Anlar zaman olur...
Zamanlarin içi dolar, ani olur.
Bir de bakarsin....
"An"lar ani olur...
Bizim eve giren çikamiyor.
Oyle bir havasi var bizim evin. Gelen, evden çikamiyor.
Duvarlarin metalik koyu-kizil pembe renginden mi, degeri yuksek misafir geldiginde Bree Van de Camp'a donusup mutfak atolyelerine girmeye kalkismamdan mi, televizyon ekraninda durmaksizin defile eden dunya turu fotograflarimiza kaptirip gitmelerden mi, home cinema modunda o bu su izlemeler, play stationa kapilmalardan mi...
Yoksa yoksa, hiç eksik olmayan espriler, kahkahalar, derin, yuzeysel, kisisel, genel, ama hep eglenceli, bol gulmeli sohbetlerden mi? Bilemiyorum.
Ancak, bizim eve giren çikamiyor. Huzur var sanki duvarlarda. Bir rehavet çokuyor insana burada, bir rahatlik yerlesiyor. Bir bana dokunmayin, ben burda iyiyim hali geliyor. Valla oyle.
Sabah gelsin çaylar, kahveler, her muhabbette yenilensin fincanlar.
Aksam oldu mu, insin sarap kadehleri...
Biz Paris'te yasayan arkadaslarimizi bile gece 3'te zorla çikariyoruz evden, gidin artik biz uyuycaz diyerek, ya da çikaramiyoruz. Ben direk yukari çikip yatiyorum artik birsey demeden.
Hansel ve Gratel'in evi misali çikolatadan bizim evimiz. Cazibeli... Ceker...
Gunlerce çikmazsin, yine de hiç sikilmazsin bizim evde.
Sohbet olmasa bile sessizligi de bir baska guzeldir bizim evin. Herkes kendi aleminde, herkes kendi dunyasinda, herkes kendi hulyasinda, yine de beraber...
Sevgi ve keyif bulutlari dolasir bizim evde. Icleri her zaman doludur ve her daim uzerine yagar insanin, kim varsa evde.... Islatmaz, kaçirmaz, usutmez bu bulutlar. Aksine, fark ettirmeden yagar insanin uzerine, usul usul, mutlulugu disarilarda aramayasin diye.
Hele hele disarisi soguksa, yagmurluysa, bir de gunlerden pazarsa....
Aman aman degmeyin keyfimize... Krepler yapilir, kekler, pastalar, bir kahveyle geçilir dev ekran televizyonun karsisina, filmler indirilir. Bazen de elimizde bir kitap, uzun uzun sessizlige gomulunur.
Miknatis var duvarlarda. Kazik çakariz biz eve. Cok ta severiz...
Ritmi yavastir bizim evin, telas yoktur, acele yoktur, bir seye yetismek, yetisememek kaygisi, gayesi yoktur.
Su gibidir. Akar gider bu evde dolu dolu an.... zaman...
Boyledir bizim ev. Giren çikamaz.
Ne guzel...
Cocuklar da çikamadi...
Her gun 14h30'tan once kendilerini disariya atamadi...
Hatta son iki gun onlar da kazik çakti, tipki bizim gibi...
Ama çiktiklari zaman da hakkini vermisler, Paris'te bir o yana bir bu yana savrulmalarin, orayi burayi gezmelerin, kesiflerin, bilinmeyene dalmalarin, eklenmelerin, katlanmalarin, her yeni deneyimle baska birisi olmalarin, dunyanin en guzel sehrine kendini teslim etmelerin...
Bu, beraber ilk tatilleri degil, suphesiz son da olmayacak. Ancak, deniz asiri ilk tatilleri beraber ve ben de bir parçasi oldum bu deneyimin. Sansliyim. Mutluyum...
Bu aksam gittiler, kardesim ve kardesleri.
Içim buruldu, bir tuhaf oldum.
Alismistik.... Guzelliklere hemen alisiveriyor insan.
Aliskanliklarindan ayri dusmek huzun veriyor insana.
Yarin sabah kapiyi çalip geliverecekler sanki, saatler suren bir kahvaltiyla beraber baslayacagiz gune...
Ama oyle degil...
Gitmisler....
Eve girdim, baktim kimse yok. Huzunlendim...
Insanoglu kus misali derler ya; bugun orda, yarin burda, obur gun Kuzey Irak'ta...
Simdi herkes kendi duzenine isik hiziyla adapte olacak, biraktigi yerden devam edecek.
Ama...
Geyik yutmus yilan misali...
Yilan artik ayni yilan degil, olamaz.
Zira geyigin cussesi, boynuzlari ona baska bir sekil vermis. O eski ince, uzun, surungen yilan degil.
Yuttugu geyigin boynuzlariyla sekillenmis baska bir yilan artik o...
Anlar ani olmus. Bizi baska birisi yapmis.
Sen farkinda degilsen, âlem farkinda...
31 Ekim 2012 Çarşamba
21 Ekim 2012 Pazar
Cocuk ta yapmadim, kariyer de...
Cocuk yapman lazim diyor annem.
Yapmam lazim mi sahiden de?
Annelik içgudusu diye birsey varmis. Biolojikmis, benden oteymis, toplumsal bir kurgu oldugunu dusunuyorum ama degilmis, kadinca bir meseleymis. Hani boyle gumbur gumbur gelirmis içinden dogurmak... Benim neden gelmiyor?
Baska bir sey koymak için yerine degistigim birsey de yok.
Bir kariyer yapiyor degilim, hayatimda radikal degisiklikler yapacak degilim, oraya buraya kosturuyor, hiçbir seye vakit bulamiyor, aman aman isler yetismiyor modunda yasiyor degilim.
Yine de, reddediyorum o statuyu, nedensiz, bilinçsiz, hatta belki de kifayetsiz. "Anne"olarak goremiyorum kendimi.
Anne olmadan, kadinin anne olanina atfedilen sifatlardan yoksun yasasam, sadece kadin olarak kalsam, hiçbir yere ait olmasam...
Kok salmasam...
Her an basimi alip gidebilecek, kafama estiginde çantami alip çikabilecek, kimseye de hesap vermeyecek bir vaziyette olsam...
Bu serseri ruhumu hiç birakmasam, onumdeki butun kapilarin onunde dursam ve istedigim vakit istedigim kapiyi açabilecegim seçenegini hep cebimde bulundursam...
Bu mutlak ozgurlukten nasil vazgeçilir?
Ozgurluk bir yana, anne olmanin sorumluluklari bir yana...
Ozgurluk hâyâllere sahip olmaktir. Henuz sahip olmadigin, belki de hiç olmayacagin bir hayati kurgulamaktir kafanda.. Hâyâl dedigin, sahip oldugun ozgurlugun bile sinirlarini zorlar.
Hâyâl kurmaktan nasil vazgeçilir?
Hiçbirseyden vazgeçmek zorunda degilsin diyor babam.
Hersey bir arada olabilir. Yapabilirsin.
Kariyer de yaparim çocuk ta takimi gibi mi yani?
Oyleyse ben "çocuk ta yapmadim kariyer de..." Buyrun, boylesi de var.
Oyuncak bebek ailinirdi hemen kiz çocuklarina. Anne olmaya hazirlanirdik daha biz kuçuklukten.
Anne olmak ogretiliyor. Içten içten sinsice... Biliyor musunuz? Benim bir tane oyuncak bebegim oldu, çok iyi hatirliyorum adi da Zeynep'ti, siyah orgu saçlari vardi, kirmizi bir de elbisesi. Bir gun annemin anneannesini ziyarete Tire'ye gidiyorduk annemle, otobusteydik, inerken otobus koltuklarinin onunde unuttum bebegi. Indikten sonra bebegi kaybettigimi anladigimda uzulmedim, bir eksiklik hissetmedim, hatta Zeynep bebege hiç duskun olmadigimi fark ettim. bir daha da oyuncak bebegim olmadi. Hayatimda da hiçbir sey degismedi.
Cocuk dogurmaktan korkuyorum saniyorlar.
Sevgilim rusvet bile veriyor. Dogum kilolarimi verinceye kadar bana ozel coaching odeyecekmis.
Ben o kilolardan bir an bile korkmuyorum. 6 ay içinde eskisi gibi olacagimi, aha bunlar da karin kaslarim gorun diyecegimi biliyorum.
Cocuk dogurmak degil ki sorun, beni geren anne olmak.
Bagimli olmak... Artik birine bir soz vermis, bir sey vaadetmis olmak. Ben her zaman burdayim, seninleyim, yanindayim demis olmak.
Ya yerine getiremezsem?
Ya kendimi degersiz hissedersem?
Ya bosluga dusersem, hiçlik duygusu yasarsam?
Arkasinda duramayacagim, boyumu asan bir isin altina girmissem?
Ve çikamazsam?
Altindan kalkamazsam?...
Ne zor bir karar...ve hâlâ vermedim, veremedim...
Emin degilim ne istedigimden...
Ve emin de degilim emin olmak istedigimden.
Bu nedir? Bencillik midir? Iki kisilikli olmak midir? Dengesiz olmak midir? Ne istedigini bilmiyor olmak midir?
Yoksa hepsi birden ve bunlarin daha fazlasi midir?
Içimden gelmiyor diyorum ama, elimin terisiyle de itip, bu konu kapanmistir diyemiyorum.
Bir gun gelecek belki de...
Ben, ne kendi hayatima, ne kendi bedenime sigmayacgim.
"Anne" olmadan, anne olacagim. Gozumde buyutmeyecegim, degerleri fazla sisirmeyecegim, uydurma rollerin hiçbirini teker teker giymeyecegim.
"En iyi anne" madalyasina talip olmayacagim. Hersey amatorce. Hersey oldugu kadar...
Hersey kendimce...
Yapmam lazim mi sahiden de?
Annelik içgudusu diye birsey varmis. Biolojikmis, benden oteymis, toplumsal bir kurgu oldugunu dusunuyorum ama degilmis, kadinca bir meseleymis. Hani boyle gumbur gumbur gelirmis içinden dogurmak... Benim neden gelmiyor?
Baska bir sey koymak için yerine degistigim birsey de yok.
Bir kariyer yapiyor degilim, hayatimda radikal degisiklikler yapacak degilim, oraya buraya kosturuyor, hiçbir seye vakit bulamiyor, aman aman isler yetismiyor modunda yasiyor degilim.
Yine de, reddediyorum o statuyu, nedensiz, bilinçsiz, hatta belki de kifayetsiz. "Anne"olarak goremiyorum kendimi.
Anne olmadan, kadinin anne olanina atfedilen sifatlardan yoksun yasasam, sadece kadin olarak kalsam, hiçbir yere ait olmasam...
Kok salmasam...
Her an basimi alip gidebilecek, kafama estiginde çantami alip çikabilecek, kimseye de hesap vermeyecek bir vaziyette olsam...
Bu serseri ruhumu hiç birakmasam, onumdeki butun kapilarin onunde dursam ve istedigim vakit istedigim kapiyi açabilecegim seçenegini hep cebimde bulundursam...
Bu mutlak ozgurlukten nasil vazgeçilir?
Ozgurluk bir yana, anne olmanin sorumluluklari bir yana...
Ozgurluk hâyâllere sahip olmaktir. Henuz sahip olmadigin, belki de hiç olmayacagin bir hayati kurgulamaktir kafanda.. Hâyâl dedigin, sahip oldugun ozgurlugun bile sinirlarini zorlar.
Hâyâl kurmaktan nasil vazgeçilir?
Hiçbirseyden vazgeçmek zorunda degilsin diyor babam.
Hersey bir arada olabilir. Yapabilirsin.
Kariyer de yaparim çocuk ta takimi gibi mi yani?
Oyleyse ben "çocuk ta yapmadim kariyer de..." Buyrun, boylesi de var.
Oyuncak bebek ailinirdi hemen kiz çocuklarina. Anne olmaya hazirlanirdik daha biz kuçuklukten.
Anne olmak ogretiliyor. Içten içten sinsice... Biliyor musunuz? Benim bir tane oyuncak bebegim oldu, çok iyi hatirliyorum adi da Zeynep'ti, siyah orgu saçlari vardi, kirmizi bir de elbisesi. Bir gun annemin anneannesini ziyarete Tire'ye gidiyorduk annemle, otobusteydik, inerken otobus koltuklarinin onunde unuttum bebegi. Indikten sonra bebegi kaybettigimi anladigimda uzulmedim, bir eksiklik hissetmedim, hatta Zeynep bebege hiç duskun olmadigimi fark ettim. bir daha da oyuncak bebegim olmadi. Hayatimda da hiçbir sey degismedi.
Cocuk dogurmaktan korkuyorum saniyorlar.
Sevgilim rusvet bile veriyor. Dogum kilolarimi verinceye kadar bana ozel coaching odeyecekmis.
Ben o kilolardan bir an bile korkmuyorum. 6 ay içinde eskisi gibi olacagimi, aha bunlar da karin kaslarim gorun diyecegimi biliyorum.
Cocuk dogurmak degil ki sorun, beni geren anne olmak.
Bagimli olmak... Artik birine bir soz vermis, bir sey vaadetmis olmak. Ben her zaman burdayim, seninleyim, yanindayim demis olmak.
Ya yerine getiremezsem?
Ya kendimi degersiz hissedersem?
Ya bosluga dusersem, hiçlik duygusu yasarsam?
Arkasinda duramayacagim, boyumu asan bir isin altina girmissem?
Ve çikamazsam?
Altindan kalkamazsam?...
Ne zor bir karar...ve hâlâ vermedim, veremedim...
Emin degilim ne istedigimden...
Ve emin de degilim emin olmak istedigimden.
Bu nedir? Bencillik midir? Iki kisilikli olmak midir? Dengesiz olmak midir? Ne istedigini bilmiyor olmak midir?
Yoksa hepsi birden ve bunlarin daha fazlasi midir?
Içimden gelmiyor diyorum ama, elimin terisiyle de itip, bu konu kapanmistir diyemiyorum.
Bir gun gelecek belki de...
Ben, ne kendi hayatima, ne kendi bedenime sigmayacgim.
"Anne" olmadan, anne olacagim. Gozumde buyutmeyecegim, degerleri fazla sisirmeyecegim, uydurma rollerin hiçbirini teker teker giymeyecegim.
"En iyi anne" madalyasina talip olmayacagim. Hersey amatorce. Hersey oldugu kadar...
Hersey kendimce...
Libellés :
anne olmak,
bebek,
cocuk,
dogurmak,
Hayata dair,
korku
18 Ekim 2012 Perşembe
Dünya Turu (8) : HAWAII - Uzak diye bir yer yok -
1 Ekim 2011
Dünyanın tamamen öteki ucundayız...
Evimden hiç bu kadar çok uzaklaşmamıştım...
Hani küçükken annelerimiz: "çok uzağa gitme, evin önünde oyna" derlerdi ya..
Bu sözü ne zaman duysam, yaşım kaçsa, geri dönüş imkanlarim neyse, koşullar dahilinde evden en fazla ne kadar uzaklaşabileceğimin sınırlarını zorlardım.
Annem hatırlayacaktır daha anaokuluna giderken bir gün nasıl Izmir kazan bunlar kepçe, (hatta polisin bilgisi dahilinde) deli divane beni aradıklarını...
Dünyanin öteki ucundayız...
Zaman zaman geri dönemeyecekmişiz hissine kapılıyorum.
Kapılıyorum, ama hemen geçiyor. Geri dönemeyeceğimiz hissi değil, dönmesek n'olur ki, dünya şu anda burada dönüyor, nabız burada atıyor, buraya dahil olabiliriz, burada yaşayabiliriz, geri dönmek zorunda değiliz, yoksa zorunda mıyız, kaygısı geçiyor...
Ayak bastığımiz her yere mutlak bir adaptasyon, bir teslim oluş, bir dahil oluş yaşıyoruz.
Gittigimiz her yerde "burada yaşamak ister miydin?" sorusunu soruyoruz kendimize.
O kadar içsellestiriyoruz, özdeşleştiriyoruz, benimsiyoruz oraları, ordakı hayatı, ve oradaki kendimizi...
Tek zor olan; sevdiklerimden fersah fersah uzakta olmak.
Ama olsun, n'apalim. Onlar kalbimizde olduğu sürece...
Uzak diye bir yer yok...
"Thank you to serve our country"
Los Angeles - Honolulu uçağındayız.
Uçakta uniformali 2 ordu mensubu var; herkes gibi normal yolcular. Bir ilgi, bir itibar, bir dört dönme hakim. Amerikalılardan yine tam Amerikali bir hareket. Hostes microfonu alip şöyle bir anons yapıyor. "Aramizda US mensubu çok değerli 2 yolcu var."
"Thank you to survey our country."
Bravo hostes kadina, çok hosuma gidiyor. Bir taraftan da içim cız ediyor. Bizim gencecik çocuklarımızın kaçına bunu duymak nasip oluyor acaba?
Welcome to HONOLULU / O'HAU
Ben Hawaii'yi tek bir ada saniyordum, meğer takım adalar zinciriymiş.
O'HAU: Hawai Adalari'nin bas adasi. En kalabalik, en ugrak, en taninan, sosyal yerleskelerin en fazla bulundugu ada burasi. Tum Hawaii adalarinin baskenti Honolulu sehir burda bulunuyor.
MAUI: Hawaii Adalari'nin içinde O'hau'dan sonra en taninmis ve en turistik olani. (Bizim de birkaç gunluk O'hau maceramizdan sonra istikametimiz Maui)
KAWAI: Maui'yle beraber en fazla yabanci turist çeken guzel bir ada. biz de Maui ve Kavai arasinda gidip geldik ve Maui'yi seçtik.
MOLOKA'I: Turistik bir ada degil ama gerçek Hawaililer'in yasadigi bir ada.
LANA'I: Hawaii'nin çok turistik olmayan en kuçuk adasi ama havaalani var.
O'HAU ADASI / HONOLULU - Waikiki Plaji
Honolulu büyük bir şehir. O'hau'nun ve tüm Hawaii Adaları'nın başkenti. Tüm international uçuşlar buradan yapılıyor. Hatta yüksek yüksek binaları, gökdelenleri var, otobüsler geçiyor.
Honolulu'yu görüp hiç Hawaii'deyim demezsiniz, bayaa bildiğimiz büyük bir şehir burası.
Burada 3 gün kalıcaz sadece o da dünyaca ünlü Waikiki Plajı'nı görmek ve O'hau Adası'nın genel havasını bir solumuş olmak için.
O'hau Adasi'nın kuzey sahilinda esas Waimea Bay varmis. Güzelliği dillere destanmis ama bu sefer gidemeyecegiz. Honolulu civarinda, bize eşlik eden Twu bizi hangi koya götürürse oraya gideceğiz. Waimea Bay için yine geliriz. Hayat uzun...
O'hau Adasi'ndaki koyların genel özelligi dalgalarin devasa boyutundan dolayı yapılan sörf. Zaten burda yüzülmez, mümkün değil yani. Bu dalgalar yer yutar adamı, bitirir.
Arabayla bir koy bulduk, böyle 15 metre dalgaları olan bir yer. Orda sevgilim body board yapmayı öğrendi.
Ben de kıyıda kendi kendime takıldım.
Zira o dalgalarda öyle bir alabora olmuş ki, yüzeye çıkamamış, beli yamulmus, sırtı yere çarpmış. Katil dalgalar bunlar, acımasızmış. Yapanları görürken içim gidiyordu ama, neyse, dünya turumuzun ortasında belim kırıldığı için eve gönderilmek hiç istemem doğrusu...
Waikiki Plaji
Ardindan Koholulu Bulvari'ndan asagi yuruyerek Waikiki Plaji'nin yolunu tutuyoruz.
Waikiki Plaji upuzun güzel bir plaj, ince kumdan. Plaji esas guzel kilan hiç suphesiz, sagli sollu dizilmis, onu giydiren palmiyeler. Sehrin her yerinde palmiyeler...
Izmir gibi, Nice gibi... Palmiye çok yakisiyor boyle deniz kenari sehirlere, daha bir guzellik katiyor, zerafet katiyor.
Waikiki de oyle. Yuzmelik degil yani. Herkesin elinde bir body board, denizde yuzen yok, herkes ileride oyle malak gibi durup dalga bekliyor. Bir dalga gelecek te, dalgayi yakalayip tepesine binip kiyiya kadar gidecekler... Boyle aksama kadar bekleyenler, bir dalgayla bulusamayanlar...
Son gün bana da bir istek, bir cesaret geliyor.
1 günlüğüne kiraladığım body board'umu kaptığım gibi beni taşıyacak, hatta uçuracak dalga beklemeye açiliyorum. Bekliyorum. Usuyorum. Bir yandan da korkuyorum...
Bu arada, karada aslan parçası kesiliyorum da denizde biraz korkak bir halim var, onu fark ettim.
Özellikle, köpekbalığının olduğunu bildiğim bu okyanus sularında...
Zira öğrendiğime göre köpekbalıkları en çok bu body board yapan insanlara saldırıyormuş. Çünkü bedeni board'a yaslanmış, suyun üstünde duran, sadece bacakları hareket eden bu insanlari fok balığı olarak algılıyormuş. O yüzden saldırıyormuş. Sahiden de sahilden genel olarak bakıldığında herkeste bir fok balığı havası var.
Doğruya doğru, köpekbalıkları haklı.
Da o kervana şimdi ben de katıldım...
Kendime fok balığından başka bir hava vereyim diyorum. Olmuyor.
Fok balığıyım ben de, kaçarı yok. Alttan alttan sinsice gelip yakalayacak bir tane köpekbalığı bacağımı simdi... Ayyy nerden sardım bu işe, gidip plajda güneşlenseydim keşke. Yahu bu böyle olmuyor ama, ben simdi yukari bakip dalga mi kovalayacagim, köpekbalığı var mi yok mu diye ikide bir asağı bakıp dalgaları mı ıskalayacağım teker teker?...
Köpekbalığını unut kızım. Bak en açıkta yüzen sen değilsin, sana gelene kadar önce kimlerin bacaklarını yemesi lazım bu köpekbalıklarının...
Yok yok, bunlar kesin beni bulur. Kesin önce bana saldiracak bir tanesi buralara gelirse...
Diye hesaplara dalmisken, bir de bakiyorum sevgilim uzaktan bana bagiriyor.
"Bu dalga senin, haydi çabuk dön arkanı, var gücünle hızlanmaya çalış, çabuk çabuk..."
Bir anda sersemleyip, düşünmeden dediğini yapıyorum.
Kaymak ne kelime uçuyorum adeta...
Bir de bakmışım bir dalga beni kapmış. Ama yutmamış.
Hani King Kong'ta gorilin kızı bir hamleyle alıp sırtına attığı bir sahne var ya, aynen onun gibi, dalga almış beni sırtına atmış. Omuzlarında oturmuşum. Kayıyorum. Waikiki Plaji'na tepeden bakıyorum.
Okyanus ayaklarımın altında ben en tepedeyim, kaymak ne kelime, uçuyorum adeta. Uçuyorum...
Kıyıya yaklaşırken dalgalarin o endamli bedenindeki güç azalıyor.
Her saniyede daha da azalmakta olduğunu hissediyorum. Yavaş yavaş inişe geçiyorum.
Ve az once bana inanılmaz büyük bir heyecan yaşatan o ihtişamlı dalga, nazik bir şekilde, hiçbir yerimi acıtmadan beni kıyıya bırakıveriyor.
Bırakır bırakmaz da kendisi köpük olup yok oluyor...
Görevi beni bu sahile sağ salim, bir de üstüne akıl almaz duygularla bırakmakmış ta görevini başarıyla tamamlamış gibi...
Bu nefis yolculuk için teşekkürler güzel dalga.
Belki bir daha karşılaşırız.
Ama...
Ne sen aynı, ne ben aynı...
Hawaii'den giderken...
Sevince zaman çabuk geçmez..
HULA Dansi
Ciplaklar plaji
Adada hayat bir baska guzel
Cennet HAWAII olmali...
Honolulu Waikiki Plaji
Dunya Turu (11) BALI
Dunya Turu (10) HONG KONG
Dunya Turu (9) JAPONYA : Kultur farki diye ben buna derim.
Dunya Turu (8) HAWAII
Dunya Turu (7) LOS ANGELES
Dunya Turu (6) SAN FRANCISCO
Dunya Turu (5) ROAD TRIP ( Grand Canyon, Zion Canyon, Bryce Canyon Monument Valley, Yosemite...)
Dunya Turu (4) LAS VEGAS
Dunya Turu (3) BAHAMAS
Dunya Turu (2) MIAMI
Dunya Turu (1) Balayi
Libellés :
body board,
dalgalar,
Dunya turu,
Hawaii,
Honolulu,
kaymak,
kopekbaligi,
O'hau Adasi,
surf,
ucmak,
uzaklik,
Waikiki Plaji,
Waimea Bay
13 Ekim 2012 Cumartesi
Mulhollland Drive'da Brad Pitt'i gorduk... (mu?)
30 Eylul 2011
Universal Studiolari mi? Mulholland Drive mi?
Universal Studiolari mi? Mulholland Drive mi?
Los Angeles Amerika'nin 2. buyuk sehri. New York'tan farkli olarak gokdelenler yok burada. Sehir dikey degil yatay bir alana yayilmis. Cok buyuk bir alana...
Los Angeles'ta çok fazla zaman geçirmeyi planlamadik. Dunya turumuz içinde sadece 2 gun verdik buraya. Dolayisiyla seçim yapmak zorundayiz.
Film endustrisinin merkezi Los Angeles'ta bulunan Universal Studiolari'ni mi gezelim yoksa sehrin kendisini mi gezelim?
Dusunduk, tasindik, buraya daha once gelmis, gezip gormus arkadaslarimiza da sorduk. Kararimizi verdik.
Universal Studiolari dedigin Disneyland gibi bir yer olmali. Yani hersey yapay. Içine girip, bilmem ne filmi nasil çekiliyormus, hangi teknoloji ve effectler kullaniliyormus, wow diyecegimiz bir yer. Bir kere, Paris'teki Disneyland'a da bunun kuçuk bir versiyonunu yaptilar. Armegadon'u falan gorduk mesela nasil çekilmis. Oyle aman Allah'im olmadik. Kimse kusura bakmasin. Birinci neden bu.
Ikincisi, bu Universal Studiolar'in aynisindan bir de Florida 'da varmis.
Dunya Turumuzun ilk ayagi Miami ve Miami'den kalkan gemi seyahatiydi. Biz bu gemi seyahati isini çok sevdik. Tekrar gelmeye karar verdik. Bir sonraki gemi sayahatimizi Caraibes Adalari'na yapmayi dusunduk. Yani illa ki Miami'ye yeniden gelecegiz. Florida'daki Universal Studiolari da o zaman gezebiliriz, diye dusunduk.
Simdi Los Angeles'in kendisini gezelim, dedik. Kararimizi verdik.
MULHOLLAND DRIVE
Izmirli'ler bilir. Hatay'a giderken bir Varyant vardir. Boyle done done çikarsin tepeye. Iste aynen oyle. Dagin eteklerinde bir yol, done done çikiyorsun. Bir donemeçte goruyorsun Hollywood yazisini da.
Su meshur Mullholand Drive...
Ilk defa David Inch'in "Mulholland Drive" adli filminde duymustum adini yillar once.
Mulholland Drive o meshur Beverly Hills'e giden yol. Hani muhtesem evlerin, gorkemli malikanelerin yer aldigi bolge. Show Business'ten olmayanin, hatta olanin ama çok itibarli olmayanin bile parasi olsa dahi kolay kolay ev alma hakkinin bulunmadigi yer. Cevrenizdeki komsulardan oy almaniz, onay almaniz gerekiyor. Yok yok, valla oyle. Komsular oylamaya aliyorlar. bu kisi burda ev alsin mi almasin mi diye. Oyle onune gelen ev alamiyor yani Beverly Hill's oyle bir yer. Onunden geçtigimiz her malikane kim bilir kime ait? Mutlaka taniyoruz ama kim?
Mulholland Drive uzerinde Brad Pitt'i gorduk... (mu acaba?)
Mulholland Drive uzerinde arabayla giderken ister istemez insanin gozu arabalarin içindekilere takiliyor. Mutlaka bir dunya stari goruruz bu yolda, derken yanimizdan bir araba geçiyor, koyu yesil bir Range Rover. Araba geçtikten sonra sevgilim bana donup, Brad Pitt'i gordum yanimizdan geçen oydu diyor. Daha sonra arabaya internetten baktigimizda Angelina'nin altinda yesil bir Range Rover'la çocuklari gezdiren bir fotografini goruyoruz.
Gerçi... Brad Pitt'i gormus olsak n'olacak? Ayni saniyeler içinde onunla ayni yolu paylasmis olacagiz. Hepsi o kadar. So what? Bizimkisi de iste, dostlar alisveriste gorsun...
O meshur HOLLYWOOD yazisi...
Bazi seyler insanin zihnine, hafizasina o kadar yaziliyor ki, gerçek olabilecegini hayal edemiyor insan.
Tipki o Monument Valley'deki kayalar gibi...
Tipki o dagin yamacindaki Hollywood yazisi gibi...
Kirasi 12 milyon $ olan "Hollywood" yazili yamaci LA Belediyesi odeyemiyor.
Los Angeles Belediyesi artik bu Hollywood yazisinin bakimini yapamiyormus. Bunun da otesinde dagin bu yamacini 12 milyon$ 'a kiralayan sahibine odeme yapamiyormus. Cok pahaliya geliyormus ve artik yikmak istiyorlarmis. Belediye'nin odeyemedigi bu kirayi tam da adi ustunde Hollywood Starlari oduyor.
Bu efsane yazi yok olmasin, Hollywood'un sembolu bu dag yamaci ilelebet kalsin diye Mulholland Drive'da ve Beverly Hills'de yasayan butun unluler yillik bir aidat vererek bu 12 milyon $'i butunlestiriyorlar ve kendileri oduyorlarmis.
SANTA MONICA - Venice Beach
Los Angeles'a yapisik, sehrin daha batisinda bulunan bir deniz kenari sehri Sana Monica
Buaralara, Los Angeles'a normal sehir demek çok zor. Sanki bir tatil beldesi. Kimse çalismiyor, herkes tatilde gibi bir havasi var sehrin.
Venice Beach'in içindeki Muscle Beach sahiden etkileyici...
Miami'deki South Beach te ayni boyleydi. Demeki ki Amerikalilar'a ozel bir tatil anlayisi tarzi bu. Upuzun ve genis kristal gibi kum plajlar.
Spor, deniz ve plaj içiçe... Beraber...
Muscle Beach dedigin bayaa bildigimiz bir fitness center, aletlerin açik bir alanda spor yapanlara hizmet vermesi olayi. Herkes gunduz sporunu yapip, vucudunu sergileyip kendini denize atiyor.
Tabi bunun yaninda basketbol sahalari, tenis kortlari, squash, masa tenisi, plaj voleybolu, bir suru spor tesisi ama hepsi plajin yaninda, dibinde, hatta içinde...
Hatta ve hatta Venice Beach'in içinde alengirli, çukurlu, inisli çikisli, içi oyuk bir skating yani kaykay sahasi bile vardi. Denizin dibinde, çocuklarin yaptigi gosteriler izleyenleri hayranliga bogdu. Bizi de...
Sevgilim neden hep yagmura denk geliyoruz?
Cunku senin karman kotu...
Venice Beach'ten Malibu'ya dogru hareket ederken yagmur çiseliyor.
Cok enteresan bir durumdur ki dunya turumuz boyunca her yerde, ama her yerde mutlaka bir aksam, bir sabah, bir ogleden sonra ama mutlaka bir kere yagmura denk geliyoruz.
Tamam belki Mimai'deki ilk askamimizdaki gibi, gokyuzu delirmis gibi, hatta gokyuzu çildirmis gibi yagmadi her yerde ama...
Las Vegas'ta bile... Varla yok arasi bir yagmur.
(Ancak Las Vegas'in Nevada bolgesinde oldugunu ve oralarin ne kadar kurak oldugunu dusunursek yilda sadece birkaç damla dusuyor, ilginçtir ki o da bizi buluyor.)
Sevgilime soruyorum:
"Sevgilim, fark ettin mi, bir aydir ayak bastigimiz her yerde mutlaka hava bir ara kapatiyor ve yagmur yagiyor. Neden dersin?"
"Bence senin karmanda bir sorun var. Karman kotu..."
"Himmm... Peki karmami degistirebilir miyim? Bunun için ne yapmam lazim?"
"Mesela... Cevrendeki insanlara iyi davranmakla baslayabilirsin."
"Himmm... O zaman yagmur duracak mi?"
"(?!!)"
MALIBU
Karmami degistirmek için gerekli davranis biçimlerini kafamdan geçirdigimi anlamis olmali ki, gokyuzu yagmuru kesiyor.
Biz de aninda solugu Malibu'da aliyoruz.
Sorfunu kapan gelmis.
Ruzgarli, dalgali, çetin ceviz bir deniz burasi... Yuzulmez.
Ama sorfçuler adeta show yapiyor.
Malibu denilen yer de iste gorkemli evler, sorfçuler, piyasa cafeler.
O kadar.
Aksam sevgilimin universiteden bir arkadasi ve karisiyla yemek yiyoruz. Los Angeles'ta is bulup buraya tasinmislar. Kendilerini çok sevdigimi soyleyemeyecegim.
Bir kere tipik Fransiz'lar. Kendini begenmis, kibirli, tevazudan uzak...
Devamli anlatmak ve kendileriyle ve hayatlariyla boburlenmek istiyorlar. Her cumle "ben" "ben" "ben". Bakin biz ne kadar mukemmel insanlariz, ne isler basardik, çok farkliyiz'in derdi, savasi, kendi içlerinde didismesi ve gosterisi içindeler.
Bunu guzel bir uslupla soyleyebilen nice insanlar tanidim. O anlatirken hiç susmasin istedigim, aman araya girersem soyleyecegini unutur, birakayim anlatmaya devam etsin diye nefes almaya çekindigim insanlar...
Insanin kendini dev aynasinda gormeden, oyle bilir kisi gibi laflar etmeden, yasadiklarindan ve deneyimlerinden cevresindekileri beslemesi mumkun mudur? Bence mumkundur.
Dinlemenin anlatmaktan degerli oldugunu ne zaman ogreniriz?
Her neyse, yemekten sonra ne yapalim, ne yapalim diye dusunuyoruz...
Los Angeles'ta bir donem yasamis olan, çok yakin arkadaslarimdan Cédric'in tavsiyesi uzerine kendimizi gayet gay bir club'ta buluyoruz. The Abbey. Ben alisigim, malum Paris'teki çok yakin arkadaslarim arasinda 3 tane gay var. Da, eglenmek için pek havamizi bulamiyoruz bu ortamda. Evimize donuyoruz.
Los Angeles maceramizi da burada noktaliyoruz.
Los Angeles: The Oscar goes to...
Special Dedicace: Kasim 2012'de MALIBU Marathonu kosmak için buraya gelecek çok sevgili Italyan arkadaslarim Emilia ve Paolo'ya simdiden basarilar diliyorum.
Libellés :
Beverly Hills,
Brad Pitt,
Disneyland,
Dunya turu,
Hollywood,
Los Angeles,
Malibu,
Mulholland Drive,
Muscle Beach,
surf,
The Abbey,
Universal Studios,
Venice Beach
11 Ekim 2012 Perşembe
Dünya Turu (7) : LOS ANGELES
29 Eylül 2011
Aynen San Francisco'daki gibi yapıyoruz. Otel yerine, ev tercih ediyoruz. Böylece hem ev havasına giriyoruz hem de yeni insanlar tanıyoruz. Nereden bakarsan bak kazançlıyız.
Yine çok seker bir Amerikali'nin evinde kalıyoruz. Paul. 48 yaşında olduğunu söylüyor ama yemin ederim 35'ten fazla göstermiyor.
İşin sırrı nedir diye soruyorum. Mesleğini anlatıyor. Meğer Paul, sağlık ve spa dergilerine makale yazan bir gazeteciymiş. Dolayısıyla sürekli olarak orda burda masaj, peeling, yüz bakımı, vücut bakımı ne varsa deniyor ve yazısında anlatıyor. Aman aman işin güzelliğine bak....
Sabah sabah kalk yüz bakımına git, para verme, bir de üzerine para al.
Los Angeles'in göbeğinde, çok güzel bir eve sahip ol bir de...
Valla şahane...
Hayat hiç adil deyip, vuruyoruz kendimizi Hollywood sokaklarına...
HOLLYWOOD
Yahu insanın inanası gelmiyor. Şu tepenin arkası o dağlık kayaların üzerinde kocaman HOLLYWOOD yazan yer. Biz şu anda aşağıdayız.
Hollywood Bulvarı üzerindeyiz. Burdan bakınca matah görünmüyor burası, sıradan bir şehir merkezi işte.
24 saat yaşayan, önünden hiç insan eksik olmayan bir yer.
Önünde kılıktan kılığa girmiş bir sürü sokak sanatçısı var.
Dark Vador'undan, Freddy Kruger'a, Saw'daki maskeli canavardan, Karaib Korsanları'na kadar birbirinden değisik tipleme yapan sokak sanatçilari 3-5 $ karsiliginda onlarla resim çektirmeni bekliyor.
Chinese Theatre'in yeri özel ve farkli.
1922 yilinda SID GRAUMAN tarafindan kurulmus, ilk büyük filmlerin gösterime sunulduğu ve daha sonra Oscar ödülleri kavraminin doğmasına vesile, ilk film ödüllerinin dağıtıldığı yer burası.
Oscar Torenleri daha sonra Kodak Sinemasi'nda yapilmaya baslansa da, Chinese Theatre'in yeri sinema dünyasinda çok özel. Buranın ilk girişinde bir sürü ünlü Hollywood starınin ellerinin izi var yani yere yaslanmış olup alçının ellerinin şeklini aldığı türden bir iz.
1929 senesinde başlanmış bu geleneğe. Her ünlü el ve ayak izini bırakıyor. Sid Grauman'a sinemayi getirdiği yer için teşekkür ediyor.
Mesela Rita Hayworth'un el ve ayak izini gördüğümüzde aman tanrım bunlar ne kadar minicik eller ve ayaklar, ayak numarasi 32 olmalı diyoruz...
Meshur Oscar törenleri işte burda. Kırmızı halı burda.
Içinde bir ambians yoksa, o gecenin büyüsü hücrelerinize dağılmamışsa sıradan bir yer.
Ama eminim o gece değil.
O gece, o salon, balkabağının muhteşem bir at arabasına dönüşmesi gibi, o Kodak Tiyatrosu da Hansel ve Gratel'deki pastadan eve, ışıltılı pırıltılı, göz kamaştıran, insani içine içine çeken hayalle gerçek arasinda bir yere bir saraya dönüşüyordur; eminim...
Kodak Tiyatro'sunun en etkileyici yeri; aşağıdan yukarıya kadar, 1929 yılından itibaren bütün Oscar almış filmlerin adının sergilendiği merdiven.
O meşhur Star Yolu burasıymış. Sunset Bulvari üzerinde.
Sağlı sollu kaldırım üzerinde upuzun bir geçit. Kaldırımın her adımı bir Hollywood starına ait.
Öyle böyle sıradan bir mesele değil bu, bayaa bayaa büyük seramonisi olan, adını oraya kazımak için ünlülerin can attığı bir kaldırımmış burası.
Mesela Michael Jackson öldüğünde herkes adının bulunduğu kaldırımın üzerine çiçek bırakmış, her gün oraya gelip ağlamış, onu anmış. Çünkü o kaldırım taşı o kişiyi temsil ediyor.
Yeri öyle büyük bu Walk of Stars'in...
Bu yolun taklitlerinden Cannes'da ve Hong Kong'ta da bulunuyor.
Yakında Istanbul'a da yapılır bir tane, belki de vardır, ben bilmiyorum.
Türkan Şoray'in, Şener Şen'in el, ayak izi herkese lazım...
Mulholland Drive ve Beverly Hills
Dunya Turu (11) BALI
Dunya Turu (10) HONG KONG
Dunya Turu (9) JAPONYA : Kultur farki diye ben buna derim.
Dunya Turu (8) HAWAII
Dunya Turu (7) LOS ANGELES
Dunya Turu (6) SAN FRANCISCO
Dunya Turu (5) ROAD TRIP ( Grand Canyon, Zion Canyon, Bryce Canyon Monument Valley, Yosemite...)
Dunya Turu (4) LAS VEGAS
Dunya Turu (3) BAHAMAS
Dunya Turu (2) MIAMI
Dunya Turu (1) Balayi
Aynen San Francisco'daki gibi yapıyoruz. Otel yerine, ev tercih ediyoruz. Böylece hem ev havasına giriyoruz hem de yeni insanlar tanıyoruz. Nereden bakarsan bak kazançlıyız.
Yine çok seker bir Amerikali'nin evinde kalıyoruz. Paul. 48 yaşında olduğunu söylüyor ama yemin ederim 35'ten fazla göstermiyor.
İşin sırrı nedir diye soruyorum. Mesleğini anlatıyor. Meğer Paul, sağlık ve spa dergilerine makale yazan bir gazeteciymiş. Dolayısıyla sürekli olarak orda burda masaj, peeling, yüz bakımı, vücut bakımı ne varsa deniyor ve yazısında anlatıyor. Aman aman işin güzelliğine bak....
Sabah sabah kalk yüz bakımına git, para verme, bir de üzerine para al.
Los Angeles'in göbeğinde, çok güzel bir eve sahip ol bir de...
Valla şahane...
Hayat hiç adil deyip, vuruyoruz kendimizi Hollywood sokaklarına...
HOLLYWOOD
Yahu insanın inanası gelmiyor. Şu tepenin arkası o dağlık kayaların üzerinde kocaman HOLLYWOOD yazan yer. Biz şu anda aşağıdayız.
Hollywood Bulvarı üzerindeyiz. Burdan bakınca matah görünmüyor burası, sıradan bir şehir merkezi işte.
CHINESE THEATRE KODAK THEATRE
Meşhur Oscar Törenleri'nin yapıldığı yer burası.
Hollywood Bulvarı'nın en ünlü yerleri hiç şüphesiz Chinese Theatre ve Kodak Theatre.
24 saat yaşayan, önünden hiç insan eksik olmayan bir yer.
Önünde kılıktan kılığa girmiş bir sürü sokak sanatçısı var.
Dark Vador'undan, Freddy Kruger'a, Saw'daki maskeli canavardan, Karaib Korsanları'na kadar birbirinden değisik tipleme yapan sokak sanatçilari 3-5 $ karsiliginda onlarla resim çektirmeni bekliyor.
Chinese Theatre'in yeri özel ve farkli.
1922 yilinda SID GRAUMAN tarafindan kurulmus, ilk büyük filmlerin gösterime sunulduğu ve daha sonra Oscar ödülleri kavraminin doğmasına vesile, ilk film ödüllerinin dağıtıldığı yer burası.
Oscar Torenleri daha sonra Kodak Sinemasi'nda yapilmaya baslansa da, Chinese Theatre'in yeri sinema dünyasinda çok özel. Buranın ilk girişinde bir sürü ünlü Hollywood starınin ellerinin izi var yani yere yaslanmış olup alçının ellerinin şeklini aldığı türden bir iz.
1929 senesinde başlanmış bu geleneğe. Her ünlü el ve ayak izini bırakıyor. Sid Grauman'a sinemayi getirdiği yer için teşekkür ediyor.
Mesela Rita Hayworth'un el ve ayak izini gördüğümüzde aman tanrım bunlar ne kadar minicik eller ve ayaklar, ayak numarasi 32 olmalı diyoruz...
Kodak Theatre: The Oscar Goes to...
Meshur Oscar törenleri işte burda. Kırmızı halı burda.
Içinde bir ambians yoksa, o gecenin büyüsü hücrelerinize dağılmamışsa sıradan bir yer.
Ama eminim o gece değil.
O gece, o salon, balkabağının muhteşem bir at arabasına dönüşmesi gibi, o Kodak Tiyatrosu da Hansel ve Gratel'deki pastadan eve, ışıltılı pırıltılı, göz kamaştıran, insani içine içine çeken hayalle gerçek arasinda bir yere bir saraya dönüşüyordur; eminim...
Kodak Tiyatro'sunun en etkileyici yeri; aşağıdan yukarıya kadar, 1929 yılından itibaren bütün Oscar almış filmlerin adının sergilendiği merdiven.
WALK OF STARS
O meşhur Star Yolu burasıymış. Sunset Bulvari üzerinde.
Sağlı sollu kaldırım üzerinde upuzun bir geçit. Kaldırımın her adımı bir Hollywood starına ait.
Öyle böyle sıradan bir mesele değil bu, bayaa bayaa büyük seramonisi olan, adını oraya kazımak için ünlülerin can attığı bir kaldırımmış burası.
Mesela Michael Jackson öldüğünde herkes adının bulunduğu kaldırımın üzerine çiçek bırakmış, her gün oraya gelip ağlamış, onu anmış. Çünkü o kaldırım taşı o kişiyi temsil ediyor.
Yeri öyle büyük bu Walk of Stars'in...
Bu yolun taklitlerinden Cannes'da ve Hong Kong'ta da bulunuyor.
Yakında Istanbul'a da yapılır bir tane, belki de vardır, ben bilmiyorum.
Türkan Şoray'in, Şener Şen'in el, ayak izi herkese lazım...
Mulholland Drive ve Beverly Hills
Dunya Turu (11) BALI
Dunya Turu (10) HONG KONG
Dunya Turu (9) JAPONYA : Kultur farki diye ben buna derim.
Dunya Turu (8) HAWAII
Dunya Turu (7) LOS ANGELES
Dunya Turu (6) SAN FRANCISCO
Dunya Turu (5) ROAD TRIP ( Grand Canyon, Zion Canyon, Bryce Canyon Monument Valley, Yosemite...)
Dunya Turu (4) LAS VEGAS
Dunya Turu (3) BAHAMAS
Dunya Turu (2) MIAMI
Dunya Turu (1) Balayi
Libellés :
Chinese Theatre,
Dunya turu,
Hollywood,
Kodak Theatre,
Los Angeles,
Oscar torenleri,
Sid Grauman,
Sunset Bulvari,
Walk of Stars
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)