "sagir" kelimesi kullaniliyor. Bence çok samimi bir seçim.

Dusunulmus bir ayrinti olduguna eminim, "sagir" kelimesi kullanilmakta tereddut edilmiyor. Onun yerine "isitme engelli" denmiyor mesela. Bunu çok sevdim. Cok daha yakin buldum kendime. Sagir demek, sanki o gevezedir, bu sinirlidir demek kadar olagan, bizden, hayatin kendisinden geldi.
Otekilestirmemek gibi geldi bana yani...
Sagir o. Herkesin eksik oldugu bir nokta yok mu hayatta? O da duymuyor iste. O kadar basit. Abartilacak birsey yok yani.

Abartilacak birsey yok; Onur'un duymayarak algilamaya çalistigi dunyada kimi zaman olan biteni duymadigi için yanlis anlamasi ve bu eksik bilgi ve algilamanin agresif tepkilere yol açmasi disinda...

Onur ve Zeynep'in iliskisi herhangi normal bir kadin-erkek iliskisinin aynisi.

Zeynep basta temkinli davraniyor. Bilmiyor tabi nasil iletisim kuracagini duymayan biriyle. Ama sonra normal bir iliskinin tamamen dogal akisinda yasaniyor hersey.
Birbirlerine normal seyler için kiziyorlar, kiskançlik yasiyorlar, hatta Zeynep Onur'a çok sinirli ve kendini kaybettigi bir cinnet aninda tokat bile atiyor. Ona acima duygusu asla duymuyor ya da ona eksik ve farkli biriymis gibi bir muamele yapmiyor. Sevgilisiymis gibi muamele yapiyor. Ve bir sevgiliye nasil sinirlenilirse o da Onur'a oyle sinirleniyor.
Bu otekilestirmemeye de bayildim.

Onun'un tahtasinda yazdigi gibi: Her insan kendi dilinde konusur ama hiçkimse anlamaz ne soyledigini kafasindaki isigin...

Sana buyuk bir sir soyleyecegim, korkuyorum senden.

Ve filmin o meshur Louis Aragon siiri...

Sana buyuk bir sir soyleyecegim, ama korkuyorum senden.

Sana buyuk bir sir soyleyecegim. Kapat kapilari.
Olmek daha kolaydir sevmekten.
Bundandir iste benim yasamaya katlanmam.
Sevgilim...

Zeynep'in agzindan; Sana buyuk bir sir soyleyecegim, korkuyorum senden.

Her ne kadar birkaç noktanin muallakta kaldığı, komşular gibi bir takim ayrıntıların yetersiz kaldığı, call center çalisma koşulları veya kütüphaneci maaşlarıyla yaşanılan hayatların tutarsızlığı gibi tartışmalı yerler olsa da genel olarak anlatmak istedigini anlatabilmiş bir film bence Başka Dilde Aşk.

Bu arada... Mert Firat'in olağanüstü oyunculuğunun altını da çizmek lazim.
Benim gibi onu tanımayan birisi, dilsiz ve sağırlar okulundan böyle bir yetenek çıkmış, bravo diye ayakta alkışlayabilir. Ben Firat'i yine de ayakta alkışlıyorum. Kesinlikle sağır olduğuna bizi inandiracak kadar kusursuz bir performans... Aldığı ödüller boşuna değil.

Abartidan ve karmaşadan uzak muazzam bir seneryo. Izleyin. Izlettirin. Tekrar izleyin... Muthis.

Son olarak...

Mor ve Ötesi 'nden bahsetmezsek Ayıp Olmaz mı?

Bu filme gidebilecek daha iyi bir muzik, daha cuk oturmus sarki sozleri dusunemiyorum.
Etkileyici... Çok başarılı.

Hayat, o kadar zor mu?
Atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara?
Bahane mi lazim? Mazaretimiz mi kalmamış?
Çok ayıp olmuş... Çok ayıp olmuş...

MOR ve OTESI: Cok ayip olmus