8 Kasım 2013 Cuma

Chateau de Chaumont: Boyle surgune can kurban.

Efendim, ne demistik, Catherine de Médicis, II. Henri'nin olumunden sonra derhal guzeller guzeli Chenonceau Satosu'na yerlesir ve Diane de Poitiers'yi aninda oradan gonderir.
Haaa Amboise Satosu'nda rahati yerinde degil miydi? Onunla alakasi yok tabi.

Balzac'in bu konuda guzel bir de romani varmis "Catherine de Médicis Hakkinda" diye; orada anlatiyormus Diane de Poitiers'nin Chenonceau'yu nasil teslim ettigini, aralarindaki gerginligi.
40 yil sonra falan, bu hayati anlamis, yasami yalayip yutmus, okunmasi gereken butun kitaplari hatmetmis bir sekilde, yahu bu Catherine'le Diane arasindaki polemikleri neydi diye merak edersem doner belki Balzac'in bu kitabini okurum. Ancak, su an itibariyle hiç merakimi cezbetmiyor. Kim hangi satoda yasadi bileyim, yeter.

LE CHAUMONT: Boyle surgune can kurban..

Amboise ile Blois sehirlerinin ortasinda, tam Loire Nehri'nin kiyisinda kurulmus bu Chaumont satosu aslinda bir kale.

Blois Kontu bu satoyu saldirilardan korumak için 4 tarafi çevrili bir kale seklinde yapmis. Bu kalenin içinde disariyi gormeyen bir hayat varmis.



Diane de Poitiers geldiginde dort tarafi çevrili bu satonun içinde bunalir ve bu kalenin Loire Nehri'ne bakan tarafini yiktirir.
Satonun etrafi çok bos oldugundan, kendisini yalniz hisseder ve buraya bir yerlesim kurdurur.





















































Satonun için biraz harabe, bu nedenle fotograflari hep disaridan çektim.

Catherine de Médicis'yi takdir ettim simdi, yine de insafli kadinmis.
Boyle surgune can kurban..

Chateau d'Amboise

Chateau de Chaumont: Boyle surgune can kurban

Chateau de Chenonceau: Hanimefendiler Satosu

6 Kasım 2013 Çarşamba

Chateau d'Amboise: Benim satom

Amboise, hiç suphesiz Paris'ten hemen sonra gonlumde taht kurmus ikinci Fransiz sehri.


Bunun iki nedeni var.
Birincisi, sevgilimin ailesi bu, pek turistik satolar bolgesindeki bu sehirde oturdugu için duzenli olarak geldigim ve bolgeyi avcumun içi gibi bildigim için...

Ikincisi ise...

Ben buradaki Amboise Kraliyet Satosu'nda evlendigim için...
Bir kraliyet satosunda, upuzun kuyruklu gelinligimle kraliçeler gibi evlendim ben.
Yazisi da var. Buraya baglanti koymayacagim.
Okumak isteyen blogun içinde arayip bulsun.



Amboise'daysam evimdeyim.
Ev ne garip bir kavram. Hem somut olarak gosterilebilecegimiz bir yer, hem degil.
Kendi hayatimizin geçtigi yeri evimiz sayariz. Hem de ailelerimizin yasadigi yeri. Aile bagidir evi esas ev yapan degil mi? Aile nerdeyse ev ordadir.
Amboise, benim, ailemin diger yarisinin yasadigi yer. Yani, Amboise'daysam evimdeyim.



Minik minik sevimli turistik sokaklari, alisveris mekanlari, Paris'ten Amboise'a gelirken geçilen koprunun uzerinde butun hasmetliyle gorunen Amboise Satosu.




Veee tabi ki BIGOT... 

Tarihi, meshur, vintage, Amboise'a gelme nedenlerimizden Bigot...
Cikolataci, dondurmaci... Kisin geldiysek sicak çikolatasini içmeden, yazin geldiysek o enfes dondurma kuplarindan yemeden geçemeyiz buradan. Amboise'a gelmisiz sayilmaz.
Cesme'ye gidip kumru yememek gibi birsey olur yani.

Bir de Paris'e donerken yanimiza 1 buyuk kutu da artisanal çikolatalardan aldik mi, ohhh degmeyin keyfimize. Bigot keyfi uzar gider, evde de surer...




























Madame Bigot tum zerafeti ve asaletiyle her zaman isinin basinda, ne zaman gitsek orda.




























Amboise'a gelin arkadaslar. Mumkunse sevgilinizle gelin hatta. Bir hafta sonu kaçamagi yapin. Insani kendisine çok iyi hissettiren bir sehir.
Ben her seferinde resmen kabuk degistirip donuyorum.
Ruhen yenileniyorum...
Tavsiye ederim. Amboise insana çok iyi geliyor.

Haaaa... Gelmisken Bigot'dan da geçmeden sakin ama sakin donmeyin.

Chateau d'Amboise

Chateau de Chaumont: Boyle surgune can kurban

Chateau de Chenonceau: Hanimefendiler Satosu

5 Kasım 2013 Salı

Chateau de Chenonceau: Hanimefendiler Satosu

Fransa'ya turist olarak ilk adimimi attigimda anladim: Ben sato gezmeye bayiliyorum.
Hatta iddia ediyorum; benim yas grubumdaki hiçbir Fransiz, benim kadar sato gezmemistir, gormemistir.

Gezip gordugum, hikayesini dinledigim, tarihin derinliklerine aktigim, orada yasamis her kimligin hayatina, o donemin içine girdigim, bilgiyle, duyguyla, coskuyla doldugum butun o satolar...

Tabi o zamanlar blog yoktu.
Ne meshur Fontainebleau satosunu yazdim, ne Versailles'i, ne Versailles'in onu ornek alarak yapildigi, asil orginali dillere destan Vaux le Vicompte satosunu, ne Compiègne, ne Azay-le Rideau, ne Chambord, ne Vilandry satosunu... Bu liste boyle saymakla bitmez; uzar gider (henuz) yazmadigim satolar...

Simdi içimden bir ses diyor ki; atla git her hafta sonu, tekrar gez onceden gordugun butun satolari. Ve yaz.
Içimdeki ses yine diyor ki: "Yine de yazabilirsin. Elinde resimlerin var. Zehir gibi hiçbirseyi unutmayan hafizan var, kayitlidir sende hâlâ satolara dair her ayrinti."
O da olur. Belki bir ara toparlarim hepsini... Ama once, bu hafta sonu ziyaret ettigim satolar var.



Bu hafta sonu Fransa'nin en sevdigim, en turistik bolgelerinden Loire bolgesindeki Amboise sehrine gittik. Loire bolgesi, adini nehrinden alan ve etrafina sagli sollu kurulmus Loire satolariyla unlu bir bolge.

CHATEAU de CHENONCEAU : Le chateau des dames (hanimlar satosu)

Suphesiz Loire Nehri'nin en ihtisamli, en bilinen, en gezilen satosu 16. yuzyilda insa edilmis bir ortaçag satosu: Chateau de Chenonceau.
Benim bu uçuncu gezisim, her gezdigimde yine buyuleniyorum, yine oylece bakakaliyorum.

Loire Nehri'nin kollarindan le Cher uzerine kurulmus muazzam bir sato.
Bu satoda hep kadinlar oturmus, satoya kadinlar bakmis, eklemis, gelistirmis ve bu guzellik kadinlar sayesinde ayakta kalmis.



II. Henri, Catherine de Médicis ve Diane de Poitiers: Uç kisi, bir ask...

Bu uçluyu satolari gezenler bilir. Onlar her yerdeler. Hiçbir yerden iz birakmadan, bas harflerinden olusan sembolu bir yerlere kazimadan geçmemisler.
Bu asagida gordugunuz sembol, Fransiz tarihine kazinmis sembollerden biridir. Hemen her yere girmistir.


Catherine de Médicis'nin C'si
II. Henri'nin H'si
Diane de Poitiers'nin D'si
Içiçe. Bir ask, uç kisi...

Favori kadinina hediye olarak bu muhtesem sato...

Diane de Poitiers, II. Henri'nin herkesçe bilinen, mesru ve favori metresidir. II. Henri'den yasça epey buyuk olmasina ragmen kralin gonlunu çalmistir.
II. Henri ise bu en sevdigi kadinina suyun uzerine kurulmus bu guzel satoyu hediye eder ve Diane de Poitiers Chenonceau Satosu'nda yasamaya baslar.

Diane de Poitiers'nin odasindan bir goruntu
Bu sirada II. Henri, Floransa'da gelin gelen Catherine de Médicis ile evlenir.

II. Henri ve Catherine de Médicis ise, sadece krallarin yasamis oldugu gerçek bir Kraliyet Satosu olan, yine ayni bolgedeki Amboise Satosu'na yerlesir.

(Amboise Satosu, gururla soylemek isterim ki; benim evlendigim satodur. Bunu, bir dahaki yaziya sakliyorum efendim.)

Ne diyorduk evet, II. Henri ve Catherine de Médicis Amboise Satosu'na yerlesir.
Aradan zaman geçer ve II. Henri vefat eder. Ve kraliyet yetkileri karisi Catherine de Médicis'ye geçer.

Ipler Catherine de Médicis'nin eline geçince...

II. Henri'nin olumunun hemen ardindan, hiçbir zaman Diane de Poitiers'nin varligini ve mesrulugunu kaldiramamis olan Catherine de Médicis derhal Chenonceau Satosu'na gider. Burada hemen kendi yatak odasini ve çalisma odasini kurar. Diane de Potiers'nin kenardaki sazlikta yuruyus ve av yapabilmek için kurmus oldugu koprunun uzerine kat çikar ve buyuk bir davet ve resepsiyon salonu kurar.

Ve son olarak ta Diane de Poitiers'yi Chenonceau Satosu'ndan gonderir.

Diane de Poitiers'yi, II. Henri'ye duydugu saygidan, asil bir davranisla, yine bir satoya yerlestririr.  
Chateau de Chaumont.
Ve Diane de Poitiers omrunun geri kalan kismini bu satoda geçirecektir.

Catherine de Médicis: Italyan hanimefendisi

Catherine de Médicis'nin o zamanki Fransiz Kulturu'ne kattiklari yadsinacak gibi degildir.

Bir kere o zamanlar Fransiz Kultur'unde bulunmayan sofra duzeni, sofra adabi, çatal kasik tutma, bir asil gibi yemek yeme tarzi Catherine de Médicis ile gelmistir.

Floransa'dan çeyiz olarak getirdigi ronesans donemi mobilyalari olsun, mutfakta, yemegin sicakligini daha iyi muhafaza ettigi için kullanilmasini ongordugu bakir araç-gereçler olsun, taze çiçekler olsun onunla gelmis yeniliklerdir.







Catherine de Médicis II. Henri tarafindan mutlu edilememis bir kadindir. Ve bunu kendisini suçlayan bir yaziyla herkese duyurmak ister. Bu yazi bugun Chenonceau Satosundaki galeride sergilenmektedir. Sizler için yazinin Ingilizce çevirisini fotografladim.



























Chenonceau Satosu daha sonra çok el degistirir. Ama son sahipleri bildigimiz bir isim. MENIER Ailesi. Cikolataci Le Menier...

Simone Menier hemsiredir. Ve 1. Dunya Savasi sirasinda, satonun suyun uzerindeki uzun bir koridor seklindeki "Galeries" denilen bolumunu hastane olarak kullanilmak uzere yaralilara açar.
Yine bir kadin, yine satoya dair bir yenilik...

Yolunuz Fransa'ya duserse, orta Fransa tarafinda Loire Nehri satolarini gezmenizi ve sadece tek seçim sansiniz varsa Chenonceau Satosu'nu gezmenizi kat-i surette tavsiye ederim.




























Chateau d'Amboise

Chateau de Chaumont: Boyle surgune can kurban

Chateau de Chenonceau: Hanimefendiler Satosu

3 Kasım 2013 Pazar

Zen Bahçesinde "Ben"den Uzaklasma ya da "Ben"i Bulma

Onu ilk okudugumda aklimdan geçen ilk dusunce su oldu:
Bu kadin çitayi çok yukarilara çekiyor...
Az konusan, oz konusan, kendisiyle çok konusan bir kadin Gulin.

Ince gozlemleri, derin fikirleri ve zaman zaman da bilimsel açklamalariyla kafasina takilan her konuyu kurcaladigi, saglam beyin firtinasi bir de blogu var.
Blogundaki bazi yazilari, bazi yazilarin bazi bolumlerini iki kere okuyorum ben. Ikinci kere izlenildiginde daha iyi anlasilan çok boyutlu filmler gibi, ikinci kere okudugumda daha iyi anliyorum Gulin'in yazilarinin altinda yatan derin meseleyi...

www.bnce.blogspot.com

Bu haftaki konuk yazarim Gulin, blogum için harika bir yazi yazmis.
Zaten bir yazinin içinde yolculuk varsa, hele bir de iç yolculuk ta varsa o yazi okunur.

Size naçizane tavsiyem; butun dunyaya 20 dakika kapilarinizi kapatmanizdir.
Sadece Gulin'i anlamak için gerekli degil bu, yazdigi yazinin gerektirdigi de budur.


                                                   ******************


Zen Bahçesinde "Ben"den Uzaklasma ya da "Ben"i Bulma 
Yolculuğun kendi içinde gizemli ve derinliği olduğunu düşünürüm.Yolculuklar var, kilometreler gidilir, yeni dünyalar keşfetmek için, yolculuklar var, kendi içindeki derinliklere ulaşma isteğiyle hareket edilir. Kimi zaman ikisi bir arada olur. Bunu yakalayabilmek o yolculuğu unutulmaz yapar. Ya tamamlanmamış olduğu için ya da yakaladığını daha derinlerde, damarlarına kadar hissedebilmek için, bir daha gidebilme isteğini oluşturur.
Japonya’ya gitme başlangıçta sadece yeni dünyaları keşfetme yolculuğuydu. Gitme fikri ortaya çıktığında, aklıma ilk gelen, bir daha gitme şansım olmayacağıydı. Bloglarımız üzerinden tanışıp, kaynaştığımız arkadaşımın yazıları da, aynı döneme rastlamıştı. Rastlantısal gibi görünse de, paylaşımlar bu yolculukta teşvik ediciydi. 
Gitmeye karar vermek dışında her detayın yabancısıydım. Gidilecek zaman, kalınacak süre ve gezilecek yerler hakkında hiçbir fikrim yoktu. Uzakdoğuya daha önce gitmiştim, ama Japonya kültür olarak diğer yerlerden farklıydı, en azından onların kendini farklı gördüğünü biliyordum. Mutlaka görmem gereken yerler listesinde baş sırada değildi, ama görülse iyi olur listesindeydi. Program geldiğindeyse, tanıdık gelen kelimelerden biri de ‘tapınak’tı. 
Bugüne kadar gittiğim bir çok yerde mimari açıdan ya da tarihi anlamada önemli sayılan ibadethaneleri ziyaret etme alışkanlığım vardı, ama hiçbirinde gece konaklama hayalim olmadı. Bütün çekincelerime rağmen, tapınakta kalma fikri ilginçti. Tapınakta kalana kadar, dini ibadet mekanlarının inanca hizmet eden ve inanç doğrultusunda, dinsel yolculuğu disiplin altına alma, ya da dini bir mertebeye ulaşmak isteğiyle kalındığını düşünürdüm. Bugüne kadar da, oda kiralayan, cami, kiliseye rastlamamış olmam da, bu düşüncelerimi destekliyordu. Japonya’da kaldığımız tapinaklar bu konuda ilkti. Üstüne üstelik, inancı ne olduğu da önemli değildi.
Japonya yolculuğumuzun konaklamaları 5 yıldızlı otellerden, tapınaklara yöneldiğinde, sokak aralarına sıkışmış tapınaklar olacağının farkında değildim. O sıkışmışlık içinde kendini nasıl koruduğunu, herşeyden insanı nasıl uzaklaştırabileceğini, kapısının önünden geçerek anlamak mümkün değildi.
Kyoto’da kaldığımız tapınağa girişimiz neredeyse kapanış saatiydi. Karanlıkta giriş yaptığımız için, tapınağın içini keşfetmeyi ertesi sabaha bırakıp odamıza gittik. Bir insanın gecelemek için ihtiyacı olan her şey, temiz ve düzenli olan kullanıma hazır bırakılmıştı. Odada konaklayacak kişi sayısı kadar incesinden yer yatağı, yorgan ve esyalarını koyabileceği bir dolap vardı. Her odaya bırakılan yeşil çay, tapınağın kendi bahçesinde üretilmişti ve bugüne kadar içtiklerimin en lezzetlisiydi. Bu sadeleşme insanın kendi içinde gidip gelmesine, eşyanın nasıl da bir yük olduğunu, insanı kendine dair olan şeylerden uzaklaştırabileceğini görmesine yol açiyordu. Bu mücadele kolay değildi, düzenin bir parçası olmuşken. İç yolculuk başlamıştı ama bir yandan da kültürel değerlendirme, algılama ön plana çıkıyordu, Tatamilerle kaplanmış dört duvarda.


Sabah olup gün ağırdığında, daha farklı görünüyordu her yer. Özenle yapılmıştı kapılar, her birinin hayata dair bir dili vardı ve bu kapıların ortak olarak açıldığı avluda, Japonların tanımıyla, tapınağın Zen bahçesi vardı. Bahçe kendine çekiyordu insanı, neye inanırsan inan. Önce taşıdığı aydınlık, düzen ve  sonrasında çırcır böceklerinin kendi arasındaki konuşması seni senden alıyordu. Düşünceden uzaklaşiyor, geçmişten ve gelecekten kopup anı yaşıyordu insan. Artık geçen zaman anlamsızlaşıp düşünceler sıralanmadığında, sanki sırtında bunca zaman taşıdığın yükleri bırakıveriyordun ya da o bahçeye karşı eriyordu bütün yükler, ufalanıp önünde duran beyaz taşların arasında yok oluyordu. Aydınlığı içinde daha derinlerde hissetmeye başladığında, oturduğun yerden bir güç seni yukarı kaldırıyordu, artık koşabilecek kadar özgür. Yeniden doğmuşcasına taze ve canlı. Yaşadıklarından dolayı oluşan yargı ya da yaşamadıklarına oluşturduğun ön yargılardan arınmış, yeni bir başlangıca hazır. Günün içine, yaşama akıyor insan. 


Japon Tapınağının Zen bahçesinde geçirilen süre, kendi kendime yaptığım biri ayindi, kendi kendime yaptığım bir yolculuk, kendime dönme ve kendimi bulma, aydınlatma adına.
 
Yolculuklarda kimi zaman aynı kilometreler gidildiği düşünülse de, her birey için farklıdır, herkes kendi yolculuğunu yapar, kendine fırsat tanıdığı sürece. Yolculukların boyutları sınırlandırılmadığında, bilinmezler kimi zaman çok tanıdık yerin unutulmuş kapılarını açar. 
Gülin Gürsoy
www.bnce.blogspot.com





1 Kasım 2013 Cuma

Nadal'i Ikinci Kez Dünya Gözüyle Gördüm.

2012 Roland Garros'un ardından Nadal'ı bir kez daha dünya gözüyle görmek nasip oldu ya, bakalım daha neler olacak...

BNP Paribas MASTERS

Her sene ekim sonunda Bercy'de gerçeklesen BNP'nin bu turnuvasi için elime bir davetiye geçti.
Aslinda gidemem; ama gitmemezlik hiç edemem... Derken şartları zorladik, düştük yola.

Bercy'ye daha önce konser ve dans gösterileri için gitmistim. Burada ilk defa bir tenis turnuvasi izleyeceğim. Tabiki bir Grand Chelem değil; ambiansın çapı da ona göre.
Tabi ki Roland Garros gibi günes enerjisinden de beslenmiyor seyirci. Yine de mevz-u bahis Nadal oldu mu, yıkılıyor ortalık.

İlk maç David Ferrer'in. 

Ben Ferrer'i daha önce de canlı izlemistim. Hatırlarsanız; futbolcu gibi bir yürüyüşü var, söylemesi ayıptır biraz amele bir havası var demiştim.

Efendim, fantastik dörtlüden bir ya da birkaçının sakatlığından, yokluğundan faydalanıp çıktığı yarı finaller, ve hatta özellikle Nadal'la oynadığı son Roland Garros finali çok iyi gelmiş Ferrer'e. Büyütmüş onu, biraz daha tepeye taşımış. Tenis klasmanlarında değil, kendi kafasında...
Yürüyüşü, havası, raketi tutuşu, topa vuruşu değişmiş. Devleşmemis ama, büyük oyunculara has tavırlardan bir parça gelmiş üzerine.

Veeeeeee

Her taraf kararıyor, bütün kort, tribünler, her yer kapkaranlık...
Ve müzik başlıyor, bangır bangır, ve discolarda bulunan rengarenk spot ışıkları yanıp sönüyor.
Bir tenis maçında değiliz de resmen bir gece klubündeyiz. Öyle bir ortam var.
Gece klubünden box ringine dönen bir havaya geçiyoruz. Sanki bir boxör anons ediliyor. Öndeki dev ekranda sayılar, her taraf kapkaranlık, geri sayım başlıyor.
O çağrılıyor....



NADAL

Şüphesiz, Fransiz seyircinin gönlünde ayrı bir yeri var Nadal'in.
Roland Garros şampiyonluğuna tekelini koymuş, 8 kez kupayı evine götürmüş bir dev o.
Sadece Roland Garros mu? Dünyanin 1 numarası, her Grand Chelem şampiyonluğuna bir rezervasyon yapan bütün tenisçilerin korkulu rüyası.
Bir o kadar da sempatik. Servis kullanırkenki o ürkütücü bakışı, maçı kazandıktan sonra verdiği röportajlarda usul, sevimli, kırılgan, (rakibine göre) maçı kazandığı için neredeyse mahçup bakışlara dönüşüyor.

Ne renk giyse yakışıyor.

Bu sefer turkuaz gibi açık bir maviyi tecih etmiş Nadal ve ekibi. Zaten fark etmez. Tam bir Ispanyol erkegi Nadal. Renklerin gücünü seviyor. Çok canlı, capcanlı, cafcafli renkler kullanmakta tereddüt etmiyor, ve doğruya doğru, başkasının üzerinde sakil durabilecek her renk ona şahane gidiyor.
Bir turnuvada fosforlu yeşil kullanmıştı, o dönem Nike reklamlarinin da afişi olmuştu. Mükemmel bir seçimdi.
Düşünsenize fosforlu yeşili Federer'in üzerinde... Yok olmaz. Federer siyaha, beyaza, kırmızıya taş çatlasın laciverte abone... Fosforlu yesil anca Federer'in bebeklerinin pardesüsünün ponponları olabilir.

Nadal'in seçimi bu sefer canli, açik, güzel bir mavi. Her zamanki gibi, spor ayakkabisinin kenarlari, bağcığı, kolundaki bantlar, kafasındaki bant hep ayni renk. Çok yakışmış.

30 Ekim Fransa'da çocuk bayramı falan mi acaba? 

Efendim dikkatimi çeken bir diger husus ta maçtaki çocuk nüfusunun çok fazla olması.
Yani bugün burda bir yaş ortalaması hesaplansa, 22 falan çıkar herhalde, düşünün 13-15 yas civarı ve hatta altı genç kardeşlerimizin ne kadar çok olduğunu. Hayir, merak ediyorum, bu çocuklarin okulu, antrenmani, bilmem nesi yok mu acaba? Yoksa 30 Ekim Fransa'da bizim 23 Nisan gibi bir gün de benim mi haberim yok?

Ve maç bitiyor, Nadal kazaniyor ve t-shortunu çıkarıyorrrrr....

Arkadaslar, Roland Garros yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. Nadal'in t-shirtünü değiştirirken bütün tribünlerin nasıl yıkıldığını, nefesini tutarak bu kusursuz, muhteşem sırtı izlediğini, ve birçok kadının benim gibi Nadal'in sırtına dair fantezilere daldığını ve yeni, temiz t-shirtunu giydiginde bütün tribünlerin nasıl sesler çıkardığını yazmıştım.

Roland Garros 2012 / Nadal

Bercy'deki maçi kazandiktan sonra Nadal'in herkesin önünde yine t-shörtünü değiştirdiği sahne var. Ben yine nefesimi tutarak izledim ama bu sefer o kadar gürültü yapmadı seyirci. Malum...
Dedim ya, seyirci kitlesi bugun 13-15 yaşlarında...
Daha bir erkeğin sırtında nasil vakit geçirilir, neler yapılır keşfedecek vakitleri olmamış. Olur...
Daha çok zamanınız var. Aceleye gerek yok.



Bir Nadal maçi daha, dünya gözüyle böylece sona eriyor.
Haziran'da Roland Garros'ta yeni bir yazıyla buluşmak üzere...

Roland Garros 2012 / Nadal