Yiyelim - Içelim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yiyelim - Içelim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2013 Pazar

Memleketimin Sofraları Bambaşka...

Dünyanın bir numaralı mutfağının kalbinden geliyorum.
Fransız mutfağını çok iyi bilirim.
Evelallah, elimden de çok iyi gelir, şahane Fransız yemekleri yaparım.

Ama...
Memleketimde yemek yemenin tadı bambaşka...
Kıyas kabul etmez.

Her yenilen şeyin bir ritueli var, bir mazisi, bir hikayesi var.

Babaannemin bahçesinin ağacından toplanmış incirler var. İncir mi bardacık mi? Farkı nedir, hala bilmiyorum.

 Ramazan ayında kapış kapış giden sıcacık susamlı pideler var.
 
Biricik kardeşimin çocukluğundan beri olmazsa olmazı, üzerine erimiş kaşar peynirli sucuğu var. 

Yayık ayranı var mesela, offf içtikçe içesi gelir insanin... Bir tane zaten hiç kesmez.


Şu pidelere bakar misiniz? Bunlar bir porsiyon sadece. Biri ıspanaklı kaşarlı, biri kuşbaşılı... Yedikçe yersin... Hele şu yayık ayranla da bir güzel gider ki...

Şöyle domatesin kokusunu taaa mutfaktan duyduğunuz çoban salatası var. Böyle çalakaşık yiyesi gelir insanın. Çobanlar da ağzının tadını biliyormuş haaaa....


Küçükken, annemin daha mixerı yokken, elinde süzgüyle kaşık kaşık ezdiği en sevdiğim çorba mercimek çorbası var...


Sabahı, akşamı olmayan, memleketin içilme rekorlarini her dönem kıran rakipsiz çayımız var... İnce belli bardakta olacak illa ki. Bir de şu yanındaki gümüş çay kaşığına bayıldımmmm. Ben de istiyorum aynısından.


Bunun yaprak sarmasi var, mantısı var, revanisi, şambalisi, baklavası, peynirli künefesi var.
Sokaklarda gezen bozacısı, çekirdekçisi, darıcısı var.
Eskiden sadece Izmir Kemeralti'nda bulduğumuz, sokakta ayakta içtiğimiz kıaradut suyu var.
Turşucusu, turşu suyu var.  Pastırması var.
Sokakta dökülen, herkesin bir tabak için sıraya girdiği lokması var.
Türk kahvesi var bunun...
Rahmetli babaannemin aşuresi var...
Deniz kenarı şehirlerinin efsane yiyecegi midyecisi var. Midye dolma...
Işkembe çorbası, ezogelin çorbası, köşe başında satılan kokoreci var.
Annemin malzemesi bol ve temiz olsun diye evde hazirlayip firına yaptırdığı pidesi var.
Ramazan pidesi var. Lavasi var. Böyle şişman... bol susamlı...
Evde yapilan, yeme de yaninda yat cinsinden yoğurdu var...

Yoğurt demişken...


Bakar mısınız, şu arabayla giderken yol üstünde durup ettiğimiz köy kahvaltısına...
O kahvaltıdan aldığım zevki Istanbul boğazına nazır luxe bir mekanda almadım. Ciddiyim.
Her lokmanın, vücudumdaki mutluluk hormonlarını harekete geçirdiğini hissede hissede yedim.
Sadece yediklerimiz değil, tam eski usül yol kenarı mola yerleri olması itibariyle de cezbetti beni.
Tahta sandalyeleri ve masasıyla, kenarda şarıl şarıl akan suyu, ortada biten ağacı, çiçeği, böceğiyle harikaydı...
Hele hele şu ortadaki yoğurt... Abartmıyorum, tadı hafizamda kayıtlı, zira bir daha öyle lezzetli bir yoğurt yiyebilecek miyim? Bilmiyorum.
Umuyorum...

Bir de öldürücü mezelerimiz var bizim. Deniz börülcesi, ahtapot, kalamar, patlıcan, semizotu salatası...


Ben bir de lagos yedim, balığımı kendim sectim, Marmaris Selimiye'de, denizin dibinde hatta denizin üstünde, iskelede...

Doku taşlarım bu tadlar benim

Peynirin anavatanında yaşıyorum.
Ama hiçbiri beyaz ve tulum peynirinin yerini tutmuyor, olmuyor.
Dünya mutfağında tatmadığım lezzet kalmadı diyebilirim.
Ammma....
 
Doku taşlarım bu tadlar benim...

Her birinin ayrı hikayesi var.
Bazı yiyeceklerle özdeşleşen insanlar var aklımda...
Bir takım yemeklerle bütünleşen olaylar, bayramlar seyranlar, kutlamalar var.
Her bir lokmada canlanıyor, beni ben yapan her güzel hatıra...

Damak tadı denilen şeyin bir hafızası var.
Silinmiyor, unutulmuyor.
 
Memleketimin sofraları, yemekleri bambaşka....

5 Mayıs 2013 Pazar

Paris'te Jazz-Brunch : LE RESERVOIR

Brunchy pazarlara devam...

Geçen haftaki Mama Shelter deneyiminin tadi damagimizda kaldi.
Hem mecazi hem gerçek anlamda tadi damagimizda kaldi.
Hizimizi alamadik. Bugun yine brunch'taydik.


JAZZ-BRUNCH : LE RÉSERVOIR

Buranin methini daha once duymustum.
Jazz-Brunch concepti Le Meridien Hotel'inde yillar once kesfettigimiz birsey. Canli muzik esliginde pazar sabahi kahvalti-ogle yemegi...

Her yerin en çok, evimden yuruyerek gidebilme mesafesinde olanini seviyorum. Hele bir de memnun kalirsam degmeyin keyfime...

Tam 11.45'te, Paris 11. bolgede, Rue de la Forge Royale sokaginda, Réservoir'dayiz.

Içerisi karanlik, gun isigi almiyor. Ama nasil olur? Gun isigi almayan karanlik bir mekani kahvaltiya hiç yakistiramiyorum.
Isin içinde jazz konseri olmasi durumu, bu açiyi bir parça yumusatiyor.
Yerimiz sahnenin tam onu, salonun ortasi.
Masasina yerlestikten sonra herkes hep birlikte ayni anda bufe kuyrugu olusturuyor.
Pazar pazar elimizde tabak kuyrukta beklemek te hosumuza gitmiyor. Ama napalim boyle.

Bufeye gelince... Geçen hafta Mama'daki muthis brunch tecrubesinin "recency effect"iyle bu konuda çok objectif bir yorum yapmak zor. Ancak yemek yemek için tekrar donmek isteyecegim bir mekan degil. Yiyecekler çok rafine degil.
Cok çesitli degil, ama çok ta fena degil.
Ben yediklerim içinde en çok tomates-mozarella-borulce salatasini, bol ananasli meyve salatasini ve somon fumeyi begendim.
Portakal suyu ve kahve çok basarisiz.

Ve 12.30'da beklenen Jazz konseri basliyor.

Her hafta baska bir grup, baska bir tarz muzik.
Bu pazarki... Bossanova yani Brezilya muzigi...
Bayilirizzzzzz.....
Cok severiz biz Bossanova muzik tarzini.
Organizasyonu ben yaptigim için sevgilim bana bakip bilerek mi burayi seçtin bugun diyor? Hayir, tamamen tesaduf...
Yani tesaduf diye birsey varsa...
Hani olumlu deneyimleri de olumsuz deneyimleri de kendimize biz çekiyoruz ya...


AGATHE IRACEMA : Sahane bir yorum

Bir gitaristle bir sarkici kiz sahne aliyor.
Cok profesyonel bir goruntuleri dahi yok.
Basliyorlar klasik Brezilya melodileriyle bildigimiz sarkilari soylemeye.


Gorunuse aldanmamak lazim derler ya, aynen oyle. Mukemmel bir kahvalti yasatiyorlar bize. Kizin elinde çiki çiki sallanan seyler tam Brezilya usulu. Sarki soylerken yuzundeki her kas hareket ediyor, gozleri kuçuluyor, agzi iki yana açiliyor, kapaniyor...
Sahane bir ses ama daha da otesi sahane bir yorum...
Mest oluyoruz.
Geldigimize degdi diyoruz.

Brunch'in sonunda Agathe ile konusma firsati yakaliyoruz.

8 haziranda Paris'in meshur jazz barlar sokagi Rue Lombards'da,
"Le Baiser Salé" de sahne alacakmis.

Bu konser kaçmaz !!!


 Paris'te brunchy pazarlar : Mama Shelter

Follow my blog with Bloglovin

Paris'te class bir brunch: MAMA SHELTER

Paris'te turist olmak...

Bu mehirde yillarca da yaşasanız, doğma büyüme "Parisienne" de olsanız yapacak şeyler, keşfedilecek yerler bitmiyor. Bitmez...

Non-stop life happening bir şehir. Her daim bir yerleri oynuyor. Hiç durmuyor.
Birileri geliyor, birileri gidiyor, herkes hem Paris'li hem değil...

MAMA SHELTER

Paris böyle bir yer işte, metrekareye düşen güzel yer sayısı çok fazla. Hepsine hakim olamıyorsun, oldum sanıyorsun, bir de bakmışsın daha yeni yeni neler keşfediyorsun...

Paris 20. arrondissement'da, Nation tarafinda bulunan evimizin hep güneyine doğru bir sosyal hareketlilik içine girmisiz. Evimizden kuzeye dogru bir mekan arayışı hiç aklımıza gelmemiş.

MAMA SHELTER aslinda luxe bir otel. Tanınmış kişilerin de tercih ettiği bir mekan.

 

Mama Shelter'da gördüğünüz her insan kadin, erkek, genç, yaşlı, dergi kapağından fırlamış gibi. Herkes fashion...
Çok class bir mekan. İçinde koltuk ve kanape olan, insana kendini evinde hissettiren mekanlardan...
Tam ortada dikdörtgen bir bar var.
Aksam yemeginden sonra barda yer bulunmuyormuş. İlk fırsatta denemek istiyorum...
Her haftasonu unlu bir DJ çalıyormuş. Kokteyller üstünmüş.
Mişli geçmiş zaman çünkü Mama'nın akşam yemeklerinin ve gece hayatını da iyi bilen, her hafta buraya abone yakın arkadaşım Aude'un ağzından...



Bundan 2 hafta once buraya sonunda ben de Aude'un davetiyle aksam yemeğine geliyorum.
Yemekler şahane şahane olmasina ama, özellikle ortam insana kendisini çok iyi hissettiriyor.
Bence bir mekanin başarısı en çok bununla ölçülür.

Benim kalite parametrelerimden biri de bu: Gözümün yorulmaması...

Kaliteye dair görüşlerimiz, yaklaşımlarımız her yeni deneyimle şekilleniyor.

Benim son zamanlardaki en önemli kalite paramatrelerimden birisi çevremdeki herşeyin, ozellikle insanların yavaş ve narin hareket etmesi.
Herşeyin, varlığıyla yokluğu fazla farkedilmeyecek seviyede yerinden oynaması.
Kısacası dikkatimi dağıtacak, gözümü yoracak her türlü dış etkenin sıfıra yakın olması...

Mama Shelter'da bu kriterin yakalanması garanti.
Müşteri yelpazesi son derece oturaklı, gün görmüş ve kuğu gibi zarif...
Evet kuğu gibi hareket ediyor herkes.
Hafif...

Brunch için 1 hafta öncesinden rezervasyon yaptırmanız tavsiye edilir.

Mama Shelter'daki ilk deneyimimden o kadar memnun kalıyorum ki, ertesi hafta sevgilimi de buraya brunch'a getirmeye niyetleniyorum.
Meğer 1 hafta öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyormuş, yoksa asla yer bulunmuyormuş.
"Yok artık" demek geliyor içimden. Hani öyle vızır vızır bir sosyal hayatı olan bir semt te değil, kim geliyor buraya sırf yemek yemek için?
Hiç şaşırmayın. Mama Shelter her daim popüler, her daim dolup taşıyor.

1 hafta öncesinden pazarımı böyle planlamak pek hoşuma gitmiyor ama mecburen rezervasyon yaptırıyorum. Mama Shelter buna değer, biliyorum.

 

Ertesi pazar brunch'a Mama Shelter'dayız.

Koltuklarımıza bir kuruluyoruz sevgilimle, değmeyin keyfimize.
Elimizde bir de çarşaf çarşaf gazetemiz olsa tam evde eski usül pazar kahvaltısı diyeceğiz...

Bir zengin büfe, bir zengin büfe anlatamam...
O ortadaki, akşamları etrafı insanla çevrili o dikdörtgen bar pazar brunch'larinin büfesi. Her ürün en son kalite, her yiyecek en detayına kadar özenle hazırlanmış. Rafine.
O sashimiler, deniz ürünü salatalar, peynirler, tiramisular, tartlar enfes enfes...
Surahiyle masaya gelen portakal suyu, taze sikilmis portakal suyu.
Gelen kahve uyduruk degil, bayaa bayaa expresso.
Sıcak çikolata, toz değil, erimiş çikolata ve sıcak sütle karışmış Parislilerin deyimiyle anneanne tarifi sıcak çikolata. Ağzınızda sizi mest eden bir tad, içinizi ısıtan bir tad...

Bu tadı damağımızda kalan enfes brunch kişi başı 42 Euros...
Paris'te normal bir burnch ortalama 25 euro. Ancak aradaki kalite farkı fiat farkından çok çok büyük...

5 Mama Shelter var: Paris, Lyon, Marsilya, Bordeaux, Istanbul

Mama Shelter gibi bir concept yaratiyorsun. Bundan 5 tane yapiyorsun.
4'ü Fransa'da. Bir tane de yurt dışında açalim diyorsun. Ama nereye açsak nete açsak diyorsun...

Aklına ilk gelen sehir İSTANBUL. Bence şahane bir seçim...
Hem de Istiklal Caddesi'nin tam göbeğinde...
Istanbul'a tekrar yolum düştüğünde gideceğim ilk mekan burası olacak. Bütün arkadaşlarıma vereceğim Randevu adresi burasıdır. Şimididen duyurulur.

Annemin güvenli ve sıcak kollarında olmak gibi: Mama Shelter....


Paris'te Jazz-Brunch: LE RÉSERVOIR

Bir yer dusunun Carmen'in elinde sampanya içiyorsunuz: BEL CANTO


28 Ocak 2013 Pazartesi

Giyotinden geçtim, elime kelepçe takildi, hucreye atildim : THE LOCK UP


Tokyo'da "fetis kulturu" almis basini yurumus.
Koca koca binalarin her kati boyle fetislere ayrilmis.

Pedofilinin kurumsallasmis hali: Hizmetçi kiz cafeleri.

Bunlar arasinda bir tanesi var ki akillara zarar...
Butun rehberler bu deneyimi muhakkak tavsiye ediyor.
Hizmetçi kiz kafeleri...

Giriste 18-19 yaslarinda "hizmetçi" kiliginda kizlar sizi karsiliyor.

Oyle bir karsilama ki, o cafe-bari tercih ettiginiz için el çirpip sevinç gosterileri yapmaya baslayinca, kendinizden suphe edip, tercihiniz hakkinda tereddut edip resmen korkuyorsunuz.
Barin her kosesi, kuçuk kiz çocugu odasi gibi pembe-beyaz dekore edilmis.
Hizmetçi kilikli garson kizlardan birisi dizlerinin uzerine çomelip siparis aliyor.
Siparisleri not alirken eteginin firfirlarini bir o yana, bir bu yana savuruyor, çok enteresan.

Bazi masalarda koca koca adamlarin gomlegine peçetelerini yerlestiren hatta yemeklerini yediren kizlar var. Soylediklerine gore onlara bir de "buyur sahip" diye hitap eden bir tema varmis.

Bu, resmen, pedofilinin kurumsallasmis hali. !

Yoksa, o koca koca adamlarin, bu çocuk sesli, çocuk gorunumlu kizlara bakip, içki içerek eglenmesini baska turlu nasil izah edebiliriz?

 

P.S. Bu benim kisisel deneyimim degil. Sevgilimin agzindan duyduklarim. Meshur Akihabara'ya elektronik aletler bakmaya gitmisken oradaki meshur hizmetçi kiz cafelerine de bir goz atayim demis... Benim, Akihabara'da, malum, isim olmaz. Ben de bu esnada Shibuya'ya alisverise gittim, ne yapayim ?

Sevgilimin anlattigina gore, ortalikta bir suru kedinin dolastigi "kedili" barlar, bir de "master" temali barlar varmis.

Garson kizlarin "evet sahip, tamam sahip" diyerek itaat ettikleri ve hatta, adamlarin agizlarina yemeklerini yedirdikleri barlarmis bunlar. Yok artik !

Japonya'da sosyoloji ogrencisi olmak vardi simdi...
Hani sagliksiz ta demeye curret edemiyorum.... Birsey diyemiyorum.

Boyle temali bir cafe-bar-restaurant deneyimi yasamadan Tokyo'dan gitmeyelim diyoruz.
Ama usturuplu birsey olsun. : THE LOCK UP

Giyotinin ardinan, kelepçeli, karanlik, kapisi kilitli hucreler...

Derken... Guide'larda tavsiye edilen çok ta taninmis THE LOCK UP 'i seçiyoruz.

Bir binanin 7. katinda bulunuyor.  
Tema: korku.

7. kata variyoruz. Içeri girmek için zili çalmak istiyoruz ama zil yok, kapiyi açan yok, dogru yerdeyiz, eminiz ama ortalikta kimsecikler yok.
Tam o sirada Japon gençler geliyor. Bakalim içeri nasil girecekler?

Meger kapinin tam yaninda, çukurda bir yer varmis.
Orada, Japonca "elinizi buraya koyunuz" yaziyormus.
Biz ne bilelim !!!

"Koy elini" diyorlar bana, bir taraftan da kis kis guluyorlar.
Var bir numara bu iste, ama ne? Gorucez simdi.


Koyuyorum elimi.

Elimi koyar koymaz, lazer isiklarindan olusmus giyotin gibi birsey dusuyor uzerine.
Ciglik atiyorum. Elim gitti saniyorum, bir anda kaynar sular dokuluyor basimdan, oyle bir duygu...

Bu zilmis. Valla çok komiksiniz...

Birileri gelip kapiyi açiyor. Giriyoruz.
Içerisi kapkaranlik...
Alisagelmisin çok disinda bir restaurant.


Birden elime kelepçeyi geçiriveriyor garson kiz, ne oldugumu anlamadan... Ve beni arkasindan surukluyor.

Yemek yenilecek yerler; kapisi kapali, minicik pencereli hucreler...

Diger musterilerin yemek yemekte oldugu hucrelerin onunden geçiyoruz. Tastan yapilmis her yer, içeriyi gormuyoruz, ama konusma, catal bicak, bardak seslerini duyuyoruz.

Bizi de bir hucreye atiyor kiz.
Atar atmaz çikiyor ve arkamizdan kapiyi kilitliyor.
Boyle kalakaliyoruz. Saskin saskin birbirimizin suratina bakiyoruz.
Nereye geldik biz boyle?


Bunlar oyunu abartip gecenin sonunda bize iskence de yaparlar, soylemedi deme.

Valla Japon degil mi? Bunlardan her turlu manyaklik beklenir, ben artik onu anladim.


"Sevgilim, buranin bu aksamki yemek için iyi bir seçim oldugundan emin misin?"

Yapacak birsey yok. Geçip masaya oturuyoruz.
Beklemeye basliyoruz. Birisi gelip bizi kurtaracak mi acaba diye...

Birden birisi hucremizin kapisini açip içeri giriyor.
Bizi salacak, azam edecek derken siparisimizi aliyor.
Zaten tutuklusun, fazla seçim sansin yok. O, bu, su seç iste... Seçiyoruz.

Once kokteyllerimiz geliyor. Birseye benzemiyor ama olsun, sividir deyip içiyoruz.


Bir anda....
Her yer kapkaranlik oluyor, hiç isik yok... Ses te yok...
Derken, birden diger hucrelerden gelen çiglik sesleriyle irkiliyoruz. N'oluyoruz? Neden bagiriyor bu insanlar? Neler yapiyorsunuz onlara?

Bizim hucremiz açiliyor. Kapkaranlik, onumuzu gormuyoruz. Birden bir ates yaniyor. Su korku filmlerindeki figurler beni hiçbir zaman korkutmamistir ama onlardan birini birden burnunuzun dibinde gorunce basiveriyorsunuz çigligi.
Yok, yok, hakikatten bir irkiliyor insan, elinde degil..

Sahane, çok yaratici, sansasyon garanti...

Yedigimiz yemek çok parlak degil.
Zaten buraya ambians için gidilmeli.
Simdiye kadar gittigimiz butun yemek yenilecek yerlerden farkli olduguna suphe yok.
Tokyo'ya yolu dusen herkese kesinlikle tavsiye ederim.

O hucrede nasil çiglik çigliga bagirdigimi hâlâ hatirliyorum...


HACHIKO: Sadakat ve bagliligin mukemmel simgesi..

Japon kadini neden bu kadar zayif ? Sirrini açikliyorum.

Golden Gai barlarinin kapisinda "yabancilar giremez" yaziyordu...

Elma elma olali boyle satafatli satisa sunulmadi.

Japon kadini yurumeyi bilmiyor.

Sumo gurescilerinin herkesin onunde torenle kesilen at kuyrugu...

Matrix'teki gbi beynime Tokyo'da hareket edebilme yetisi yuklensin istiyorum.

Ben de Japon Kadini olmak istiyorum.

Tokyo buram buram yalnizlik kokuyordu...

JAPONYA : Kultur farki diye ben buna derim.


Dunya Turu (8) HAWAII

Dunya Turu (7) LOS ANGELES

Dunya Turu (6) SAN FRANCISCO

Dunya Turu (5) ROAD TRIP ( Grand Canyon, Zion Canyon, Bryce Canyon Monument Valley, Yosemite...)

Dunya Turu (4) LAS VEGAS

Dunya Turu (3) BAHAMAS

Dunya Turu (2) MIAMI

Dunya Turu (1) Balayi










6 Ocak 2013 Pazar

GOLDEN GAI barlarının kapısında "yabancılar giremez" yazıyordu...


İlk durak UENO Park, hava 24°, ekim sonu İzmir'den daha sıcak.

Ueno Park'in etkileyici bir tarafı yok.
Devasa bir park işte. Central Park gibi, Hyde Park gibi.
Park Floral gibi...

Ardından iki adımda Tokyo National Museum'dayız.

En çok ilgimi çeken; 16. yüzyıl Japon insanının eğlenmek için yaptığı aktivitelerin sergilendiği bir nakış oluyor. Bu nakış üzerinde, bizim de çok severek oyandığımız "Go" oyunu motifini görüyorum. Hoşuma gidiyor.

Go oyunu aynen Japonlar gibi: Sade, yalın ama çok katmanlı ve derin.


İçi para dolu çantamızı bankın üzerinde unuttuk. Geri döndük. Herşey yerindeydi. İşte burası Japonya...

Ueno Park'ta anlatmak istediğim birşey başımıza geldi.

Bir bankta oturuyorduk. Elimizdeki çantaları banka bırakmıştık.
Bir çanta da, içinde pasaportlarimizin, bütün paramızın, kredi kartlarımızın bulunduğu çantaydı.
Birden yağmur yağmaya başladı, hızlı bir şekilde. İkimiz de öyle ani bir şekilde kalktık ki; çantayı bankın üzerinde unutmuşuz.
10 dakika gibi uzun bir süre sonra, panik olmuş bir halde fark ettik, çantayı ikimizin de almamış olduğunu.

Aynen banka geri döndük, bir baktık; çanta öylece orada duruyor. İçinden mendil bile alınmamış haliyle.
İnanilacak gibi değil...
Zaten çanta orada olmasaydı herhalde en yakındaki kuruma (mesela müzeye) kayıp eşya diye bırakılırdı diye düşündük.

Japonlar'in ustun ozelliklerini herkes biliyor. Ben baska seylerinden bahsedeyim dedim ama, bu kadar ustun insanî ozelliklerin gerçekten var olabileceginden habersizdim.


Blogumda, dunya turumuzun Japonya kısmına başlarken kendi kendime dedim ki:

Japonlarin gelişmişliklerinden, çalışkanlıklarından, üstün değerlerinden çok bahsetmeyeceğim.
Ben daha detay gozlemlerimi yazacağım.
Japon kadınlarının yürümeyi bilmediklerini yazacağım mesela...

Nasil olsa Japonlari herkes biliyor. Adamlar "çalismak" denilen eylemin dibine vurmuşlar.
Yapmışlar da yapmışlar işte, bir gelişmişlik, bir medeniyet, bir sistem, bir düzen...
Aşmış gitmiş...
Dahasi, insani değerlerinin yaninda teknik gelişmişlikleri gölgede kalıyor.
Bunlari herkes biliyor, ben bir daha ne diye üzerinden geçeyim ki dedim kendi kendime...

Ama, yok. Hele kendiniz bu üstün insanî ozelliklere bizzat şahit oluyorsanız yazmamak, anlatmamak mümkün değil.
Insanin ağzı açık kalıyor. Hayret ediyor. Hayran kalıyor.

Saygi, güven, onur, gurur bir toplumu nasıl bu denli güçlü şekilde ele geçirebilir?
Öyle bir hakim ki bu değerler, tüm ilişkilerde hat safhada.
Bunu her yerde, her ortamda görüyor, yaşıyor insan.
Aslinda öyle olmak için özel olarak çaba da sarfetmiyorlar.
Herkesin bildiği insan olma modeli bu, başka türlüsünü bilmiyorlar.

Avrupa'da olsaydı biri o su şişelerinin tamamını alır, fahiş rakama satardı herhalde.

Fukushima nükleer faciasinin ardından bile hayat sekteye, kaosa uğramamış Japonya'da.
Hayatin ritmi düşmüş, herşey daha yavaş ilerlemiş ama düzenlerinden ödün vermemişler.

Pet şişe su veya kutu cola satan, bozuk parayla çalışan makinalar var ya?
Radyasyon zamani, bu makinalarin sahipleri, makinleri halka açmislar. Herkes ihtiyaci kadar içecek alabilsin diye...

Bir kere onlara kocaman bir bravo. Zor zamanda para-pul derdini tamamen unutup Japon halkini düşündükleri için...

Ikincisi: Japon halkina bir başka bravo.
Bu su şişelerinden herkes ihtiyaci kadar 1-2 şişe aldığı ve iyi niyeti sömürmedikleri için...

Avrupa'da veya Amerika'da olsa, birisi bu makinayi bir gecede tamamen indirir, sonra da şişesini 50 eurodan halka satardi herhalde.

İşte bu yüzden hayran olunası insanlar !!! Bravo !

Tokyo gecelerine akalım....

Yemekten sonra bu akşam biraz Tokyo gecelerine akalım diyoruz
Şöyle Tokyo'nun barlar sokağı diye bir yeri yok mudur? Vardır herhalde.
Roppongi diye tutturuyor millet. Oraya da gideceğiz elbette ama orası daha international bir ortam. Orginal değil.

Ben hakiki Japon olsun diyorum.

Mesela gözlerim çekik diye beni içeri almayan bir yer olsun...


GOLDEN GAI : "Foreign people are not allowed"

Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer... Daracık daracık sokaklar...
Koca koca gökdelenli, uzay mekiği şehir Tokyo'dan çok uzakta sanki, ama degil...

Meshur Golden Gai barları burası...

Bu barlarin en tipik özelliği aldığı müşteri sayısı.

Her barın ortalama müşteri alma kapasitesi: 7
Evet 10 metrekarelik barlar burası. 4-5 kişi alan barlar gördük. En fazla 8 kişi alan bir bar gördük.
Içkilerin bulunduğu bir bar ve bir de karşısında 5-6-7 tabure. O kadar.
Özel bir sohbet edemezsin, yeni biriyle tanışamazsın... O kadar küçükler ki bir ambians yaratamazsın. Sadece içki içiyorsun. Ve barmenler de mecburen müşterilere eşlik ediyor. Bu barları bu kadar özel yapan nedir bilemiyorum. Zira sadece içki içmek için çıkılmaz ki dışarıya...
İşte, ömrün dışarıda geçtiğine bir örnek daha. Evinde olmayı buraya tercih eden birileri olmasa bu barlar ayakta kalmazdı degil mi?

Sen misin hakiki Japon bari olsun diyen. Buyur...

Yine de merak ediyoruz. Gelmişken içeri girelim biz de, bir bakalım nasılmış diyoruz.
Diyoruz da, gir girebilirsen...

Golden Gai barlarinin kapisinda soyle yaziyor:
"Yabancılar içeri giremez".

Buyur Dilara'cim, sen misin hakiki Japon olsun, hatta bizi içeri almasinlar diyen..
Al işte, almıyorlar zaten...

Valla almıyorlar. Dönüp duruyoruz aynı yerde her kapıda aynı mesaj asılı.

Derken...

Bir barın içinde oturan Japon bir çift bütün sevimlilikleriyle bize sesleniyor.
"Hadi içeri gelin."
Etrafimıza bakınıyoruz.
Bizden başkası yok. Evet evet bize sesleniyorlar.
Içeri giriyoruz, onlar sayesinde... Torpilliyiz yani.

Birer kokteyl söyleyip gayet iyi Ingilizce konuşan bu Japon çiftle sohbet ediyoruz.
Barda toplam 6 kisiyiz. 1 kişilik boş yer var sadece. Kapasite full.
Dünya turumuzun diger etaplarından, onların Avrupa seyahatlerinden bahsediyoruz.
Çok ta eğlenceli bir çift, gece boyunca sürekli gülüyoruz.
Aslında daha ne olsun...


Golden Gai bir yabancı olarak çok ta cazip bir yer değil.
Tamam Roppongiciler, haklısınız.

Bu akşam Golden Gai'da bir kokteyl içmeyi tecrübe etmekle yetiniyoruz.


"Tecrübe etmek"...

Zaten dünya turumuzun yegane gerçekleşme nedeni...
 

Elma elma olali boyle satafatli satisa sunulmadi.

Japon kadini yurumeyi bilmiyor.

Sumo gurescilerinin herkesin onunde torenle kesilen at kuyrugu...

Matrix'teki gbi beynime Tokyo'da hareket edebilme yetisi yuklensin istiyorum.

Ben de Japon Kadini olmak istiyorum.

Tokyo buram buram yalnizlik kokuyordu...

JAPONYA : Kultur farki diye ben buna derim.


Dunya Turu (8) HAWAII

Dunya Turu (7) LOS ANGELES

Dunya Turu (6) SAN FRANCISCO

Dunya Turu (5) ROAD TRIP ( Grand Canyon, Zion Canyon, Bryce Canyon Monument Valley, Yosemite...)

Dunya Turu (4) LAS VEGAS

Dunya Turu (3) BAHAMAS

Dunya Turu (2) MIAMI

Dunya Turu (1) Balayi


1 Ağustos 2012 Çarşamba

İstanbul'dan dönüp soluğu LA CIGALE'de aldım.

İstanbul'dan kendimi Izmir'e nasıl attım bilmiyorum.
Eminim bazıları icin olağanustu bir şehirdir, ama bana hiç değmiyor İstanbul.
Afaganlar basıyor, daral geliyor, ayağıma kramplar giriyor....
İnsanin kanını emen birsey var bu şehirde, sevemiyorum...
Herhangi bir nedenle yolum düşse, bir an önce çıkıp gitmek istiyorum.
Iyi ki burda yaşamıyorum diye düşünüp çok mutlu oluyorum.
Yılda bir kez yolum düşüyor ama İstanbul sevgisi düşmüyor içime...

İstanbul'un en çok Izmir'e dönüşlerini seviyorum..

İstinye'de kahvaltı, köprü ve boğaz manzaralı yemekler, Beykoz yolunda Peyzaj restaurant, Marina'da Gelik Restaurant, İstiklal'de 360, Ulus Restaurant, Reina, olmuyor, kesmiyor beni...

Orhan Veli'nin sözü gibi...
Istanbul'un en çok Izmir'e dönüşlerini seviyorum.

Ah canim Izmir'im...
Denizi kiz, kizi deniz kokan güzel şehrim...

LA CIGALE'in gediklisiyiz...

 
  
Izmir'de çok kalmadim bu sefer.
1 gun gecirdim sadece o da Unzile'mi görmek icin...

Her zamanki gibi gediklisi oldugumuz mekanda bulustuk: La Cigale

La Cigale'i benim için ozel kilan birsey daha var:
Hayatimin temel taslarindan birini görme firsati veriyor bana.
Biricik lisemin hemen yanindaki Fransiz Kultur Merkezi'nin bahcesinde bulunuyor La Cigale.
Bizim zamanımızda buralar böyle değildi tabiki. Alakası yoktu.
Fransız Kültür Merkezi'nin bahçesi böyle köhne, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdi. Bomboştu.
Biz arada bir okuldan dolayı mecburen giderdik, Fransizca film, tiyatro gösterimi, yıl sonu gösterileri, bilimum aktiviteler olurdu.
Ama Fransızca gösterilerin dışında, bahçesine sosyalleşmek icin bir gün birilerinin geleceği hiç aklima gelmezdi...
Al iste, ben mesela simdi Izmir'e geldigimde ordan çıkmıyorum.
Bütün gün kazık çakıyorum...

Ferah mi ferah...
Insanin içini açan, insana yasama sevinci veren bir yer.
Terapi gibi... Inanilmaz gevsiyor, rahatliyor, hafifliyor insan...
Ordaki oxygene'de kesin birsey var, ya da yedigimiz ictigimiz seylere mutluluk asisi mi veriyorlar acaba?
Oradan ciktigimda kendimi her zaman mükemmel hissediyorum.
Yemekleri de lezzetli, hele tatlilari öldürücü. Şarap seçimleri de basarili. Daha ne olsun!!!

 http://mekan360.com/UserFiles/images/12313/DSC03501.jpg

Bir de yazı bir başka güzel, kışı bir başka güzel, gündüzü bir başka güzel, gecesi bir başka oranın...
Yazin agaclarin altinda, babaannenizin bahcesindeki sofada oturur gibi, boyle minderlerle dosenmis güzel bir köşeye yerleşiveriyorsunuz. Ohhhh değme keyfime...
Aksam dedin mi ambians değişiyor...
Güzel masa örtüleri seriliyor, mumlar yanıyor, fonda akşam yemeği müziği... Ben yanımda akşama uygun ayakkabı ve büyük küpeler taşıyorum, gece moduna geçiveriyorum bir iki dokunuşla...

Butun calisanlar acaip tatli ve çok class...
Ne zaman neye ihtiyacin oldugunu biliyorlar, sen birsey demeden yanında bitiyorlar.
Ister 1 saat geçir, ister koca 1 gun asla sikmiyorlar, rahatsiz etmiyorlar.
İnanılmaz ilgililer ama ilgiyle insani boğmuyorlar.
Herşey muazzam bir şekilde dozunda...

Benim bayıldığım bir mekan La Cigale...
Şimdiden tekrar orada olmak için can atıyorum.

Eylül gelse...
Güzel Izmir'imin meltem rüzgarları esse...
Birer kadeh rosé alsak... muhabbetin dibine vursak...



Memleketimin Sofralari

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Memleketimin Sofralari Bambaska...

Dunyanin bir numarali mutfaginin kalbinden geliyorum.
Fransiz mutfagini cok iyi bilirim.
Evelallah, elimden de cok iyi gelir, sahane Fransiz yemekleri yaparim.

Ama...
Memleketimde yemek yemenin tadi bambaska...
Kiyas kabul etmez.

Her yenilen seyin bir ritueli var, bir mazisi, bir hikayesi var.

Babaannemin bahcesinin agacindan toplanmis incirler var. Incir mi bardacik mi? Farki nedir, hala bilmiyorum.

 Ramazan ayinda kapis kapis giden sicacik susamli pideler var.
 
Biricik kardesimin cocuklugundan beri olmazsa olmazi, uzerine erimis kasar peynirli sucugu var. 

Yayil ayrani var mesela, offf içtikçe içesi gelir insanin... Bir tane zaten hiç kesmez.


Su pidelere bakar misiniz? Bunlar bir porsiyon sadece. Biri ispanakli kasarli, biri kusbasili... Yedikçe yersin... Hele su yayik ayranla da bir guzel gider...




Soyle domatesin kokusunu taaa mutfaktan duydugunuz çoban salatasi var bunun. Cobanlar da agzinin tadini biliyormus haaaa....



Kuçukken, annemin daha mixeri yokken, elinde suzguyle kasik kasik ezdigi en sevdigin çorba mercimek çorbasi var...


Sabahi, aksami olmayan, memleketin içilme rekorlarini her donem kiran rakipsiz çayimiz var...
Bir de su yanindaki gumus çay kasigina bayildimmmm. Ben de istiyorum aynisindan.

 
Bunun yaprak sarmasi var, mantisi var, revanisi, sambalisi, baklavasi, peynirli kunefesi var.
Sokaklarda gezen bozacisi, cekirdekcisi, daricisi var.
Eskiden sadece Izmir Kemeralti'nda buldugumuz, sokakta ayakta ictigimiz karadut suyu var.
Tursucusu, tursu suyu var.  Pastirmasi var.
Sokakta dokulen, herkesin bir tabak icin siraya girdigi lokmasi var.
Turk kahvesi var bunun...
Rahmetli babaannemin asuresi var...
Deniz kenari sehirlerinin efsane yiyecegi midyecisi var. Midye dolma...
Iskembe corbasi, ezogelin corbasi, kose basinda satilan kokoreci var.
Annemin malzemesi bol ve temiz olsun diye evde hazirlayip firina yaptirdigi pidesi var.
Ramazan pidesi var. Lavasi var. Boyle sisman... bol susamli...
Evde yapilan, yeme de yaninda yat cinsinden yogurdu var...

Yogurt demisken...


Bakar misiniz, su arabayla giderken yol ustunde durup ettigimiz koy kahvaltisina...
O kahvaltidan aldigim zevki Istanbul bogazina nazir luxe bir mekanda almadim. Ciddiyim.
Her lokmanin, vucudumdaki mutluluk hormonlarini harekete gecirdigini hissede hissede yedim.
Sadece yediklerimiz degil, tam eski usul yol kenari mola yerleri olmasi itibariyle de cezbetti beni.
Tahta sandalyeleri ve masasiyla, kenarda saril saril akan suyu, ortada biten agaci, cicegi, bocegiyle harikaydi...
Hele hele su ortadaki yogurt... Abartmiyorum, tadi hafizamda kayitli, zira bir daha oyle lezzetli bir yogurt yiyebilecek miyim? Bilmiyorum.
Umuyorum...

Bir de oldurucu mezelerimiz var bizim. Deniz borulcesi, ahtapot, kalamar, patlican, semizotu salatasi...


Ben bir de lagos yedim, baligimi kendim sectim, Marmaris Selimiye'de, denizin dibinde hatta denizin ustunde, iskelede...

Doku taslarim bu tadlar benim

Peynirin anavataninda yasiyorum
Ama hicbiri beyaz ve tulum peynirinin yerini tutmuyor, olmuyor.
Dunya mutfaginda tatmadigim lezzet kalmadi diyebilirim.
Ammma....
 
Doku taslarim bu tadlar benim...

Her birinin ayri hikayesi var.
Bazi yiyeceklerle ozdeslesen insanlar var aklimda...
Bir takim yemeklerle butunlesen olaylar, bayramlar seyranlar, kutlamalar var.
Her bir lokmada canlaniyor, beni ben yapan her guzel hatira...

Damak tadi denilen seyin bir hafizasi var.
Silinmiyor, unutulmuyor.
 
Memleketimin sofralari, yemekleri bambaska....

26 Kasım 2009 Perşembe

Fransiz yemekleri...

Paris'te bir restoran var. Plomb du Cantal.
Kisin gelmesini merakla bekledigim iki sey var. Bunlardan birisi elbette kayaga gitmek. Ikinci neden ise gastronomik:)
Raclette, tartiflette ve Plomb du Cantal'da kirmizi etin yaninda aligot ve trufade yemek...
Gerci bizim yazin gitmisligimiz de var ama yazin yenilecek sey degil...

Aligot ve trufade aslinda bildigimiz patates puresi. Ama... patates pure oldu olali boyle bir kimlige burunmemistir.. O nasil pure oyle. Aligot icinde zaten peynir var, oyle pisiyor beraber. Patates ve peynir oyle bir butunlesiyor ki inanilmaz bir lezzet.. Trufade daha patatesi patates gibi hissettigimiz hatta gordugumuz bir bicim. Ama onun da baska bir kimligi var zira sarimsakla pisiyor.
Bu iki lezzet yaninda kirmizi et ve kimizi sarapla butunlesti mi.... offff ne keyif...

Plomb du Cantal. Yemek zevki olanlara tavsiye edilir..


Bir yer daha var. Bizim evin yaninda Au père populaire.
Glamour hicbir yani yok restoranin, hatta biraz pespaye. Ama bir ascisi var, adam asci degil sanatci. Oyle yaratici ki yaptigi yemekleri resmen sanat eseri gibi yapiyor ve tabakta sunuyor. O yemeklere daha trendy bir mekanda rastlasaniz sasirmazsiniz yani o derece sofistike.
Bir de cok ilginc, bir yediginiz tada bir daha denk gelmiyorsunuz. Menu yok. Her gun tek cesit. Asci karar veriyor. Ama iyi ki de o karar veriyor. Biz biliyor muyuz ne isteyip ne istemeyecegimizi. Istemedigimizi sandigimiz seyler oyle guzel bir sekilde geliyor ki karsimiza... Mesela bugunki yemek etin yaninda sosuyla servis edilen kabak puresi idi. Kabak hani su turuncu olan... Kendim secsem asla secmem ama adam yapmis yine.. Iyi ki bazen secim hakki taninmiyor:)
Entre olarak ta patlican caviar uzerinde mesclun salata. Cok basarili..

Yolunuz dusmez ama duserse sur la rue Buzenval 75020 Paris