Bu aralar Turk filmlerine sardim.
Turkiye'de yasamadığım seneler kaçirdigim filmleri teker teker izlemeye niyet ettim.
Hepsini yazacagim diye bir bir iddiam yok lakin...
Son zamanlarda "tesaduf" kelimesine bir supheci bakar oldum.
Gerçekten var midir yok mudur, herseyi kendimize biz çekiyoruz; herseyin olacagi zaten belli midir degil midir, sabahlara kadar tartisabiliriz.
Ancak, kanimca, biz buyuk tabloya hâlâ eksik bilgiyle bakiyorsak, ona hakim degilsek, neyin ne zaman olacagi onceden belli bile olsa biz hâlâ bunu gorebilecek donanima sahip degilsek, oyleyse bu duruma biz hâlâ "tesaduf" diyebiliriz degil mi?
Ve Ask Tesadufleri Sever...
Filmi kisaca ozetlemek gerekirse, Ankara'da yasadiklari yillarda birbirlerinin çocukluk aski olan Ozgur ve Deniz hayatin akisi içinde birbirlerinden koparlar ve aradan 25 sene geçtikten sonra Istanbul'da tesadufen tekrar karsilasirlar. Ve birbirilerine yeniden asik olurlar.
Filmin konusu, kabataslak anlatilinca birçok filme konu olmus gibi gozukuyor, ama bence filmin geçmis ve gunumuz arasinda gidip gelmesi ve baglantili olaylarla paralel sekilde islenmesi filmi ozel kilan.
Hikaye 1 Eylul 1977 sabahi basliyor. Ayni hastanede iki aile, iki dogmamis bebek ve iki farkli olay orgusu... Daha onlar dogmadan, biri digerinin yasamasina vesile oluyor, tesadufen...
Ve filmin sonunda, dogan da digerinin yasamasina vesile oluyor...
Filmin en etkileyici yani bizi 80'li, 90'li, 2000'li yillarda gezdiren parçali parçali anlatimi. Cocuklugumuzdan, sehirlerin artik bulunmayan koselerinden, imgelerinden, simgelerinden birer geçit... Fotografçisi, sokaklarda oynayan bisikletli çocuklari, iki katli bahçeli evleri...
Tabir-i caizse çocuklugumuz bir film seridi gibi geçiyor gozlerimizin onunden...
Ve Ankara... 90'larin sonu 2000'lerin basinda yakaladigim Ankara... Filmin Ankara ayagi beni ayrica cezbediyor. Ankara'ya bayildigimdan degil, gordugum her yerde bir geçmisim oldugundan ve hafizamda kayitli anilar bulundugundan...
Sinasi Sahnesi'ni gordugumde bir bir sayasim geliyor orada gordugum tum tiyatro oyunlarini.
Kugulu Park'ta bir gun sinifça ders bile yapmistik...
Alt geçitler, Kizilay, Dil-Tarih, Sihhiye, Bahçelievler, Tunali...
Hey gidi Ankara hey, ruzgar gibi geçtin hayatimdan...
Basrollerini Mehmet Gunsur ve Belçim Bilgin oynamis. Ikisinin de oyunculugu on numara.
Amaaaa, o Mehmet Gunsur nasil birsey oyle... Tas. Inanilmaz yakisikli ve karizmatik.
Hani sehzadeyken de tasti ama orada dedik hadi kostumler "sehzadem bilmem ne" ayagina etek opmeler, bir guç, bir sultan bir saltanat vermisler karizmayi... Gerçi oradayken de adam sehzade dogmus, yapacak birsey yok demistim ama yok Mehmet Gunsur'u bu filmde ayrica çok begendim. Nasil akici, duru ve etkileyici bir oyunculuktur boyle... Bence Mehmet Gunsur her rolun adami, her rolun içine girebilir, o kisi olabilir, bizi o kisi olarak dogmus olduguna inandirabilir. Her filmi izlenir.
Sebnem Sonmez ve Altan Erkekli gibi yillarin usta oyunculari da hiç suphesiz filmin çitasini daha da yukari tasimislar.
Tam lafi yerine koyan parçalardan olusan muthis bir muzik albumu...
Bir filmin muzik seçiminin, filmin basarisinda ve surukleyiciliginde çok buyuk etkisi oldugu kesin. Duygu ve heyecani kamçilayan, ilgili sahneyi vurgulayip biraktigi etkiyi katlayan bir islevi oldugu yadsinamaz. Bu nedenle muzikleri iyi seçilmis filmlere daha kolay baglaniriz, daha tatmin olmus ayriliriz.
Veeee bu filmin muzikleri harikulade, neredeyse sirf o parçalari dinlemek için bile seyredilir.
Eh muzik yonetiminde Ozan Colakoglu'nun parmagi olur da farkli bir sonuç mu çikar? Bravo.
Hayran kaldim, sirf bazi sarkilari tekrar dinlemek için filmin kimi bolumlerini basa sardim, yeniden dinledim.
Soyle bir ornek vereyim: Soz: Murathan Mungan / Muzik: Bjork / Seslendiren: Muslum Gurses
Nasil? Muslum Gurses'in yorumundan, sozleri Murathan Mungan'a, muzigi Bjork'e ait, "Ask Tesadufleri Sever" parçasi...
Boyle bir sarki olabilir mi? Bu nasil bir karisimdir boyle? Her biri ayri telden dedigimiz insanlar nasil ayni telden çalmislar boyle?
Nasil insani yerine çivileyen bir sarkidir bu? Oturdugu yerde çakan...
Bir de bu sarki giris sarkisi yani, yemin ediyorum tekrar tekrar dinlemekten filme baslayamadim.
Tadi damagimda kaldi.
Ayni anda baskalarina "seni seviyorum" demisizdir. Olamaz mi? Olabilir...
Tadi damagimda kalan bir diger sarki da bizzat Mehmet Gunsur'un soyledigi, Bulent Ortaçgil'e ait "Eylul Aksami" sarkisi... Offf offf, sarki sozleri insani bir yakaliyor pir yakaliyor.
Hem de ODTU zamanlarimda canli muzik ve konserler izlemeye gittigimiz, mudavimi oldugumuz Manhattan'da geçiyor sahne. Daha da bir offff...
Insanin içine sicacik akan, garip bir his birakan mukemmel bir sarki. Bayildim. Mehmet Gunsur'un o kadife gibi sesine, yumusacik yorumuna da oyle bir gitmis ki sarki, tadindan film ileri saramiyor...
"Belki benim kagit param bir sekilde done dolasa senin cebine girmistir. Olamaz mi? Olabilir..."
Bulent Ortaçgil, çok buyuksun çok...
Eylul Aksami - Mehmet Gunsur
Demir Demirkan imzali "Zaferlerim" ve filmin soyleyecek sozunun kalmadigi yerde Sebnem Ferah'in biraz huzunlu iç dunyasindan, yorumundan ve kendisinden "Hosçakal" diger vurucu parçalar.
Hayatimizdaki asklar ve tesadufler...
Içinde ask olan her film insani bir yerinden yakalar, ama, bu film ayrica zamanda yolculuk yaptirdi bana. Zamanda ve "omur" dedigimiz bana ayrilan zamanda...
Hatta çocukluk asklarima kadar yol aldim kalbimde...
Sizi bekleyen biri varsa sizi seviyor demektir... Beklenmenin tadi harikulade...
Hayatimizi bir bir oren tesadufler zincirleri...
Sadece askta degil, hayatimizin butunundeki tesadufler hayatimizi sekillendiren.
Kimlerin hayatina dokunduk, kimlerin hayatindan teget geçtik...
Ve koptugumuzu sandigimiz kimlerle yollarimiz tesadufen yeniden kesisecek?
Ben evlilik yildonumumu kutlarken, sen bir bebek bekliyorsun belki.
Ve ben bu yaziyi yazarken, sen beni dusunup gulumsuyorsun...
Olamaz mi?
Olabilir...
Turk Filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turk Filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Kasım 2013 Çarşamba
24 Ekim 2013 Perşembe
Başka Dilde Aşk
Haftasonu bir film seyrettim.
Yeni bir film değil. 2009 yapımı aslında, ama ben yeni seyrettim.
Yurt dışında yaşayınca bazen böyle oluyor. Memlekette her yeni çikan filme, kitaba, oyuna kendi zamaninda yetişemiyor insan. Kaçırıyor. Zamanı biraz geriden takip edebiliyor...
BAŞKA DILDE AŞK
Bir kere seyretmek kesmedi. Iki kere seyrettim.
Yetmedi, bazi sahneleri dönüp tekrar tekrar yine seyrettim.
Filmin en başındaki, bardaki bira sahnesinin tadı damağımda kaldı, her anını, oyuncuların her mimiğini ezberlercesine döndüm yine seyrettim.
Cogunuz izlediniz belki de, biliyorsunuz konuyu.
Grafik tasarim okumus ama işitme engelinden dolayi bir kütüphanede is bulabilmis, insanlarin ona acimasindan korkan ve bu nedenle kendi dunyasinda yasamayi seçen sagir Onur ile,
isten çikarilmaktan ve is bulamamaktan korkan, bu nedenle de son derece sevimsiz çalışma kosullarina katlanarak bir çagri merkezinde çalisan, populer kulturun tam bir parçasi olan sosyal çevreye sahip, ancak hayattan istedigi tam da bu olmayan Zeynep'in aşk hikayesi...
"Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?"
Filmin slogani. Filmin sorunsali. Filmin meselesi, kalbi bu cümle...
Isitme engeli olan ve olmayan iki insan arasindaki bu güçlü bağ uğruna hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz sorusunun yanıtını arıyor film.
Diger yandan ötekileşmek ve ötekileştirmek filmin anlamaya ve anlatmaya çalistığı diğer sorunsallar.
Yeni bir film değil. 2009 yapımı aslında, ama ben yeni seyrettim.
Yurt dışında yaşayınca bazen böyle oluyor. Memlekette her yeni çikan filme, kitaba, oyuna kendi zamaninda yetişemiyor insan. Kaçırıyor. Zamanı biraz geriden takip edebiliyor...
BAŞKA DILDE AŞK
Yetmedi, bazi sahneleri dönüp tekrar tekrar yine seyrettim.
Filmin en başındaki, bardaki bira sahnesinin tadı damağımda kaldı, her anını, oyuncuların her mimiğini ezberlercesine döndüm yine seyrettim.
Cogunuz izlediniz belki de, biliyorsunuz konuyu.
Grafik tasarim okumus ama işitme engelinden dolayi bir kütüphanede is bulabilmis, insanlarin ona acimasindan korkan ve bu nedenle kendi dunyasinda yasamayi seçen sagir Onur ile,
isten çikarilmaktan ve is bulamamaktan korkan, bu nedenle de son derece sevimsiz çalışma kosullarina katlanarak bir çagri merkezinde çalisan, populer kulturun tam bir parçasi olan sosyal çevreye sahip, ancak hayattan istedigi tam da bu olmayan Zeynep'in aşk hikayesi...
"Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?"
Filmin slogani. Filmin sorunsali. Filmin meselesi, kalbi bu cümle...
Isitme engeli olan ve olmayan iki insan arasindaki bu güçlü bağ uğruna hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz sorusunun yanıtını arıyor film.
Diger yandan ötekileşmek ve ötekileştirmek filmin anlamaya ve anlatmaya çalistığı diğer sorunsallar.
Hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz acaba?
Bazen düşünüyorum da hayatta bazı şeyler çok laf kaldırmıyor aslında.
Akıldan geçen dile düştüğünde anlamını yitiriyor. Sıradanlaşıyor. Bazı şeyler sadece ve sadece yaşamak için var. Sadece varlar, oradalar, hayatımızdalar, gerçekler ve oldukları gibi yaşanmayı bekliyorlar. Sorgulamadan... Konuşarak onu parçalara ayırmadan...
Sürekli bir konuşma ihtiyacı, "söz" tüketme ihtiyacı var.
Sanki birsey demesek, konuşmasak karşımızdaki kişi söyleyecek sözümüz yok sanacak.
Halbuki, sessizliğe tahammül edemediğimiz için, ağzımızdan çıkan her cümle yalnızlığımızı büyütmeye yarıyor sadece...
Halbuki bu kadar çok sey soylemek zorunda degiliz. Bu kadar soze ihtiyacimiz da yok.
Gereksiz o kadar çok sey soyluyoruz ki, aslinda soylenecek o kadar çok sey yok. Bu kadar seyin soylenmeye ihtiyaci yok.
Saglikli bir iletisim devamli konusmaktan geçmiyor. Birbirini anlamak, sevmek ve paylasmak için illa ki çok konusmak gerekmiyor.
Ve ask...
Ask zaten fazla laf kaldirmaz, soze gelmez, dize gelmez. Askta zaten konusmadigimiz anlarda doguyor.
Bakis, ses, koku, dokunma istegi, yaninda olma istegi, onun aklinda olma istegi, beraber geçirilen zamanin tarifsiz kalitesi...
Mesele birbirimizi ne kadar kabulleniyoruz, artilarimizi ve eksilerimizi ikisini beraber ne kadar benimsiyoruz, paketin tamamini ne kadar kabullenebiliyoruz meselesi.
Sevmek... O kadar kolay is degil. Yurek ister, yuzlesmek ister.
Mesele birini sevmeyi goze alacak kadar cesur davranabiliyor muyuz, kendimizi sevdigimizin kosullarina ne kadar uydurabiliyoruz, kendimizi onun yerine ne kadar koyabiliyoruz, onu ne kadar içsellestiriyoruz ve bunu gerçekten hissediyoruz meselesi...
Mesele aklindan geçeni okuma, tuttugu sayiyi ve rengi tahmin edebilme meselesi mesela...
Film duygu somurusu yapmaya çok musait ama asla boyle bir ucuzluga kaçmiyor.
Yonetmen Ilksen Basarir bu ilk filminden hiç suphesiz alninin akiyla çikmis. Bravo.
Gostermek istedigini kafasinda sahane kurgulamis ve bize onu aktarabilmeyi basarmis.
Filmin en basinda partiye birbirlerine paralel olarak hazirlandiklari, partinin basinda biralari karistirdiklari, Zeynep'in işaret diliyle dogumgününde ona o çok özel siiri okudugu, ve tabi ki Zeynep'in eve geldigi ve ayni anda evde ikisinin de beraber agladiklari bolum... Birisi digerini de duyarak, digeri duymayarak, onun da yikildigindan haberdar olmayarak...
Muthis... Tekrar tekrar gorulmeye deger.
Ve Zeynep'in aşkı uğruna işaret dilini öğrenmeye kalkışması, bunu bayaa içsellestirmesi ve hayatinin doğal ihtiyaçlarindan biri olmadigi halde, Onur'la daha iyi anlasabilmek için bu özveriyi göstermesi...
Filmin birçok yerinde isitme engellilerin gundelik yasami gozler onune seriliyor.
Su isiticinin isigi, zil için dosenmis isiklandirma, çalar saatin yatagi sallamasi...
Ve filmin birkaç yerinde yapilan seyirciyi "sessiz birakma" sahneleri, her ne kadar onlari anlamaya ugrassak ta tam bir empatiden fersah fersah uzakta oldugumuzu acimasizca ifsa ediyor.
Aslinda film konu olarak herkesi aglatmaya, yaralari kanatmaya, duygu somurusu yapmaya çok musait ama asla boyle bir ucuzluga kaçmiyor.
"Isitme engelli" yerine "sagir" kelimesi kullaniliyor. Bence çok samimi bir seçim.
Dusunulmus bir ayrinti olduguna eminim, "sagir" kelimesi kullanilmakta tereddut edilmiyor. Onun yerine "isitme engelli" denmiyor mesela. Bunu çok sevdim. Cok daha yakin buldum kendime. Sagir demek, sanki o gevezedir, bu sinirlidir demek kadar olagan, bizden, hayatin kendisinden geldi.
Otekilestirmemek gibi geldi bana yani...
Sagir o. Herkesin eksik oldugu bir nokta yok mu hayatta? O da duymuyor iste. O kadar basit. Abartilacak birsey yok yani.
Abartilacak birsey yok; Onur'un duymayarak algilamaya çalistigi dunyada kimi zaman olan biteni duymadigi için yanlis anlamasi ve bu eksik bilgi ve algilamanin agresif tepkilere yol açmasi disinda...
Onur ve Zeynep'in iliskisi herhangi normal bir kadin-erkek iliskisinin aynisi.
Zeynep basta temkinli davraniyor. Bilmiyor tabi nasil iletisim kuracagini duymayan biriyle. Ama sonra normal bir iliskinin tamamen dogal akisinda yasaniyor hersey.
Birbirlerine normal seyler için kiziyorlar, kiskançlik yasiyorlar, hatta Zeynep Onur'a çok sinirli ve kendini kaybettigi bir cinnet aninda tokat bile atiyor. Ona acima duygusu asla duymuyor ya da ona eksik ve farkli biriymis gibi bir muamele yapmiyor. Sevgilisiymis gibi muamele yapiyor. Ve bir sevgiliye nasil sinirlenilirse o da Onur'a oyle sinirleniyor.
Bu otekilestirmemeye de bayildim.
Onun'un tahtasinda yazdigi gibi: Her insan kendi dilinde konusur ama hiçkimse anlamaz ne soyledigini kafasindaki isigin...
Sana buyuk bir sir soyleyecegim, korkuyorum senden.
Ve filmin o meshur Louis Aragon siiri...
Sana buyuk bir sir soyleyecegim, ama korkuyorum senden.
Sana buyuk bir sir soyleyecegim. Kapat kapilari.
Olmek daha kolaydir sevmekten.
Bundandir iste benim yasamaya katlanmam.
Sevgilim...
Zeynep'in agzindan; Sana buyuk bir sir soyleyecegim, korkuyorum senden.
Her ne kadar birkaç noktanin muallakta kaldığı, komşular gibi bir takim ayrıntıların yetersiz kaldığı, call center çalisma koşulları veya kütüphaneci maaşlarıyla yaşanılan hayatların tutarsızlığı gibi tartışmalı yerler olsa da genel olarak anlatmak istedigini anlatabilmiş bir film bence Başka Dilde Aşk.
Bu arada... Mert Firat'in olağanüstü oyunculuğunun altını da çizmek lazim.
Benim gibi onu tanımayan birisi, dilsiz ve sağırlar okulundan böyle bir yetenek çıkmış, bravo diye ayakta alkışlayabilir. Ben Firat'i yine de ayakta alkışlıyorum. Kesinlikle sağır olduğuna bizi inandiracak kadar kusursuz bir performans... Aldığı ödüller boşuna değil.
Abartidan ve karmaşadan uzak muazzam bir seneryo. Izleyin. Izlettirin. Tekrar izleyin... Muthis.
Son olarak...
Mor ve Ötesi 'nden bahsetmezsek Ayıp Olmaz mı?
Bu filme gidebilecek daha iyi bir muzik, daha cuk oturmus sarki sozleri dusunemiyorum.
Etkileyici... Çok başarılı.
Hayat, o kadar zor mu?
Atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara?
Bahane mi lazim? Mazaretimiz mi kalmamış?
Çok ayıp olmuş... Çok ayıp olmuş...
MOR ve OTESI: Cok ayip olmus
Bazen düşünüyorum da hayatta bazı şeyler çok laf kaldırmıyor aslında.
Akıldan geçen dile düştüğünde anlamını yitiriyor. Sıradanlaşıyor. Bazı şeyler sadece ve sadece yaşamak için var. Sadece varlar, oradalar, hayatımızdalar, gerçekler ve oldukları gibi yaşanmayı bekliyorlar. Sorgulamadan... Konuşarak onu parçalara ayırmadan...
Sürekli bir konuşma ihtiyacı, "söz" tüketme ihtiyacı var.
Sanki birsey demesek, konuşmasak karşımızdaki kişi söyleyecek sözümüz yok sanacak.
Halbuki, sessizliğe tahammül edemediğimiz için, ağzımızdan çıkan her cümle yalnızlığımızı büyütmeye yarıyor sadece...
Halbuki bu kadar çok sey soylemek zorunda degiliz. Bu kadar soze ihtiyacimiz da yok.
Gereksiz o kadar çok sey soyluyoruz ki, aslinda soylenecek o kadar çok sey yok. Bu kadar seyin soylenmeye ihtiyaci yok.
Saglikli bir iletisim devamli konusmaktan geçmiyor. Birbirini anlamak, sevmek ve paylasmak için illa ki çok konusmak gerekmiyor.
Ve ask...
Ask zaten fazla laf kaldirmaz, soze gelmez, dize gelmez. Askta zaten konusmadigimiz anlarda doguyor.
Bakis, ses, koku, dokunma istegi, yaninda olma istegi, onun aklinda olma istegi, beraber geçirilen zamanin tarifsiz kalitesi...
Film salt bir sagir-duyar iliskisi degil.
Mesele birbirimizi ne kadar kabulleniyoruz, artilarimizi ve eksilerimizi ikisini beraber ne kadar benimsiyoruz, paketin tamamini ne kadar kabullenebiliyoruz meselesi.
Sevmek... O kadar kolay is degil. Yurek ister, yuzlesmek ister.
Mesele birini sevmeyi goze alacak kadar cesur davranabiliyor muyuz, kendimizi sevdigimizin kosullarina ne kadar uydurabiliyoruz, kendimizi onun yerine ne kadar koyabiliyoruz, onu ne kadar içsellestiriyoruz ve bunu gerçekten hissediyoruz meselesi...
Mesele aklindan geçeni okuma, tuttugu sayiyi ve rengi tahmin edebilme meselesi mesela...
Film duygu somurusu yapmaya çok musait ama asla boyle bir ucuzluga kaçmiyor.
Yonetmen Ilksen Basarir bu ilk filminden hiç suphesiz alninin akiyla çikmis. Bravo.
Gostermek istedigini kafasinda sahane kurgulamis ve bize onu aktarabilmeyi basarmis.
Filmin en basinda partiye birbirlerine paralel olarak hazirlandiklari, partinin basinda biralari karistirdiklari, Zeynep'in işaret diliyle dogumgününde ona o çok özel siiri okudugu, ve tabi ki Zeynep'in eve geldigi ve ayni anda evde ikisinin de beraber agladiklari bolum... Birisi digerini de duyarak, digeri duymayarak, onun da yikildigindan haberdar olmayarak...
Muthis... Tekrar tekrar gorulmeye deger.
Ve Zeynep'in aşkı uğruna işaret dilini öğrenmeye kalkışması, bunu bayaa içsellestirmesi ve hayatinin doğal ihtiyaçlarindan biri olmadigi halde, Onur'la daha iyi anlasabilmek için bu özveriyi göstermesi...
Su isiticinin isigi, zil için dosenmis isiklandirma, çalar saatin yatagi sallamasi...
Ve filmin birkaç yerinde yapilan seyirciyi "sessiz birakma" sahneleri, her ne kadar onlari anlamaya ugrassak ta tam bir empatiden fersah fersah uzakta oldugumuzu acimasizca ifsa ediyor.
Aslinda film konu olarak herkesi aglatmaya, yaralari kanatmaya, duygu somurusu yapmaya çok musait ama asla boyle bir ucuzluga kaçmiyor.
"Isitme engelli" yerine "sagir" kelimesi kullaniliyor. Bence çok samimi bir seçim.
Dusunulmus bir ayrinti olduguna eminim, "sagir" kelimesi kullanilmakta tereddut edilmiyor. Onun yerine "isitme engelli" denmiyor mesela. Bunu çok sevdim. Cok daha yakin buldum kendime. Sagir demek, sanki o gevezedir, bu sinirlidir demek kadar olagan, bizden, hayatin kendisinden geldi.
Otekilestirmemek gibi geldi bana yani...
Sagir o. Herkesin eksik oldugu bir nokta yok mu hayatta? O da duymuyor iste. O kadar basit. Abartilacak birsey yok yani.
Abartilacak birsey yok; Onur'un duymayarak algilamaya çalistigi dunyada kimi zaman olan biteni duymadigi için yanlis anlamasi ve bu eksik bilgi ve algilamanin agresif tepkilere yol açmasi disinda...
Onur ve Zeynep'in iliskisi herhangi normal bir kadin-erkek iliskisinin aynisi.
Zeynep basta temkinli davraniyor. Bilmiyor tabi nasil iletisim kuracagini duymayan biriyle. Ama sonra normal bir iliskinin tamamen dogal akisinda yasaniyor hersey.
Birbirlerine normal seyler için kiziyorlar, kiskançlik yasiyorlar, hatta Zeynep Onur'a çok sinirli ve kendini kaybettigi bir cinnet aninda tokat bile atiyor. Ona acima duygusu asla duymuyor ya da ona eksik ve farkli biriymis gibi bir muamele yapmiyor. Sevgilisiymis gibi muamele yapiyor. Ve bir sevgiliye nasil sinirlenilirse o da Onur'a oyle sinirleniyor.
Bu otekilestirmemeye de bayildim.
Onun'un tahtasinda yazdigi gibi: Her insan kendi dilinde konusur ama hiçkimse anlamaz ne soyledigini kafasindaki isigin...
Sana buyuk bir sir soyleyecegim, korkuyorum senden.
Ve filmin o meshur Louis Aragon siiri...
Sana buyuk bir sir soyleyecegim, ama korkuyorum senden.
Sana buyuk bir sir soyleyecegim. Kapat kapilari.
Olmek daha kolaydir sevmekten.
Bundandir iste benim yasamaya katlanmam.
Sevgilim...
Zeynep'in agzindan; Sana buyuk bir sir soyleyecegim, korkuyorum senden.
Her ne kadar birkaç noktanin muallakta kaldığı, komşular gibi bir takim ayrıntıların yetersiz kaldığı, call center çalisma koşulları veya kütüphaneci maaşlarıyla yaşanılan hayatların tutarsızlığı gibi tartışmalı yerler olsa da genel olarak anlatmak istedigini anlatabilmiş bir film bence Başka Dilde Aşk.
Bu arada... Mert Firat'in olağanüstü oyunculuğunun altını da çizmek lazim.
Benim gibi onu tanımayan birisi, dilsiz ve sağırlar okulundan böyle bir yetenek çıkmış, bravo diye ayakta alkışlayabilir. Ben Firat'i yine de ayakta alkışlıyorum. Kesinlikle sağır olduğuna bizi inandiracak kadar kusursuz bir performans... Aldığı ödüller boşuna değil.
Abartidan ve karmaşadan uzak muazzam bir seneryo. Izleyin. Izlettirin. Tekrar izleyin... Muthis.
Son olarak...
Mor ve Ötesi 'nden bahsetmezsek Ayıp Olmaz mı?
Bu filme gidebilecek daha iyi bir muzik, daha cuk oturmus sarki sozleri dusunemiyorum.
Etkileyici... Çok başarılı.
Hayat, o kadar zor mu?
Atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara?
Bahane mi lazim? Mazaretimiz mi kalmamış?
Çok ayıp olmuş... Çok ayıp olmuş...
MOR ve OTESI: Cok ayip olmus
Libellés :
ask,
Baska Dilde Ask,
Begendigim Filmler,
Film Kritikleri,
Hayata dair,
Mor ve Otesi,
sagirlik,
Turk Filmleri
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




