30 Ağustos 2014 Cumartesi

Bir tane kardeş

Biz küçüktük, beraber büyüdük...
Korkardım ben karanlıktan. Geceyarısı uyanırsam eğer, onun yanına gidip yatardım. Korurdu o beni.
O beni geceleri karanlıktan korurdu, ben de onu gündüzleri gün ışığından...
Gün ışığına çıkmış dünyadan, sahte insanlardan...
Sonra büyüdüm ben. Yaşım ikili hanelere vardı. Haraket alanım çoğaldı.
O küçüktü daha, dışarılar ona uzaktı.
Hiç unutmuyorum, arkadaşlarımın doğumgünü partilerine giderdim, onun yemediği pastayı ben de yiyemezdim.
Hiç çekinmeden gittiğim her yerden "Bir dilim de kardeşim için alabilir miyim?" derdim.
Zaman zaman tayfası, yeri geldi kaptanı olduk. Ama hep aynı geminin içindeydik biz.
Alabora da oldu, karaya da vurdu ve hatta battığı da oldu o geminin...
Bize birşey olmadı.
Bize birşey olmazdı ki zaten.
Biz vardık, birbirimize sahip çıkardık...
Zaferlerimiz oldu, yenilgilerimiz de oldu bizim...
Beraber altında kaldık. Beraber altından kalktık.
Kimse bilmez... Kimse bilemez. Kimse böyle derinden hissedemez.
Kardeşiz biz...
Aynı bedenin sularında yüzdük, aynı kordonlarla düğümlendik, aynı bedenin sütünü emdik.
Kırık yumurtadan sushiye beraber geçtik biz...
Hayatın dönüm noktaları vardır.
Bir tanesi daha kapımızda...
Bir sonraki eve gidişimde o orada olmayacak. Odasına girdiğimde odası boş olacak...
Kokusu kalır belki. Bir de halterleri... 
Hayatın dönüm noktaları vardır.
Ama hayat ne kadar dönerse dönsün bazı gerçekler asla değişmez.
Kardeş gibi arkadaşların olsa da hayatta..
Bir tane kardeşin var.
Tek.

28 Ağustos 2014 Perşembe

Sağlıklı Yaşam (3) : Bırakın leptin hormonu formunuzu korusun.

Efendim, asla geri çeviremeyeceğim çok sevdiğim canım arkadaşımın özel isteği üzerine Sağlıklı Yaşam serilerine devam ediyoruz.

Daha önce de söylediğim gibi, zaten herkes herşeyi biliyor. Yemek yemesini benden öğrenecek değilsiniz.

Ben burada, kendi okuduğum, yıllar içinde deneyerek keşfettiğim, kendi yaşam biçimime, metabolizmama, kendi bünyeme uyan şeyleri paylaşıyorum.

Daha önceki yazıda yazmıştım. Yıllar önce Montignac diye bir Fransız doktorun bir kitabını okumuştum. Özellikle, düşük glisemik indexli yeme düzeninden bahsediyordu. O zaman kafamda bir ışık yanmıştı. Demiştim ki, evet, insanlar çok yediği için değil, yemek yemesini bilmediği için kilo alıyor veya veremiyor veya ulaştığı kiloyu koruyamıyor.

Ve yemek yemesini öğrenmek te o kadar da derya deniz değil. Yeme alışkanlıklarınızda yapacağınız ufak değişikliklerle birkaç haftada bile inanılmaz sonuçlar alacağınızdan şüpheniz olmasın.

Benim çok sevdiğim cümlelerden biri de şudur:
Goals are for loosers, systems are for winners. 

Yani "şu kadar kilo vermeyi hedefliyorum" diye yola çıkan uzun vadede baştan kaybetmiştir arkadaşlar.
Ancak, yeme alışkanlıklarımı değiştirecek yeni bir beslenme sistemi kuracağım diyenler, işte onlar kazananlardır. Çünkü hedefler birkaç kaçamakta tepetaklak olabilir. Ama beslenme alışkanlıklarına yani sisteme birşey olmaz.

Ortalık güçlü kadınlarla dolu ama 4 saat yemek yemeden duramıyoruz.

Bunu da yıllar önce öylesine bir dergide okumuştum. Ve bilimsel olarak vücudumda ne olduğunu tam olarak bilmesem ve açıklayamasam da bunun böyle olması gerektiğini fizyolojik olarak biliyordum.

Dergide özetle şu vurgulanıyordu: Öğün atlamayın. Ne kadar yerseniz yiyin. Yemeklerden çok size yemek aralarında yedikleriniz kilo aldırır. Bu nedenle ne yiyecekseniz o öğün içinde hepsini birden yiyin. Ve ondan sonra bırakın vücudunuz yakma işlemine geçebilsin. Çünkü siz ağzınıza bir lokma birşey attığınızda dahi o destokage işlemi duruyor ve stocage süreci başlıyor. Vücut diyor ki, ah mideye yeni bir girdi var, hem stockage hem destocage yapamayacağıma göre öncelik yeni girdinin yani stocage işleminin...
Yani siz bu vucudunuzun bu ritmini bozmus oluyorsunuz.
Ağzınıza bir lokma atsanız bile çökme ve erime süreci duruyor. Ve bu destocage süreci ancak yemek yedikten 4 saat sonra başlıyor.
Mesela yağ depolarından kullanmak isteyenler, spora gitmeden 4 saat önce yemeyi bırakın. Bu durumda vücutta şeker olmadığından enerji direk depodan kullanilacaktır.

Ben, bu zaten bildiğim sürecin LEPTİN HORMONU denilen bir hormonun salgılanmasına izin verdiğimizde yediklerimizi depolamadığımız gibi, depolardan harcanılacağı bilgisine bilimsel olarak yeni eriştim.

Leptin hormonunun çalışmasına izin veren kimse kilo almaz.

Ağzımıza bir lokma attığımız anda insülin hormonu çalışmaya başlar. Kan şekerimiz yükselir. Ondan sonraki 2 saat içinde derhal kullanılmak üzere enerjimiz olur. Kullanılamayanlar zaten depo edilir. Buraya kadar sorun yok. Sorun o 2 saatten sonra vücudun acıksa da, acıkmasa da  kendini oyalamak için birşeyler yeme isteğidir. İhtiyacı değil.

Ancak, normal ve sağlıklı bir bedene sahip olmak istiyorsak hiçbir şey yemeden ve acıkmadan 4-5 saat geçirebilmemiz gerekir.

Ağzımıza attığımız son lokmadan ancak 4 saat sonra Leptin hormonunun salgılanabilmesiyle vücudun yağları yakma süreci başlar.

Bu demektir ki sıkıntıdan ya da enerji kaybı yaşadığımızı sandığımızdan sık sık birşeyler atıştırmak, şu meşhur ara öğünler vücudu her zaman stokage işleminde tutuyor ve kendi kendine sisteminde mevcut destokage işlemine geçmesini engelliyor.

O dergide yazan da buydu. Hani çok istiyorsan mesela, tatlını da ye, ama hepsini kompakt bir halde bir öğünde ye. Sonraki öğüne kadar 5 saat birşey yeme.

Vücudun mevcut mekanizmasıyla yağlarını yakmasına izin ver.

Uyurken kilo verin.

Bu nedenle değil midir, geceden sabah midemiz boşalmış, karnımız düzleşmiş, hatta akşamdan sabaha 1 kg eksik uyanırız.

İşte en azından geceleri, uykuda 5 saatten fazla hiçbir şey yemediğimiz için...
Leptin hormonunun en rahat salgılandığı anlar gece uyku anlarıdır.

Derin bir gece uykusunun ardından, özellikle 00-05 arası uykuda olanlardan bahsediyorum, leptin hormonu vücudumuzu siler süpürür, temizler...

Uyumayan, ya da az uyuyan, ya da kaymış saatlerde uyuyup gece uykusunu kaçıran insanların kilo aldıklarını biliyor muydunuz?

Gece uykusu gençleştirir, güzelleştirir ve zayıflatır.

Diyeceğim odur ki, sık sık birşeyler yemek ve çok geç saatlerde uyumaya gitmek leptin hormonunun çalışmasını engeller.

Leptin hormu da ancak yaşam ve beslenme biçiminizin düzene girmiş olmasıyla ilgilidir.
Bir disiplin, bir irade işidir.
Ortalık güçlü olduğunu iddia eden kadınlarla dolu ama ağızlarına yemek atmadan bir 4 saat geçiremiyorlar.

Güçlü kadın ne istediğini bilir, kararını verir, odaklanır, gerekli değişimleri yapar, iradesi sağlamdır, sistemini kurar ve dış etmenlerin ona zarar vermesine izin vermez.

Son vardığım çıkarım, şişman kadının güçlü bir kadın sayılamayacağıdır.


Sağlıklı Yaşam Serisi (4) : Personal trainerın gözünden kilo veremeyen insanlar

Sağlıklı Yaşam Serisi (3) : Leptin hormonunun salgılanmasına izin vermezseniz kilo veremezsiniz.

Sağlıklı Yaşam Serisi (2) : Montignac Metodu

Sağlıklı Yaşam Serisi (1) : Herşey denge meselesi.

24 Ağustos 2014 Pazar

KIŞ UYKUSU : Herkesin yolu başka, yolculuğu başka, karanlığı başka...

Kış Uykusu, Nuri Bilge Ceyhan, 32 yıl aradan sonra kazanılmış Altın Palmiye ödülü...

3 saat 15 dakika boyunca zihin haritamızın en ücra köşelerine yapılacak saf bir iç yolculuk...

Nuri Bilge Ceylan'ın hayran kalınası gerçekçiliği; insan ruhunun kimsenin bilmediği karanlık yanlarını, iç çelişkilerini, tutarsızlıklarını, gölgelerini, gel-gitlerini, çoğu zaman mecburen veya tercihen, yapmacıklığını, ikiyüzlü taraflarını, arayışlarını, kayboluşlarını, kayboluşlardaki çırpınmalarını, "acıtma" isteğini, kayboluşlardaki iletişimsizliği, anlayışsızlığı, yanlış anlama-anlaşılma durumlarını, hep bir arayış, kayboluş, yüze çıkmaya tırmalayış, yine dibe batış ve yine arayış döngüsünü, her yeni diyalog sahnesiyle tek tek ayrı bir vuruşla gözlerimizin önüne seriyor.

Varoluşçu mekanizma doludizgin işliyor.

3 saat 15 dakika sabır ve dikkat isteyen, günümüzün yaşam hızı düşünüldüğünde bir çoğumuza daha baştan zor gelecek bir özveri talep ediyor film.

İnsanlığın çeşitli yüzlerini ortaya çıkaran, birbirine kenetlenmiş bir sürü gizemin bağlarını yavaş yavaş çözmeyi hedefleyen filmin bu 3 saat 15 dakikaya ihtiyacı olduğunu filmden çıkınca anlıyor insan. 

Kulaklarımızda çınlayan, belleklerimize kazınan diyaloglarla ve olaylarla örülü film 3 saat 15 dakika kendine zahmetsiz bağlıyor.

Bir Zamanlar Anadolu'da filmini izlemeden evvel de böyle düşünmüştüm. Ancak Nuri Bilge Ceylan filmlerinde insana zamanı unutturan çok atipik bir özellik var:
Filme başladığınız ilk dakikalarda bir film izlemekte olduğunuzu unutuyorsunuz. Ve filmin içine giriyorsunuz. Sanki o sinema ekranında gördüğünüz kişi sizsiniz, ve diğeri sevgiliniz, ve diğeri kardeşiniz, diğeri çevrenizde gördüğünüz sıradan kişiler...

Ve siz bu türden konuşmaları defalarca yaptınız hayatınızda, ve bu tür olay örgüleri içinde defalarca bulundunuz, defalarca birinin söylemek istediklerini yanlış anladınız, ve defalarca birisi kendi doğrularına sıkı sıkı yapışıp sizin ne demek istediğinizi anlamadı, defalarca birinde çok net gördüğünüz ucu size de dokunan kötü bir kişilik özelliğinin o kişi farkında bile değildi, defalarca eleştiriye açık olduğunuzu söylediniz ancak söylenenleri duyunca kendinizi asla öyle göremediniz, savunmaya geçtiniz, defalarca bir insanı kendi koşullarında değerlendiremediniz, vardığı noktayı hoşgöremediniz, yargıladınız...

Yargıladık...  "Ben kimseyi yargılamam" ne kadar kolay söylenen bir laf değil mi?
Sahiden yargılamıyor muyuz acaba? Tabi ki her zaman yargılıyoruz.
Tek fark, o yargı yelpazesini ne kadar geniş ve esnek tutabildiğimiz...

KIŞ UYKUSU : "Bir vicdan tiyatrosu".

Filmin en can alıcı meselelerinden birisi Shakespeare'in vicdan alıntısı:
"Vicdan, güçlülere dehşet salmak ve onları kontrol altında tutmak amacıyla korkakların kullanmayı sevdiği bir sözdür." Türkiye gerçeğini yansıtan filmin anahtar kelimelerinden biri olarak karşımıza bolca çıkıyor filmde vicdan.

 kış uykusu 1

Filmde bir hikaye yok, aksiyon yok, takip ettiğimiz bir konu yok. Sadece insan manzaraları var.

Her karakter filme ayrı ayrı hayat veriyor. Her karakterin yolu başka, yolculuğu başka, karanlığı başka..

Haluk Bilginer'i defalarca ekranlarda izledim. Kanlı canlı tiyatroda da izledim.
Ancak bu filmle adeta dünyaya oyunculuk dersi veriyor.

Canlandırdığı karakteri Aydın, 25 sene tiyatroculuk yapmış, büyük bir aktör olmayı başaramamış veya tercih etmemiş popüler kültürün aydınlarından, bölgenin önde gelen zenginlerinden biri. Karısı Nihal'le beraber, babasından kalma oteli işletmek ve burada yaşamak üzere İstanbul'u terk edip Kapadokya'ya yerleşir.

Nihal para kazanmak zorunda olmadığı için çalışmamakta, ancak bu da onu derin bir amaçsızlığın, yalnızlığın, derin bir boşluğun girdabına sürüklemektedir. İşe yaradığını hissetmek ve kendine bir amaç edinmek için hayır işleriyle uğraşmaktadır. 

Necla ise Aydın'ın eşinden boşanmış, yine Nihal gibi amaçsız, boşlukta, ve belki tembel ablasıdır. O da bu otelde yaşamaktadır. Necla duygusal açıdan hırpalanmış, yaşadıklarından dolayı tecrübeli ve bu nedenlerle de olaylara ve dünyaya çok daha farklı pencerelerden bakabilen bir kadın. Kafasında dolu dolu fikirleri olan, kafası çalışan ancak buna rağmen eyleme geçip birşeyler yapmaya tenezzül etmeyen, biraz tembel, tabir-i caizsa lafla peynir gemisi yürüten biri. Ortaya attığı "kötülüğe karşı koymamak" fikri, onları büyük bir tartışmaya ve yine gerginliğe itecektir. Bizleri de düşünmeye...

Modern insanın en büyük sorunlarından birini temsil eden karakterler, birlikteliğin içinde yaşadıkları yalnızlığın üstesinden gelebilmek adına hiçbir adım atmıyor, adeta bu yalnızlığı daha da belirginleştiriyor.

Aslında yaşantılarına çok yalın bir açıdan baktığımızda, her üçü de para pul derdi olmayan, rahat bir hayata sahip, öte yandan bencil, kendi doğrularıyla yaşayan, bir diğerine tahammül edemeyen, ve bu ıssız bölgede bir otelin duvarları arasına sıkışmış insan manzaraları...

 kış uykusu 2

Filmdeki tartışma sahneleri ve diyalogları sinemanın tanıklık edebileceği en muhteşem senaristlik ve yönetmenlik becerilerinden biri.

Aydın'ın, yerel gazeteye yazı yazarken arkadaki kanapede uzanan Necla'yla aralarında geçen tartışmaların derinliği ve boyutu tam bir edebi şaheser.

Aydın, Necla'nın deyimiyle çok iyi bilmediği konularda bile "ahkam kesmeyi" seven, birçok konuda net ve değiştirilemez sabit fikirleri olan ve bunları sorgulama gereği hiçbir zaman duymamış biri. Diğer yandan, yazdıklarının okunmasını ve ona fikir beyan edinilmesini istiyor.

Şahsen benim de hayatta en sevmediğim sorulardan birisi "Nasıl buldun? Beğendin mi?" sorusudur.
Zira bu soruya verebileceğim yanıt senin beklediğin yanıt değilse beni iki şık arasında bırakıyorsun demektir. Birincisi kendimi çiğneyip yalan söyleyeceğim, ikincisi doğruyu söyleyip aramızın bozulmasına neden olacağım.
Dolayısıyla bu soru ya hiç sorulmamalı, ve kişinin fikrini beyan edip etmeme takdirini kendisine bırakmalı, ya da duyacağın cevap hoşlanmayacağın bir şey de olsa onu karşılayabilecek esneklikte olmalı.

Necla ve Aydın arasında da aynen buna benzer bir tartışma yaşanıyor.
Aydın, Necla'nın, yazdıklarıyla ilgilenmesini, bir fikir beyan etmesini içten içe talep ediyor, ancak Necla'nın söylediklerini karşılayamıyor ve kaldıramıyor.Oysa ki Necla'nın tavrı aslında yapıcı, ancak Aydın anlayamıyor.
Aydın herşeyi en iyi kendisinin bildiğini sanan ve diğerlerinin söylediklerinde doğruluk payı var mıdır diye düşünme zahmetine girmeyen biri. Din, inanç ve imamın nasıl olması gerektiği üzerine ahkam kesiyor, diğer yandan birşeye inanmayı acizlik olarak nitelendiriyor, diğer yandan birşeye inanmamayı amaçsızlık olarak nitelendiriyor. Zira Aydın fikirlerini olgular üzerinden değil, kişiler üzerinden oluşturuyor.
Aslında Necla'nın söylediklerinden fazla acıtan bir taraf olmasa da, ve hatta gerçekçi eleştirel bir gözlem olsa da Aydın söylediği hiçbirşeyin altında kalmıyor.

Toplum olarak karşımızdakinin sözlerinin iyice dinlemeden hiçbir lafın altında kalmamak adına laf yetiştirme eğilimimiz Nuri Bilge Ceylan tarafından yüzümüze çok güzel bir şekilde çarpılıyor.

Nihal'in yaşam hikayesinin derinliklerine indiğimizde ise insanın var olma amaçlarının yoksunluğu ve duygusal bir boşlukta nasıl bir çıkmazın ve mutsuzluğun içine girebileceğini daha iyi anlıyoruz.
Nihal kendi ayakları üzerinde duramadığından kendisine dair yıllar içinde bir değersizlik hissi geliştirmiş olup, şimdi bunu hayır işleriyle tatmin ederek kaybettiği özgüvenini tamir etmeye çalışmakta. Aslında o başkalarının ihtiyaçlarına muhtaç. Diğer açıdan bakarsak Aydın'ın durumu da bunun bir benzeri değil mi?

Necla'daki güçlü duruş Nihal'de yok. Nihal henüz zihinsel haritasını, hayattaki duruşunu oluşturamamış bir karakter.

Necla yaşadıklarından birşeyler çıkartabilmiş, birşeyler öğrenebilmiş, hayatına yön verecek bir eyleme geçemese de, davranış ve düşüncelerine yön verebilmeyi hedefleyen biridir.
Bu nedenledir ki; Nihal'le olan uzun bir tartışma sonrasında; "bu laf sokmalar, iğneli iğneli konuşmalar, bu dudaklarını bükerek gülümsemeler, bu aşağılayıcı, küçümseyici tavırlar... bütün bunlardan o kadar sıkıldım ki... " der. 

KÖTÜLÜĞE KARŞI KOYMAMAK NE DEMEK?

Filmin seyirciyi uzun bir süre meşgul ettiği bir sorunsal ortaya atıyor Necla : Kötülüğe karşı koymamak.
Mesela diyor, evinize bir hırsız girmiş ve gece yarısı hırsızla burun buruna geliyorsunuz.
Hiç karşı koymasak, ne almak istiyorsan al git desek hırsıza, ve hırsız belki utanacak kendinden, ve çalmaktan vazgeçecek, belki de tamamen...
Mesela biri beni öldürmek mi istiyor, karşı koymamak, gel öldür istiyorsan demek...

Aydın'ın Hitler ve Yahudi örmeği itiraf etmeliyim ki dahice...
Tabi Aydın bu, herşeye illa ki muhalefet olacak, birşeyle karşı fikirle çıkmak üzerinden gücünü ve farklılığını empoze etmeye çalışacak illa ki...
Aydın da der ki; nasıl yani mesela Hitler Yahudiler'i gaz odasına toplarken Yahudiler şöyle mi desin, yok biz kötülüğe karşı koymayalım, Hitler hiç zahmet etmesin biz kendimiz geliriz, sonra Hitler de aaa eferin bak bunlar kendiliğinden gelmiş tıpış tıpış hadi hemen alın bunları gaz odasına mı desin... Saçma yani.

Necla'nın Nihal'le yaptığı bir tartışmada yine karşımıza çıkar bu sorunsal ve iç çözümleme.
Mesela der Necla, ben eski kocamın bana yaptıklarına hiç karşı koymasaydım, herşeye izin verseydim belki bir gün gelecekti anlayacaktı, ve utanacaktı yaptıklarından, söylediklerinden ve şimdi hala beraber olacaktık... Ve hatta şimdi onu arayıp özür dilemek geçiyor içimden der...

Ben şahsen filmdeki Necla karakterini çok olgun, ermiş, erdemli buldum. Kanatları kırılmış biraz. Oracığa, o otele, o kanapeye ilişivermiş. Tekrar kıpırdayacak gücü bulamamış kendinde. Ama kafası çürümemiş. Hep düşünmüş, düşünce üretmiş.
Ama gün gelecek ayaklanacak biri o. Kanatlarını onaracak ve bence oradan uçacak...

kış uykusu 3

Filmde Suavi, Levent, Hamdi, İsmail gibi çok güçlü yan karakterler de mevcut.

Hamdi karakterine mesela hem çok gülüyoruz, hem de ekonomik acizliğin, ve eli kolu bağlanmışlığın insanı ne kadar zayıf düşürebildiğini ve asla meydan okuyamayacağınız insanların önünde ne kadar yalaka ve yapmacık yapabildiğini görüyoruz. İçimiz sızlıyor.
Meydan okuyamamak evet... Hırs, hınçla ve öfkeyle dolmak ama bunu yutmak, dışarı çıkaracak güçte olmamak...
İsmail'in küçük oğlu yapıyor bunu. Çocuk işte, saklayamıyor içinde kinini, öfkesini. Bir taş atıp camını kırıyor arabasının Aydın'ın. Ve sonra, imkansızlıkların verdiği eziklikle zorla özür dilemeye götürülüyor.
O küçük çocuk bile ne kadar şahane ayna tutuyor toplumun hem alt hem üst benliklerine...
Çalışkan ve zeki bir çocuk. Matematiği de seviyor. Ne olmak istiyor ? : Polis.


Evet bir hikaye yok, bir olay örgüsü, takip ettiğimiz bir konu yok.
3 saat filmi izliyoruz 5 dakikalık yol almıyor belki. Zira filmin kaygısı birşeyleri bir yerlere bağlamak değil.

Sadece çözümlemeler var. Terapi gibi iç dökmeler var...
Sırada kimin düğümünü çözeceğiz diye bekliyoruz adeta.
Hayalgücüne fazla bir alan bırakmayan, tüm karaketlerin teker teker teşhir edildiği bir film.

Paris'te kocaman kocaman billboard'larda bir film için kullanabilecek en üstün sıfatlarla tanıtılıyor. Her yerde reklamı var. Metrolarda, sokaklarda her yerde...
Unutulmaz bir şaheser olarak nitelendiriliyor.
Bir Türk filminin afişlerini haftalardır Paris sokaklarında görmekten ne kadar gurur duysam azdır.

Kış Uykusu, Altın Palmiye Ödülünü hedefleyen küçük hesaplarla mı yapıldı acaba? 

Türkiye'de çok ta eleştirildi Nuri Bilge Ceylan ve Kış Uykusu.

Oryantalizme başvurarak Cannes jürisini etkilediği söylendi.
Dünyaca tanınan Kapadokya'yı tercih etmesi çok hesaplı bir seçim denildi.
Oryantalist merakı uyandıracak her türlü malzemenin bilhassa ölçülüp tartılarak konulduğu düşünüldü.
Altın Palmiye Ödülü jüri kadrosunun "kibirli Fransız şımarıklığıyla", Ceylan'ın tüm bu çabalarını görüp takdir ederek, "Bu kadar postmodernizm Türkiye'ye çok bile. Bon pour l'orient." deyip, tepeden bakan Fransız kibiriyle "aferin" çekerek verdikleri bir ödül olduğu iddia edildi.

Filmi izlerken benim de aklımdan buna benzer birşey geçti. Dedim ki kendi kendi, evet ben filmi çok beğendim, içindeki diyalogları, çözümlemeleri, insan manzaralarını, bu kültüre ait ne varsa aktarılma şeklini çok etkileyici buldum.

Ancak, dedim ki kendi kendime; Altın Palmiye Jürisi bu filmi anlayabilmiş mi ki?
Yani gerçekten ne anlamışlar acaba bu filmden, onlarla konuşmak isterdim, diye düşündüm.

Zira Türk olmayan, bu kültürde doğup, büyümemiş, bu topraklarda yoğrulmamış birisinin sırf alt yazılarla bu filmi gerçekten anlayabilmesi ne kadar mümkün olabilir ki acaba. ?

Ki, arada Fransızca alt yazıları da okudum, nasıl çevirmişler diye merak ettim. Çeviri kalitesinin de inanılmaz yüksek olduğunu, en zor ifadeleri dahi en iyi şekilde aktardıklarını söyleyebilirim.

Velev ki Ceylan iddia edildiği gibi Altın Palmiye ödülü hesaplarıyla gitti. Eeee?
Türkiye'de bir bilim kurgu filmi yapıp Altın Palmiye ödülü alacak değiliz herhalde.

O halde yaptığı hesaplar tuttuğu için, hedefine ulaştığı için Nuri Bilge Ceylan'ı her halükarda tebrik etmek lazım.

Tebrik ediyorum.

Ayrıca,

Ben şu kötülüğe karşı koymama fikrini çok sevdim. 
Ve ben buradan birşey öğrendim.
Bundan böyle, aynen Necla'nın dediği gibi, bırakıcam kendimi karşı koymıycam, aksi cevap vermiycem, kim bana kötü birşey yapmak isterse yapsın...
Ben senin yoluna girip sana karşı koyacağıma, koymayıp seni kendi yoluma çekeceğim. Kim bilir... Necla'nın dediği gibi, utanır, sıkılır, pişman olur, vazgeçer, tövbe ederiz belki.

Denemeye değmez mi?

19 Ağustos 2014 Salı

İzmir Elhamra Sahnesi'nde sergilenen ne varsa giderim...

En son İzmir seyahatim Budapeşte-Bratislava-Viyana gezimizin dönüşünde olmuştu.

Eh malum, bu şehirler sanatın, müziğin beşiği şehirler olunca, bu şehirlerde operaya gitmemek, Türkiye'ye gelip kebap yemeden dönmek gibi birşey oluyor.

Viyana'daki FAUST Operası yazısı 
Bratislava'daki CARMEN Operası yazısı
Napoli'deki AIDA Operası yazısı

Özellikle Bratislava ve Viyana'daki operaların ardından o kadar mest olmuş bir haldeydim ki; İzmir'e gelir gelmez yaptığım ilk iş İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin programını taramak oldu. Mayıs ortası olduğu için seçenekler azdı.

Ve sonunda,

13 Mayıs 2014 akşamına İzmir Devlet Opera ve Balesi Konak ELHAMRA Sarayı'nda sergilenecek olan BELLİNİ'nin La SONNAMBULA (Uyurgezer Kız) adlı eserini izlemek üzere yerimizi ayırttık.

La Sonnambula, bir Aida, Carmen ya da Figaro'nun Düğünü gibi dünya opera evlerinin repertuarlarında daimi olarak bulunan ve popülaritesiyle büyük kitleler çeken bir eser olmamakla beraber, en eski opera salonlarında opera izledikten sonra beklentilerimi yüksek tutmamam gerektiğine dair bir dürtü içinde olsam da, İzmir Elhamra Sahnesi'nde bu eseri izleyecek olmak neden bilmem beni çok heyecanlandırıyordu.



























İlk dikkatimi çeken seyircilerin kalabalıklığı oldu. Salon tamamen doluydu.
Küçük bir salon, balkon sadece sahnenin önünde. Yanlara doğru yayılan bir çerçevede değil.
Biz sahnenin hemen önünde ve ortasında bir yer alıyoruz.

Kısaca şunu söyleyebilirim ki; ses ve görüntü kalitesi açısından Elhamra Sahnesi dünyanın devlerini aratmıyor.

1912 yılında inşa edilen bu bina, eski adıyla Milli Kütüphane Sineması, daha sonraki Elhamra Sineması ve bugün Elhamra Sahnesi olarak İzmir'in en eski ve en orjinal tarihi binalarından biridir.

1980 yılında Kültür Bakanlığı tarafından kiralanarak operaya uygun bir şekilde restore edilen Elhamra Sahnesi İzmir Devlet Opera ve Balesi'ne verilmiş, Ekim 1982'de ilk eserlerini sergilemiş.

Mermerin bolca kullanıldığı Elhamra Sarayı'nın içi de de en az dışı kadar etkileyici.
Işıklandırması bir şahane. Şark tipi avizeler, duvarlarda Türk tarihine uygun nakışlar, panolar ve resimler mükemmel.

Bellini - La Sonnambula

Bu eser, aynen bu kadroyla dünyanın her sahnesinde oynayabilir ve sonunda kendilerini, elleri acıyana, kızarana kadar alkışlayan bütün seyircileri kendilerine hayran bırakabilir.

Bayıldım...
Bu kadar üstün bir kalitede bir opera dinlemeyi sahiden beklemiyordum.
Hayır, ne Napoli'de dünyanın en eski opera sahnesi olan Teatro di Carlo'da izlediğim Aida'dan aşağı kalır bir yanı vardı, ne Bratislava'daki Carmen'den, ne Viyana'daki Faust'tan...

Bayıldım...
Sanatçıların seslerinin gücüne, sahne performanslarına, sahneyi dolduruşlarına, vermek istedikleri tüm duyguları içimize nüfuz edişlerine, yine de ve illa ki o gümbür gümbür gür gürbüz seslerine...
Bayıldım...

Ve en iyi yer hem de sahnenin önünde ve ortasında sadece 20-25-30 YTL. (Emekli 10-12,5-15 YTL)
Dünya bu kalitede bir opera izlemek için fahiş rakamlar ödüyor...

Operaya gidin arkadaşlar.

İzmir Elhamra Sahnesi'nde sergilenen ne varsa gidin...

İzmir'li olup, Kemeraltı Çarşısı'nın hemen girişindeki bu muazzam sahnede bir kere bir opera izlemediyseniz bilin ki çok şey kaçırıyorsunuz.

Ben taaa deniz aşırı yerlerden takip ediyorum.
Ve hatta bu eylülde geldiğimde ne varsa programlarında içime çekmek, kendime katmak istiyorum.

Bu yazıyla buradan İzmir Devlet Opera ve Balesi'ne sesleniyorum.

2014-2015 sezonu programınızı henüz güncellememişsiniz. Acele ederseniz sevinirim.

Zira eylül ayında Elhamra Sarayı'na uğramadan dönmek istemem.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Doğumgünü pastası gibi sürprizlerle dolu VİYANA.

Viyana'daki son günümüz. İstikamet Belvedere Sarayı.
Schönbrunn Sarayı'ndan farklı olarak burası eski hanedan yaşantısını sergilemek için kullanılmıyor. Burası artık bir resim müzesi. Özellikle yağlı boya tablo müzesi.

Alt Belvedere ve Üst Belvedere diye ikiye ayrılıyor.
Alt Belvedere, gören kimse tarafından tavsiye edilmediğinden bu son günümüzde zaman çok kıymetli olduğundan tavsiyelere uyuyoruz.































Upper Belvedere'deki tablolar çok etkileyici. Özellikle otoportreler olağanüstü etkileyici.

Artemis'in Viyana'da çıkması gibi çok enteresan bir tablo daha Viyana'dan çıktı. Herkes bilmez belki ama bütün Fransızlar bilir.

Jacques Louis David'in çok önemli bir tablosu vardır, Napolyon'un at üstünde şaha kalkmış bir tablosudur bu. Tüm Fransızlar'ın ve Fransız kültürünü yakından tanıyanların zihnine kazınmış bir tablodur. Bu tabloyu, Viyana'da Belvedere Sarayı'nda görünce inanılmaz şaşırdık.

Hey gidi Avusturyalılar hey, para basıyorlar tabi, bastırıp almışlar işte güzelim tabloyu.

Yasak olduğundan resmini çekemedik. İnternetten bulduğum bir resmini koyuyorum tablonun.


Aaaa evet böyle birşey var Belvedere Sarayı'nda.
İçeride resmen resim çekenleri iş üstünde yakalayıp derhal fotoğrafları silmekle mükellef, zabıta memuru gibi dolanan görevliler var. Nefes aldırmıyorlar, vızır vızır dolanıyorlar. Çok sertler.
Hafiye gibi ortalıkta geziyorlar.

Böyle yasaklı işler beni hep cezbettiğinden, böyle inanılmaz fırtınalı ve suları kabarmış bir denizin kayalara yakın kısmında devrilmeden ilerlemeye çalışan bir kayığın resmine bayılarak dakikalarca bakarken bu hafiyelerin bu odaya giriş çıkış zamanlarını ve sıklığını hesaplamaya çalışıyorum.
Kaşla göz arasında cep telefonumu çıkartıp resmi çekiyorum.
Çekmemle arkamda görevlinin bitmesi bir oluyor. Fırçayı yiyorum ama nafile, resim artık bende...































Hele hele Belvedere Sarayı'nın markası haline gelmiş Gustav KLIMT'in o dünyaca ünlü LOVERS- The Kiss isimli tablosunun önünde hiç ayrılmadan duran, tüm mesaisini bu tablo önünde yapan ve hatta bu tablonun fotosunu asla kimse çekmesin diye görevlendirilmiş birisi var, ve mütemadiyen burada duruyor.


Belvedere Sarayı'ndan çıktıktan sonra Kelebek müzesine girdik. İçeride birbirinden farklı renklerde ve boyutlarda kelebekler var. Görülmese de olur yerlerden bence, çok enteresan değil.
Ya da sevgilimin dediği gibi çiçek böcek kadınlarından olmadığım için böyle düşünüyorum.

(Lafı gelmişken, doğumgünümde nefis bir saksı Orkide hediyesi aldım. En az suyla yaşayabilen çiçeklerden biri olan Orkide bile ilgisizliğime dayanamayacak galiba..)

Buradan sonra RATHAUS yani belediye binasını geziyoruz. Belediye binaları bile bir zengin bir zengin. Hakikatten insanın hayranlığını uyandıran bir şehir Viyana. Bayıldım.




Şimdi size anlatamayacağım birşey anlatmaya çalışacağım. Zira sevgilim bloğunda bundan bahsetmezsen çok kırılırım dedi resmen.

Biz bu belediye binasından çıktık yürüyoruz, bir de ne görelim, yok bir de ne görsün, ben nerede görücem öyle birşey... Bir hackerspace...
Yıllardır ben Berlin'deki Pergamon Müzesi'ni, 2. Dünya Savaşı müzelerini, Nefertiti'nin kafasını hayal ederken, o da Berlin Chaos Computer Club diye sayıklıyor. Aha işte onun bir benzeri Viyana'da karşısına çıkıyor. Homeless vari bir saç baş ve giyim kuşam içindeki birbirinden değişik görünümlü gençlerin, birbirinden abuk aletler ve mekanizmalar yapıp net üzerinden dünyaya sattıkları bir club burası.

Hemen içeriye dalıyoruz.
Ayyy benim ne işim var burada... Yani içeri girdiğimde sevgilimin gözlerindeki parıltı, sorduğu sorular ve aldığı cevaplar... Anlar dinler gibi yapsam da konuya o kadar Fransızım ki...
Şu aşağıdaki parlayan şeyi, ki bu dandik şeyi 100 euroya satıyorlar, bu ne işe yarıyor ki, yani böyle birşeyi neden oluşturdunuz, gibi bir soru sorma gafletinde bulundum. Cevabı da "we did it, because we can..." oldu. İşte aynen beklediğim cevap. Yani son derece abuk subuk ve anlamsız aletleri sadece onları tasarlayabildikleri için yapan insanlar..
Valla konu beni aşar. Sevgilim mest olmuş halde. Hatta galiba bu abuk şeyi satın alacak. Yok artık !
Yaz dedin yazdım işte sevgilim....



Viyana gezimizin sonunda size bir önerim olacak.
Viyana'da Graben civarında kalın ama asla orada yemek yemeyin. Resmen gözünüzün içine baka baka kazıklıyorlar. 2 tabak Avusturya usulü Schintzel ve 2 kadeh şarap söyledik. 176 Euro hesap geldi.
Hayır, Budapeşte'de meşhur New York Cafe'de, 2 kişi şarap, şampanya, starter, ana yemek ve tatlı tam tekmil akşam yemeğine 100 euro ödedikten sonra şu iki tabak yemeğe 176 euro verince insan kendisini aptal yerine konmuş hissediyor.

Neymiş? Sofraya koydukları her ama her şey paralı ve de ucuz değil.
Ekmek sepeti ve zeytinyağı geldi en önce. Benim bidiğim sen sipariş etmediğin halde masaya konan herşey ikramdır. Masada su şişesi vardı. Bize sormadan su servisi yaptı garson. 
Efendime söyliyim, ekmek, zeytinyağı, su... hepsine 5'er euro yazıyorlar.
Daha da, biz sizi kazıklamak istiyoruz diye bağıran, Cover Charge.
Cover charge olayını hiç duymamıştım. Sadece restaurantta oturma ve servis açma parası. 

Ve bence en kurnazca olanı, bunlar menüde asla bakmayı akıl edemeyeceğiniz bir yerde ve yazılabilecek en küçük harflerle yazıyor.
Yani siz siz olun Graben'de yemek yemeyin. Cover charge'a dikkat.

Dogumgunu pastasi gibi Viyana

Viyana her türlü zenginliği, asaleti, sokakların sinmiş tarihi, kültürü, ve sanatıyla Mine'nin dediği gibi doğumgünü pastası gibi bir şehir. Hem süslü püslü, hem sürprizli..
Baksanıza, nerede olduğunu bilmediğimiz dünyaca ünlü eserler, heykeller Viyana'dan çıktı.
Bütün dinazorlar, balinalar, zırhlar, her binası ince ince zevkle dekore edilmiş yollar, sokaklar...

Ve bir hayli yaşlı bir şehir Viyana. 
Kaldığımız Kaiserin Elisabeth otelinde bile en genç bizdik ve genelde yaş ortalaması 60 üstüydü otelde.
Kaiserin Elisabeth tabi ki o meşhur SİSİ...





Seyahatnamemi bir sonraki durağa kadar kapatıyorum...
Ve bir sonraki durak çok uzak değil...


Doğumgünü pastası gibi sürprizlerle dolu Viyana

Fabergé yumurtaları bir bit pazarından çıkarsa...

Sahiden ya, Artemis nerde?

Saray hayatını reddeden sıradışı kraliçe Sisi ve muhteşem Schönbrunn Sarayı

Viyana'da şeytanla sarmaş dolaş: FAUST

Bu ne zenginlik böyle! : VİYANA