30 Mayıs 2013 Perşembe

Birsey söylemek ihtiyacindaysan, hiçbirsey söyleme daha iyi...

Bugünlerde bol bol düşünüyorum.

Sessizliğe dayanmak birçok kisi için zor is...
Konuşmasa, kendini, anlattıklarıyla pazarlamasa kimsenin umrunda olmayacak sanki, kimse sessizligine prim vermeyecek, onu enteresan saymayacak, birilerine laf atmasa, bir iletisim halinde olmasa kimse onu seviyor olmayacak...

Halbuki isin asli oyle degil.
Kurdugumuz her cumle yalnizligimizi buyutmeye yariyor sadece...
Agzimizda çikan her cumleyle kendimizi tuketiyoruz..

Cunku kafanin içindeki degerli...
Ne dusundugun, ne hissettigin degerli...
Kafanin içinden duygu ve dusunce olarak çikartip disariya salmayi kabul ettigin her cumle degerli...
Sessizlige tahammul edemedigin için, ya da daha fazla begeni, sosyallik kazanmak istedigin için harcamak, bu degerli hazineden yemek demek yalnizca...

Ve çogu zaman, soylediklerimizde degil, soylemediklerimizde sakli meselenin kalbi...
Aslinda çogu zaman hiçbirsey soylememek lazim.
Bu kadar sey soylemeye ihtiyacimiz yok. Herhangi bir seyi ifade etmek için bu kadar soze ihtiyacimiz yok. Uzerinde çok konusulan ne varsa sadece olumsuza yelken açiyor..
Zira hayat konusuldugu kadar degil, sadece yasandigi kadar var. 
Soylenen hersey yeni bariyerler kuruyor sadece, yapilmasi ve yapilmamasi gerekenler listesini olusturuyor. Limitler koyuyor, hayalgucunu sinirliyor.
Konusurken bu kadar soze ihtiyacimiz yok...

Yogacilar oyle diyor: "Hiçbir sey yapmamak, birsey yapmaktan daha iyidir."

Tepki vermek, bir olay, bir olgu karsisinda bir kararda, bir yargida bulunmak insana iyi gelmiyor.
Hiçbir sey yapilmadiginda, birsey soylenmediginde su yolunu buluyor, hersey halloluyor, pistikten sonra kendi sicakligiyla pismeye devan eden yemek misali gerçek tadini o zaman buluyor. Disaridan bir harekete, bir soze ihtiyaci yok hiçbirseyin...

Söylenen her söz zihnimizi dalgalandiriyor, dalgali bir zihin sağlıklı düsünemiyor, ne varsa yoluna koymaya çalistigi, onu yoluna koyamiyor...
Halbuki sessizlik....
Halbuki sessizlik, tepkisizlik, en onemlisi hiçbir sey soylememek butun dalgalari dindiriyor, ve herseyi yoluna koyuyor...

Ve bunu aslinda herkes biliyor.
Kilo vermek gibi... Yapilacak seyler zaten belli. Sebze, meyve, protein yiyeceksin. Sekerli yiyeceklerden, alkolden, aksamlari yagli ve nisastali besinlerden kaçinacaksin. Ve spor yapacaksin.
Hepsi bu kadar. Ve bu, bu kadar basit.

Uygulamak zor olanı.
Sessizlik gibi... Birsey söylememeye dayanmak gibi...






20 Mayıs 2013 Pazartesi

Hem her gün var, hem her gün yok.

Hayat...
Hem her gün var.
Hem her gün yok.
Hayat diye yaşıyoruz, her gün işe gidiyoruz, her gün yemek yiyoruz, uyuyoruz..
Hayatı hayat yapan bunların çok ötesinde...
Küçük anlarda, zamanlarda...

Hayat bir takım karelerden oluşuyor.
Her gün her gün birseyler olmuyor.
Oluyor da, olmuyor...
Küçük küçük adümlarla bir yerlere yürüyoruz.
Yolumuza birseyler çıkıyor. Seçimler yapıyoruz. Sağa sapıyoruz, sola sapıyoruz, kapılar açıyoruz, kapılar kapatıyoruz...
Bu kapılar önümüze her gün çıkmıyor.
Bu kapılardan her gün geçmiyoruz.
Çünkü bu kapılar, başka kapılar...

Hayatı hayat yapan, bir hayatı sahiden "yaşanmış" kılan kapılar...
Bu kapılardan geçmek an meselesi...
Ya da geçmemek...
Bir anı kocaman bir anı yapmak... karşımıza her gün çıkmıyor...
Nisan 2012..
Bir gün Paralel Evren aradı...
Hayatı sorguladığımız, irdelediğimiz, nereden geldiğimizden çok nereye gittiğimizi konuştuğumuz, her zamanki gibi olmazsa olmaz hayallerimizden, çıtalarımızı yüksek tutmalarımızdan, her ne olursa olsun önümüze bakmaktan şaşmadığımız bir andı...
Telefondaydık hatta...
Cılız bir sesle, ben dedim, yazmak istiyorum...
Ben dedim kafamda ne var, ne yok onu yazmadan bilemem, sıraya koyamam. Yazarsam dökülür duygular, düşünceler. Yoksa kaybolurlar...
Iste öyle bir andı...
Iste öyle bir kareydi..
Iste öyle bir kapıydı...
Ve açtım. Girdim içeri.

Önce kayboldum. El yordamıyla yolumu buldum. Tutundum.
Adımlarım minikti, zamanla güçlendi.

Hayatının dönüm noktaları olur insanın.
Bazen o nokta dönerken, onun dönüm noktası olabileceğini bile bilmez insan.

Bazen vaktinde anlar, bazen de çok geç olur...

Hayatı ıskalamaktır bu...

Kapılari açıkken fark edebilmek marifet.

Fark etmeli ki; kapının önündeki hayat bitmeden, hayatın ateşi sönmeden, hayatımıza hayat katabilecekken aldığımız her nefesi hayata çevirelim.
 
Çünkü bu hayatta, hayatın kendisinden gayri herşey boş...



19 Mayıs 2013 Pazar

LUSH ile Copacabana'ya yolculuk...

Geçen gun spor salonundayim, sporumu bitirdim, strechimi yaptim, dusumu aldim.
Yorgunluktan olup bitmisim, derhal saunaya attim kendimi.

Klasik hatun muhabbetlerinin en guzel dondugu yerlerden biri de bizim saunadir. Bayiliriz...
Hâlâ bikmadik usanmadik yillardir ayni kizlarla, hemen hemen ayni muhabbetleri yapmaya...
Detaya girmeyeyim, ama biz hâlâ çok keyif aliyoruz.
Eeee ne demisler, kazanan bir ekip ekip degistirilmez.
Fransizlar'in  dedigi gibi: On change pas une équipe qui gagne.

Herkes kendine gore bakim urunleriyle gelir. Ardindan gelen sauna ve dus keyfi vazgeçilmezimizdir.
Spor yaparken hakkini veririz. Son enerjimize kadar tuketiriz. Bu yuzden hepimiz, soylemesi ayiptir, tas gibiyiz. Ardindan da sauna ve dus bolumunu SPA'ya çeviririz.

LUSH: Copacabana & Ange à Fleur de Peau

Baktim, çok yakin bir Italyan arkadasim çok sevdigim bir markanin bir peelingini kullaniyor: LUSH 


 
LUSH tamamen el yapimi, ozellikle meyve ve sebze ozlerinin kullanildigi Bio kozmetik urunleridir. El yapimi oldugu için, bir makinadan seri uretim seklinde çikmadigi için son derece ozenle hazirlanan muthis urunler.
Ben de 3 sene once dogumdugumde bana bir sepet LUSH banyo urunleri hediye eden çok sevgili bir arkadasim Claire sayesinde tanistim. Hediye sepeti sadece banyo keyfi urunlerini içeriyordu.
Hani su kuveti doldur, kopuk kopuk olsun, içine gir kaybol, kopukler vucuduna ortu olsun, sen içinde uyu seklindeki banyo keyfi...
Ondan sonra da vucut bakimindan, yuz bakimina, el bakimindan saç bakimina her urununu aldim, kullandim.

Italyan arkadasimin kullandigi peeling yeni çikan bir urunleri olmali, tanimiyorum.
COPACABANA


Denemem için bana da verdi. Butun vucuduma masaj seklinde bu peelingi yaptim.
Aslinda tam bir peeling de degil. Bir suru bitkinin ozunden yagindan olusmus sabun seklinde bir peeling-crème bu Copacabana.
Saunda uyguladim ben. O ufacik, minicik, microscopik kum parçalarinin tenimi resmen kadife gibi yaptigini anlatamam.

Meger bunlar pirinç, fasulye ve badem ozu parçaciklariymis. Ne varsa bitkilerde var.
Ve Copacabana'nin içindeki cacao ve karite yagi da peeling etkisiyle açilan gozeneklere, nefes alan cilde derinlemesine isliyor ve cildi nemlendiriyor... Muthis.
Copacabana

Var yaaa... O gece, uzun zamandir hiç uyumadigim kadar guzel uyudum. Derin, deliksiz, bebek gibi hafif... Cildim yumusacik, kadife gibi puruzsuz.
Hatta ipek gibi...

Ertesi gun derhal LUSH'in yolunu tuttum.
Copacabana'dan bir adet satin aldim.
Satici kiz bu tarzda bir de yuz için olani var dedi. Denetti.
Ange à Fleur de Peau... Cildinizin melegi gibi...
 Ange à Fleur de Peau
Ortaçagdaki eski bir guzellik maskesinden esinlenerek olusturulmus bir urun. Ne varsa modern olmayan zamanlarin oncesinde var. Bayildim...
Bu urun de Bio, yine badem parçaciklari, gul ve lavanta esansi ve bir parça da toprak, evet toprak cilde çok iyi geliyor...
Bu peelingden elinize bir parça aliyorsunuz, sonra birkaç damla suyla avcumuzun içinde yogunlugunu açiyoruz ve yuzumuze masaj yapiyoruz.
Sonuç: Inanilmaz. Bebek gibi bir cilt ve puruzsuz bir ten. Ve içindeki lavanta ozu insani rahatlatiyor, ruhuna da iyi geliyor.
Hemen bu urunden de aldim, artik her aksam cildimi bununla temizliyorum.


 Uyku kalitemi bile yukari çekti bu urunler.
Ikisi de artik vazgeçilmezim...
Birer adet spor çantamdaki vanity'de, bir de evimdeki banyoda...
Her yerde LUSH

Haa bir de esantiyon verdiler.
Deniz tuzu ozlerinden ve minarellerinden yapilmis, saç diplerini harekete geçiren ozel bir saç maskesiymis.
Deneyelim. Gorelim...



14 Mayıs 2013 Salı

Fotograftaki o gözler kaldı aklimizda...

Pazar gunu oturdum bir anneler gunu yazisi yazayim dedim.

Yazamadim... Konu ağır geldi.

Evde bir iki tur attim.

Elime, eskiden altini çizerek okumus oldugum kitaplardan birini aldim.
Alti çizili yerler hep iyi gelir bana.
Zaten bildigim seyleri tekrar hatirlatir, uygulamada aksakliklar olsa da her seferinde bunyede biraz daha yerini saglamlastirir. Bana, ayni ben olmadigimi, buyudugumu, ogrendigimi, ilerledigimi çagristirir.

Kitaplar sarmadi bu sefer...
Fotograflara geçtim.
Eski fotograflara...

Hani bazilari insana zamanda yolculuk yaptiran, hey gidi gunler dedirten, gozlerinizden yaslar akitan, o ani sanki dunmusçesine arsivden çikartip hafizanizin en guncel yerine tasiyan, ayni sekilde bir kez daha yasamak arzusu duydurtan, insani alip goturen turden fotograflar...

Anilarimizi yeniden gozden geçirmemize neden olan, hatirladiklarimiz kadar unuttuklarimizin da farkina vardiran fotograflar...

Fotoğraf dediğin, bir anın, bir kişinin sureti...
Bir suretin böyle büyük bir düşündürebilme gücüne sahip olması ne tuhaf...
Fotograf uzakları çağırır, çok uzakları...
Artik dönemeyecegimiz, gidemeyecegimiz, gidip te aynisini goremeyecegimiz yerleri...
Kişileri, zamanları...

Akip giden zaman içindeki bir anin dondurulmus halidir fotograf.
Bir dolu an içinden birini seçmek ve bu anlardan birini olumsuzlestirmektir fotograf...
Oncesini, sonrasini, her detayini bildigimiz bir zaman diliminin tek bir kareye sigdirilmis hali.
Bu fotografa baktigimizda geçmisteki tum o sureç gelir aklimiza.
Biraz huzun vermesi bundandir...
O anin oncesini sonrasini, etkiledigi tum alani hafizamizin yuzeyine çikartiriz.
 
Fotograftaki insanin bakislari sabit kalir. Bu gozler yillarca degismez. Dondurulmus bir karedir.
O kisiyi o resimdeki haliyle hatirlariz. O imaji kazinir bellegimize. O hali esastir.
Bakanin gozleri yillanir, bakislari yillanir.

Fotograf çekildigi anda geçmiste kalir.
Ancak fotografla sabitlendigi o an sonsuza degin bir yer kazanmis olur kendine...

Yasam boyu hersey eskir, o an eskimez. Bir fotograf karesinde dipdiri yasar...

Anneler gunu yazisi yazacaktim yazamadim...

Yilmaz Ozdil'in kisacik anneler gunu yazisini okudum. Huzunlendim.

Anneler Gunu yazisi Yilmaz Ozdil

Adam hakli. Hazir yerinde duruyorken hadi kalk gidiver dedim, onu da yapamadim.

Elime fotograflari aldim. Baktim, baktim, baktim...

Hele bir tanesi var ki o kadar net hatirliyorum ki desem kimse inanmaz.
Ben 6 yasindayim. Kardesim 2.
Guzel annem demis, haydi kalkin fotograf çektirmeye gidiyoruz.
O zaman Karsiyaka sahilinde Anit fotografçisi var. Sanki baska da yok...
Fotograf makinesi gordugumde poz vermeye bayilirdim. 6 yasinda ayagimi one atmisim hemen, eller belde. Kardesim once uzun uzun aglamisti, isiklardan urkmustu, neredeyiz anlamamisti, korkmustu, sasirmisti. Annem her zamanki gibi çok guzel. Neredeyse beline kadar dumduz guzel saçlari. Hafif bir makyaj masmavi gozlerini ortaya çikarmis. Cok asil, çok guzel...
Ben çok mutluyum, yuzum guluyor, kardesim de mutlu ama o agliyor...

Nasil güzel dondurmuşuz o anı. Ne güzel bir resim...

Anneler günü yazisi yazamadim.

Aslinda hikayelerim de var.
Bir buket çiçek ve bugun bile bizimle butun yolculuklari yapmis, hâlâ hayatta olan ilk vazomuz var.
Kenarlari burum burum...

Dedim ya,

Konu agir...


Askin Cep Defteri








10 Mayıs 2013 Cuma

Bir yer düşünün: Carmen gözlerinize bakıp şarkı söylerken size şampanya ikram ediyor.

ODTÜ'de öğrenciyken, bölüm başkanı, çok saygıdeğer bir hocam vardı: Sencer AYATA. Bir derste şöyle demişti:

"Çocuklar, hoşunuza gitse de, gitmese de yılda en az 3 kere operaya gitmelisiniz. Bunun zamanla sizi ne kadar geliştirdiğini, hayattaki zevklerinizi nasıl yukarı çektiğini göreceksiniz."

Tabi o zamanlar toy zamanlarımız, gençlik başımızda duman...

Herkes bir iki gitmistir, denemistir de, laf ola beri gele. Sonradan "Bütün aksam bunları mı dinleyeceğim" deyip soluğu sabahlara kadar dans edebileceğimiz mekanlarda almıştır. Herhalde...
En azından benim için öyle olmuştu.

Ama ben bu sözü hiç unutmadım.
Bir gün, hayattaki alışkanlıklarım listesine bunu da ekleyeceğim, dedim kendime.

Bir yer düşünün: Siz operaya gitmiyorsunuz, opera size geliyor...

Geçen ay Paris'te olağanüstü bir restaurant keşfettim. BEL CANTO
Seine Nehri'nin kenarinda, tarihi binalara nazır, eski Paris'in tam göbeğinde...


Bize servis yapan, yemeklerimizi getiren, şarabımızı koyan servis görevlileri aslında birer opera sanatçısı. Yaşları 22 ila 30 arasında.

Konservatuardan mezun olup hemen herkesin çabucak Devlet Opera ve Balesi'nde ya da benzeri özel kurumlarda iş bulması kolay olmadığına göre, ve bu sanatçıların bir şekilde hayatlarını idame ettirmeleri gerektiğine göre, BEL CANTO'nun restaurant concepti bence üstün. Şahane...

Içeri girer girmez dekorasyondaki rafinelik dikkatimi çekiyor.
Bize rezerve edilen masamıza yerleşiyoruz.
Piyanoya çok yakınız. Bütün gece müzik her hücremize işleyecek, tek bir notayı dahi kaçırmamız imkansız.
Başlamak için birer kadeh şampanya söylüyoruz.

Şampanya, hayattan aldığım zevkin katlandığı ortamlara çok yakışıyor...

Siparişimizi veriyoruz.
Sadece opera temalı değil aynı zamanda gastronomik bir restaurant. Menüdeki her yemek sanatsal bir sunum ve lezzetle geliyor.

Şampanyalarımızı yudumlarken ve ikram edilen lezzetli kanapeleri tadarken, bir anda, yan masaya servisini henüz tamamlamis sarışın garson kızın sesiyle afallıyoruz.
Tam ortada durup başlıyor şarkı söylemeye...

Ben şarkı diyorum da, klasiklerden, Mozart, Beethoven, öyle...
Hani şu ağzını açıp, kapayıp dudaklarını büzüp, şekilden şekile sokup aynı ağızdan 50 çeşit ses çıkartan türden şarkılar...

Bu kızın söyledigi "Figaro'nun Düğünü"ymüs.
Kusura bakmayın, o kadar hakim değilim daha olaya. Anca...
Sadece mest olmuş bir şekilde dinliyorum. O kadar.

Salonda çıt çıkmıyor. Hiçbir şey hareket etmiyor. Hayat resmen duruyor.

O anda o bir sanatçı. Ve sahnede...

Şarkısını bitiriyor. Müthiş bir alkış kopuyor.

Ve restauranın isleyişi kaldığı yerden aynen devam ediyor.

Az once Cinderella'ydi, şimdi Külkedisi... Servis yapmaya kaldığı yerden devam ediyor.

Olayın gizemi de tamamen bu.

Aramızda dolaşan bu olağanüstü insanların hangisinin, ne zaman Cinderella'ya dönüşeceğinden tamamen habersiziz...

Entrée'lerimiz, bu minik konserin hemen ardından geliyor.

O anda hersey normal bir restaurant atmosferine giriyor.
Sohbet eden insanlar, çatal kaşık sesleri, tokuşturulan kadehler...
Ve tabi ki piyanistin mükemmel eşliğinde...

Herkes kendi aleminde keyifli bir yemek yerken, yine aynı şey oluyor.

Ellerindeki tabakları servis yaptıkları masaya bırakıp, "opera sanatçısı"na dönüşen bir kadın ve bir erkek var şimdi aramızda, şarkı söyleye söyleye, bizlere dokuna dokuna dolaşan...

Bir dakka bir dakka bu seferkini tanıyorum ben.
Carmen bu yahu!!! Valla bildiğimiz Carmen!

Carmen'i canlandiran esmer güzeli hatundan gözünü alamıyor insan, sesi ve sesini kullanışı zaten muhteşem...
Böyle kaptırıp gidiyoruz mavi gözlerine.

Carmen deyince insanın aklına yanan birşey geliyor değil mi?

Işte bu kız da öyle. Yakıyor...

Hele duet yaptıkları bölümler, çok etkileyici.
Herşey doğal, herşey kanlı canlı, herşey gerçek...

Bir ses çıkıyor bir bedenden, hiç bitmeyecekmiş gibi.
O nefes sonsuza dek sürecek ve binbir çeşit ses daha çıkartacakmış gibi.

Hakiki opera sanatçılarının ağzından Carmen'i canlı dinliyorum. Çok ta keyif alıyorum. Yoksa ortam bu kadar hoş diye mi?

Derken ana yemeklerimiz geliyor, ortam yine yemek ortamına dönüşüyor.

Ardından 4 kişinin canlandırdığı bölümler başlıyor.
Salonun içinde 4 kafadan birbiriyle muazzam uyumlu sesler çıkıyor.
İnanılmaz...

Içlerinden biri zenci. Ama kizin sesinin gücü aşmış...
Birşey söyleyim mi? Malesef bu camiada iş bulmada en zoru onun yolculuğu olacak. Kimsenin suçu degil. Bu klasikler asillerin gözünden... Ve zenci karakter yok onun canlandırabileceği.
Hatırlıyorum bir keresinde bir sahne koyucu Otello'yu zenci birine oynatmıştı. Belki bu kızın sesinin büyüsüne kapılıp risk alan biri çıkar. Kim bilir...

Carmen'in elinden zehir olsa içerim diyen var mı?
Ben şampanya içenlerdenim...

Tatlı servisiyle beraber sanatçi-garsonlar herkese birer kadeh şampanya ikram ediyor.

Bana servis yapan Carmen'in ta kendisi...

Onlar da ellerinde şampanya kadehleri, aramızda gezerek, bütün herkesin teker teker gözlerinin içine bakarak kadeh tokuşturuyorlar.
Ve bir yandan da şarkılarını söylüyorlar.

Duygu yoğunluğu, ambiansın güzelliği hat safhada...

Her güzel şeyin bir sonu oluyor. Geceyi, tavan yapan bu son bölümle muhteşem bir şekilde tamamlıyoruz.

Carmen'le aramızda bir sinerji mi oluştu ne...

Masamızdan kalkıyoruz. Çıkışa kadar bize o eşlik ediyor.
Ve hatta gidip mantolarımızı o getiriyor.
Gözlerimizin içine bakarak bizi uğurluyor.

Hayır bunu bahşiş için yapmıyor. Çünkü özel bir sistem var burada.
Ödediğimiz hesabın 45%'i kadarı daha hesaba ekleniyor.
Sanatçılar için...

BEL CANTO

Paris'te yaşayan, Paris'e gezmeye gelen, değişik bir deneyim yasamak isteyen herkese tavsiye ederim.

"Anlatilmaz yaşanır" derler ya...
Bunun içinden "anlatilabilir" olanlarini seçmeye çalıştım.
Benim anlatabildiklerim bu kadar.

Gerisi ruhuma isleyenler, üzerine giyecek söz bulamayanlar...


Paris'te class bir brunch: Mama Shelter

Paris'te Jazz-Brunch: Le Reservoir

Tokyo'da "hucre" temali restaurant: THE LOCK UP

Memleketimin sofralari bambaska

La Cigale / Izmir