Lindos'a bayıldım... Bu kadar zengin ve güzel bir bölge beklemiyordum.
Tekrar geleceğim. Tüm civarını karış karış gezeceğim...
Nasıl olsa komşu kapısı.
Mecazî anlamda da değil üstelik. Hakikatten komşu kapısı biz Türkler'e.
Lindos'taki oteli gelmeden ayarlamıştık ancak Rodos'taki otel bir muamma...
Olsun.
Dünya turumuz esnasında, gece Arizona'nın ortasında, sokakta kaldığımız ve başımızın çaresine bakabildiğimiz o geceden beri oteli ayarladıktı ayarlayamadıktı gibi kaygılarım yok.
Buyrun bu da yazısı:
Bu gece arabada uyuyacagiz. Yapacak birsey yok.
Ne diyorduk, evet, Rodos'ta henüz bir otelimiz yok. Aslında Lindos'ta ne kadar kalırız, ne ederiz kestiremedik, önceden planlı hareket etmeyişimizin nedeni bu, spontane yaşamak.
Buna rağmen yine de geniş ve fazla rahat davranıyor ve Lindos'un son ana kadar tadını çıkarmaya karar veriyoruz ve akşam 19 otobüsüyle Rodos'a dönüyoruz.
20.30'a doğru döner dönmez kendimizi Rodos kalesinin içine atıyoruz.
Tatilimizin Lindos ayağının verdiği tatlı yorgunluk yavaş yavaş kendisini "tatlı" sıfatından arındırmaya başlıyor. Vücudumuz "beni artık dinlendir" sinyalleri göndermeye başlıyor.
Diyoruz, atalım kendimizi restoranin birine, düşünelim ne yapacağımızı.
Pardon restorant degil, taverna. Yunanistanda bunun adı taverna.
Kale içinde güzel bir yere oturup siparişimizi veriyoruz. Saat 22, buradan çıkıp sokak sokak otel arayacağız. Gözümüzde de büyümüyor degil hani.
Şu anda Rodos Kalesi'nde, bu akşam kalacak yerimiz olmadığını bilmeyen kalmadı.
Bu Yunan'lilar ayni bizim gibiler dedik ya, diyoruz yemek yedigimiz yere soralim, bildikleri bir otel var miymis diye. Soruyoruz hesabımızı almaya gelen çocuğa.
Siparişimizi alan delikanlı kasadaki kıza soruyor, o bir başkasına, o yanındakine, o yanındakine... Sesli sesli, bağıra çağıra...
Evet şu anda Rodos Kalesi'nde bu aksam için kalacak yerimiz olmadigini bilmeyen kalmadi.
Derken, bir telefon trafiği başlıyor. O onu arıyor, diğeri bilmem kimi arıyor...
Kasadaki, patronun kızı olduğunu tahmin ettiğim kiz yanıma gelip şöyle diyor:
"Birazdan iki çocuk gelicek sizi alıp bir otele götürecekler, tamam mı?"
Dertsiz başımıza dert açıcaz gece gece, haydi bakalım hayırlısı... Tamam diyoruz ama, bu saatte fazla seçeneğimiz olmadığından...
Yahu keşke şöyle kale içinde veya denize nazır düzgün bir otel ayırtsaydım.
Nerden çıktı bu ille de spontane olacak, maceralı olacak...
Zaten hesabi da bir geçirdiler bize. Bayaa bildiğin kaziklandik. Ama bu saatte onu düşünecek halde değiliz. Başımızı sokacak yer bulalim yeter.
10 dakika içinde 10-12 yaslarinda iki çocuk geliyor ve elimizden çantalarımızı alıyor.
Ve birkaç dakika içinde Rodos kalesinin derinliğinde ve karanlığında kayboluyoruz...
Resmen kayboluyoruz... Tepelere doğru tırmanıyoruz. Sağa dönüyoruz, sonra sola dönüyoruz, biraz yürüyoruz, yine tırmanıyoruz, yine bir yere dönüyoruz. Etrafta sokak lambası bile yok. Karanlıkta ne idüğü belirsiz incecik sokaklarda ilerliyoruz.
Rodos kalesinin o cavcavlı tavernalarindan ve gece eğlencelerinden bir hayli uzaklaşmış durumdayız.
Biz nereye gidiyoruz boyle. Gelmedik mi hâlâ? Aklımdan kötü kötü şeyler geçmeye başlıyor. Yani bu bir tuzak olsa, şuracıkta karşımıza bir grup çıksa herşeyimizi alıp kaçsa ne yapabiliriz? Nereye kaçabiliriz? Sokaklar labirent gibi, bağırsak kimse duymaz, ses vermez. Öyle bir yere geldik.
Ben vazgeçmeye meylediyorum.
Çocuktan çantami geri istiyorum. Vermiyor. Bayaa vermiyor yani. Devam ediyor yürümeye. O anda daha gerçek, hafif bir korku yaşıyorum ama belli etmiyorum. Soğukkanlılığımı koruyorum.
Varıyoruz.
Büyük bir konağa giriyoruz. Kapı arkamızdan kilitlense bitti. Kaldık burda. Giriyoruz. Avluya kadar yürüyoruz. Avlunun ortasında hanımağa kılıklı kadınlar sohbet ediyor. Bizi şöyle bir baştan aşağı süzüyorlar. Küçük çocuk onlarla birşey konuşuyor. Sonra dönüp bize fiati söylüyor.
Düşünmemize gerek bile yok, tabi ki bu akşam bu ne idüğü belirsiz konakta kalmayacağız. Biz de doğru düzgün otel sanmıştık.
Burasi çok gürültülü, biz çok yorgunuz hemen uyuyacağız diyoruz.
Çantalarımızı kaptığımiz gibi kendimizi dışarı atıyoruz. Aşağı doğru da yolu tak tak buluyoruz.
Sanki canımızı zor kurtarmışız edalarıyla pek bir gururluyuz ışığa çikabildiğimiz için.
De... hâlâ bir otelimiz yok. İşin kötüsü karşımıza otel de çıkmıyor. Kilitlendik mi ne?
Hani kalenin içi komple oteldi? Biz mi göremiyoruz?
Zaten kale içinde de kalmak istemiyoruz. Soyle duz ayak her yere yakin bir yer olsun.
Kaleden çiktik, yurumeye devam ediyoruz. Karsidan tamamen Rodos'un yerlisi oldugunu tahmin ettiğim iki guzel genç kız geliyor.
Onlara soruyoruz: "Buralarda bildiğiniz iyi bir otel var mi?"
Kizlar da, bunun iki sokak paralelinde oteller var, bakin isterseniz diyor.
Aninda soluğu orda aliyoruz. Saat olmuş 23.30. Mecal kalmamış...
Otel güzel, oda güzel, yeri sahane, kalenin hemen yaninda, benim meşhur her yere otobüs duraklarının hemen altında, limanin hemen üstünde...
Böyle geopolitik konumu önemli bir oteli ben olsam komple yeniler 3 katı fiatına pazarlarım.
Neyse, simdi bunlara kafa yoramayacak kadar uykusuzum...
(Ertesi gun, otelin, Routard'dan ve booking.com'dan da çok iyi notlar aldigini ve aslinda farketmeden gayet te iyi bir otelde kaldigimizi goruyorum. Hele sabah kahvaltısı... Amanın o ne beyaz peynir, o ne zeytinler oyle... Iri iri, yarik, lezzeti hafizamda kayitli o zeytinler... Bir oturuşta yemin ediyorum 15 tane yedim en az. Bir daha Rodos'a gidersem bu otele sırf zeytin yemege gideceğim...)
Çekirge bir sıçrar iki sıçrar...
Gördüğünüz gibi ikinci otelsiz kalma deneyimimde de sokakta kalmadım.
Ama ne demişler, çekirge bir siçrar, iki siçrar, üçüncüde n'oluyordu hatırlamıyorum, bilen var mi?
Hayat... Çok acaip...
Bali'nin en lüks otellerinden birinde, geceliği 400$'lik luxe bir resort'ta da kaldım.
Daha 1.5 ay önce Las Vegas'ta şahane Trump Oteli'nde muhteşem bir suite'te de kaldım.
Ama gerekirse, bu gece Rodos limanına gider sabah kadar bir bankta da uyurdum.
Önemli olan hayattan zevk almak...
Gerisi teferruat...
Basketbol maçi ararken Rodos'u fethettik
RODOS: Kiskirtici bir kadin
LINDOS: Burada hayat durmus...
Rodos'ta bu aksam kalacak yerimiz olmadigini duymayan kalmadi.
24 Eylül 2013 Salı
LINDOS: Burada zaman durmuş...
Marmaris'ten sabah 9'da kalkan gemimize binip 1 saat 15 dakikada Rodos'a varıyoruz.
Hazır yolculuk modundayken, Rodos tatilimizin başında, ayağımızın tozuyla ilk önce LINDOS'a gitmeye karar veriyoruz.
Daha önceki ada tatillerimden tecrübeliyim. Ada dediğin araba kiralayarak gezilir.
Arabana atlayacaksin, önüne çıkan her sevimli koyda denize gireceksin, her köye dalacaksın.
Gizli sakli kalmış bütün güzellikleri didik didik keşfedeceksin.
Adayi arabayla tavaf edeceksin. Arşınlayacaksin...
Biz de aynen öyle yapacaktık... Ama yapmadık.
Zira Rodos, diğer adalara kıyasla, inanılmaz gelişmis bir karayolu ağına sahip.
İstediğimiz her yere hem de acaip cazip fiatlarla otobüsle gidebiliyoruz.
Rodos'ta, araba olmazsa olmaz bir unsur değil.
Biz de ne yapiyoruz? Derhal otobüslerin kalktigi yeri sorup öğreniyoruz. Limandan çıkıp kalenin surlarını takip ederek yürüyerek 10 dakikada varıyoruz.
Anlaşılan Rodos'u otobüsle gezmeye karar veren sadece biz degiliz. Otobüs duraklarının orası turist kaynıyor. Ve otobüs şoförleri dahil herkes turistik rehber. Ne soru sorsak takır takır cevap veriyorlar. Hemen hemen 20 dakikada bir gitmek istedigimiz her yöne otobüs var.
Harika bir hizmet. Hayran kaldım. Bayıldım...
Rodos'un 50km güneyinde bulunan Lindos Kenti'ne gitmek üzere biletimizi alıyoruz.
Kişi başı sadece 5 Euros...
LINDOS : Zamanin durduğu, eski çağlardan beri akmadığı kent...
Son derece konforlu otobüs yolculuğumuz esnasında, biri Meksikali, diğeri Cek bir çiftle tanışıyoruz. Yol boyunca sohbet ediyoruz. Onlar da, Rodos'ta mutlaka gidilmesi gereken koylardan birisi olan Anthony Quinn Bay'e gidiyorlar.
Her sabah 11'de, Rodos merkez'den kalkan, Anthony Quinn Bay'in tam dibine kadar götüren bir otobüs seferi var. Onu kaçırırsanız diğer otobüslere binip LADIKO'da inersiniz ve Anthony Quinn koyuna kadar 15 dakika yürürsünüz. Onlar da aynen öyle yapıyor. Biz ise yola devam.
1 saat civarindaki otobüs yolculuğumuzun ardından Lindos'a varıyoruz.
Lindos'a varır varmaz sanki çağ değiştiriyoruz...
Burada zaman adeta durmuş gibi. Akmamış hiç, akmıyor da...
Görkemli Lindos kalesinin karşısında duruyoruz. Aşağı doğru inmeye başlıyoruz.
İner inmez kendimizi Lindos'un güzelliğine kaptırıyoruz. Kaptırmamak elde değil.
Bırakıyoruz kendimizi Lindos'un tarih kokan daracık cici sokaklarına...
Kaybolmak, tarihin bir yerinden çıkıvermek istiyoruz.
O bembeyaz konaklara bakmaya doyamıyoruz, gözlerimiz kamaşıyor.
Rum kaldırım taşlarıyla bezenmis yollarda yürürken mistik bir atmosfer bizi teslim alıyor.
Resmen başka bir çağdayız...
Bir yerde okumustum çok hoşuma gitmisti.
"Yunan'lılar kendisini Italyan sanan Türkler'dir" diye...
Evet aynen öyle. Siz bakmayın onların Yunan geçindiğine, hepsi Türk onların.
Şu, akşamüstü kapı önü sohbeti karesi tanıdık geliyor mu?
Antik Lindos
116 metrelik bir kayanın tepesinde asılı gibi duran Antik Lindos adanın en önemli arkeolojik alanlarından birisi.
Mitolojiye göre, Lindos Kenti'ni, Danaides'in Mısır'dan gelen 50 kızı kurmuş.
Ve Tanrıça Athena Tapınağı ile süslemişler.
Rodos tam bir kadın, dedikleri gibi "kışkırtıcı bir kadın"...
Antik Lindos'un eteklerinde yüzmek...
Ada'nin en turistik sahillerinden biri olan Lindos plajına doğru alçalmaya geçiyoruz.
Araba yolu olmayan, illaki yürüyerek inilen, sadece birazcık eziyet çekmeye razı olanların yaşayacağı ayrıcalıklı bir deniz-kum-güneş keyfi...
Lindos merkezden eşeklere binerek plaja kadar yorulmadan da inebilirsiniz elbette.
Ama biz eşeklere kıyamıyoruz. Valla kıyamıyoruz...
Patikavari bir yoldan tabana kuvvet, bu saklı güzelliğe doğru iniyoruz da iniyoruz...
Varır varmaz da kendimizi Lindos'un sığ ve tertemiz sularına bırakıyoruz...
Aslında biz sığ deniz sevmiyoruz. Hani böyle git git git hâlâ dizinde olan denizlerden...
Aniden derinleşen, bedenimizi birden suya birakabileceğimiz denizleri seviyoruz.
Ancak Lindos öyle ikna edici ki, neyi sevip neyi sevmedigimizi unutuyoruz.
Antik Lindos kentinin, beyaz konaklarının, Lindos kalesinin eteklerinde yüzme ayrıcalığına sahip olduğumuzu hatırlayıp engin deniz tutkumuzdan bugünlük vazgeçiyoruz.
Lindos'un masmavi sularının koynundayız. Daha ne olsun!
Lindos civarinda gidilecek yerler:
Agios Pavlos:
Lindos'tan yürüyerek gidilebilecek kadar yakın mesafede bulunan Agios Pavlos iki şirin kumsala sahip kapalı bir koy. Denize çok ince bir boğazla bağlaniyor. Tamamen havuza dönüşmüş bir deniz, bir doğa harikası.
Gennadi:
Gennadi, özellikle Fransiz arkadaslarimdan Rodos'a gidenlerin şiddetle tavsiye ettikleri bir belde. Boylu boyunca uzanan upuzun enfes bir sahil... Her türlü su sporu ve eğlenceye elverişli deniz ve kumsal.
Pefkoi ve Kiotari:
Lindos'tan 4km mesfade bulunan Pefkoi ve Kiotari koylarına Lindos'tan yine otobüsle gitmek mümkün. Yine büyüleyici bir kumsal ve sayfiye bölge olduğu söyleniyor.
Lardos:
Lindos'un bati kesiminde uzanan Lardos'un bir başka güzel sahili.
500 mt içeriye girince huzur dolu Lardos koyunda yerli halkla vakit geçirmek tavsiye ediliyor. Bir de Bizanslılar'dan kalan Lardos kalesi var elbette.
Bu memlekette tırmanacak kale çok.
RODOS: Kiskirtici bir kadin
LINDOS: Burada hayat durmus...
Rodos'ta bu aksam kalacak yerimiz olmadigini bilmeyen kalmadi...
FALIRAKI: Kumlarina uzanmaya geldim...
Basketbol maçi ararken Rodos'u fethettik.
Hazır yolculuk modundayken, Rodos tatilimizin başında, ayağımızın tozuyla ilk önce LINDOS'a gitmeye karar veriyoruz.
Daha önceki ada tatillerimden tecrübeliyim. Ada dediğin araba kiralayarak gezilir.
Arabana atlayacaksin, önüne çıkan her sevimli koyda denize gireceksin, her köye dalacaksın.
Gizli sakli kalmış bütün güzellikleri didik didik keşfedeceksin.
Adayi arabayla tavaf edeceksin. Arşınlayacaksin...
Biz de aynen öyle yapacaktık... Ama yapmadık.
Zira Rodos, diğer adalara kıyasla, inanılmaz gelişmis bir karayolu ağına sahip.
İstediğimiz her yere hem de acaip cazip fiatlarla otobüsle gidebiliyoruz.
Rodos'ta, araba olmazsa olmaz bir unsur değil.
Biz de ne yapiyoruz? Derhal otobüslerin kalktigi yeri sorup öğreniyoruz. Limandan çıkıp kalenin surlarını takip ederek yürüyerek 10 dakikada varıyoruz.
Anlaşılan Rodos'u otobüsle gezmeye karar veren sadece biz degiliz. Otobüs duraklarının orası turist kaynıyor. Ve otobüs şoförleri dahil herkes turistik rehber. Ne soru sorsak takır takır cevap veriyorlar. Hemen hemen 20 dakikada bir gitmek istedigimiz her yöne otobüs var.
Harika bir hizmet. Hayran kaldım. Bayıldım...
Rodos'un 50km güneyinde bulunan Lindos Kenti'ne gitmek üzere biletimizi alıyoruz.
Kişi başı sadece 5 Euros...
LINDOS : Zamanin durduğu, eski çağlardan beri akmadığı kent...
Son derece konforlu otobüs yolculuğumuz esnasında, biri Meksikali, diğeri Cek bir çiftle tanışıyoruz. Yol boyunca sohbet ediyoruz. Onlar da, Rodos'ta mutlaka gidilmesi gereken koylardan birisi olan Anthony Quinn Bay'e gidiyorlar.
Her sabah 11'de, Rodos merkez'den kalkan, Anthony Quinn Bay'in tam dibine kadar götüren bir otobüs seferi var. Onu kaçırırsanız diğer otobüslere binip LADIKO'da inersiniz ve Anthony Quinn koyuna kadar 15 dakika yürürsünüz. Onlar da aynen öyle yapıyor. Biz ise yola devam.
1 saat civarindaki otobüs yolculuğumuzun ardından Lindos'a varıyoruz.
Burada zaman adeta durmuş gibi. Akmamış hiç, akmıyor da...
Görkemli Lindos kalesinin karşısında duruyoruz. Aşağı doğru inmeye başlıyoruz.
İner inmez kendimizi Lindos'un güzelliğine kaptırıyoruz. Kaptırmamak elde değil.
Bırakıyoruz kendimizi Lindos'un tarih kokan daracık cici sokaklarına...
Kaybolmak, tarihin bir yerinden çıkıvermek istiyoruz.
O bembeyaz konaklara bakmaya doyamıyoruz, gözlerimiz kamaşıyor.
Rum kaldırım taşlarıyla bezenmis yollarda yürürken mistik bir atmosfer bizi teslim alıyor.
Resmen başka bir çağdayız...
"Yunan'lılar kendisini Italyan sanan Türkler'dir" diye...
Evet aynen öyle. Siz bakmayın onların Yunan geçindiğine, hepsi Türk onların.
Şu, akşamüstü kapı önü sohbeti karesi tanıdık geliyor mu?
Antik Lindos
116 metrelik bir kayanın tepesinde asılı gibi duran Antik Lindos adanın en önemli arkeolojik alanlarından birisi.
Mitolojiye göre, Lindos Kenti'ni, Danaides'in Mısır'dan gelen 50 kızı kurmuş.
Ve Tanrıça Athena Tapınağı ile süslemişler.
Rodos tam bir kadın, dedikleri gibi "kışkırtıcı bir kadın"...
Antik Lindos'un eteklerinde yüzmek...
Ada'nin en turistik sahillerinden biri olan Lindos plajına doğru alçalmaya geçiyoruz.
Araba yolu olmayan, illaki yürüyerek inilen, sadece birazcık eziyet çekmeye razı olanların yaşayacağı ayrıcalıklı bir deniz-kum-güneş keyfi...
Lindos merkezden eşeklere binerek plaja kadar yorulmadan da inebilirsiniz elbette.
Ama biz eşeklere kıyamıyoruz. Valla kıyamıyoruz...
Patikavari bir yoldan tabana kuvvet, bu saklı güzelliğe doğru iniyoruz da iniyoruz...
Varır varmaz da kendimizi Lindos'un sığ ve tertemiz sularına bırakıyoruz...
Aniden derinleşen, bedenimizi birden suya birakabileceğimiz denizleri seviyoruz.
Ancak Lindos öyle ikna edici ki, neyi sevip neyi sevmedigimizi unutuyoruz.
Antik Lindos kentinin, beyaz konaklarının, Lindos kalesinin eteklerinde yüzme ayrıcalığına sahip olduğumuzu hatırlayıp engin deniz tutkumuzdan bugünlük vazgeçiyoruz.
Lindos'un masmavi sularının koynundayız. Daha ne olsun!
Agios Pavlos:
Lindos'tan yürüyerek gidilebilecek kadar yakın mesafede bulunan Agios Pavlos iki şirin kumsala sahip kapalı bir koy. Denize çok ince bir boğazla bağlaniyor. Tamamen havuza dönüşmüş bir deniz, bir doğa harikası.
Gennadi:
Gennadi, özellikle Fransiz arkadaslarimdan Rodos'a gidenlerin şiddetle tavsiye ettikleri bir belde. Boylu boyunca uzanan upuzun enfes bir sahil... Her türlü su sporu ve eğlenceye elverişli deniz ve kumsal.
Pefkoi ve Kiotari:
Lindos'tan 4km mesfade bulunan Pefkoi ve Kiotari koylarına Lindos'tan yine otobüsle gitmek mümkün. Yine büyüleyici bir kumsal ve sayfiye bölge olduğu söyleniyor.
Lardos:
Lindos'un bati kesiminde uzanan Lardos'un bir başka güzel sahili.
500 mt içeriye girince huzur dolu Lardos koyunda yerli halkla vakit geçirmek tavsiye ediliyor. Bir de Bizanslılar'dan kalan Lardos kalesi var elbette.
Bu memlekette tırmanacak kale çok.
RODOS: Kiskirtici bir kadin
LINDOS: Burada hayat durmus...
Rodos'ta bu aksam kalacak yerimiz olmadigini bilmeyen kalmadi...
FALIRAKI: Kumlarina uzanmaya geldim...
Basketbol maçi ararken Rodos'u fethettik.
Libellés :
Anthony Quinn Bay,
Antik Lindos,
Ege Denizi,
kale,
koy,
Ladiko,
Rodos,
Rodos Adasi,
Yunan
22 Eylül 2013 Pazar
RODOS: Kışkırtıcı bir kadın
RODOS
Şövalyelerin ve Antik Yunan Işık Tanrısı Helios'un adası
Oniki Ada'nin başkenti.
Girit'ten sonra Yunanistan'in ikinci büyük adası.
77km uzunluğunda, 37 km genişliğinde. Bir günde turlayabilirsiniz adayı.
Marmaris'in hemen karşısında...

Kozmopolit cazibesi, muazzam doğal güzelliği, girintili çıkıntılı sayısız plaji, kristalize suları, deniz ticaret yollari üzerindeki kesişme noktası olan konumu ile baş döndürücü...
"Kışkırtıcı bir kadın" o.
Ben demiyorum, Yunan'lıların kendisi böyle tanımlıyor Rodos'u: Kışkırtıcı bir kadın...
Kışkırtıcı sahiden de.
Adaya varır varmaz çılgınca kendini onun kollarına birakmak, herşeyini yaşamak istiyor insan Rodos'un... Her yerine dokunmak, her yerini ezbere tanımak istiyor.
Sayısız kültürler, birbirinden farkli nice toplumlar, insanlar görmüş Rodos, takmıyor hiçbirşeyi.
Kendi havasında yaşamaya devam ediyor. Her tarafi oynuyor.
Bir taraftan kışkırtıyor, o tarafa doğru şuraasızca çekilirken, diğer taraftan da bir başka kışkırtıyor oraya da uzamak istiyorsunuz.
Parça parça bölünsem, her parçam Rodos'a bir başka karışssa, derinliklerinde kaybolsa diye hâyâl ediyorsunuz... Olmuyor.
Avrupa'nin korunan en büyük ortaçağ şehirlerinden biri.
St. Jean Sovalyeleri, Osmanlilar ve son olarak Italyanlar adanın sanati, dili ve mimarisi üzerinde buyuk izler birakmış.
Rodos, 1988'den beri UNESCO Dunya Kultur Mirasi'nda Avrupa'nin korunan en büyük ortaçağ sehirlerinden biri olarak geçiyor.
Muazzam Rodos kalesinin surlari tam 4 km uzunluğunda.
Haşmetli bu surlar karşısında büyülenmemek mümkün değil.
Şu meşhur Rodos Şövalyeleri...
1309'da Kudüs'lu Saint Jean şövalyeleri adayi fetheder.
Ve adayi kutsal şehre yapilan seferler için üs olarak kullanır.
Şövalyelerin döneminde inşa edilen bu ortaçağ şehri UNESCO tarafindan 1988'de Dünya Kültür Alanı olarak ilan edilir.
Eski Çarşı: Şövalyeler ve Ortaçağ şehri
Adanin kalbi hayat dolu Rodos şehrinde atıyor.
Her tarafi kıpır kıpır...
Kaldırım taşları ile döşenmis yollarda ve meydanlarda yürürken, görkemli duvarların, surların arasında gezerken tarihten kopup gelmisiz hissi yaşıyoruz.
İnsani sarıp sarmalıyor Rodos kalesi...
Zamanin durduğu bir yerde yaşayan insanlarin adası Rodos...
Kale'nin içinde ışıl ışıl bir hayat var. Sadece turistik değil, yerel bir hayat var. Kalenin içinde herkes gibi yaşayan hakiki Rodoslular var.
Hem çok mistik, hem bir o kadar gerçek ve samimi, sıcacık...
Şu güzelim adayı elimizde tutabilseymisiz iyiymiş...
Rodos tarihinin dönüm noktasi 1522'de Kanuni Sultan Süleyman'in uzun bir kuşatmadan sonra adayı fethetmesidir. Bu kuşatmadan sonra şövalyeler adayı teslim etmek zorunda kalmışlar.
Osmanli Devleti sırasında daha sonra gözetleme kulesi olarak ta kullanılan saat kulesi inşa edilmiş.
Rodos'un "Yeni Sehir" bölgesinde bulunan Kyprou Meydani (Cyprus Square) dünyanin diğer büyük modern şehirlerindeki meydanlardan farksız.
1912 yılında Italyanlar Rodos'u ve Oniki Ada'nin kalan kısmını Italya ve Turkler arasındaki savaş sırasında işgal etmiş.
1919 yılında İtalyan Venizelos, Rodos dışında diğer bütün adaların Yunanistan'a bağlanmasını kabul etmiş ancak bunu hiçbir zaman gerçekleştirmemiş.
1923 Lozan Anlasmasiyla Italya Oniki Ada'yi kendisine bağlamıştır.
Ancak, 31 Mart 1947'de Ingiliz Tuğgeneral Parker adayı resmi olarak Yunan askeri kuvvetlerine devretmistir.
İşin içinde Yunanistan olur da Rodos'un mitolojisi olmaz mi?
Efsaneye göre Zeus, Titanlari yendikten sonra dünyayı Olimposlu Tanrilar arasinda bölüştürmeye karar verir. Ancak, güneş Tanrısı Helios bu paylaşımı kaçırır ve kendi payına düşen toprak parçasını alamaz.
Zeus adil olmak ister ve yeniden bir paylaşım yapılmasını teklif eder.
Helios bunu reddeder ve ertesi gün güneş doğarken yerin altindan çikacak yerin kendisine ait olmasini ister.
Ertesi gün şafak sökerken Helios turkuaz sular içerisinden çikan yemyeşil RODOS adasını görür. Ve adaya aşık olur.
Adanin güzelliğiyle baştan çıkan Helios tüm ışığıyla adayı yıkar, temizler.
Bundan sonra da ada günesin adasi olarak kalir. Yilda 300 gün güneş ışığını alması bundandir.
Marmaris'ten her gün 9'da gemi kalkıyor Rodos'a.
Ayağımızın tozuyla, 17. yüzyıldan kalma beyaz evleriyle ve konaklarıyla ünlü Lindos'a iniyoruz.
Ve Lindos'un minik ara sokaklarında dolaşırken kendimizi romantik bir havanin içinde büyülenmiş buluyoruz..
Bir sonraki yazıya...
FALIRAKI: Kumlarina uzanmaya geldim...
RODOS: Kiskirtici bir kadin
LINDOS: Burada hayat durmus...
Rodos'ta bu aksam kalacak yerimiz olmadigini duymayan kalmadi.
Basketbol maçi ararken Rodos'u fethettik.
Yine geliriz... Nasil olsa komsu kapisi...
Şövalyelerin ve Antik Yunan Işık Tanrısı Helios'un adası
Oniki Ada'nin başkenti.
Girit'ten sonra Yunanistan'in ikinci büyük adası.
77km uzunluğunda, 37 km genişliğinde. Bir günde turlayabilirsiniz adayı.
Marmaris'in hemen karşısında...
Kozmopolit cazibesi, muazzam doğal güzelliği, girintili çıkıntılı sayısız plaji, kristalize suları, deniz ticaret yollari üzerindeki kesişme noktası olan konumu ile baş döndürücü...
"Kışkırtıcı bir kadın" o.
Ben demiyorum, Yunan'lıların kendisi böyle tanımlıyor Rodos'u: Kışkırtıcı bir kadın...
Kışkırtıcı sahiden de.
Adaya varır varmaz çılgınca kendini onun kollarına birakmak, herşeyini yaşamak istiyor insan Rodos'un... Her yerine dokunmak, her yerini ezbere tanımak istiyor.
Sayısız kültürler, birbirinden farkli nice toplumlar, insanlar görmüş Rodos, takmıyor hiçbirşeyi.
Kendi havasında yaşamaya devam ediyor. Her tarafi oynuyor.
Bir taraftan kışkırtıyor, o tarafa doğru şuraasızca çekilirken, diğer taraftan da bir başka kışkırtıyor oraya da uzamak istiyorsunuz.
Parça parça bölünsem, her parçam Rodos'a bir başka karışssa, derinliklerinde kaybolsa diye hâyâl ediyorsunuz... Olmuyor.
Avrupa'nin korunan en büyük ortaçağ şehirlerinden biri.
St. Jean Sovalyeleri, Osmanlilar ve son olarak Italyanlar adanın sanati, dili ve mimarisi üzerinde buyuk izler birakmış.
Rodos, 1988'den beri UNESCO Dunya Kultur Mirasi'nda Avrupa'nin korunan en büyük ortaçağ sehirlerinden biri olarak geçiyor.
Muazzam Rodos kalesinin surlari tam 4 km uzunluğunda.
Haşmetli bu surlar karşısında büyülenmemek mümkün değil.
1309'da Kudüs'lu Saint Jean şövalyeleri adayi fetheder.
Ve adayi kutsal şehre yapilan seferler için üs olarak kullanır.
Şövalyelerin döneminde inşa edilen bu ortaçağ şehri UNESCO tarafindan 1988'de Dünya Kültür Alanı olarak ilan edilir.
Eski Çarşı: Şövalyeler ve Ortaçağ şehri
Adanin kalbi hayat dolu Rodos şehrinde atıyor.
Her tarafi kıpır kıpır...
Kaldırım taşları ile döşenmis yollarda ve meydanlarda yürürken, görkemli duvarların, surların arasında gezerken tarihten kopup gelmisiz hissi yaşıyoruz.
İnsani sarıp sarmalıyor Rodos kalesi...
Zamanin durduğu bir yerde yaşayan insanlarin adası Rodos...
Kale'nin içinde ışıl ışıl bir hayat var. Sadece turistik değil, yerel bir hayat var. Kalenin içinde herkes gibi yaşayan hakiki Rodoslular var.
Hem çok mistik, hem bir o kadar gerçek ve samimi, sıcacık...
Şu güzelim adayı elimizde tutabilseymisiz iyiymiş...
Rodos tarihinin dönüm noktasi 1522'de Kanuni Sultan Süleyman'in uzun bir kuşatmadan sonra adayı fethetmesidir. Bu kuşatmadan sonra şövalyeler adayı teslim etmek zorunda kalmışlar.
Osmanli Devleti sırasında daha sonra gözetleme kulesi olarak ta kullanılan saat kulesi inşa edilmiş.
Rodos'un "Yeni Sehir" bölgesinde bulunan Kyprou Meydani (Cyprus Square) dünyanin diğer büyük modern şehirlerindeki meydanlardan farksız.
1912 yılında Italyanlar Rodos'u ve Oniki Ada'nin kalan kısmını Italya ve Turkler arasındaki savaş sırasında işgal etmiş.
1919 yılında İtalyan Venizelos, Rodos dışında diğer bütün adaların Yunanistan'a bağlanmasını kabul etmiş ancak bunu hiçbir zaman gerçekleştirmemiş.
1923 Lozan Anlasmasiyla Italya Oniki Ada'yi kendisine bağlamıştır.
Ancak, 31 Mart 1947'de Ingiliz Tuğgeneral Parker adayı resmi olarak Yunan askeri kuvvetlerine devretmistir.
İşin içinde Yunanistan olur da Rodos'un mitolojisi olmaz mi?
Efsaneye göre Zeus, Titanlari yendikten sonra dünyayı Olimposlu Tanrilar arasinda bölüştürmeye karar verir. Ancak, güneş Tanrısı Helios bu paylaşımı kaçırır ve kendi payına düşen toprak parçasını alamaz.
Zeus adil olmak ister ve yeniden bir paylaşım yapılmasını teklif eder.
Helios bunu reddeder ve ertesi gün güneş doğarken yerin altindan çikacak yerin kendisine ait olmasini ister.
Ertesi gün şafak sökerken Helios turkuaz sular içerisinden çikan yemyeşil RODOS adasını görür. Ve adaya aşık olur.
Adanin güzelliğiyle baştan çıkan Helios tüm ışığıyla adayı yıkar, temizler.
Bundan sonra da ada günesin adasi olarak kalir. Yilda 300 gün güneş ışığını alması bundandir.
Marmaris'ten her gün 9'da gemi kalkıyor Rodos'a.
Ayağımızın tozuyla, 17. yüzyıldan kalma beyaz evleriyle ve konaklarıyla ünlü Lindos'a iniyoruz.
Ve Lindos'un minik ara sokaklarında dolaşırken kendimizi romantik bir havanin içinde büyülenmiş buluyoruz..
Bir sonraki yazıya...
FALIRAKI: Kumlarina uzanmaya geldim...
RODOS: Kiskirtici bir kadin
LINDOS: Burada hayat durmus...
Rodos'ta bu aksam kalacak yerimiz olmadigini duymayan kalmadi.
Basketbol maçi ararken Rodos'u fethettik.
Yine geliriz... Nasil olsa komsu kapisi...
Libellés :
Helios,
kale,
Lindos,
On iki ada,
ortaçag,
Rodos,
St Jean sovalyeleri,
Sultan Suleyman,
Unesco
22 Ağustos 2013 Perşembe
Poker hayatın ta kendisi...
Las Vegas'a gelip te kumar oynamamak, bu atmosferi yaşamamak, bir casino tozu yutmamak düşünülemez değil mi?
Düşünülemez...
Kumar dedin mi bizim olayımız poker...
Casinoya karşı oynanan, ve genelde zaten sadece casinonun kazandığı oyunları sevmiyoruz.
Poker öyle mi? Poker gerçek bir performans.. Gerçek bir oyun.
İnsanların birbiriyle çarpıştığı hakiki bir düello.
Kendi kendini test ettiğin, keşfettiğin, sonuçları tamamen senin aldığın kararlara bağlı olarak değişen bir oyun...
Poker hayatın ta kendisi...
Hani hayatta da böyle karar ayrımlarında kalırız ya, birşeyleri oldurmak, birine birşey yaptırmak isteriz, ama o kişinin karşısında hangi güce, hangi silahlara sahip olduğumuzu bazen tam bilemeyiz.
Daha güçlü konumda olduğumuzu sanıp bazen rest çekeriz. Bir de bakmışız, karşımızdaki kişinin kartları düşündüğümüzden daha iyi, boyun eğmez, ve hatta tam tersine, bize meydan okur...
Elimizdeki kartları tekrar gözden geçiririz. Ya öne sürdüğümüz kadarını kaybetmeyi göze alarak, geri adım atarak kağıtlarımızı atarız. Ya da, aslında onun da, kağıtları o kadar iyi olmadığı halde bizi bir bir davranışa itmek için böyle yaptığını hesaplar restimize devam ederiz...
Sonuç: Ya herşeyi, ya da çok fazla şeyi kaybederiz... Ya da istediğimizi kazanırız.
Bütün mesele, bizim elimizin karşımızdaki ele nazaran hangi değerde olduğunu biçebilmektedir...
İnsan ilişkilerinde, bazı hassas noktalarda, nereye kadar şansımızı zorlayacağımızı, ne kadar ileri gideceğimizi bilemeyiz. İşte poker de aynen öyle...
Söylediklerimizin ya da yaptıklarımızın dozunu karşımızdaki insan bizi durdurmadıkça arttırırız bazen. Elimizin daha güçlü olduğuna inanırız, arttırabiliriz ne de olsa beklediğimiz cevapları tepkileri alıyoruzdur.
Ancak şansımızı fazla zorladığımız bir an gelir, tepetaklak oluruz...
"Fazla naz aşık usandırır."
Aşığın sabrının sınırını yanlış değerlendirmiş bir poker oyuncusunun yanlış stratejisidir...
Aşığın aşkını hiç kaybetmek istemiyordur aslında. Aşığın ona olan aşkını yenilmez sandığı elindeki bir çift AS sanır.
Yüklendikçe yüklenir, yüklenir ama... bir de bakmış yerden çıkan bir 2'liyle elindeki bir çift 2 sahibi dünkü aptal aşık aşkını da alıp çekip gitmiş masadan...
Poker bir karar alma pratiğidir.
Çok kritik zamanlarda neyi ne kadar kaybetmeyi ve ne kadar kaybetmemeyi göze aldığımızı veya alamadığımızı öğrenme atölyesidir poker...
Karar vermeyi öğreniyor, pratik ediyor insan poker oynarken...
Öyle anlar geliyor ki.. Elim kuvvetli de olsa benden istenen miktari ortaya koyamamayacağım, bu riski göze alamayacağım, ya da alacağım. Ve bu kararı hemen simdi, 30 saniye içinde vereceğim...
Hızlı düşünen, çabuk ve etkili risk analizi yapabilen ve hızlı karar verebilen insanlarin teoride iyi oynayabileceği bir oyun poker.
Çünkü hayat çoğu zaman bizi hızlı düşünüp çabuk karar almak zorunda bırakıyor.
Ve bu kararlar her zaman doğru olmayabiliyor.
Doğru risk analizi yapabilme, hızlı düşünüp çabuk ve doğru karar verebilme konusunda pokerde hayatta olduğumdan daha başarılıyım.
Doğruya doğru. İyi bir poker oyuncusuyum.
İyi analiz yapabiliyorum, soğukkanlı durabiliyorum, her türlü agressif çıkışın altında ezilmiyorum, elim iyi olsa dahi fazla agresif çıkışlarda bulunmuyorum.
Bir çift As'i çok abartmiyorum, bir çift 4'ü fazla küçümsemiyorum.
Floop'u görme şansım varsa her an herşey değişebilir biliyorum...
Vegas'ta çesitli casinolarda poker oynadim. Turnuvalara katıldim. Turnuvalarda her zaman final masasına kadar kaldim. Bir keresinde de dördüncü bitirdim. Ne yazik ki sadece ilk 2 para kazanabiliyor.
Mirage'ta Limit Cash Game Poker
Limitli işler bana göre degil.
Limitsiz cash game de bütçeme uygun değil. Ne kadar kaybedeceğimi baştan bilmem lazım. Turnuvaya bir kere 60$ ödedin mi 3 saat kal masada kalabilirsen...
Zaten oyunun kendisini oynamak zevkli olan kısmı.
Ben turnuvaları seviyorum.
O ateşli çıkışları, çekilen restleri, all in'leri, batislari, bir anda masayi terk edişleri, küçük küçük büyüyüp büyük büyük düşüşleri, kişisel düellolari, savaşan elleri...
İddia ediyorum, her poker turnuvasından kendime dair birşey öğrenip çıkıyorum.
60$ buna değmez mi?
Vegas'ta az kalsin hapse giriyorduk
Vegas'ta Sevgilimle Striptease Club
Erotik, Sehvetli, Bastan Cikartici: ZUMANITY
Vegas'ta Poker Turnuvalari
Uyumayan sehir: Las Vegas
Disneyland'dan hallice: THE STRIP
Ayagimin tozuyla David Copperfield
Düşünülemez...
Kumar dedin mi bizim olayımız poker...
Casinoya karşı oynanan, ve genelde zaten sadece casinonun kazandığı oyunları sevmiyoruz.
Poker öyle mi? Poker gerçek bir performans.. Gerçek bir oyun.
İnsanların birbiriyle çarpıştığı hakiki bir düello.
Kendi kendini test ettiğin, keşfettiğin, sonuçları tamamen senin aldığın kararlara bağlı olarak değişen bir oyun...
Poker hayatın ta kendisi...
Hani hayatta da böyle karar ayrımlarında kalırız ya, birşeyleri oldurmak, birine birşey yaptırmak isteriz, ama o kişinin karşısında hangi güce, hangi silahlara sahip olduğumuzu bazen tam bilemeyiz.
Daha güçlü konumda olduğumuzu sanıp bazen rest çekeriz. Bir de bakmışız, karşımızdaki kişinin kartları düşündüğümüzden daha iyi, boyun eğmez, ve hatta tam tersine, bize meydan okur...
Elimizdeki kartları tekrar gözden geçiririz. Ya öne sürdüğümüz kadarını kaybetmeyi göze alarak, geri adım atarak kağıtlarımızı atarız. Ya da, aslında onun da, kağıtları o kadar iyi olmadığı halde bizi bir bir davranışa itmek için böyle yaptığını hesaplar restimize devam ederiz...
Sonuç: Ya herşeyi, ya da çok fazla şeyi kaybederiz... Ya da istediğimizi kazanırız.
Bütün mesele, bizim elimizin karşımızdaki ele nazaran hangi değerde olduğunu biçebilmektedir...
İnsan ilişkilerinde, bazı hassas noktalarda, nereye kadar şansımızı zorlayacağımızı, ne kadar ileri gideceğimizi bilemeyiz. İşte poker de aynen öyle...
Söylediklerimizin ya da yaptıklarımızın dozunu karşımızdaki insan bizi durdurmadıkça arttırırız bazen. Elimizin daha güçlü olduğuna inanırız, arttırabiliriz ne de olsa beklediğimiz cevapları tepkileri alıyoruzdur.
Ancak şansımızı fazla zorladığımız bir an gelir, tepetaklak oluruz...
"Fazla naz aşık usandırır."
Aşığın sabrının sınırını yanlış değerlendirmiş bir poker oyuncusunun yanlış stratejisidir...
Aşığın aşkını hiç kaybetmek istemiyordur aslında. Aşığın ona olan aşkını yenilmez sandığı elindeki bir çift AS sanır.
Yüklendikçe yüklenir, yüklenir ama... bir de bakmış yerden çıkan bir 2'liyle elindeki bir çift 2 sahibi dünkü aptal aşık aşkını da alıp çekip gitmiş masadan...
Poker bir karar alma pratiğidir.
Çok kritik zamanlarda neyi ne kadar kaybetmeyi ve ne kadar kaybetmemeyi göze aldığımızı veya alamadığımızı öğrenme atölyesidir poker...
Karar vermeyi öğreniyor, pratik ediyor insan poker oynarken...
Öyle anlar geliyor ki.. Elim kuvvetli de olsa benden istenen miktari ortaya koyamamayacağım, bu riski göze alamayacağım, ya da alacağım. Ve bu kararı hemen simdi, 30 saniye içinde vereceğim...
Hızlı düşünen, çabuk ve etkili risk analizi yapabilen ve hızlı karar verebilen insanlarin teoride iyi oynayabileceği bir oyun poker.
Çünkü hayat çoğu zaman bizi hızlı düşünüp çabuk karar almak zorunda bırakıyor.
Ve bu kararlar her zaman doğru olmayabiliyor.
Doğru risk analizi yapabilme, hızlı düşünüp çabuk ve doğru karar verebilme konusunda pokerde hayatta olduğumdan daha başarılıyım.
Doğruya doğru. İyi bir poker oyuncusuyum.
İyi analiz yapabiliyorum, soğukkanlı durabiliyorum, her türlü agressif çıkışın altında ezilmiyorum, elim iyi olsa dahi fazla agresif çıkışlarda bulunmuyorum.
Bir çift As'i çok abartmiyorum, bir çift 4'ü fazla küçümsemiyorum.
Floop'u görme şansım varsa her an herşey değişebilir biliyorum...
Vegas'ta çesitli casinolarda poker oynadim. Turnuvalara katıldim. Turnuvalarda her zaman final masasına kadar kaldim. Bir keresinde de dördüncü bitirdim. Ne yazik ki sadece ilk 2 para kazanabiliyor.
Mirage'ta Limit Cash Game Poker
Limitli işler bana göre degil.
Limitsiz cash game de bütçeme uygun değil. Ne kadar kaybedeceğimi baştan bilmem lazım. Turnuvaya bir kere 60$ ödedin mi 3 saat kal masada kalabilirsen...
Zaten oyunun kendisini oynamak zevkli olan kısmı.
Ben turnuvaları seviyorum.
O ateşli çıkışları, çekilen restleri, all in'leri, batislari, bir anda masayi terk edişleri, küçük küçük büyüyüp büyük büyük düşüşleri, kişisel düellolari, savaşan elleri...
İddia ediyorum, her poker turnuvasından kendime dair birşey öğrenip çıkıyorum.
60$ buna değmez mi?
Vegas'ta az kalsin hapse giriyorduk
Vegas'ta Sevgilimle Striptease Club
Erotik, Sehvetli, Bastan Cikartici: ZUMANITY
Vegas'ta Poker Turnuvalari
Uyumayan sehir: Las Vegas
Disneyland'dan hallice: THE STRIP
Ayagimin tozuyla David Copperfield
19 Ağustos 2013 Pazartesi
"Neredeyse" Cirque du Soleil : THE DREAM
Tam bir Cirque du Soleil muptelasiyim.
Hatta zamanla, sirayla, yavas yavas butun gosterilerini gormek iddiasindayim.
Toplamda 19 gosterileri bulunuyormus. Hayat uzun. Acelem yok...
Simdiye kadarki performansim hiç te fena degil.
Cirque du Soleil'in sadece ve sadece Las Vegas'taki casinolarda sahne alan exclusive showlarini kaçirmadim.
Vegas'ta çikan, Cirque du Soleil'in 7 gosterisinden 4'unu gorme sansina eristim.
5.'si de "neredeyse" Cirque du Soleil...
- Cirque de Soleil'in "sensual" yuzu Zumanity kuskusuz en orjinal olani
- Cirque de Soleil'in enerjik ve akrobat yuzu Mystère (Treasure Island)
- Cirque du Soleil'in genç, çilgin, aykiri, hippi yuzu Love / Beatles (The Mirage)
Oyle bolumler var ki, odaklanabilecegimiz bir merkez yok. Sahnenin bir suru farkli farkli noktalarinda farkli seyler oluyor.
Dikkatiniz belli bir yerde toplanamiyor, zira ayni anda bircok sey sunuluyor.
Bir de oyle bolumler var ki, mesela 2 adamin birbirini tasiyarak yaptiklari insana kucuk dilini yutturacak tarz gosteriler... Iste o zaman degil baska bir yerde hareket olsun, sahnede cit bile cikmiyor...
Iki adam / hand to hand performance
Insan vucudunun bu kadar mukemmel ve kusursuz sekillere girip, neler yapabilecegine tanik oluyor, hayranlikla seyrediyoruz.
Hepsinin temel ozelligi insan bedenini insan ustu bir biçimde kullanmak olsa da her gosterinin kendine ait bir karakteri var.
Mesela KA daha çok kostumler, renkler, dovus ve dans kareografileri uzerine odakli...
Benim tercih ettigim bir tarz degil ancak begeneni çok.
LOVE / Beatles
Cirque du Soleil'in Beatles'in sarkilariyla ve o hippi doneminin degerleri ve konseptiyle hazirlanmis enteresan bir gosteri.
Ornegin "ask", "baris" "savasma sevis" konseptlerine hayli yer verilmis. Baris içinde bir yerde bulunan grup gençlerin polis tarafindan kovalanmasi bolumu çok guzel. Gençler çesitli akrobatik hareketlerle ordan girip buradan çikiyorlar. Cok hos. Elbette Beatles'in hepimizin bildigi tanidigi sarkilariyla...
Itiraf etmek gerekirse çogu bolum biraz amatorce. Herkesin vucudunu hayranlik duzeyinde kullandigi soylenemez.
Cok fazla curcuna, hippiler, her yerden bir sey çikma durumu bazen biraz abartılmış.
Bana gore gosterinin en guzel bolumu Beatles'in "I don't want to loose you" adli sarkisiyla sahnenin 4 kosesinde havada asili 4 kadinin ve ortadaki tek erkekle yaptiklari gosteri.
Her kadin arada bir sahnenin ortasina iniyor, erkekle flirtlesiyor ve ardindan kayboluyor.
Erkegin performansi, hareketlerinin akiciligi ve ritmi sahiden ustun.
Veeee "almost" Cirque du Soleil: DREAM / WYNN
Gitmeden once arastirdim. Kritikleri okudum. Bilgilendim.
Vegas'ta sadece bir tane showa gitme firsatiniz varsa mutlaka "O" ya gidin, diyordu herkes.
Cirque de Soleil'in Vegas'i sallayan, en unlu, en gozde gosterisi.
Elbette su dansiyla unlu Bellagio'da....
Ama biz O'ya gitmedik.
Baska kritikler okudum. Cirque du Soleil'in konsept ureticilerinden bir adam çok basarili olunca Cirque du Soleil'den daha fazla para istemis ve boylece kapi disari edilmis.
O da Cirque du Soleil'in en buyuk produksuyonu O yani Fransizca su demek olan "Eau" 'ya en buyuk rakip olabilecek ve aynen O gibi suda geçen yeni bir gosteri yaratmaya karar vermis. Wynn casinosuna "bana aynen boyle bir salon yapin" demis ve Wynn bu adama inanip sadece bu gosteriye ozel bir salon yapmis.
O'nun pazarini çalmaya çalisan bu yarali ve hirsli adamin gosterisini daha çok merak ettim.
DREAM / Le Reve.
Tek kelimeyle muhtesemdi...
Butun gosteri suda geçiyor
Malum gosterinin temasi su.
Sahne, dekor suyun içinde. Akrobatlar bir agacin tepesinde veya ipe bagli sekilde gosterilerini tamamliyorlar. Ve suya dalip kayboluyorlar.
Bazen de suya dalip kayboldugunu, sahneyi baskasina biraktigini dusundugumuz dansçilar, akrobatlar bir de bakmisiz suyun içinde beklemisler ve bir anda sahneye geri donmusler.
Nasil bir organizasyon, nasil bir lojistik... Eminim suyun altinda ekibe oksijen maskesi getirip takan birileri var. Suyun içinde oyle bekliyorlar.
Sadece iyi bir jimnastikçi veya dansçi olmak yetmiyor. Iyi yuzeceksiniz, suya iyi atlayacaksiniz da...
Ve hatta çok ama çok yuksekten bile atlamaktan çekinmeyeceksiniz.
Geçen ekim ayinda Cirque du Soleil / ALEGRIA Istanbul'a gelmisti. Umarim gitmissinizdir. Ben çok istedim ama gidemedim. Nedenlerin basinda Istanbul'da hiçbir sey yapmasini sevmiyor olusum geliyor.
Alegria kasim ayinda Avrupa turnesine çikiyormus. Paris'e gelmiyor. Lille'de yakalarim belki...
Vegas'a gelmisken bir Ferrari alayim bari diyen var mi?
Herhalde var ki WYNN Casinosu'nun içinde kocaman bir Ferrari galerisi var. Arabaya binip begenip alip gidiyorsunuz yani gostermelik degil.
Ancak galeriye girip Ferrarileri gormek bile bedava degil. Galeriye giris parasi var.
Ancak Ferrari sahibiyseniz giris ucretsiz tabi. Kardasiniz...
Vegas'ta az kalsin hapse giriyorduk
Vegas'ta Sevgilimle Striptease Club
Erotik, Sehvetli, Bastan Cikartici: ZUMANITY
Vegas'ta Poker Turnuvalari
Uyumayan sehir: Las Vegas
Disneyland'dan hallice: THE STRIP
Ayagimin tozuyla David Copperfield
Libellés :
akrobatik gosteri,
cirque de soleil,
Cirque du Soleil,
Dream,
Ferrari,
Ferrari Galerisi,
Gosteri - Konser,
Gördüğüm Sirkler,
İzlediğim Showlar,
KA,
las vegas,
le Rêve,
Love,
Mystère,
Show,
WYNN,
Zumanity
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





