29 Haziran 2014 Pazar

Budapeşte'ye gelip SZIMPLA KERT'e gitmeden dönmeyin.

Bugün Budapeşte'deki son günümüz. Bratislava'ya geçiyoruz yarın.

Dışarıdan baka baka hayran kaldığımız Parlamento Binası'nı gezeceğiz bugün.

Tek işlevi müze olmayan, yalnızca turistlerin gösterdiği ilgiyle ayakta durmayan, kendisinin de günümüzde hâlâ bir işlevi olan yerler gezmeyi çok seviyorum.
Bizim Dolmabahçe Sarayı gibi.

Budapeşte'nin Parlamento Binası hiç şühesiz turistlerin en fazla ilgi gösterdiği yerlerden biri.
İçeriye gruplar halinde ve çok sınırlı sayıda ziyaretçi alıyorlar.
Ve gösterilen talep, arz edebildikleri günlük ziyaretçi sayısından kat be kat fazla.
Gezmek istenilen gün seçilip, biletleri en az 1 gün öncesinden almamız öneriliyor. Biz de öyle yapıyoruz.

Kurallar katı ve ziyaret şekli çok net.
Öyle kafanıza göre istediğiniz saatte gelip gezemiyorsunuz. Kendi başınıza gezemiyorsunuz.
Sabah 8'den itibaren her saat başı ziyaret var. İngilizce en fazla olmak üzere yaygın dillerin hemen hepsinde gün içinde ortalama 3 ziyaret olabiliyor.

1 Mayıs 2014 itibariyle Parlamento Binası ziyareti AB üyesi ülke vatandaşlarına 5 Euros, AB dışındaki ülke vatandaşlarına ise 10 Euros.

(En son böyle ayrı gayrı rakamı Efes'i gezerken vermiştik.
Benim ailem ve sevgilimin ailesi hep beraber Efes'e gitmiştik. Türk vatandaşlarına 3 TL olan Efes'e giriş yabancı uyruklu ziyaretçilere 15 TL. idi. Aynı aileyi, böyle siz osunuz, siz busunuz diyerek ikiye bölen farklı fiat uygulaması kısa bir an bizi şaşırtsa da, sonradan bu uygulamayı normal bulup oyunu kuralına göre oynamıştık. Şimdi, bir çift olarak, sen Avrupa Birliği üyesisin fiat budur sen Avrupa Birliği üyesi değilsin fiat budur diye ikiye bölünmek daha bir tuhaf geldi, neyse...)

Parlamento Binsası'nın içinde bir rehber ve askerler eşliğinde sadece 45 dakika kalmaya müsade ediliyor.
Tek başınıza, gruptan ayrılarak Parlamento içinde hiçbir yere gidemiyorsunuz.
O grubun dilini konuşan bir rehber, yanında bir asker onlar grubun en başındalar.
Onların önüne geçmek yasak, grup ortada ve grubun en sonunda yine bir asker. Anlayacağınız sıkı gözetim altında, herkes bir insan yumağı halinde 45 dakikada onların gösterdiği yerleri geziyor ve dışarı çıkarılıyor.


İçeriyi gezmeli mi? Kesinlikle gezmeli... Biz hayran kaldık. Dışarıdan görünümü muhteşem olup içi de insanı hayal kırıklığına uğratmayan çok az yapı vardır. Söyleyebilirim ki Budapeşte Parlamento Binası bunların en güzellerinden biri...































Burada tam 700 oda bulunuyormuş.
Rehberimizin anlattığına göre eskiden binanın soğutması şu şekilde yapılıyormuş:
Dışarıya kocaman bir buz dağı kurulup önlerine vantilatörler yerleştiriliyormuş. Ve vantilatörler bu buzlu suyu binaya üflüyor, su yolda buharlaşıp serin hava olarak pencerelerden içeri giriyormuş. Çok enteresan bir yöntem. İlk defa duyuyorum.















































































Budapeşte'den kareler...





























Szabadsag Ter / Özgürlük Meydanı

Budapeşte'de en sevdiğim, en beğendiğim yerlerden birisi.
Macar Ulusal Televizyonu ve Macar Ulusal Bankası da bu meydanda.

Özgürlük Meydanının adı, 1945'te şehrin serbest kalmasını sağlayan Sovyet Kızıl Ordu'suna ithafen konulmuş.

Tesadüf olamayacak kadar ironik bir şekilde bu meydanın hemen kenarında bir tane büyükelçilik var.
Hangisi dersiniz? Amerikan Büyükelçiliği.



























Parlamento Binası'nın hemen arkasında, Tuna Nehri kıyısında Yahudilerin anısına çakılmış bu bronzdan ayakkabılar da görülmeye değer karelerden birisi.


Şimdi size Budapeşte'ye dair son bir yerden bahsedeceğim.

Ve Budapeşte'ye yolunuz düşerse, hele hele gece dışarı çıkmayı, gecelere akmayı, değişik bir mekan keşfetmeyi seviyorsanız buraya mutlaka ama mutlaka gitmelisiniz.

SZIMPLA KERT - 14 Kazinczy Utca

Burası bir bar değil. Konser mekanı değil.

Burası bildiğin terk edilmiş, sıvaları dökülen, şehrin ortasında kocaman bir gecekondu, terk edilmiş bir depo, bir barınak, bir sığınak...

Kocaman, salaş, bakımsız, gizli kapaklı bir sürü çekmecesi olan sihirli bir kutu...

İçeri ilk adımınızı attığınızda sanki bir otomobil garajının önü...
Sağda bir bar. Solda yukarıdaki apartman dairelerine ilk çıkış merdiveni, kaçırırsanız ileride yine var.

İlerle, büyük bir avluya çık. Ve hop müzik değişik, ambians değişik, yaş grubu bile değişik...
İlerle sola dön.
Kenarda köşede, sanki kimse bulamasın diye gizli kalmış bir salon ve kaliteli canlı müzik yapan bir grup..
İlerle 5 adım at, tamamen başka bir ambiansın içindesin. Müzik değişik, barda satılan içkiler bile değişik.
İlerle, merdiveni bul yukarı çık. Aaaa burada müzik fazla duyulmuyor. Sohbet etmek isteyen buraya. Ve buradaki oturulacak hiçbir tabure, sandalye, koltuk birbirinin aynı değil.
Dedim ya, sanki terkedilmiş ve birileri tarafından çöreklenilmiş öylesine bir yer burası.

Devam et yukarıda. Birbirinden bağımsız irili ufaklı bir sürü oda. Aaa birinde hamburger yapıyorlar.
Odanın birisi şarap evi. Şarap bardakları, müşteri yelpazesi bile farklı. Burada sadece şarap var ve dünyanın her ülkesinden şarap var. Ama ben size Macar şaraplarını denemenizi tavsiye ederim.

Szimpla Kert'i tavaf ettik. Biz buraya bayıldık.
Gördüğüm en orjinal mekan diyebilirim.

Ve tüm cazibesi de bir mekan, bir yer, bir tarz, stil, hiç bir şey olmaya çalışmamasında...



Old fashion şeyleri çok seviyorum.
Hatta mümkün olduğu kadar öyle yaşamaya çalışıyorum.
Bunun içinde kartpostallar da var...
Mailler geldi, telefon mesajları geldi mertlik bozuldu.
Bozulmadı bende...
Ortaokul lisedeyken uzaktaki arkadaşlarımdan mektup beklerken yolunu gözlediğim postacıyı görür görmez 4 katı uçarak aşağı inişim dün gibi aklımda.

Hangi şehre gidersem gideyim kart attığım insanlar var benim hâlâ.
Ve hiçbir teknoloji pul yapıştırmanın ve el yazımın yerini tutamaz... 


Special Dedicace : Ece Sivri ZSEDÖ

Budapeşte seyahatimizi hazırlarken verdiğin tüm detaylı bilgiler için çok teşekkür ederim. Sen söylemeseydin Szimpla Kert'i asla keşfedemezdik.
Birbirimizi bir günle teğet geçtiğimiz için çok üzgünüm.
Ama içimden bir ses diyor ki; biz buraya yakında tekrar geleceğiz...

Budapeşte'den gitmeden evvel...

Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Yaşadığım en keyifli 1 Mayıs

Zamanlar arası köprüler kuran şehir: BUDA

Tuna'nın gözbebekleri : Buda ve Peşte


28 Haziran 2014 Cumartesi

Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Otelimizden çıkıp yürüyerek Liberty Köprüsü'nden geçip Gellert Tepesi'ne çıkıyoruz.
Gellert Tepesi hiç şüphesiz Budapeşte'nin olmazsa olmazlarından, sembollerinden...
Şehre tepeden bakabileceğiniz sayılı yerlerden Gellert Meydanı.
Gellert bir din adamıymış. 1046 yıllarında çıkan isyanlarda, tam bu tepede işkence görmüş ve çarmıha gerilmiş. Daha sonra da Tuna Nehri'nden aşağı atılmış.
Burada bulunan bronz heykel de Gellert'in işkence gördüğü yerdir.

Bu noktadan Budapeşte muhteşem görünüyor.





























1851 yılında, Avusturya'ya karşı Macar halkın ayaklanması üzerine Gellert Tepesi'nin en zirvesine kurulmuş bir Citadella var.
Her sene 20 ağustosta burada kralları 1. Etienne için havaii fişek gösterileri düzenleniyor.
Bir de diğer ünlü hamamları Gellert tam da burada.




























Dohany Caddesi üzerinde Avrupa'nın en büyük sinagogu olduğu iddia edilen Büyük Sinagog var.
Açıkçası içinde fazla bir numara yok, ama dışarıdan görünümü muhteşem.
Bir de, nice büyük ve dünyaca ünlü katedraller, camiler giriş ücreti istemezken bir Sinagog'un para istemesine fazla şaşırmıyoruz tabi ki.


Hava güzel güneşliyse, hele bir de tatil günüyse, ve şehrin her türlü altyapısı dışarıda yaşamı bu kadar eneteresan kılıyorsa, Budapeşte'de o gün gider Margit Adası'na kapağı atarım ben olsam.

Şehrin tam ortasında bir tatil köyü: MARGIT ADASI

Öyle bir yer düşünün, evinizden çıkıp iki kollu Margit Köprüsü'nden yürüyerek adaya gidebiliyorsunuz.
Trafik yok, şehirden mini otobüs ve tramvaylar geliyor adanın girişinde inebiliyorsunuz..
İçeride trenle ya da bisiklet gibi hafif ulaşım araçlarıyla dolaşabiliyorsunuz.
Her taraf yemyeşil, al kitabını çöreklen bir yere. Ya da içine mayonu giy gel.
Buda'ya karşı tam 20 000 kişiyi ağırlayabilen plaj ve havuz keyfiyle kendini tam olarak tatilde hisset. Gevşe.
Havuzdan çıkınca da çantanda akşam için kıyafetlerin olsun. Zira ilerideki amfi tiyatroda gösteriler olacak.
Ya da spor ayakkabılarınla gel. Havuzdan önce veya sonra uzunluğu 2.5 km olan adayı şöyle bir koşarak turla. Hem spor yap, hem görsel zenginlik yaşa. Sonra git duşunu al, hazırlan oracıkta.


Var ya, Paris'teki Saint Louis veya De la Cite Adaları'nı boşaltma projesi başlatmak istiyorum.

Böyle bir MARGIT Adası her yere lazım.

İnsan ölmez burda.




Ne demişler; yediğin içtiğin senin olsun bize gördüklerini anlat.

Efendim, o eskidenmiş...
Sosyal medyanın özellikle İnstagram ayağı herkesin önüne gelen tabak resimleriyle yıkılmıyor mu?
Gerçi benim İnstagram'ım yok. Yani vardı da, bir müddet sonra gereksiz buldum, artık yok.
Herkes birşeyleri, fotoğrafını çekip sosyal medyaya koyabilmek için yaşıyor sanki.
Yani yaşamaktan ziyade onu diğerlerine göstermek uğraşı...
Güzel bir yerdeyiz, hadi hop resmini çek koy İnstagram'a. Belki burda sıkıntıdan patlıyoruz ama herkes ne kadar eğleniyor desin, dostlar alışverişte görsün misali, aslında birşey almıyoruz belki...

Ben oldum olası yazıyı sevdim ve yazılana daha çok rağbet ettim.
Her gün aksatmadan okuduğum bloglar var. İnstagram'ım yok.
Haa görsele de rağbet edilir. Ressamsındır ya da fotoğrafçı ya da ne bileyim görsel bir yaratcılığın vardır ortaya koyduğun. O ayrı.
Bu şekilde görsel yaratcılık işleri yapan ve sıkı takipçisi olduğum arkadaşlarım da var.

Neyse... Diğer yazıda demiştim Gerbaud'da yemeğe bence hiç gerek yok diye.
Şehrin arka sokaklarına dalın, her taraf patisserie ve her taraf tatlıcı şu bu.
İki tatlı iki kahveye 30 euros vermiştik GERBAUD'da.
Budapeşte'nin İzmir'den ucuz bir şehir olduğunu düşünecek olursak isme para verdiğimizi söyleyebilirim.

Halbuki, örneğin, OCTOBER 6 sokağına gidin. Her taraf sağlı sollu hiç turistik olmayan sahici Budapeştelilerin takıldıkları mekanlar.
Burda bir patisserie bulduk.
İlk siparişimizde yediklerimim o kadar beğendik ki hızımızı alamayıp birer tane daha söyledik.
4 tatlı ve 2 kahveye de yemin ediyorum 6 Euro karşılığı para verdik.
Ve dedik ki, bu pasta Gerbaud'da olsaydı, Gerbaud'nun fiatıyla 10 euro ödemeye hazırdık.
Ancak burada sadece 1.5 Euro ödeyip bir de yediğimize bayıldık.

Anladım ki, herkesin bahsettiği, adı çok ünlü yerlerde hayalkırıklığına uğranıyor.
Şehrin en güzel yerlerinden biri sayılan bir yeri daha tavsiye etmeyeceğim.

O da tabi ki NEW YORK CAFE.

Erzebet Caddesinin üzerinde bulunan bu çok ünlü bina, bir Amerikan sigorta şirketi tarafından bir palas olarak kurulmuş. Ve 20. yüzyılın başlarında gazetecilerin, yazarların, şairlerin yani intellectüel kesimin buluşma noktası olmuş.

New York Cafe'ye gidelim, birer kadeh birşeyler içelim, ambiansı ve dekorasyona bakalım demiştim. Birden kendimizi şampanya, starter, main course, desert ve şaraptan oluşan tam tekmil bir akşam yemeğinde bulduk.







 
Evet, mekan harika. Bizim Paris'teki Cafe de la Paix'ye benziyor. Nezih ve rafine bir yer.
(Peçeteler kumaş değil kağıt, su şişeleri de cam değil plastik. Bu kalitede bir yer için büyük eksi )
Servis elemanları hiç te class, sempatik, güleryüzlü yani insana kendisini iyi hissettiren insanlar değil.
Gerçi genel olarak Macar'ların çok ta sevimli, sevecen insanlar olduğunu söyleyemeyeceğim.

Ne diyorduk evet, ben bir kadeh şampanya içip gitme taraftarı olmakta haklıymışım.

Bir kere goulash'ta hiçbir numara yok. Sinagoğun arkasındaki Dohany Caddesi'nde LADO Restaurant'ta yediğim goulash'ın yanında solda sıfır kalır.



























Ana yemeklerimiz budur.
Tamam yemek sunumlarında görsel sunum çok önemli ama, ben doymak ta istiyorum.




























Yalnız Macar şaraplarının çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Nerede hangi şarabı aldıysam çok memnun kaldım. Şiddetle tavsiye ederim.

New York Cafe'de ortam son derece sıkıcı ve kasvetli. Hiçbir ambians yok.
Kimse burada olmaktan veya burada yemek yemekten mutluymuş gibi bir dalga yaymıyor.
Ben şahsen sadece burayı deneyimlemek için gelip bir kadeh birşey içip yemeği daha sıcak bir yerde yemeyi tercih ederdim.

Olsun. Çarşıya uymayan en kötü hesap bu olsun...
Hesap demişken... Yalnız, böyle bir yer için hesap çok az geldi, inanamadık.
Yani entree + ana yemek + tatlı ve bir şişe şaraba 100 Euro hesap ödedik.

Yani New York Cafe, övdükleri kadar abartılacak bir yer değilmişsin ama en kötü günümüz böyle olsun.


Yediğimi içtiğimi de anlattım, gezip gördüğümü de...

Yaşadığım en keyifli 1 Mayıs

Zamanlar arası köprüler kuran şehir: BUDA

Tuna'nın gözbebekleri : Buda ve Peşte

25 Haziran 2014 Çarşamba

1 Mayıs şenlikmiş, bayrammış. Budapeşte'de gördük.

1 Mayıs deyince insanın aklına ne gelir?
Manifestasyonlar, yürüyüşler, sloganlar, bağrışlar, çağrışlar, yakarışlar, belki şarkılar, türküler...

Şenlikli, eğlenceli, bayram havasında, çiftetelli tadında, gülüp eğlenerek, gözlerimize ziyafet çekerek şehrin göbeğinde bilhassa şehrin düzenlediği bir festival-panayır-gösteri arasında bir 1 mayıs geçirmek nasıl olurdu?

İnsan tatilde günleri takip etmiyor. Her günü, sadece bir tatil günü olarak yaşıyor.
O gün hangi günmüş, o gün resmi tatil günü müymüş, günlerden pazartesi miymiş, cumartesi miymiş fark etmiyor...
Ancak, başka bir şehirdeyseniz ve dışarı çıkmak üzere otel odanızda hazırlanıyorsanız, bu esnada kafanızın üzerinden uçaklar geçiyorsa durup, bugün günlerden ne, bugün özel bir gün mü diye düşünüyorsunuz.






Bir ara bu Boeing köprünün altından geçecek diye korktum.


Bugün 1 Mayıs'mış.
Geçen sene Red Bull tarafından düzenlenen uçak gösterileri acaip ilgi çekince bu sene yeniden yapmışlar bu gösterileri.

Hiç vakit kaybetmeden atıyoruz kendimizi dışarıya.
Bir sürü insan Tuna Nehri etrafında toplanmış, köprülerin üzerine mesken kurmuşlar.

Bir tek Elisabeth Köprüsü'nün üstünde kimse yok. Çünkü gösteriler tam da orada oluyor.



Savaş uçakları gösterisi bu.

Bir Dog fighting gösterisi vardı ki gözünüzü kırpmadan izlerdiniz. Hani şu tek kişilik savaş uçaklarının birbirini havada takip ettiği, ateş ettiği mücadele. Ve bunun Tuna Nehri üzerindeki gösteri hali...
Bedeli yok, mükemmel.

Gözümüzü kırpmadan izlediğimiz gösteri de bir savaş uçağı pilotunun gökyüzünde irtifa kazanıp en tepeye kadar yükselip, sonra sanki yakıtı bitmiş te düşüyormuş gibi yaptığı ve tam düşmesine yakın aniden Elisabeth Köprüsü'nün altından geçtiği bir gösteri.
Köprünün altından her geçişinde herkesin yüreği ağzına varıyor.
Bu pilota bu köprünün altından geçme iznini kim veriyor? Bu riski kim alıyor?
Ya geçemese? Diyelim ki köprüye çarptı, hatta köprüyü yıktı, kendisi zaten havaya uçtu, ya da sendeledi ve Tuna Nehri'ne bodozlama girdi...
Böyle büyük riskli bir izni kim nasıl vermiş?
Bunun arkasında Red Bull olursa o gösteriyi tehlike ve adrenalin bırakmaz elbette...























































Bir de helikopterlerin gösterisi var. Onlar daha az etkileyiciydi. Ne de olsa hareket kabiliyeti bir savaş uçağı gibi değil.
Ancak onların da, diğer savaş uçaklarının gönderdiği misiller takip etsin diye bıraktıkları sahte duman entersandı.



























Şehirde tam bir bayram havası. Aslında havası fazla. Bugün zaten bayram değil mi?
Eh bayram deyince insanın aklına şenlikli bir ortam gelmez mi? İşte aynen öyle...

Muhteşem uçak gösterilerinin ardından Liberty Köprüsü'nden geçip şehrin Buda tarafında devam edecek şölen programına doğru yol alıyoruz.

Buralarda da birşeyler kurulmuş. Bir kalabalık bir kalabalık hatta Buda daha kalabalık. Ne var ki?

Budapeşte'ye kadar gelip canlı canlı bir Formula 1 yarışı izlemek te varmış...

Meğer şehrin Tuna'ya paralel sokaklarına bir Formula 1 pisti kurulmuş ve Formula 1 yarışları olacakmış bugün. Aynı anda hareket edecekmiş yarışçılar ve aynı anda biri Buda'dan biri Peşte'den aynı km'yi yapacak Elisabeth Köprüsü'nün üzerinden de yer değişecek ve aynı yolu diğer tarafta da yapacaklarmış.
Hatta benim tanımadığım ama ünlü bir Formula 1 yarışçısı varmış: David COULTHARD
Haydi bakalım...




























Ne yazık ki bir Formula 1 arabası tam önümden geçerken resim çekemedim. Tam o çitin önüne kadar da gittim aslında neden mesafe değil. Gürültü...

Vücudumun savunma mekanizmasının yeni bir işlevini keşfettim bugün.

Bir Formula 1 arabasının tam yanınızdan geçerken çıkarttığı o inanılmaz gücü tekavül edebiliyor musunuz? Zira insanı savunmaya iten bu denli şiddetli bir ses ben hayatımda ilk defa duydum.
Elimde fotoğraf makinem tam önümden geçerken resim çekeceğim. Ama araba tam önümden geçerken çıkarttığı sesle bedenimin savunma mekanizması öyle irkiliyor ki sanki biri saldırıyormuş moduna giriyor ve geri çekilmek, kapanmak istiyor.
Bir de vücudumun çok istemsiz yaptığı bir savunma mekanizması keşfettim. Yanınızdan kulaklarınızın duyma kapasitesini zedeleyebilecek kadar güçlü böyle bir ses çıkartan birşey geçerken siz de istemsiz olarak bağırıyorsunuz.
Yani sese sesle cevap veriyor vücut. Kendisini koruyor. İçindeki basıncı sesle çıkartıyor.
Çok enteresan...
Bence sahici bir işkence metodu olabilir.

Formula 1 ortamından bu nedenle biraz rahatsız olup kendimizi yine turist moduna çeviriyoruz ve Buda Kraliyet Sarayı'ni gezmeye karar veriyoruz.


Tabi bu arada Buda'nın çok yokuşlu olduğunu düşünürsek ve her yere yürüyerek gittiğimizi belirtirsek, en çok, manzaralara doymak adına o yokuşları tırmanmaya değiyor.


Buda Kalesi dışarıdan o kadar ihtişamlı ve görkemli görünüyor ki, içine de girmeye karar veriyoruz. Ancak ziyaret etmeye müsade ettikleri bölüm bir resim müzesi.

Malum, Türkler Budapeşte'de ve en çok ta Buda'da 150 yıl hüküm sürmüşler. Dolayısıyla buraları hep yıkılmış, yeniden yapılmış. Türkler'den bu kadar çok çektikleri için, daha önce de söylemiştim, Türkler'e karşı bir zafer kazanan heykelini dikmiş hemen, o kadar önemliymiş yani.

Dolayısıyla müzedeki en ihtişamlı tablolar hep Türk Paşaları'na karşı kazandıkları zaferleri anlatıyor.

Buda Kalesi'nin tam ortasında şehri Türkler'den kurtaranlardan biri olan Savoie'lı Eugene'nin heykeli var. Şaheser gibi tam ortada dimdik duruyor heykel.




Tam ortada Macar kavimlerinin sembolü haline gelen tuğrul kuşunun heykeli var çok güzel.





















































Bayaa yorucu geçen bir günün ardından, herhalde Budapeşte'nin bir günde en fazla turistin geçtiği VÖRÖSMARTY Meydanı'na doğru yol alıyoruz.

Biri size iyi pasta yapıyorsunuz mu dedi?

Sadece Macaristan'ın değil tüm Avrupa'nın en eski pastanelerinden biri sayılan meşhur GERBAUD'da bir kahve molası veriyoruz.

Şimdi, şu Gerbaud için söyleyecek iki çift lafım var.
Hani Paris'ten gelmeseydim, patisserie'lerin Allah'ını tanımamış olsaydım, zaman içinde yeme fırsatı bulduğum özel yiyeceklerle damak tadı çıtam bu kadar yüksek olmasaydı Gerbaud'da yediğim birşeyi belki biraz beğenebilirdim.

Ama benim bir sorum var: Birisi size iyi pasta yaptığınızı mı söyledi?
Hayır, valla gerçekten ciddi bir soru bu. Zira son derece dandik bir cafe latte ve hem de Macaristan'ın yerel tatlısı sayılan Strudel aldım. Biraz bile beğenmedim. Zaten bitirmedim, yarısını bıraktım.

Benim bir prensibim var: Vücudum çöplük değil. 

Eğer birşeyi zorla yiyorsam ve bu şey çöpe gideceğine benim vücuduma giriyorsa, bu, bedenime, çöp muamelesi yaparak haksızlık ve saygısızlık ettiğim anlamına gelir. Dolayısıyla ben beğenmediğim birşeyi yemem, bırakırım.

Budapeşte seyahati düzenleyen arkadaşlar, biliyorum bütün şehir rehperlerinde yazıyor, mutlaka Gerbaud'ya gidin ve tatlılarından yiyin diye.
Valla bana soracak olursanız, ki bu yazıyı okuyorsanız  kendimi bana sormuşsunuz varsayıyorum; bence hiç gerek yok. Bir kahve, bir pastaya dünya kadar para harcayacağınız da cabası.
Şehrin arka sokaklarında Gerbaud'dan kat be kat güzel patisserie'ler var, sadece adı sanı bilinmiyor. Gidin, oralarda kendinize pasta ve kahve ziyafeti çekin.

Bence Gerbaud'nun sadece önünden geçin, içeriye girin, tarihi ve mistik atmosferini soluyun.

Hiç kusura bakmasınlar, bu gastronomi işleri dekorasyonla olmuyor.


Yaşadığım en keyifli 1 Mayıs

Zamanlar arası köprüler kuran şehir: BUDA

Tuna'nın gözbebekleri : Buda ve Peşte