27 Mart 2017 Pazartesi

Neredeyse 30 yıllık...

Benim gibi birçok insanın hayatının temel taşlarından birini oluşturan Tevfik Fikret Lisesi'ne başladığımızda 11 yaşındaydık.
Hazırlık sınıflarına ayrılan sobalı barakalarda yerlerimizi alırken ne heyecanlıydık !
Bambaşka bir hayat başlıyordu.

Gidip en arkaya oturdum. Hemen önümdeki sıraya uzun saçlı, havalı, kumral bir kız geldi oturdu.

Nereden bilirdim o kız hayatımdan asla çıkmayacak, hayatımın her döneminde en tepelerde yerini alacak, o benim canım ciğerim, sırdaşım, en iyi arkadaşım, anne modelim olacak...

Nereden bilebilirdim, ben bir gün hayatımın en büyük hatasını onun sayesinde yapmayacağım...

Biz onu soğuk burjuva bir kız olarak tanıdık. Öyleydi...Hala öyle. Uzaktan...
Dünyasına girince, eteğinin içine içi gözükmesin diye kat kat jüpon giymiş bir kadına benzer o.
Sizi tanıdıkça, benimsedikçe birer birer çıkarır. Bu, yıllar, belki bir ömür alır...

Ben hayatımın ilk depremini ilk onunla paylaştım.
Hayatımın en tenha köşelerine ilk onu götürdüm.

Şimdi düşünüyorum da kumbara gibiymiş bizim dostluğumuz, neredeyse 30 yıldır küçük küçük biriktirmişiz kendimizi birbirimizin yüreğinde. Şimdiki zenginliğimiz, yenilmezliğimiz ondan...

O tanıdığım en zarif, en asil kadın.
Ellerini kullanışı, duruşu, yürüyüşü büyüler insanı.
Sınıfın en güzeli olması bundan. Herkes güzel ama ondaki albeni bir başka özel...
Eliyle saçını bir geriye atışı vardır, "Savrulun ben geliyorum" der gibi..
Sanki isterse tek başına termik santral dikebilecek bir hali vardır onun.
Öyle güçlü, öz güvenli bir duruş...

Ona bir gün dedim ki: "Çocuk doğurmak mesele değil, ben anne olmak istemiyorum."
O da şöyle dedi: "Elbette çocuk doğurmayabilirsin. Sen, hayatta öyle de mutlu olabilirsin, biliyorum. Bir gün, kendinden daha fazla seveceğin birinin varlığına ihtiyaç duymaz mısın, ben ondan korkuyorum."
Kendimden daha fazla seveceğim birinin varlığı...
Kendimden daha fazla sevmek...
İçimde, anne olma fikrinin ilk tohumlarını atan odur.
Derinde bir yere dokunan, ufak ufak filizlenen, yeşeren bir fikir...
Ve şimdi çiçek açtı, benim de yüzümde güller açtı.

Anneliğini de aynı kendi karakterinde yaşar o.
Annelik der, çok içgüdüsel, çok öznel bir şeydir. Kitaplardan öğrenilmez, bloglardan öğrenilmez, hele hele ondan bundan hiç öğrenilmez, sana uygun olandır doğru olan, bu kadar.
İlham verir, akıl vermez.

Herkes gibi bizim de meselemiz doğru davranışı, doğru yaklaşımı, doğru tutumu bulmak.
Bu, hiçbir zaman kolay değil. Ama paylaşınca, kendini diğerinin aynasında görünce daha kolay.
Okuduklarımızla, yaşadıklarımızla, deneyimlerimizi kendi süzgecimizden geçirip karşılıklı harmanladıklarımızla biz bunu yapıyoruz.
Doğru davranışı arıyoruz. Yine beraber...

Ben, hayatımın en büyük hatasını onun sayesinde yapmadım.
Biz, bunu hiç bu kadar açık konuşmadık.
Hatta bu yazıyı yazarken diziliverdi bu kelimeler, arkama yaslanıp tekrar okudum.
Neden o hatayı ben yapmadım? Çünkü o hatayı o yaptı.
Burnum yeteri kadar sürtülmemişti ve henüz ne halim varsa görmemiştim...
Bu yüzden ben onu koruyamadım.
Ve bu yüzden o beni korudu.

Uzun soluklu dostluklar herkese nasip olmaz. Biz şanslı ve farkında olanlardanız.

Bir de kıymet bilenlerden, özen gösterenlerden, en önemlisi de emek verenlerden...

Related image


8 Mart 2017 Çarşamba

Kırık cam parçacıkları

Yaklaşık 1 ay önceydi... Mutfak kapısını kapatmaya çalışıyordum sadece...

Ne olduğunu anlayamadan bir anda boydan boya cam olan mutfağımızın sürgülü kapısı tuzla buz oldu, kafamın üstünde parçalandı ve yere düşer düşmez binbir, hayır milyon parçaya ayrıldı ve etrafa saçıldı.
Çok korktum. Hemen yerleri silip süpürmeye, her tarafı temizlemeye koyuldum.
Cam parçacıkları bu.
Bir değil, üç değil, on kere bile temizleseniz tam olarak emin olamazsınız gerçekten her parçayı temizleyip temizleyemediğinize...

Temizledim sanırsınız, her yerden kazıdım en minik cam parçasını bile...
Nafile...
Evin en kuytu köşesine, aklınızın aldığı almadığı, alsa bile elinizin varamadığı evin en ücra köşesine sinsice saklanır mini mini minnacık cam parçacıkları.
Pusu kurar adeta...
Yatağınıza girer...
Evet, evet, ayağınızın altına hem de o anda size acı vermemeye dikkat ederek yapışır yatağınıza girer.
Uykuda sokar sizi, sinsi bir yılan gibi...
Vücudunuzun herhangi bir yerine batar, acıyla uyanırsınız, nedir size dokunan, canınızı bu kadar acıtan bilemezsiniz, ellerinizle yoklayınca anca anlarsınız micro bir cam parçasının gizli gizli sizi takip edip yatağınıza girdiğini...

Haftalar, aylar geçer...
Mutfak camını indirdiğinizi unutursunuz.
Sizin, camın kırıldığını bile unuttuğunuz bir anda gelir yine ayağınızın altına batıverir o bin kere temizleyip yine de temizleyemediğiniz cam parçacıkları...

Anladım ki bazı insan ilişkileri de böyle.
Özellikle en yakınınızdakilerle, hatta aile bireyleriyle...
Bazı yaşananlar, sarfedilen bazı sözler üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, üzerinden ne kadar sular akarsa aksın aslında hep ordalar, uygun zamanı kollayıp zamanın en ücra köşesinden çıkıp bizi acıtmayı bekliyorlar.
Biz bu olayı çoktan aştık, biz bunu çoktan hallettik, unuttuk, geride bıraktık...
Biz bu meseleyi çoktan temizledik... diye birşey yok.
Kırık cam parçacıkları onlar.
Nerede saklandıklarını, nerelere pusu kurduklarını, hangi cümlenin içinde haince konuşlandıklarını bilemeyiz.
En tatlı anınızda, birbirinizi sevmek, birbirinize güvenmek, birbirinize dayanmak istediğiniz o en naif anınızda çıkagelir, ve hiç ummadığınız bir yerinize batarlar...

Elif Şafak'ın İskender'ini okudum, yeni bitirdim. Yeni bir kitap değil, ben yeni okudum.
Çok beğendim.
Arkasında söyle diyor kitabın :

Aşkı aramadan evvel, düşün bir, ya benden nasıl bir aşık olur ?
İnsanın sevdası karakterinin yansımasıdır.
Sen kavgacı isen, ha bire öfkeli, aşkı da bir cenk gibi yaşarsın.
Gönlü pak olanın sevgisi de saf olur.

Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır.
En derin yaralar ailede açılır.
Kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe...