27 Kasım 2010 Cumartesi

Evlendim ben

Evlendim ben...
Bir hafta önce bugün 20 kasim'da. Güneşli, gökyüzü masmavi, soğuk ama yaşaması keyifli bir Paris gününde... ve bir Kraliyet Şatosu'nda evlendim...

Herkesin düğünü kendine rüya gibi gelir herhalde ya, iste benimki de öyleydi... rüya gibiydi.

Düğün hediyem: Pandora'nın Kutusu

Persembe akşamından Türkiye'den gelmeler basladi. Persembe akşamı nikah şahidim Ünzile geldi. Gelir gelmez bir daha başbaşa vakit geçiremeyiz diye bizim evin altindaki cafe-bara gittik. Çok personalize cok güzel bir hediye kutusu hazirlamis, cok guzeldi, pandoranin kutusu gibi, paketlenmis bir sürü küçük küçük hediye vardi... O gece ve cuma gecesi evimizden insan eksik olmadi hatta son hazirliklari beraber yaptik, onlari da calistirdik:) peynir tabagimiz, sarabimiz bekarliga veda partisi gibi hep beraber cok eğlendik son gece.

Güya ben erken yatacaktim, adrenalin yüksek tabi uyuyamadık..

Cumartesi sabahi 7'de kalktim, hemen duşumu aldim 7h30'da evimin dibindeki kuaforümde randevum vardi. Güzel bir prenses saci yapildi, eve döndüm hazırlandim. 11'de Paris belediyesinde nikah vardi. Hava soğuktu ama gökyüzü günesliydi, yağmur yagsa asla ayni tadi vermezdi bu yaşananlar, iyi ki yağmadi. 10.30 gibi belediyenin önüne vardik, herkesler ordaydi zaten. Malum bütün ilgi senin üstünde, böyle insan kendini birsey saniyor bir müddet, herkesler yanina gelip resim cekilmek istiyor, vs vs..:) Ben biraz soguktan titredim, nikah memuru bile, stres yapacak birsey yok, herkes evleniyor dedi bana; "ben dondum dışarıda ondan titriyorum", diyemedim...

Annemin uğur paralari 

Anneciği uğur paraları hazırlatmış İzmir'den...
Cikista Unzile ve Didem onlari uzerimize attilar, Fransiz misafirlerimiz dahi yerlerden topladilar, kültür turizmi gibi oldu, cok hostu. Sonra yine resimler, resimler...

Normlara uygun bir cift degiliz, haliyle gelin arabamiz da carpik çurpuk

Ve biz Sylvie'nin Paris'te biraktigi dandik, carpik arabasina bindik...
Biz zaten herseyi kendimizin gerekli gordugu ve gormedigi sekilde yaptik. Hicbirsey normlara uygun, geleneksel veya oyle olmasi gerektigi gibi degildi.
Kolayimiza nasil geliyorsa oyleydi....
Mesela ben duvak istemedim ama sacima taze cicekler taktim.
Oyle özel bir gelin arabasi istemedik.
Ben gelinlik bile giymek istemedim. Annem istedigi icin giydim.
(Yoksa hâyâlimde sirti tamamen acik beyaz bir tulum giymek vardi)
Zaten bizimki 45 kisilik bir düğün oldu oyle nezaket icabi bile cagrilan kimse olmadi.

Sonra arabalara bindi herkes ve konvoy seklinde Paris'e 2 saat uzakliktaki dugun mekani Amboise satosuna dogru yola ciktik. Zira once otelimize yerlesecek ve 15'te fotograf seansi icin fotografcimizla bulusacaktik...

Unzile ve annem de bizim arabadaydi. Yol boyunca sohbet ve biraz da sabahin degerlendirmesi, yani dedikodu...
Amboise'a yaklasirken Loire nehrinin kenarinda sagli sollu kurulmus, benim artik 10 senedir tamamini gezip gormus oldugum satolara baka baka hayran kaldik...
Hele hele Amboise'a girerken...
Bir koprunun uzerinden geciliyor ve karsida tum alametiyle, dugunumuzun olacagi, Amboise Satosu goruluyor...
Zaten biz sadece sevdiklerimize de unutulmaz bir tecrube yasatabilmek icin boyle bir yerde dugunumuzu yapmak istedik...

Ilk isimiz Amboise'daki eve gidip Unzile'yi ve annemi birakmak ve geri kalanlari beklemek oldu. Tabi ogle yemegi molasi veren arabalarla konvoy duzeni biraz bozuldu...
Bizim araba aksama kadar rejimde oldugu icin biz mola vermedik.
Annemle Unzile evde Sylvie'nin hazirladigi odalarina yerlestiler, biz de kendi sato otelimize yerlestik.

Şato otel ve fotoğraf seansi

Oteldeki karsilama harikaydi. Odamiz inanilmaz guzel suslenmis, o bu su cicek gondermis, yatagin ustu o bicim gullerle dolu... Fotografcimiz da asagida bizi bekliyordu. Esyalarimizi biraktik, ben makyajimi tazeledim ve nefis Amboise sokaklarinda ve satonun bahcesinde gun isigi varken bir fotograf seansi icin ciktik. Sokaklarda herkesten harika tepkiler aldik, cocuklardan nasil guzel tepkiler... aaa Amboise satosunun prensesi mi bu diyen cocuklar:) Bizim Amboise'a Boris'in annesine gittigimizde hep gittigimiz bir yer vardir. Bigot diye oranin en eski en prestijli artizanal cikolatacisi. Hem cikolata, sicak cikolata ve yazin dondurma... Bigot'suz bir Amboise hafta sonumuz daha olmadi, olsa eksik olur tarzinda bir musterisiyiz oranin yani... Fotografcimizla beraber Bigot'ya gittik. 75 yaslarindaki Madame Bigot da ordaydi buyuk tesaduf, bizi inanilmaz guzel karsiladi, kucucuk dukkandaki oturan butun musteriler yanimiza geldiler, bize cikolata ikram ettiler. Fotografcimiz da dogal butun bu kareleri cekti, cok nefis bir 15 dakika gecirdik, spontane.. Ordan sonra tarihi ve kraliyet satosu olan Amboise satosuna gittik. fotografcimiz zaten cok profesyoneldi o bizi cok guzel yonlendirdi.
Hem artistik, hem sensuel, hem sefkatli hem de resim cekilmiyormusuz gibi kareler olustu...



























Dugunumuz Amboise Kraliyet Satosu'nda

Resim seansimiz 16h45 gibi bitti. 17h15'te tum davetlilerimizla satonun girisinde bulusulacakti. Cunku onceden bir rehberli sato gezisi ayarlamistik. Bunun bir nedeni insanlarin buraya kadar gelmisken bu satoyu gezmek isteyeceklerini dusunmemizdi.

1. François zamaninda Leonardo da Vinci'nin de bu satoda yasamasi, eserlerinin bulunmasi ve zaten Amboise Satosunda olmesi cogu tarafindan biliniyordu cunku. Boris'in annesi bundan birkac hafta once bu satoyu rehber esliginde gezmis ve anlatilan herseyi not almis. Dolayisiyla rehberligi annesi yapti ve sahane yapti valla:) Bu gezi esnasinda da cok guzel resim kareleri olustu. Benim gelinligimin arkadan uzuuuun dantelli bir kuyrugu oldugu icin sahiden kraliyet ailesinin kendi satosunda gezen prensesi gibi hissettim kendimi.

Annesiyle ayarlamistik. Sato'nun gezisi, sampanyali kokteyl ve arkasindan dugun yemegimizin gerceklesecegi kraliyet resepsiyon salonunda bitecekti... Oyle de oldu...

18.15'te sampanya servisiyle karsilandik...

Ben salona girer girmez yuzumde bir saskinlik, bir hayranlik, bir buyulenme boyle bakakaldim, o yuksek, alengirli sato tavanina, bizim icin hazirlanmis muhtesem masalara, buyuk ihtisamli samdanlara, o gravurlu, tarih kokan herkeslerin gidip onunde resim cektirdigi somineye baka baka agir adimlarla kokteyle dogru yurudum.

Convivial, Friendly bir dugun...

Gecenin en tipik ozelligi, nasil denir "convivial" yani "friendly" olmasiydi. Toplamda 45 kisiydik. Sadece ailelerimizi ve yakin dostlarimizi cagirdik. Tabi bu en yakin arkadaslarimiz arasindan gelemeyenler oldu, ona da cok uzulduk ama geri kalanlarla da mukemmel bir gece gecirdik.

Size ayrilan surenin sonuna geldiniz

Sevgilim scientific tavriyla tum gece boyunca bir kisiyle ortalama ne kadar vakit gecirebilecegimizi  hesaplamisti....
6 dakika 30 saniye:)
Tabi buna dair komiklikler de oldu; sohbetin ortasinda "time is up" deyip kendimi baska bir sohbete biraktigim anlar da oldu...
Ciddi soyluyorum, yaptim.

Muzik secimimiz sahiden cok basariliydi.
Bir suru farkli grubun muzigini dinledikten sonra, daha cok Bossanova agirlikli bir repertoire'a sahip biraz da hareketli jazz calan ama bunun disinda yelpazesi genis bir muzik kulturu olan cok kaliteli 3 kisilik bir grupla anlastik.
Satoda dans edilmeyecek diye konusmustuk ama oyle olmadi bayaa da guzel dans ettik.
Ben dantelli, kuyruklu gelinligimle salina salina annecigimle ve sevgilimle cok guzel danslar ettim.
Kokteyl ayakta oldugundan cok fazla insan birbiriyle sohbet edebildi.
Ortam o kadar güzeldi ki yarim saat daha uzamasini teklif etti yemek servisi yapacak olan yetkililer. Yemek zamani da cok keyifli oldu, onceden bizim turlu turlu menuleri etud ederek secmis oldugumuz muhtesem yemeklerden yedik.

Gecenin sonunda zaten cakir keyif olmustuk, artik kelimeleri yuvarliyorduk...
Hangi dilde konusuyordum, hic bilmiyorum...

Yine bir sato otel olan odamiza yerlestik...

Ertesi sabah sevgilim beni uyandirip sordu " Dilara ben bir ruyadan mi uyandim yoksa dun sahiden ruya gibi bir gun muydu?"

Dun sahiden ruya gibi bir gundu, herkesin dugunu kendine guzel olur herhalde ama benimkisi de sahiden sahane oldu...

Omrumun sonuna kadar ayni adamla kalir miyim bilmem, tekrar evlenir miyim bilmem, ama bunun uzerine bir dugun daha yapmak istemem... Olmaz.

Artik parmagimda yüzük var, toplumun kodlamasi var

Ben evlendim, bir kraliyet satosunda ruya gibi, prensesler gibi evlendim...
Artik parmagimda yuzugum var. Hicbir sey degismeyecek saniyordum, degisiyor.
Insanlarin seni kodlamasi var, sol elimde parmagimda bir yuzuk var, kategorin ayri, yerin ayri... 
Evlendim ve baska bir kadin oldum artik...
Bir secim yaptim, diger kadindan vazgectim, ya da vazgecmeye calisiyorum hala...
Hicbir seyi olcup tartmadim, uzerinde fazla dusunmedim, oyle dogal bir süreç gibi evlendim iste. 

Evlendim iste o kadar, büyütülecek birsey yok...

2 Kasım 2010 Salı

Yasam haritasinin tarifi yok: Kesfet ve uret...

Insan büyük değerlerini küçükken oluşturur. Üretmektir bunlardan en önemlilerinden biri... Sürekli gözlemlemek, gördüğünü algılamak, yaratmak ve hep üretmek... farkında olmak ve farkındalıklarımızı ifade etmek, görülebilir kılmak, ne zevkli...

Mesele bu degil mi zaten? Hepimizin bir yasam haritasi var. Bu haritayi nasil cizecegimiz ise kendi gozlemlerimiz, deneyimlerimiz ve kendi yorumlarimizdan ibaret...

Kural 1: bircok farkli seyi denemeye vaktin, enerjin, ve cesaretin olacak...

Bazi seyler sonuc vermeyecek, basari getirmeyecek, cope gidecek; vakit kaybettim demeyeceksin, cunku zenginleseceksin, hem de paha bicilmez bir sekilde...

Hayatin kilit kelimelerinden biri heyecan...
Bir ise, bir projeye, bir fikre, bir kisiye, bir arkadasliga, bir iliskiye karsi heyecan duymazsam o sey ilerlemiyor, birseylere donusmuyor demisti Ayse Arman...

Aynen öyle...

Hayatta once onu temsil eden bir misyonu olmali insanin...
Yerine getirdigi gorevler olmali... var olma nedeni olmali.

Psikiyatr Dr Umit Yazman bunu Freud'un "calis ve sev" dusunceleriyle cok guzel aciklamis bu durumu.
Soyle diyor: Insanlarin mutlu olabilmeleri icin once var olabilmeleri gerekiyor. Var olabilmek icin de mutlak surette gerekli iki eylem var o da uretmek ve sevmek diyor.

TAV'in CEO'su Sani Sener de ne demisti:
"85 yasina kadar calisacaksin, bir gun isten eve gelip oleceksin. Hayat budur!"

Öyleyse, kissadan hisse nedir?

Beynimiz sürekli çalışıp üretmekle meşgul olacak, yüreğimiz ise sürekli birseyleri sevmekle....

Basinda olum korkusu varken bile cok guzel sey ask...

"Adi Aylin" kitabinin bir yerinde soyle bir bolum vardi, cok etkileyici:

Aylin bir arap seyhiyle evli ama bu arada baska birine asik oluyor ve gizli bir iliski yasamaya basliyor. Arap seyhi bunu anliyor ve Aylin'in pesine koruma takiyor, yalniz basina hicbir yere gitmesine izin vermiyor. Buna ragmen kopamiyor Aylin diger asktan ve bir yolunu bulup yine bulusuyor onunla. Bir keresinde bir alisveris merkezinde bulusuyorlar, alisveris yapan iki yabanci gibi. Kiyafet deneme odalarindan birine beraber girip gizlice sevisiyorlar. Sonra Aylin elinde alisveris paketleri korumasiyla beraber cikip gidiyor alisveris merkezinden.

Sonra soyle diyor Aylin kendi kendine: Basinda olum korkusu varken bile cok guzel sey ask...
Aynen oyle!!!

Buraya tarih atmayacagim, bir olay anlatmayacagim... Ama ben hep bilecegim...
Aynen oyle!!!

How we humans are predictably irrational

There are books who changed your life? or modified your perception of every aspect of everyday life?
"Predictably Irrational" did it to me.

I highly recommend the book of DAN ARIELY, a behavioral economist;
"Predictably Irrational"

He explores the hiden forces that shape our decisions.
By doing that, he brings some dose of psychological study to explain every aspect of our behaviors. This, is really amazing, because he offers the insights into the irrationality of everyday life; the general ways we get ourselves into trouble.

Mixing experiences and clever experiments with outstanding analysis, Ariely demonstrates how expectations, emotions, social norms and other invisible illogical forces skew our reasoning actions.

He claims that the mistakes that we make as individuals or as institutions are not random.
We are systematically able to make predictable mistakes.
while purchasing something, in our daily relations, or even in love...

Packed with studies and thought-provoking responses, this book changes the way we interact with the world, from the small decision we make in our own lives, to the collectives choices that shape the global economy.