8 Aralık 2013 Pazar

Teatro di San Carlo: Anlatacak hikâyelerim var.

Avrupa'nin en eski opera ve tiyatrosu, dünyanin bile sayili tiyatrolarindan birisi Teatro Di San Carlo...

Göz kamaştırıcı, büyüleyici, çivileyici, olağanüstü bir tiyatro burasi.
Böyle zamanlarda kafamızın oynar başlıklı olduğuna şükredesim geliyor.
Sağa çevriliyor, sola çevriliyor, yukari kaldiriliyor, asağı indiriliyor, o şekilde öylece uzun süre kalabiliyor. Ne kadar başarılı bir dizayn şu kafatası sahiden bayılıyorum. Her yere bakabiliyorum. Dakikalarca öylece kalabiliyorum.

Tipki San Carlo Tiyatrosu'nda olduğu gibi, bunu yapabildiğimi bazen daha fazla fark ediyorum.


Tiyatroyu dışarıdan bir tavaf ediyoruz. Dışari çıkıp programa göz atıyoruz.
Bir de bakiyoruz ertesi aksama Verdi'nin AIDA Operasi'nin biletleri satiliyor.
(Aslinda bu, halka açik ve gösteriye denk son provalari. Ama hiç prova gibi degil, normal bir gösteri bu.)

Opera yüzyıllardır elit ve rafine bir sosyal aktivite. Gelen insanlarin zerafeti ve dış görünümlerine gösterdikleri özen, operayla neredeyse özdeşleşmiş.

Hiç hesapta yoktu. Giyecek kiyafetimiz bile yoktu...

Sirt çantamizi kapip Napoli sokaklarini sarmaş dolaş arşınlamaya, güzel Napolitaine yemeklerinden yemeğe, Vezüv'e çikmaya, Pompei'nin harabelerinin tozunu attırmaya geldik.

Şöyle saçımı başımı yapıp, üstüme jilet gibi bir siyah elbise, ayağıma siyah topuklu ayakkabılar geçirip Opera'ya gitmek vardi. Ama... artık üzerimizde ne varsa...

İnsan anlatacak hikâyeleri oraninda zengindir.

Hayatin sürprizleri ve spontane gelişmeler olmasa bu kadar çok anlatacak hikayemiz de olmazdi.

Hikâyeler...
Insan anlatacak hikayesi oldugu oranda zengindir.
Ve ben bir dolu zengin FAKIR insanlar biliyorum...
Benim gözümde en büyük zenginlik kayıtsız şartsiz, tartışmasız insanin hikayeleridir. Bazen biriyle tanisirsiniz, en pahali pabuçlar vardir ayaginda, ya da en pahali spor arabaya biniyor, sehrin en luxe semtinde oturuyordur. Ama, anlatacak hikayesi yoktur...
Bence anlatacak hikayesi olmayan bir kisiden daha fakir kimse yoktur.

Teatro di San Carlo'da AIDA Operasi (Verdi)

Opera izlemek için en iyi yer kesinlikle ve kesinlikle ikinci veya üçüncü kat balkon, mümkünse sahne karşısı. Ama zemin kat asla degil.
Neden mi?
Orkestra Sefi'nin o insana küçük dilini yutturan gösterisini kaçırırsınız da ondan.

Her melodinin her notasının çıkacağı aleti, çıkacağı şiddeti, vereceği duyguyu, yeri göğü inleteceği çapi, tınısının süreceği saniyeyi biliyor. Hem işitsel hem görsel bir şölen, orkestra şefini izlemek tarifsiz bir keyif...

Italyanlar ne kadar şanslı. Klasiklerin çoğunun Italyanca olduğunu düşünürsek konuyu anlamakta hiç zorlanmiyorlar. Sahnenin tam ortasinda bir yerde söylenen tum şarkilarin sözleri ayni anda yazili olarak geçiyor. Biz de işte aynı dil ailesinin bir çocuğu olarak nasıl olsa tüm kelimelerin kökleri ayni diye fazla zorlanmadan takip edebiliyoruz.

Aslinda Notre Dame de Paris'yi, yani Casimodo ve Esmeralda'yi taniyorsaniz konular birbirine çok benziyor. Hep buyuk bir ask, hep karmasik bir ask, hep umitsiz bir ask, hep politik veya askeri engeller...
Ve sonunda ask hem maglup, hem galip...

AIDA operasinin sonunda da oyle. Diyorsunuz ki, gerçek ask bu iste. Beraber olamiyorsak, beraber oluruz.

Eski zamanin sinemasi opera. Saatlerce, 4 saate yakin sürmesi ondan.

Cok boyutlu, çok konulu, çok mekanli ama gorsel olarak bunu sinema gibi gosteremiyor, bunu hayalinizde canlandirtiyor.
Hareketler birer dans kareografisi, dialoglar ise dunyanin en ozel sesli insanlarindan opera sarkilari.
Tum bunlar 2 saate sigmiyor. Hem nasil sigsin?
Mesela mesaj vermek gibi kaygisi yok. Bir hikaye anlatmanin da otesinde, ruhunuzun sinirlarini delip geçmek, zevk çitanizin boyunu yukariya çekmek.
Operanin bu kadar pahali bir aktivite olmasi da çok net açiklaniyor.
Sahnede gordugunuz her bir kisi bir sanatçi. Okuduklari okullar, konservatuarlar, AIDA Operasi'nin kadrosunda olabilmek için girdikleri yarislar, hepsi elit birer sanatçi, ses sanatçisi, balerin, muzisyen. Bize sunulan bu çok ozel opera gosterilerinin de bize kattigi zenginlik oraninda bir bedeli var.

Sevgili Sencer Hocam, benimle gurur duyuyor musunuz?
Sozunuzu dinliyorum, hatta operayi çok seviyorum, senede bir ya da iki kere gidebilmek istiyorum.

Bu da ikinci katta, sahnenin ortasina bakan kraliyet locasi

 O Italyan beyefendisi bana yerini vermeden rahat edemedi.

Balkondaki locamiza geldigimizde, on tarafta sandalyede 70-75 yaslarinda uç Italyan oturuyordu.
Sahneyi gormek için ayakta durmak zorundaydik, yerimiz çok ortada olmadigindan oturarak goremiyorduk.

O hayli yasli Italyan beyefendisi derhal kalkti ve bana yerini verdi. Oturmam için o kadar israr etti ki mahcup bir sekilde oturdum. Kendisi arkaya geçti. Ve 2 saat boyunca o yasta ayakta durarak operayi izledi.
Ben gencim, hem de sporcuyum. Saatlerce ayakta durmak bana viz gelir. Ama...

O Italyan beyefendisi, yaninda ayakta duran bir hanim varken oturmayi kendisine yediremedi, yakistiramadi.
Boyle buyumus, boyle gormus, boyle ogrenmis, hayati boyunca boyle yapmis. Simdi degisebilecek birsey degil. Mesele, benim için operayi ayakta izlemenin sorun olup olmamasi degil.
Mesele ben ayaktayken onun oturuyor olmasi. Ve bunun onun için normal olmamasi.

Bu eski usul adap, nezaket ve zerafet karsisinda saygiyla egiliyorum. Ve o Italyan beyefendiye huzurlarinizda tekrar çok tesekkur ediyorum.




























Teatro Di San Carlo: Anlatacak hikayelerim var

Ve Napoli buram buram tarih kokuyordu

NAPOLI: Italya'nin asi çocugu...

5 Aralık 2013 Perşembe

Ve Napoli buram buram tarih kokuyordu...

Sokaklari birbiriyle iyi iletisim halinde olan şehirleri seviyorum.
Tak tak, biri bir diğerine bağlaniyor; sokaklar sizin gideceğiniz yeri biliyor; en kestirme yolu hesapliyor; bir yol çıkartıyor karşınıza dümdüz yürüyünce varacağiniz yerdesiniz.

Yürüyerek gezilebilen şehirleri seviyorum.
Sokaklarin, caddelerin bizi elleriyle birinden diğerine taşıdığı şehirleri...
Şehri açık hava müzeymis gibi romantik, nostaljik, melankolik bir halde bizzat yaşadığımız, hissettigimiz şehirleri seviyorum.
Metro, otobüs, araba girince isin içine, silah çikti mertlik bozuldu gibi geliyor bana...
Mecbur degilsek uzak duruyoruz; biz yollari yürüyerek aşindirmasini seviyoruz.

Napoli'ye gelmeden önce bu şehirle ilgili epey şey duydum ve okudum.
Iki klise var ki herkesin dilinde: Bir: Cok pis bir sehir. Iki: Tehlikeli
Klişeleri küçümsememek lazim, herkesin tecrübesiyle onayladığı bir dinamiği olmasa klişe olmazlardı.

"Bu kadar pis ve ürkütücü bir şehrin nasil bu kadar büyük, cömert ve sıcak bir ruhu olabilir?"
demiş Tahar Ben Jalloun

Pis ve döküntü olduğuna tamamen katiliyorum. Ancak Napolide'ki 2.5 günlük mini hafta sonu tatilimiz boyunca hiçbir tehlikeye maruz kalmadik, en ufak bir endise dahi hissetmedik.
Şahsim adina, en azindan turistik bölgeler için bunu onaylayamayacağim.
(Tabi yine de, yola çikarken eşeğimizi sağlam kaziğa bağlamiştik, o ayrı...)

Öğleden sonra, şehrin limana yakın kısmını keşfetmek üzere yola çıkıyoruz.
Sağli sollu mağazalarin bulunduğu, Napoli'ye dair alışılmışın dışında hayli geniş Toledo caddesinden iniyoruz.

Napoli limani, ziyaretçi akişi açisindan Avrupa'nin ve dünyanin en onemli limanlarindan biri, hatta Hong Kong'tan sonra ikinci oldugunu soyleyen veriler var. Tabi kasimin son gunu itibariyle bunu gormek bize nasil olmadi. Gemi turlarinin ugrak yerlerinden biri oldugunu bildigimden buraya bir de yazlik gozle bakmak lazim.

CASTEL NUOVO

Limanin hemen yanıbaşında tüm ihtişamıyla bir ortaçağ kalesi Castel Nuovo duruyor.
Kis günü hava erken karardığından 17 civarı ışıklandırmaya başlıyorlar kaleyi. Tam bir göz ziyafeti böyle baka baka doyamayacaginiz türden bir kale. Sahiden nefis.
Sehrin bu bölümünde gezilip görülecek çok fazla yer olduğundan Castel Nuovo'nun keyfini disaridan seyrederek sürüyoruz.
Benim çektiğim resimden daha güzelini buldugum bir resimle paylasiyorum.



















1. Charles tahta geçtiginde Napoli Kralligi'nin baskenti Palerma.
Napoli baskent oldugunda Charles dusmanlardan korunmak uzere derhal bir kale yaptirilmisini ister.
1279 yilinda yapilan Barok tarzindaki bu kalenin yapimini iki Fransiz mimar gerçeklestirir.
Ne var ki 1. Charles'a, Sicilya savaslari yuzunden bu kalede oturmak nasip olmaz.
Ölümünün ardindan oğlu II. Charles, hem yerleşim hem de askeri baz olarak kullanılan, bugün dahi Napoli şehrinin en önemli mimari sembollerinden birisi olan Castel Nuovo'ya yerlesir.

Şehrin bu bölümü inanılmaz hareketli, hele bir cumartesi aksami çok şenlikli.
Hele Noel dönemi tadindan yenmez. Bu bölgede birbiriyle dipdibe görülecek bir sürü harika yer var. Bu güzelliklere bakmaktan başımız dönüyor.

En başta Teatro Di San Carlo var mesela.
Galeria Umberto 1° var.
Napoli'nin en önemli meydanı olan Plebiscito Meydanı var.
Ve içinde Palazzo Reale (Kraliyet Sarayi) ve Basilica di San Francesco di Paola var.
Ünlü Antik bar Gambrinus var, uğramadan giderseniz Napoli'ye gelmis sayilmazsiniz..

GALERIA UMBERTO 1°

1887 yilinda halki hem alisveris, hem eglence, hem de sosyallesme altinda toplamak amaciyla tamamen ticari bir amaçla yapilmis. Ve bugun dahi ayni amaca hizmet ederek ziyaret edenleri büyülüyor.

Içeri girer girmez yüksek tavaniyla dikkatimizi çekiyor. Her detayi etkileyici. Resmen boynumuz tutuluyor tepelere uzun uzun bakmaktan. Muhteşem. Son derece rafine. 
Tarihin ve modernitenin bulustuğu ender yerlerden birisi. Bayildim.



PLEBISCITO MEYDANI:

Bu devasa ve gorkemli meydan her donem Napoli'nin en onemli meydani olma ozelligini korumus.
1860 yilina kadar, içinde barindirdigi Kraliyet Sarayi'ndan oturu adi "Kraliyet Meydani"ymis.

"Pleb" halk demek. "Plebiscito" ise halk oylamasi anlamina gelir.

Ekim 1860'taki iki Sicilya Kralliginin birlesmesi kapsaminda gerçeklesen halk oylamasinin ardindan meydan Plebiscito adini almis.



Meydanda dört önemli yapıt var. Ancak sanırım bunların en mühimi Basilica di San Franceso di Paola ve Kraliyet Sarayi.

PALAZZO REALE (Kraliyet Sarayi)

Cumartesi akşamüzeri biletlerimizi alıp anında dalıyoruz sarayın derinliklerine...




Neoclassic tarzda yapilmis Basilica Di San Francesca di Paola'nin tam karsisinda. Gezerken pencerelerden görüyoruz, şahane bir manzara, insanın pencerenin önünden çekilesi gelmiyor.

Gezerken kraliyet gösteri salonuna yolumuz düşüyor. Burasi hâlâ gösteriler için kullaniliyor. Ve hatta biz ordayken aksam gösteriye çıkacağını tahmin ettigimiz bir takim müzisyen ve dansçilar çalisiyorlar.




























Saraylardaki büyük ve ihtisamli davet salonlari beni her zaman çok etkiler. Ama neden bu kadar büyük?
Sahiden içini doldurabiliyorlar mi? Ya da gösteriş için mi? Simdi nasıl insanlar hep birbirinden daha büyük evlerde oturmaya çalışıyorlar, benim salonum daha büyük, hayır benimki daha büyük, krallarinki de böyle bir yarış mı acaba? Benim davet salonum daha büyük yarışı...





















































BASILICO di SAN FRANCESCA di PAOLA

Plebiscito Meydani'na gelir gelmez, karşılıklı birbirine kim daha güzel diye meydan okur gibi bakan bu iki güzellik karşısında büyüleniyor insan.

Neoclassic tarzindaki San Francesca di Paola Basiligi ilk bakışta kenarlarındaki uzantısı itibariyle Vatican'ı andiriyor. Onun kadar görkemli olmasa da yine de görünce diliniz tutuluyor.

Içeri giriyoruz. Aaaaa bir düğün var, yani kilise düğünü, gelin damat diz çökmüşler, konuklar, din görevlisi... Ayyyy ne hos. Valla hiç utanmiyoruz, giriyoruz içeriye. Bizden baska disaridan insan yok. Biz de olmasak iyi ama, ama, ama ben izlemek istiyorum neler oluyor... Hem Italyan kadinlar düğün için nasil giyinmis, ayaklarinda nasil ayakkabilar var bakmayacak miyim yahu, kilisede geziyor bile olsak en nihayetinde kadinim...



























Buradan çiktiktan sonra kendimizi Via Chiaia'ya bir vuruyoruz, yorulana, susayana kadar...

O isiltili, capcanli, Noel'in yaklasmasiyla dekorasyonuyla parlayan minik minik sokaklarda kayboluyoruz. Kayboluyoruz, zira buradan sonra geçtigim sokaklarin, gordugum meydanlarin adini hatirlamiyorum. Her ilgimizi çeken dukkanda birkaç dakika durup onu bunu kurcalayan çocuklar gibi dura kalka bayaa bir yol katediyoruz.



Haaa bir ara şehrin en pahali evlerinin olduğu Vomero tepesine doğru yol aldığımızı fark ediyoruz. Hadi tabana kuvvet biz buradan Sant'Elmo'ya kadar çikarız diyoruz ama...

Bir gün içinde şehrin hem kuzeyini, hem güneyini karış karış gezip, hayli yüklü bir gezi yapmadık mı?

Şimdi GAMBRINUS'ta şampanya zamanı. Oh yeah !!!

GAMBRINUS




























Trieste Meydani'ndaki dillere destan bu antik bara ugramadan Napoli'den gitmeyin.
Antique... Mythique... Estethique... Fantastique...
Decoration harika.
Burada mutlaka Italyan kahvesi içmek ve patisserie'lerinden yemek gerekiyormus.
Ancak saat itibariyle ve 3 gun 3 gece kutlayacagimiz sevgilimin dogumgunu sebebiyle canimiz sampanya istiyor. Hadi tamam sampanya olmasin, Italyan usulu Prosecco olsun. Gambrinus'ta ne olsa gider...

Su andaki ruh halim ve yasama sevincim itibariyle bardagin ayaklari olsun yeter...

Aksam yemegimizden once bu aperitif molasi sahane geliyor.

Istikamet Italyan arkadasim Emilia'nin onerisi uzerine Bellini meydanindaki restaurant.
Sorbillo'da pizza yemedim, aksam yemegini kesin orada yemem lazim. Yemin ediyorum bu Emilia bana hesap soracak Paris'e donunce, elimde birseyler olmali. Italyan kadinin sakasi olmaz !

TEATRO di SAN CARLO bir sonraki yaziya...

Hiç hesapta yoktu. Yanimizda uygun kiyafetimiz bile yoktu.
Bayiliyorum hayatin spontane gelisen son dakika planlarina...

Bir de baktik, elimizde, ertesi aksam için, koskoca Teatro di San Carlo'da izlemek uzere AIDA operasinin biletleri duruyor.

Teatro Di San Carlo: Anlatacak hikayelerim var

Ve Napoli buram buram tarih kokuyordu

NAPOLI: Italya'nin asi çocugu...

4 Aralık 2013 Çarşamba

NAPOLI: Italya'nin asi çocugu...

Benim dogumgunumu Las Vegas'ta kutlariz da sevgilim bundan geri mi kalir?

Dogumgunleri çok ozeldir benim için. Cocuklugumdan beri klasik bir dogumgunu çocuğuyum.
Aslinda ben en çok, bir ev dolusu arkadas davet edip, sampanyalarin ardi ardina patladigi kalabalik ev partilerini severim. Ve herseyden once tam gununde kutlamasini severim.
Mesela o yil dogumgunum bir sali aksamina geliyorsa o parti sali aksami yapilir, cumartesi degil.
Gelebilen gelir, gelemeyen gelmez... Cumartesi benim dogumgunum degildir.

Eskiden dogumgunu tarihini bile hatirlamayan sevgilim, bir baktim basimiza dogumgunu çocugu kesildi son yillarda. Yok efendim dogumgunu partisi istermis, efendim esas dogumgunu persembeye geliyorsa o gun olacakmis, cumartesi aksami degil...
Malum, bu sene benim dogumgunumde Vegas'taydik. 2 Aralik'ta, onun dogumgununde nerede olacakmisiz?

Düşündüm taşındım...

Görmedigimiz bir yer olsun, romantik bir sehir olsun, kis gunu hava 10 derecenin altinda olmasin, yemekleri guzel olsun, buram buram tarih koksun, buyuk bir metropol olmasin, hatta daracik daracik sokakli bir ortaçag sehri olsun, ronesans izleri tasisin...

Avrupa'da yasamanin en buyuk avantaji bu: Her taraf komsu kapisi.

NAPOLI

Cumartesi sabahi 10'da variyoruz Napoli'ye. Esyalarimizi 4 yildizli butik otelimiz Palazzo Decumani'ye biraktiktan sonra Napoli sokaklarina atiyoruz kendimizi.

Bu uçagin saati sahiden çok iyiymis, cumartesi erkenden gune baslayabiliyoruz. Uçakta biraz uyuyabilseydik iyiydi ama ne mumkun ! Italyanlar'in ne kadar gurultucu insanlar oldugunu bir kez daha gorduk.
Hatta Napoli'ye vardigimizda sevgilim onumuzdeki iki adamin elleri kollari havada uçusarak sohbet edisini oyle bir taklit etti ki yolun ortasinda, yanimizdan geçen hayli yasli bir Italyan teyze "Evladim postaneyi ariyorum, nerede?" diye sordu bize, o derece yani...

"Once Napoli'yi gor, sonra olebilirsin." (Goethe)

Oyle demis Goethe 1786'daki Napoli seyahatinin ardindan...

Neapolis adi altinda kurulmus bir Yunan kolonisi.
Buyuk Yunan, Roma Imparatorlugu ve Bizans Imparatorlugu'nun en onemli sehirlerinden biri olmus. Yunan kulturunun izleri Napoli'nin temellerini olusturmus.
16. ve 17. yuzyillarda Istanbul'dan sonra Avrupa'nin en gozde sehriymis Napoli.



Sehrin çogu yerinde bir buyuk sehir havasi yok, hâlâ eski usul bir yasam suruyor Napoli halki. Daracik sokaklarinda balkonlardan sarkan çamasirlari, binanin altindaki manavi, mahalle bakkali, cafesi, sokaklarda oynayan çocuklariyla Akdeniz kimligi ozellikleri tasiyor.
 
Diger taraftan da, bir metropol olmayi reddeden, basina buyruk yasamayi seçen bir buyuk sehir havasi var.

Italya'nin asi çocugu sanki...

Via S. Biagio del Librai: Crèche Napolitaine

Dapdaracik bir sokak ve metrekareye dusen insan sayisi neredeyse Champs Elysée...



Meger Napoli, Noel oncesi inanilmaz Italyan turist alirmis bu sokaktaki Christmas market için.
Crèche deniyor Fransizca, bilmiyorum nasil deniyor baska dillerde.
Katolik inanisa gore Isa bir ahirda doguyor ve çevresindeki inekler nefesleriyle isitiyor onu. Buraya crèche diyorlar, latince guvenli yer anlaminda. Cok çesitli modelleri var.
Ancak Napoli tarzi çok unlu ve ozelmis. Bunu yeni ogrendim.

Tevekkeli degil bu sokaktaki butun magazalar devasa "crèche"ler ve onun parçalarini satiyor.



Napoli'ye dair en begendigim ozelliklerden birisi meydanlar. Adim basi meydan. O kadar çok var ki, bir yol, azicik akip gitmisse mutlaka bir meydan karsiniza çikarip nefes aldiriyor size.
O daracik sokaklarda sikisip kaldin, gel genisledim iste, daralma, diyor adeta insana. Kucakliyor.

Içimde hafif mayhos - melankolik duygular kiprastiran sey renkler miydi?

Ben, aklimda ne oldugunu onu yazana kadar tam bilemem.
Birseyler duser once kalbime, sonra zihnime, sonra filizlenir... Cicek açmak, dallanip budaklanmak ister, boyle gumbur gumbur gelir kelimeler. Taskin nehirler gibi zihnimden yaziya akmak ister. O zaman ogrenirim ben de, haaaa buymus demek ki aklimdaki...

Kirmizinin, egosunu dengeleyen olgun sari ile muazzam uyumu

Napoli'nin "eski şehir" dedigimiz bölgesine dair beni mest eden birşeyler daha vardı ama, tam adlandiramiyordum. Simdi biliyorum: Renkler...

Sehir boyanmis adeta. Binalarda sari ve kirmizi renkleri çok hakim.
Ah kirmizi nasil da yakip geçiyorsun ortaligi. Ve sari, nasil egosuz, olgun bir renksin sen boyle...

Bazi renklerde mutluluk ve sevinç hislerini ortaya çikartan, insanin sivri uçlarini törpüleyen, bize boyadigi şeyi illaki sevdiren bir güç var.

Sari ve kirmizinin bu uyumu bende bunu çagristiriyor.

Tek başina kirmizi bazen çok vahşi, agresif, tutkulu, her türlü duyguyu en uç noktaya çekebilecek, kontrol altina alinmasi zor bir renkken, sarinin silikligi, pasifliği, kirmizi karşısındaki ezikliği kırmızının egosunu dengeliyor, sarının değerini yüceltiyor.
Ikisi beraber tadina doyulmaz bir gorsel zenginlik ve duygusal yogunluk kazandiriyor.





Ve avlular... Avlusu olan buyuk konaklar...
Şehrin tarihi semtinin curcunali göbeğinde tak diye büyük bir avlu çikiyor sağda yanıbaşınızda. Curcuna dışarida kaliyor, içerisi selam sükunet...



1943 yilinda ikinci dunya savasi sirasinda en fazla bombalanan Italyan sehriymis Napoli.
Vay be!!! Ne binalarmis, ne duvarlarmis ! Kim yaptiysa belli ki malzemeden kaçmamis yani.

Tam bir ortaçağ sehri. Ve sanki hâlâ bir ortaçağ şehri burası. Tek bir tuğla oynamamis yerinden, binalar boyanmamis, elden gözden geçirilmemis... Harabe gibi birakilmis, yikik dökük.
Sivası akmiş ve görüntü kirliliğine yol açan çok bina var.
(Paris'te olsa bu binalarin hepsine ceza gelirdi belediyeden, sehrin gorsel yapisini bozduklari için.)


 (Su bina tam da Napoli Limani'na bakiyor, mesela... Kohne bir goruntu.)





 
Italyanlari nasil tanirsiniz? Trafikte adama kesinlikle yol vermeyişinden...

Yaya geçidinin önüne geldik bekliyoruz. Bir araba bizi fark edecek, tam yaya geçidinin önünde olduğumuzu görecek ve bize yol verecek diye umut ediyoruz...

Sevgilim bir an şöyle diyor: "Bunlar bize yol vermeyecek değil mi?"
"Vermeyecek." Zaten yaya geçidinden geçen bile yok.

Italyan sürücülerde şöyle bir mantik var. Aman ben geçeyim de, bu yayalara yol vermek arkadaki arabanin sorunu... Önümüzden geçen her arabanin sürücüsünün kafasindan bunun geçtiğine eminim zira bizim onumuzde daha bir hizlanmalari baska nasil açiklanabilir?

Elimizle "Dur" isareti yapip atiyoruz kendimizi arabalarin onune. Hiç korna çalma. Yok çalmiyorlar zaten, hem suçlu hem guçlu durumu yok. Ama her seferinde bu "yol veren ben olmiycam, arkamdaki versin, arkamdaki versin, arkamdaki versin..." telasini yasadiklarini goruyoruz.

Bir de sokaklarda, her köşe başinda öpüşen gençleri var... 

Tayyip bunlari görse kafayı yemez miydi?
Araba gürültülerine de güvenip bu resmi çekmeye cüret ettim.
Zaten öpüşeceksen böyle öpüşeceksin. Dünya yanıbaşinda yıkılsa duymayacaksın...


Bir pizza molasini hak etmedik mi?

İtalyan arkadaslarimdan aldiğim tiyolara gore sehrin en guzel pizzacilari Via Tribunali sokağindaymis. Biz de Toledo caddesinden Plazza Bellini'ye doğru çikiyoruz. Oradan Tribunali.

Çok yakin Italyan arkadasim Emilia'nin dediğine göre pizza buradaki Sorbillo'da yenecekmis.

Emilia'cim, bize verdigin bu tiyoyu butun dunya mi verdin yahu? Yagmur çiselemeye basladi Sorbillo'nun onunde bir kalabalik bir kalabalik, kimse bana misin demiyor, yerini vermiyor.
Oyle matah bir yere de benzemiyor yani, anlamadik durumu.

Hayir alt tarafi bir pizza yani ne oluyor kardesim? Valla bu cumleyi anca Turkçe blogumda kurabilirim. Alt tarafi bir pizza Emilia'cigim yagmurun altinda 1 saat beklemeyi gozumuz yemedi dersem buyuk ihtimalle Emilia beni arkadasliktan afaroz eder. Afaroz...

Neyse... Ne diyorduk, evet Italyanlar'in pizzalarina laf edilemez ama, biz de o kadar bekleyemeyiz.
Adini yazdircaksin, siparisini vereceksin sonra biri seni mikrofanla çagiracak. Yok artik....



























Oyle yuruyorduk ve rastgele bir pizzaciya oturacaktik ki, onumuzden uç pizza kutusuyla bir kadin geçti ve reflex olarak hemen atladik: Pizzalari nereden aldiniz?

Kadin kosedeki çardagi tarif ediyor ve solugu aninda orada aliyoruz.


Italyanlar'i tarihte bir de çok koyu katolik biliriz degil mi? Adim basi kilise, ayni sokakta her biri bir sehri simgeleyebilecek, bas yapiti sayilabilecek tarzda kiliseler...

Bir tanesi oyle degisik, oyle muhtesem ki: Gesù Nuovo
Içinde yakin bir zamanda aziz olmus bir doktorun heykeli var.
Aziz olmak ta seçimle oluyormus. Her yil yaptigin iyiliklere oy veren bir kurum varmis. Bir kurum daha varmis ki o da zayif, eksik ve kotu yanlarini bulmakla yukumluymus. Ona gore kuruldan azizlik sonucu çikiyor veya çikmiyormus.



Ben de aziz yani "St" olmayi daha Tanrisal birsey saniyordum...





Teatro Di San Carlo: Anlatacak hikayelerim var

Ve Napoli buram buram tarih kokuyordu

NAPOLI: Italya'nin asi çocugu...

2 Aralık 2013 Pazartesi

Bruges'da tutkunun yarattigi yansima ve bireysel romantizmin dogusu

Blogtan once gezip gordugum yerler "sayilmaz" gibi geliyor bana.
Bu sayilmaz, yazmadin çunku orayi, git yine gez. Yaz, oyle sayalim.

New York'a da yeniden gitmem gerekiyor, Londra'ya da, Roma'ya, Floransa, Kophenag, Prag, Barcelona, Andaluzya, Berlin, Krakow, Marakesh, daha bir suru, bir suru yere yeniden gitmem gerekiyor.

Malaga'ya yeniden gidip bir boga guresi izlemem ve bunu kanli canli yazmam gerekiyor mesela...
Ya da Aushwitz'e gidip tuyler urpertici Yahudi kamplarini ve hayatlarin sondugu gaz odalarini nefes nefese yazmam gerekiyor...

Isim zor. Ben onlari yine de kaleme alirim almasina ama...
Cok sevdigim ressam arkadasimdan ogrendigim bir prensip var: Her donem baska biriyiz. Ayni tabloyu, ayni malzemeyle, ayni boyayla yapmak istesem bile, ruh halime gore firça vurusum, kullandigim boya orani bile degisik... Ayni tabloyu bir daha yapamam yapmak istesem bile...
Iste, bendeki de kelimelerle o hesap.
Yazmak istesem bile o seyahatleri, ayni ruh hali, ayni kafa yapisinda olmadigimdan; seçecegim kelimeler, deyisler, tanimlamalar farkli olacak.
Uzerine yeni bir yasanmislik koymadan eski bayatlamis yasanmisligi çikartip isitip koyamam bloguma.

BRUGES

Ahhh Bruges nasil da sicaciktin. Soguk bir kis gunu gitmistim ilk defa, 2007 Aralik 15. Atkilarimizi dolamistik simsiki, ama usumuyorduk. Brugges usutmez. Brugges kollarini açar, sarip sarmalar, isitir adami. Ustune bir de o muhtesem çikolatalarindan sunar. Oyle anaç, oyle misafirperverdir...

Ikinci kere bir bahar gunu gittim. Gordum ki Bruges'de mevsimlere gore degisen bir durum yok. O hep canli, hep romantik...

Ben yazamadim Gulin yazmis.
Hem de nasil yazmis... Gulin bayildimmmm. Hele romantizm yaklasimlari harikulade etkileyici ve çok orjinal.
Romantizm nedir sahiden de?
Ya uzak dururuz, ya cilkini çikaririz, ya "zayiflik" deriz, ya "duygusallik". Nedir meselenin ozu?
Bir sehir nasil, ne sekilde romantik olabilir, bize o havayi verebilir ve bizi bunun içine sokabilir?

Iyi ki bu yaziyi yazmissin Gulin. Iyi ki Bruges'u sen anlatmissin. Kalkip gidesim geldi simdi. Bruges'u yeniden kesfedesim geldi.
Basliga da"tutku" kelimesini ilistirmissin ya; ok bir yaydan çikmis ve hedefini vurmus misali...
Ryokanlarda kalip Zen bahçelerinde iç yolculuga çikmak gibi...
Gulin'i hatirlayacaksiniz, "Zen Bahçesinde Ben'i bulma, ya da Ben'den Uzaklasma" yazisindan.

www.bnce.blogspot.com

Gulin Gursoy'un kaleminden sahane bir Bruges seyahati yazisi.
Gitmek için can atacak, valizlerinizi simdiden hazirlamaya baslayacaksiniz. 

Benden tavsiye: Sicak bir kahve yapin kendinize, fincaninizla geçin yazinin basina. Bence bu yazinin yanina çok yakisir kahve. Ya da sicak çikolata...


                                                    *************************


Brugge’da Tutkunun Yarattığı Yansıma, Bireysel Romantizmin Doğuşu
Planlanan, bazen planlanmayanı önünüze çıkarırsa, tümüyle gelişine ve kendine özgüdür, ertelemeden yaşanması gerekir. Haarlem’e yaptığım gezi ve arkasına eklenen Amsterdam, Brugge, önüne geleni yaşamanın ayrı bir keyif olduğunu gösterdi. 
Arkadaşımın düğününde tanışıp, arkadaş olduğum ve onun arkadaşıyla çıktığı yolculuğun üçüncü kişisi olmuştum. Plansız, beklentisiz, bir bakşa planın parçası olmuştum. Bir daha görme fırsatım olmaz diye düşünerek yola çıkmıştım. Bireysel beklentilerim ön planda olmadan, geldiği gibi yaşayıp andan keyif alma çabasıydı sadece beklentim. 
Fıkralardaki gibi, Bir Amerikalı, bir Hollandalı ve bir Türk olarak yola çıktık.  

Herkesin romantik olarak adlandırdığı bir yerdi ve beraber gidilmesi gereken kişilerin önemli olduğu vurgusu taşıyordu insanların cümleleri. Söylenen ve söylenmeyen herşeye rağmen yola çıktık bir kere diye düşündüm. Ekstra anlam yüklemeden, geldiği gibi yaşamalıyım dedim kendi kendime. Romantizm nedense, cümle içinde kullanıldığında beni rahatsız eder. İçinde biraz yapaylık hissederdim ya üzerine fazla anlam yüklendiğini düşündüğümden ya da beceremediğimden olsa gerek. Bilmezdim bu yolculuğa çıkana kadar, bir gün herkesin kendi tanımını yapabileceğini hatta bireysel romantizmin yaşanabileceğini, tanımlanabileceğini.


Yol boyu kalacağımız yerin hikayesini dinlerken, anlatılanlar masal gibi gelmişti, insanın biraz abartı vardır diye düşünmeden edemeyeceği türden. Mevsim kış olunca yağmur kaçınılmazdı. Bulutlar ve yavaş yavaş yağıp, inceden inceye insanın içine işleyen yağmur, çoğu zaman insanın içini üşütür, biraz karamsarlık verir. Ustüne üstelik tarih kokan bir yerde karamsarlık daha belirgin ortaya çıkabilir diye düşünebilir insan. İlginç olan Brugge’da yağmurun etkisi, bütün bilinenlerin tersineydi sanki, üşütmüyordu, renkler daha canlıydı. Bulutların arasından sızan ışığın yansıması, yağmurun ve bulutların hikayesini başka dilde söylüyordu. Yol bitip konaklayacağımız iki odalı otele geldiğimizde, 14. yüzyildan kalmış, herşeyiyle orjinalliğini koruyan bu binanın, gothic dönemde yapılmış binalara, Brugge’un siluetini yaşatan kanala baktığını ve bu görselin oluşturduğu bütünlüğün bir anda insanı başka bir yüzyıla götürebileceğini düşünememiştik.  



Otelin sahibi ve işletmecisi Sanatçı David’le tanıştığımızdaysa, Brugge daha farklı bir siluete bürünmüştü. David’in yaşadığı tutkunun, yarattığı tutkuya dönmesi an meselesiydi. Ağzından çıkan kelimelerin dansı ve ortamın büyüsü, beni alıp bir başka dünyaya götürdü. İlk anda çok tanımlayamadığım ama çoğu zaman doğanın üzerimde oluşturduğu hafifleme duygusu diye düşündüm. Biraz daha fazlasıydı, nefes almanın güçleştiği, bulutların üzerinde yürürcesine hareketlerin yumuşadığı, yüz kaslarının gevşediği, başka zamanlara yolculuğun yapıldığı ve kişinin içinden başka bir ben çıktığı an olarak ifade edilebilen. Gözlerinle ya da elinle dokunabildiğin her şeyin çok sana ait ama sendeki bir şeyi ortaya çıkarabildiğini görebilmek çok ta bildiğim duygulardan biri değildi. Sanırım tanımlanan romantizm buydu. Bugüne kadar kilişeleşmiş romantizm tanımının bende yarattığı yapaylık hissinden çok uzaktaydı, bazen kelimeler daha anlamlı gelir ya, işte romantizm o anda benim için daha anlamlı bir kelime olmuştu. Yazılan çizilenin ötesinde bu duygu çok bireyseldi, kimi zaman nefes almayı engelleyecek kadar güçlü. Bireysel yaşanan romantizm, olası bir şey miydi, bir an düşündüm, aşk bireyseldi ya romantizm o da bireysel olabilir miydi, kesinlikle bunu rahatlıkla kelimelerle savunabilirim. 
Bir başkasının yaşattığı değil sizin kendi içinizde yarattığınız tutkunun dışa vurumudur romantizm.
Bir tutkunun karşı tarafta yararttığı ama tümüyle kaynağın bireysel olarak yaşadığı his değilmiydi ki, romantizm. Tutkunun yolculuğuydu, gerçekte dile gelişinin karşı tarafta yarattığı etkiydi. Bu duygu yaşanırken karşılığında bir insan ya da canlı yoktu, sadece canlının yarattığı enerjinin diğer canlı üzerinde oluşturduğu etkiydi. 
Brugge, tekbaşına  bina değildi, ya da içinde geçen kanal ve onun içindeki yansımalar, gezintiler değildi. Arnavut kaldırımıyla döşenmiş bu şehirde yaşayan insanlarda başka bir telaş vardı. Güneş açtığında ışığın şehrin üzerine düşürdüğü duyguları yakalayabilme, içtiği biranın lezzetini paylaşabilme ve onu dillendirebilme telaşıydı. Ziyaret edenin bir daha gelmesi adına çok sebep taşıyordu. Brugge, duyguların dile geldiği, hatta kanalda özgürce yolunu alabilen kuğular gibi, duyguların ortalıkta gezdiği, cinsiyeti olmayan, ziyaret eden, yaşayan bütün canlıların taşıdığı ve ortama bıraktığı enerjiyi yansıtıyordu.  
Akşam olup, ışıklarla görselin başka bir boyut kazanması artık çok şaşırtıcı gelmiyordu. Başkasına gerek duymadan, ışığın ve gölgelerin dansıyla yaşanan romantizm artık, insan bedenini tümüyle sarabilecek güçteydi. İnanılmaz güzel, ama bir o kadar da sade bir bahçeye bakan Nuit Blanche Guest House penceresinden dışarıyı seyretmek, 14. yüzyıla dönüşü hızlandırıyordu. Ulaşılmanın zor, ama o kadar da tutkunun yoğun olduğu döneme yolculuktu sanki. Bu yolculuk yüzyıllar önceden hazırlanmıştı. Brugge, 14. yüzyılda sanatını konuşturan sanatçıdan, bugünün sanatçısına tutkunun, enerjinin aktarıldığı yerdi. 
Bu aktarış ertesi sabah kahvaltıda da devam etti. Artık emindim, bireysel romantizm yaşıyordum ve karşımda kahvaltı tabağı duruyordu. Sunulan kahvaltı değil de, seyretmem ve duyguarımı anlamam adına hazırlanmış naturmode çalışmaydı.
Bir daha görme şansım olmayacağını düşünerek çıktığım bu yolculukta, bendeki başka beni keşfetmiş, romantizmin tanımını baştan yapmıştım. Bireysel romantizmin, filmlerde ya da kitaplarda anlatılandan öte başka bir şey olduğunu görme telaşıydı bendeki. Yeni bir şeyleri keşfetmiş olmanın  telaşı. Bende yarattığı o duyguyu hatırlama isteğiyle bir daha gelebilecek miyim ya da başka bir yerde bunu hissedebilecek miyim telaşıydı.
Thanks Mike, Thanks David and Thanks Jerome
Gulin GURSOY
www.bnce.blogspot.com 

Zen bahçesinde beni bulma ya da benden uzaklasma

1 Aralık 2013 Pazar

Benim Dünyam

Hayatini "imkansiz" kelimesini tanimadan kurabilen insanlara hayranlık duyulmaz da ne yapılır?

Ekim başında bir dergi geçti elime. 1900'lu yılların başında yaşamış, kör, sağır ve dilsiz Helen KELLER'in inanılmaz hayatını anlatıyordu.
475 konuşma ve denemeden oluşan bir arşivi, inanç, körlük, doğum kontrol yöntemi, atom enerjisi, Avrupa'da yükselen faşizm, 1. dünya savaşı üzerine 50 dile çevrilen yazıları ve kitapları bulunmaktaymış Helen Keller'in.

Hayat bazen bize birşeyler söylemeye çalışıyor sanki...
Tam Keller'in hayatıyla ilgilendiğim bu zamanlarda "Benim Dünyam" filminin vizyona gireceğini öğreniyorum. Bu film de, Helen KELLER'in hayatından esinlenilmis Hint yapımı Sanjay Leela Bhansali'nin "Black" filminin Türkçe uyarlamasıymış.


BENİM DÜNYAM (Uğur Yücel – Beren Saat)

« Yeniden çevrim » daha yerinde bir tanim olurdu. Zira film, « Black » filminin detaylara varıncaya kadar tam bir kopyasi. Kara gözlükler, Ela'nin saç modeli, kıyafetleri, hatta ayakları çanak gibi ayrik yürüyüşü bile aynı. Oyunculuk bile fazla yorumlanmamış. Uğur Yücel genel olarak iyi. Beren Saat ise, körü oynarken yüzüne yapıştirdığı eblek ifade ile daktilo yazarken fazla hüşu içinde üst bedenini çok oynatmasi dışında o da iyi. Ama Ela'nin çocukluğunu oynayan Melis Mutluç bence filmin en iyi oyuncusu. Filmin içine bizi sokan, Ela rolüne can veren, kör-sağır-dilsiz olarak bu dünyada yer edinme çabasına bizi ilk ortak eden o.

Film gayet te ağlatmayı hedefliyor. Ama bence siz oradaki başarı hikayesine odaklanın.

Ela kör, sağır ve dilsiz ama zihinsel engelli değil.
Yalnızlığından, karanlığından ve vahşiliğinden kurtulup herkes gibi yaşamaya, kafasının içindekileri, bir yolunu bulup dışarı çıkartmaya çalışan bir kiz çocuğu.

Karanlıkta ne kadar yaşayabilirsiniz?

"Karanlikta ne kadar yaşayabilirsiniz? Birkaç dakika? Birkaç saat? Birkaç gün? Ben tam 40 yıl yaşadım." diyor Ela...

Eskiden elektrikler kesilirdi hatırlar mısınız? Bir süre de gelmezdi. Nasıl panik olurduk... Ne yapacağımızı şaşırırdık, hayat dururdu o an, göremiyorsak yaşamıyoruz demekti. Hemen gaz lambasini arardik, bir mum yakmaya çalışırdık.
llaki gorecegiz... Görmeden olmaz. Görmemeye tahammülümüz bu kadar zayıf. Ama duymamak öyle mi? Birşey dinlemeden ve konuşmadan saatler geçirebiliriz. Duymamak ve konuşmamak, görmemekten daha tahammül edilebilir geldi bana.

Görmesek mi? Duymasak mı?

Bir gün öylece konuyu attim ortaya bir arkadas ortaminda. Her kafadan güzel sesler çikti. Benim, "görme"ye geçtigim iltimasi sarsan bir düşünceyle karşılaştım. Bir arkadaşım dedi ki: "Bence görmeyenler, duymayan ve konuşamayanlara nazaran daha rahat iletişim kurarlar. Duymayanlar sessizliği ve yalnızlığı daha fazla hissederler. İletişim kuramazsan sevgiyi hissedemezsin. Ve sevgi herşeydir."
Sevgi herseydir evet, ama dokunarak ta hissedilir, hiç konuşmadan da...

"İmkansiz" Ela'nın tanimadığı bir kelime...

Filmin en can alıcı mesaji. Ela oyle seyler başarıyor ve bir "birey" oluyor ki; "imkansiz" diye birşeyin olmadığını, olayın kafadaki kararlılık olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

"Hayatta insanın karşısına gerçekten iyilik yapma fırsatı çok fazla geçmiyor. Bu firsatı sakın kaçırma..."

Ne kadar yerinde bir tespit !
Filmde duyduğum vurucu cumlelerden biri bu. Bayildim...
Etliye sutluye bulasmadan, suya sabuna dokunmadan, elimizi tasin altina koymadan o kadar çok insan iliskisiyle dolu ki hayatlarimiz, birisinin hayati  için hatiri sayilir bir sey yapabilme, fark yaratabilme, artı değer olabilme firsatı çok nadir geçiyor elimize. Ki... O firsat bir inci. Fark edebilene...

Ve filmde beni yakalayan bir cümleyle daha yazımı bitiriyorum:

Hayat dondurma gibidir. Erimeden yemek lazım.